10 Eylül 2024 Salı

GERÇEKTEN… MUTLULUK NEYDİ?

Tek sesin sessizlik olduğu, tek rengin yeşil tonları ve toprak rengi olduğu yolda yürüyor Âdem ve Havva. Sakinliğin ortama yayıldığı yerde aitlik hissini yaşıyorlardı. Konuşmuyorlardı birbirleriyle… Çünkü kendi iç sesleri ile konuşuyorlardı. Ortam sessizdi ama kendi içlerinde  derin bir diyalog vardı. Kendilerini Hira mağarasına sığınmış Resul gibi hissediyorlardı. Şehre indiklerinde kendilerini yabancı hissettikleri, hatalı hissettikleri insanların arasına karışacaklardı. Bu yabancılaşma arttıkça daha çok ormana gitme ihtiyacı duyuyorlar.

Kendi iç diyalogdan ilk çıkıp sessizliği bozan kadın oldu;

“Neden insan gibi davranmıyorlar?”

“Çünkü insanların ruhu olur, onların bedenlerinde ruh yok.” dedi adam. O da tam kendi içinde bu konuyu konuşuyordu. Kendine bu soruyu sorarken eşi de aynı soruyu sormuştu. Yoldaş olarak seçtiği eşi ile gerçekten aynı yolda olmaları aynı şeyleri dert edinmiş olmaları, aynı konuda düşünmeleri hayatını daha da kolaylaştırıyordu Adem’in.

Eşi ile tanıştığında ilk insanın yoldaşı Havva olduğu gibi kendi yoldaşının da isminin Havva olduğunu nereden bilebilirdi.

Ardından yeni bir soru geldi  Havva’dan; “Ama bedenleri hareket ediyor.”

“Ruh sadece bedeni hareket ettirmez…

İçleri taşlaşmış bu insanların, ruhları küçüldü içerde” dedi Adem. Ve ekledi “Egolarından yer kalmadı ruha…”

“Çok yazık… ziyan oldu” dedi Havva. “Peki ruh… Ruh ne ister?” diye sordu yine.

Sorulardan sıkılmadan cevapladı Adem; “Ruh sahibine ulaşmayı ister…”

“Ruhun sahibi ruhu taşıyan beden değil mi?”

“Ruhun sahibi bedenin de sahibidir.” dedi adam ve uzaklara daldı... Kendi iç diyaloğuna geri döndü ve sordu kendine;

Kendi ruhu ne diyordu?

Sahibine yaklaşmış mıydı?

“Elbette bana döndürüleceksiniz” derdi sahibi…

Ama nasıl dönecekti… Mutlu bir şekilde mi mutsuz bir şekilde mi?

Peki… Şuan mutlu muydu?

Mutluluk ne demekti?

Adam kendisiyle mutluydu… Mutlu olmak için bir materyale ihtiyaç duymuyordu mesela. Kendi kendine bir şey yapmadan da kendini keyifli hissediyordu. Eşi ile de o yüzden evlenmişti. Havva da öyleydi. Bir insana ya da bir eşyaya ihtiyacı yoktu mutlu olmak için. O sürekli mutluydu zaten… En zor dönemler yaşasa da o tebessüm etmeye devam ediyordu. Birçok insanın şikayet edip zamanını üzülerek geçirirken Havva sanki güzel bir gün geçirmiş gibi gününü geçiriyordu o sarp yokuşlar döneminde…  Havva gibi bir insanla hayatı yaşamak kolaydı, sürtüşme olmuyordu. İnsanlar Havva ile arkadaş olmak isterdi çünkü neşeliydi. İnsanlar neşeli insanların etrafında bulunmak ister. Adem de bu yüzden Havva ile yoldaş olmak için hayatını onun hayatı ile birleştirmeyi teklif etmişti Havva’ya.  İki mutlu insan mutluluklarını birleştirmişlerdi. Süper güce sahip olmuşlardı sanki… Adem ve Havva’nın gittiği yer neşelenir, canlanırdı. “Havva ile dünyada yaşadığı mutluluğu ahirette de yaşamayı isterim” diye düşündü.

Sonra aklına bir cümle geldi daha önce duyduğu; “Eğer dünyada mutluysa insan ahirette de mutlu olur. Dünyada mutlu olmasını bilmemişse ahirette de mutlu olamaz. Dünyada nasılsa ahirette de öyle olur…”

Adem Havva’ya baktı. Havva da gökyüzünü izliyor ve gülüyordu. Eşinin ne düşündüğünü anlamıştı. Çünkü gökyüzüne bakarken tek bir şeyi düşünürdü Havva. Adem de gökyüzüne baktı ve izlediler birlikte tüm hayatı izledikleri gibi…. 

 




Okumaya Devam Et

7 Eylül 2024 Cumartesi

SANA SELAM OLSUN İNSAN KARDEŞİM

Filistinli bir annenin feryadı ile doğdu bir sabah güneş, 

Bir babayı hedef alan bir kurşunla ışıdı etraf.

Bombalanan bir çocuğun çığlığı böldü tüm gece korkuyla ağlayan bir başka çocuğun sesini,

Bir dedeye kaldı yetimleri ve öksüzleri sırtlanıp güvenli bir alana yalınayak yürümek.

Bir kimsesize kaldı Filistin’de kimsesiz kalanları sahiplenmek... 

Bir hastane bombalanırken öldü yaşatmaya çalışan bir doktor,

Aş evi yok edilirken öldü açları doyurmaya çalışan biri.

Annesinin cansız bedeni başında “lütfen ölme anne” diye ağladı bir minik yürek, 

Bakıma muhtaç bir nene baktı kolunu, bacağını, anasını, babasını kaybetmiş bir evlada.

Bir bebek doğdu karanlık gecelerden birinde, babası önceki gün şehit edilmiş.

Bir bebek doğdu işgal altında bir gün, annesi birkaç gün sonra şehit edilecek... 

Oyuncak taşırken zorlanacak birkaç minik el yiyecek taşıdı, gökyüzünden paraşütle bırakılan.

Yolda dökülen unları topraktan ayırmaya çalıştı günlerdir aç susuz olan bir minik beden.

“Sen benim ruhumun ruhusun” diye ağladı bir dede, kollarında cansız bir bedenle,

Kalanlar şehitçilik oynadı ölenlerin ardından...

Dünyanın başka bir yerinde bir dükkana girdi bir kadın, 

Elini içmeye alıştığı o içeceğe uzattı,

Susuz bir anneyi düşünerek vazgeçti.

Markette çok temiz yıkayan deterjanın başına geldi alışveriş yapan bir baba,

Kucağında yavrusunun bedenini taşıyan babayı düşündü vazgeçti.

Torunu mutlu olsun diye şeker alacakken bir dede,

“Ruhunun ruhu” geldi aklına vazgeçti.

Son model arabasına yakıt alacakken bir genç,

Kapkaranlık gecelerde bombalarla aydınlanan şehri düşünüp vazgeçti.

Spor ayakkabısı eskiyen biri, yalınayak güvenli bölgelere yürüyenleri düşünüp vazgeçti.

"Sen bunu almayınca mı bitecek Filistin’de savaş?" dedi birileri. 

Boykota katılan herkes biliyordu belki bir içecekle, ayakkabıyla, şekerle, yakıtla son bulmayacaktı ama öyle başlamıştı. Yerli ürünlerden ufak ufak vazgeçilmiş, zalimin ürünleri yavaş yavaş işgal etmişti herkesi. Önce ticari olarak tüm dünyayı, sonra da Filistin’i işgal etmişlerdi. İşte şimdi de bir yerden başlama zamanıydı. Dünya bu kadar net ayrışmışken artık bir sakız kadar bile olsa zalime destek olmama zamanıydı. Zira âlemde insanların “benim yapmamamla ne olacak?” düşünceleri olmasa zalimin bunca zulme gücü de olmayacaktı.

Boykot ne demekti?

Boykot ürünü almamak zalime ben senden değilim demekti. Mazlumun yanındayım demekti.  Kıyafetlerimizin temiz olması cansız bir bebek bedeninden önemli değil demekti. O içecek susuz bir Filistin’liden önemsiz demekti. O ayakkabı yalın ayak bir delikanlıdan önemsiz demekti. O yiyecek aç bir adamdan önemsiz demekti.

Boykot ne demekti?

Dünyanın bir yerinde zalimler bunca mazlumu öldürürken “ben katilin tarafında değilim!” demekti.

Boykot ne demekti?

Katilin ana damarı eğer ticaretse, Filistinlilerin kanının bulaştığı ürünleri almayarak “ben o damarı keserim!” demekti.

Boykot ne demekti?

Dünya iyiler ve kötüler diye ikiye ayrıldığında “ben kötülerden değilim!” demekti.

Dünya zalimler ve mazlumlar diye ikiye ayrıldığında “ben zalimlerden değilim!” demekti.

Dünya ölenler ve öldürenler olarak ikiye ayrıldığında “ben öldürenlerden değilim!” demekti.

Boykot ne demekti?

Dünya insanlar ve diğerleri diye ayrıldığında "ben insanım!" diyebilmekti.

Sana selam olsun insan kardeşim...

 




Okumaya Devam Et

5 Eylül 2024 Perşembe

YAPMASAYDIN!

Bu kadar olmamalıydı diye düşündü Zeynep. Yaptıklarımın karşılığı bu olmamalıydı. Neyi eksik yaptım ki başıma bunlar geldi diye kendi kendini suçluyordu. Hayatı boyunca hep veren taraf olmuştu; onca yılın sonunda duyduğu cümle canını çok yaktı: ”Yapmasaydın, senden bu kadar fedakarlık yapmanı isteyen mi oldu!!!”

Bu duyduğu neydi şimdi, nasıl bir cümleydi. Kalbinin derinliklerine bıçak saplanmış gibi hisseti, hem de çok derin bir yere… Onca yılın sonunda bir iyi ki varsın diye beklerken gelen cevap; “Yapmasaydın!” oldu. Ferhat bunu dedi ve arkasına bakmadan çekti gitti.

Elleri bomboştu artık. "Sıfıra sıfır elde var sıfır!" dedi. Verdiklerinin karşılığını en azından saygı olarak alabilmeyi ummuştu ama nafile. Aldığı tek şey; yapmasaydın kelimesi oldu. Sadece “Nasıl yaa!” diyebildi. Kaybettiklerine mi, emeklerine mi, geçen zamana mı, aşağılanmalarına mı, hissettiği değersizlik hissine mi üzülmesi gerektiğini bilemedi. Gözünden aşağıya yaşlar boşaldı. Niye böyle olmuştu ki; bir türlü anlam veremiyordu. "Nerede hata yaptım ki?" diye düşündü. İstediği tek şey sevilmekti. Bunu için de elinde ki avucunda ki her şeyi vermişti. Parasını, sabrını, anlayışını…

Ferhat’ı hiç ikiletmemişti; bir şey mi istedi tamam derdi hep. “Yaparım, hallederim, olur” derdi. Tartışma çıkmasın diye susmayı doğru zannetmişti. Şimdi ise nankörlük gördüğü için canı yanıyordu. Yaşadıklarını kabullenemiyordu.  

Şimdi yaşadıklarını nasıl telafi edecekti? Bu acıyı ne unutturabilirdi ki? Nasıl yeniden birilerine güvenecekti? Yapayalnızdı artık.  “Bu zalimliği hak edecek ne yaptım?” diye düşünüp kaldı.

Aslında bu hayatta her mazlum, kendi zalimini kendi oluşturur.  Her şeyin bir ölçüsü, bir kıvamı vardır. Hayat insanı kıvamı kaçırdığı her yer ve konuda zorlar. İnsanın başına yapıp ettiklerinden başkası gelmez ama bunu kabul edip, kendini fark etmek insanın canını acıtır. Kabul dönüşümün ilk aşamasıdır. Ve bu kabulden sonra insanoğlu yavaş yavaş doğru olan ve dengeye getiren davranışları yaptıkça zaliminden kurtulmaya başlar... Peki nedir bu doğru ve dengeye getiren davranışlar?




Okumaya Devam Et

3 Eylül 2024 Salı

GERÇEK MUTLULUK


Akşam yemeği için mutfaktan güzel kokular geliyordu. “Mis gibi koku acaba annem ne pişirdi?” diye geçirdi içinden... “Umarım o sebze yemeklerinden yapmamıştır, köfte tavuk olsa ne güzel olurdu.”

Okuldan gelmiş günün yorgunluğunu atıyordu Kağan. Yatağına uzanmış internetten alacağı ayakkabının modellerine bakıyordu. “Haftaya kulüp maçları başlayacak. Güzel bir kramponla sahaya çıkmam lazım.” diye düşündü. “Bu akşam ailemi yemekte krampon almaya ikna etmeliyim.”  Annesinin sesi ile o kaybolduğu dünyadan çıktı. “Kağan, hadi yavrum yemek hazır.”

"Tam da güzel bir video izliyordum ya şimdi sırası mı?" diyerek yerinden kalktı. Mutfağa geldi yemekler hiç de hayalini kurduğu gibi değildi. “Ben yemek yemeyeceğim, bu yemeklerin hayalini kurmamıştım. Dışarıdan yemek istiyorum. Hep aynı şeyleri yapıyorsun zaten anne!”

“Hayır! Oturmalısın ve bizimle birlikte masada ne varsa onu yemelisin.” cevabını aldı annesinden. Zoraki oturdu, kaşığın ucuyla yemeklerden bir iki tane yiyormuş gibi yaptı. Sonrasında "dışarıdan çiğ köfte yerim ne olacak, annemi ikna ederim.”  diye düşündü. Bu arada da alacağı kramponun muhabbetini açtı.

“Baba, biliyorsun haftaya bizim maçlar başlıyor. Yeni bir tane krampon beğendim onu alabilir miyiz?”

“Olmaz oğlum, bir tane kramponun var, ayak numaran da sürekli büyüyor. İkinciye falan gerek yok o küçüldüğünde alırız. Hem o kadar israf etmeyelim, başka yerlerde Müslüman çocukların ayaklarında hiç ayakkabı yok onları bir düşün istersen.”

“Ama Ahmet’in üç tane kramponu var baba.”

“Olabilir, güzel günlerde kullansın ama bizim ölçümüz Ahmet değil.”

Kağan, oflaya oflaya odaya gitti. Çok mutsuzdu, hiçbir şey istediği gibi gitmiyordu. Hayattan keyif alamadığını düşündü. Odasında mutsuzluğun içine gömülürken babası içeriden seslendi.

“Saat sekizde herkesi salonda bekliyorum!”

Artık salonda oturabilmek için haber vermek gerekiyordu. Çünkü herkes tek kişilik dünyalarında, başka dünyaları izliyor ve mutsuzluğunu kat kat artırıyordu. Saatinde herkes salonda toplandı. Bu da nereden çıktı şimdi? Babamın türlü türlü adetleri var der gibi herkes birbirine bakıyordu.

“Sevgili ailem; şimdi izleyeceğiniz videolar biraz önce izlediğiniz videolara benzemiyor. Bu videoları izledikten sonra biraz düşünelim derim.” 

Televizyondan Filistin videoları akmaya başladı. Çocuklar sağa sola bakmaya başladılar. “Şimdi sırası mıydı neden rahatımızı bozuyorsun baba? Biz bu şekilde videolar görünce rahatsız oluyoruz, bir şey de yapamıyoruz.” Baba onları duymuyordu, videoları izlemeye başlamıştı bile. 

Evin içinde oyun oynarken evi başına yıkılan çocuklar...

Yemek kuyruğunda elinde bir tas ile ayakları çıplak çocuklar...

Kaldıkları çadırın içerisine su girmiş uyumaya çalışan çocuklar...

Her şeye rağmen kaldığı kamplarda oyun oynamayı unutmamış çocuklar....

Annesini babasını evini kaybetmesine rağmen yanındaki arkadaşını teselli edecek güce sahip olan çocuklar...

Mahallesi yıkılmış evinin önünde gülümseyerek dans eden çocuklar...

Ayakları çıplak çocuklar...

Bir tane ekmek alabilmek için bir kilometre kuyruğa girmiş çocuklar...

Yağmur yağdığında su bulduğu için sevinen çocuklar...

Ölüme gülümseyerek giden babalar...

Evladını cennete gülümseyerek gönderen anneler...

Videolar bitti ve evde uzun bir sessizlik oldu. Uzunca bir süre hiç kimse konuşmadı... “Eğer gerçek mutluluğu bulmak istiyorsanız, gidin isteklerinizi ve ihtiyaçlarınızı yeniden gözden geçirin. İmkanlar insana zannettiği mutluluğu vermez." dedi Kağan’ın babası ve devam etti.

“Kardeşlerimiz bu kadar sıkıntıdayken biz bolluk içerisinde olmamalıyız. Onlar için bir şeyler yapmanın yollarını aramalıyız. Belki o zaman Filistin’deki her şeyini kaybetmesine rağmen tebessümünü kaybetmemiş anneler babalar çocukların mutluluğuna yetişebiliriz. Onlar mutluluk ne demek biliyorlar ama biz mutluluk kavramının dahaca gerçeğini de bilmiyoruz. O yüzden imkanlarımızı daha arttırmanın peşinde kalpler kırıyoruz.  Onlar ise bu kadar imkansızlık içerisinde bize örnek olacak davranışlar sergiliyorlar. O Filistin halkı bize böyle güzel örnek olurken, haydi düşünün bakalım biz onlar için neler yapabiliriz?”





 

Okumaya Devam Et

31 Ağustos 2024 Cumartesi

HÜZÜNLÜ TEBESSÜM

İnsan ağlarken güler mi?” diye geçirdi içinden Ceren. Yaşlı gözlerini silerken aynadaki tebessümüne bakıp hayret ediyordu. Son zamanlarda başından geçen olaylar onu iyice bunaltmıştı. İçinde tutamadığı hüznü gözyaşlarıyla akmaya başlamıştı. İş yerinde uğradığı haksızlık, arkadaşlarıyla yaşadığı anlamsız tartışmalar, erkek arkadaşından ayrılışı… Hepsi çok üst üste gelmişti. Dertliydi ama kime ne anlatacaktı? Sanki dünyadaki en yalnız insandı. Böyle hissettikçe kabuğuna çekiliyor, hiçbir şey yapmak istemiyor ve daha çok üzülüyordu.

Ceren bu duygusal atmosferden çıkmak için eline kumandayı aldı. Hangi kanalı açsa akşam haberleri bülteni geçiyordu. En son ne zaman haber izlediğini düşündü. O kadar kendiyle, dertleriyle meşguldü ki, dünyada olup bitenlere yabancı kalmıştı. Kendini mutlu etmek için güzel bir yemek yemişti. Ama yine de mutlu değildi. Şimdi de en sevdiği tatlıyı sipariş vermiş, dizisi başladığında abur cubur eşliğinde onu yiyecekti. Daha bir saat vardı, o zamana kadar haberlere göz atmaya karar verdi.

Haberler Gazze’den bahsediyordu, kendi öz vatanında topraksız kalmış insanlardan. Evleri yıkılıyor, toprakları çalınıyor, çocukları öldürülüyordu ve bunlar sadece haberlere yansıyan kısmıydı. Belli ki, görünenin arkasında görünmeyen daha çok şey vardı. Bunları izlerken geçmişe dönmüş, çocukluk arkadaşı Selin’i hatırlamıştı. Selin’in babası gönüllü hekimlik yapar, zaman zaman başka ülkelere gider ve orada ihtiyaç sahiplerine yardımcı olmaya çalışırdı. Ahmet amca sık sık Filistin ülkesinden ve Gazze şehrinden bahsederdi. Çocukken dinlediklerini anımsadı. Sosyal medyada gördüğü boykot çağrılarının ne demek olduğunu şimdi anlıyordu. Küçücük bir alana sıkıştırılmış, üzerlerine bomba yağdırılan milyonlarca insan açlıkla mücadele ediyordu.

Yalnız kalan, daha doğrusu yalnız bırakılan kimdi?

Nasıl bir dünyaydı bu?

Neden kimse engel olmuyordu?

Ceren insanlık dramına kayıtsız kalmak istemiyordu. Kendi yapabileceklerini düşündü. O sırada zil çalmıştı ve en sevdiği tatlısı kapısındaydı. Paketi alırken içten içe utandı ama bir yandan da iyi hissetmeye başlamıştı. Çünkü yapabileceği bir şeyler vardı. 

 

Ceren tek olabilirdi ama yalnız olmadığından emindi artık. Başkasının acısını hissediyor, başkasının derdiyle dertleniyordu. Uzun zamandır hissetmediği bir aksiyon duygusunun verdiği lezzet Ceren’e iyi gelmişti. Sessiz kalmayacaktı. Yapabileceklerinden başlayarak insan olma erdemini gösterecekti.
Aynaya döndü, gözleri yaşlıydı. Ama bu yaşlar kendi derdinden büyük derdi olanlar için akıyordu. Gözyaşlarını silerken şükrediyor, şükreden kalbinin huzuru yüzüne hüzünlü bir tebessüm katıyordu… 

 

 



Okumaya Devam Et

29 Ağustos 2024 Perşembe

GERÇEK NE DEMEK?

“Aaa, nasıl? Gerçek kişiden kişiye göre değişmez mi hiç? Sana göre Ayşe haklı olabilir, bana göre Ali haklı. Bakış açısı canım… Değişmeyen şey varmış, öyle mi?" dedi Nergis; “Gerçeğin sencesi bencesi yoktur. Kişiden kişiye göre değişmez.’’ diyen arkadaşına.

Nergis arkadaşı Aslı ile sohbet etmeyi, dertleşmeyi çok severdi. Yaşadığı bir kaç tane problemde arkadaşının ona söylediklerini dinlediğinde o problemleri çözebildiğini fark etmişti. "Aslı sen anlattıklarıma mantıklı yorumlar yapıyorsun, yol gösteriyorsun bana. Hakikaten de senin dediğin gibi oluyor.’’ derdi. Şimdi söylediğini ise bir türlü anlayamamıştı. Aslı, Nergis’in kafasındakini netleştirmesi için biraz daha anlatmaya devam etti;

“Yorum değil, gerçekler bunlar ve gerçekler insana göre veya zamana göre değişmez. Zamana göre araçlar değişir sadece. İnsanın kafasını karıştıran da bu araçların değişmesi. Eskiden bir çocuğun misketinin, topunun fazla olması onu doyumsuz yapıyordu. Şimdi ise tabletiyle bilgisayarıyla çok vakit geçirmesi. Ya da daha da eskiden başka bir aracın fazlalığı onu doyumsuzlaştırıyordu. Bu çocukta olduğu gibi yetişkinde de böyle. Çünkü gerçekler tüm kişiler için geçerli.

Öyle olmadığını düşünsene... Şu hayata gelmiş, milyarlarca insan var her insanın yorumu kendine göre doğruysa, gerçek her insana göre değişse o zaman nice olurdu insanın hali? Hiçbir konuda, hiçbir kanıya varamazdı insan. Ne doğru ne yanlış kalırdı. Öyle ya o adam için karısını aldatmak mantıklı, karısı için ise aldatılmak çok kötü.

Ne olacak şimdi?

Neye göre değerlendireceğiz haklıyı,haksızı?

Nasıl ki bir yemek yapmakta, bir elbise dikmekte, bir resimde ölçü var; hayattaki tüm konularda da böyle. Bu ölçüyü veren de gerçekler. Bir ölçü koyar insana ve insan da buna göre hareket eder. Bu sayede insan kendisine zarar vereni fark eder, fayda vereni görür. Bu ölçüye göre neye yaklaşması, nelerden uzaklaşması gerektiğini fark eder. Yoksa insan yorum yapar, bu yorum denizinde boğulur gider. Gerçekler insana kıyı nerede, onu gösterir. Kıyıdan ne kadar uzaklıkta, ona göre açılabilir, boğulup gitmeden yaşayabilir.

Her şeyin bir gerçeği var,

Ve insan, nerede üstün ise orada onu üstün yapan şey; o gerçek.






 

Okumaya Devam Et

27 Ağustos 2024 Salı

İYİ OLMAK YETMEZ

Ayşe’nin mutlu, huzurlu bir yuvası vardı. Üç çocuğu ve eşiyle rutin bir hayat yaşıyordu ve bu hayattan memnundu. Yine sıradan bir akşamüstü yemeklerini yediler, ailecek sohbet ettiler ve dinlenmeye çekildiler. Her şey yolunda gidiyordu. Küçük bir dünya kurmuşlar ve bu dünyada üzerlerine düşen görevi hakkıyla yerine getirebilmek için gereken özenle yaşamaya çalışıyorlardı. Ancak o gece tüm rutinlerinin değişeceğini bilmeden uykuya daldılar. Sonrası şiddetli bir sarsıntı... 

Gece çok soğuktu. Sanki yeryüzünü bir insanmışçasına birisi tutup omuzlarından sallıyordu. Akla gelen tutunulacak, sığınılacak tek varlık yaratıcı idi. Bu güçte bir sarsıntı insanın aklını başından alabilirdi. O bir dakika, sanki saatler gibi geldi. Eşine ve çocuklarına seslendi. Her yerden bir sürü çığlık yükseliyordu, anlayamıyordu. Tekrar ve tekrar seslendi. Ölmüş olmalarını ve hatta ihtimalini bile kabul etmek istemiyordu. Enkaz altından kurtarılmayı beklerken, gücü yettiğince ses çıkarmaya ve aklını kaybetmemeye çalıştı. Ailesine sağ salim ulaşmak için sürekli dua ediyordu ve kurtarıldı.

“Bir”in ne kadar da büyük bir sayı olduğunu hayatında ilk kez idrak etmişti. “Bir” bu kadar büyük anlam ifade ederken Ayşe, üç can, üç yol arkadaşı kaybetmişti. İki evladı, can parçaları ve ALLAH’ın ona eş olarak verdiği can yoldaşı da gitmişti. Nasıl dayanacaktı bu acılara? Tek başına kalsa depresyona girer, günlerce yemez, içmez, uyumasa da fark etmez, üşüse de aldırmazdı. Ama şimdi yanı başında duran, yedi yaşındaki Salih’e nasıl hayat enerjisi verecekti? Kendini çok yorgun hissediyor, başa çıkmaya çalışıyor ama zorlanıyordu.

Küçük dünyası daha da küçülmüştü. Bir çadırı, bir yavrusu bir de kendisi vardı. Eski zamanlarını düşündü, başkasına imrenmeden, verilene razı olduğu küçük dünyasında şükrettiği günleri... Tutunacak bir dala ihtiyacı vardı hem kendisi için hem de masum ve çaresiz bakan evladı için. O gün ayağa kalktı. Çadırın içini temizledi. Yardımlarla gelen eşyaları düzenledi. Biraz da olsa güzelleştirmeye çalıştı. Oturttu Salih’i yanına, onunla sohbet etti. Gidenlerin aslında yok olmadığından, hayatın geçici olduğundan ancak sonunda yok oluş olmadığından bahsetti. "İnsanlar iyi ve ahlaklı bir hayat yaşarsa, ALLAH onları çok daha güzel olan cennete gönderir Salih. Böyle zor zamanlarda ALLAH’tan ümit kesilmez ve insanın hep çaba göstermesi gerekir..." Bunları anlatıyordu ama anlatarak olmazdı. Yaşantısıyla da örnek olmalıydı.

Belki dünyaları daha da küçüldüğünden, belki de artık yardımlara ihtiyaç duyduğundan Ayşe insanları daha çok gözlemliyordu. Bazı şeyleri yeni fark ettiğine şaşırdı. İhtiyacı olanlara bağış yapma, verme stilleri bile çok farklıydı insanların. Yardım ederken sadece vicdanı rahatlasın diye verenler vardı. Evlerindeki zaten kurtulmak istediği eşyalardan yardım adı altında kurtulmaya çalışanlar... Ya da sanki onlar yardım etmese, muhtaç olan insanların yok olacağını zannedenler... Kendi gibi mağdur olanlar arasında sürekli şikayet edenler... Ya da hemen bu hayattan kaçıp yeni bir hayat kurmaya çalışanlar... Tüm bunlara rağmen hala şükredenler ve yaşam sevinci ile dolu olanlar...

“Belki ben de iyi bir stille yardım edememiştim eskiden. Belki yardım ettiğimi zannederken incitmiştim insanları. Ya da hiç yanlışı düzelten olmaya çalışmamıştım. Ailemin dışında hiç kimseyi yetiştirme amacı taşımamıştım. Ne acı, insan hep insana muhtaç... Ve o tanımadıklarımın hayatı beni de ilgilendiriyor aslında...” diye düşündü Ayşe... Bu fark edişle dünyası yepyeni bir hale bürünecekti, bu fark ediş gideceği yolu da yönü de değiştirecekti.

Bu şehir darmadağın olmadan önce, erdemli, ahlaklı, kimseye zararı olmayan, ailesine, işine ve etrafındakilere karşı sorumluluklarını yerine getiren biri olmak yeter diye inanırdı. Ama şimdi kendisine şunu soruyordu: “Tüm bu ahlaklı insanlar kendi küçük dünyalarından çıkmazsa, dışarda var olan kaosa el uzatmazlarsa, savaş ve zulüm olan şehirleri sessizce izlerlerse, kendilerini dış dünyaya kapatırlarsa toplumun bozulmasında bir payları olmaz mıydı?” Ve düşüncelerine ekledi; "Sadece iyi olmak yetmez, iyiliği yaymakta gerekir."

Bir akvaryum içinde yaşayan balıklar gibiydik aslında, o yüzden başka bir ülkede çıkan bulaşıcı bir hastalıktan korkuyorduk bize de ulaşır diye. Bu yüzden tedbirler alıyorduk. İnsanların yozlaşmasından, ahlaki bozulmalardan, terörden, terörü destekleyenlerden neden korkmuyorduk? Bunlara karşı neden tedbir almıyorduk? Evimizin kapılarını kapatsak da bahçemize duvarlar örsek de nasıl ki gözümle bile göremediğim o mikrop evimi, ailemi buluyorsa, bu ahlaki bozulmalar, bu terör bizi bulmayacak mıydı? O zaman bu hayatta aslında kendi halinde yol almak diye bir şey yoktu. Ya iyiyi yaymaya çalışan olacaktı ya da kötünün yayılmasına engel olmayarak kötülüğe destek olan... 

Şimdi bu gerçekleri fark etmişken susarsa hep iyiler ve masumlar zarar görecekti. Zaten hayat çok kısaydı. Bunu evinin başına yıkılmasıyla öğrenmişti. O zaman bu dünyada iyiden yana ses çıkarmayı, bir şeyleri gücü yettiğince düzeltmeyi istiyordu Ayşe.

Salih’e baktı, soğuk bir çadırda uykuya dalmıştı. Ama annesi bambaşka bir motivasyonla yeni bir hayata uyanacaktı.





Okumaya Devam Et

24 Ağustos 2024 Cumartesi

BEDEL VE DEĞER

Bu aralar farklıydı hayat onun için. Eskiden annesi ve babasıyla kurduğu düzenli hayata yeni bir misafir gelmişti. Aslında ne kadar da çok istiyordu kardeşi olmasını. Ama Ömer doğduğundan beri Ayşegül kendini bu ailede fazlalık gibi hissetmeye başlamıştı.

Annesi Sevgi hanım evin tüm dağınıklığının sebebini Ayşegül’den sayıyordu. Ayşegül’ün yaptığı en ufak hata bile kocaman bir meseleye dönüşüyordu. Annesi “Zaten uyumuyorum bir de sen ödevlerini yapmıyorsun. Öğretmenin sürekli senin yaramazlıklarından şikayetçi. diye Ayşegül’ün günlük azarını hiç eksik etmiyordu. Ayşegül sekiz yaşında olmanın büyük bir yük olduğunu ve hayatın iyice yaşanılamaz olduğunu düşünmeye başlamıştı. Annesi sadece kardeşini seviyor ve babasına ve eve karşı sorumluluklarını yerine getiriyordu. Ayşegül kendi işini kendi halledebilecek yaşa gelmiş ve artık problem çıkarmaması gerekiyordu. Artık her sinirlenmenin ses tonu, miktarı ve hakaretler de arttıkça Ayşegül üstünde de iyice etkisini kaybetmeye başlamıştı.  

Bir gün komşuları Zeynep hanım geldi. Ayşegül’ün annesi Zeynep’e her zamanki gibi kahvesini ve yanına çikolatasını koyarak ikramladı. Sohbet esnasında Ayşegül odasında bazı kağıtları çıkarıp makasla kesti, onları yapıştırdı. Kendince oyalanıyordu ama bu sırada fark etmeden yapıştırıcıyı halıya döktü. Annesine gelip utanarak bunu söyledi. Ve Sevgi hanım kendini misafirinin yanında da tutamadı ve kızına sinirlendi. Komşusu, Sevgi’nin sakinleşmesini bekledi. Ayşegül suçlu suçlu odasına çekildi ve iki komşu baş başa kaldılar. 

-“Hayırdır arkadaşım sen Ayşegül’e karşı bu kadar sert değildin, tatlı tatlı söyler çocuğunu güzelce yetiştirmeye çalışırdın? Senin tahammülünü azaltan nedir?”

-“Arkadaşım gün boyu evde koşturuyorum. Ömer desen hiç uyumuyor ve yetişemiyorum gerçekten ben de şaşkınım bu süreci yönetemiyorum. Aslında sinirlendikten sonra kendime de çok kızıyorum. Ama her gün başka bir eziyetle geliyor Ayşegül…” 

-“Bütün bu sıkıntılarının acısını kızından çıkartmak zorunda değilsin. Ne mutlu ki size ikinci bir çocuk nasip etti ALLAH. Ama bunun Ayşegül'e olan olumsuz sonuçlarını en aza indirebilecek bir yolu var.  Yoksa şimdiden hem seninle hem de kardeşiyle ilişkilerini bozmuş olursun. 

Bedel hayatın şifasıdır. Sen bedelini Ayşegül’den çekersen ona karşı sevgin azalır. Ve Ayşegül’ün de kardeşine bedeli olmazsa o da kardeşine değer vermesi zorlaşır. Çünkü insan bedel ödediği şeye değer verir. O nedenle tabii ki işine karışmak istemem ama Ayşegülün kardeşiyle ilgili yapabileceği işler vardır. Bunları ona verebilirsin, hem senin iş yükünün azalır hem Ayşegül kardeşine değer vermeye başlar, bedel ödediği için mutlu olur. Hem de ailesine fayda sağladığı için,  verdiği zararlar da azalmaya başlar...”

Sevgi'nin de hayatında olduğu gibi, insan çoğu zaman ilişkilerini kaliteli hale getirmekte güçlük çeker. Hayattaki baskılarda zorlanabilir. Böyle zamanlarda insanın gerçekleri duymaya ihtiyacı olur. Ve gerçekler insana iyi gelir. İlişkilerde ki dengeyi sağlayan en kıymetli gerçeklerden biri de insanın doğru yere doğru bedelleri ödeyebilmesidir. Hayatın kurallarına göre davranışlar sergilediğinde insanın yorgunluğu azalır, konu her ne olursa olsun dününe göre daha başarılı ve daha mutlu hissettiği anlara sahip olur. 






Okumaya Devam Et

22 Ağustos 2024 Perşembe

BİR KÜÇÜK HAYAT MESELESİ - VI


Merhaba sevgili günlük, 

Fark ettim de sana yazdığımdan bu yana hayat bana daha farklı görünüyor. Daha doğrusu hayat hep aynıydı. Ben artık farklı görüyorum. Daha gerçek, daha belirgin görüyorum hayatı. Daha derinden, daha detayda… Önceden çoğu şey daha bulanık görünüyormuş meğer. Sanki gözlerim bozukmuş da insanları net göremiyormuşum ve bu yüzden problem yaşıyormuşum. Binmek istediğim otobüse binemiyorum, bulanık gördüğüm için varmak istediğim yere varamıyormuşum, insanları yakınıma gelmeden uzaktan göremiyormuşum gibi… Problemlerim artınca doktora gitmişim de o da bana gözlük vermiş ve görünce tüm problemlerimin kaynaklarını daha net gördüm, insanları daha net tanıdım gibi. Evet evet tam olarak böyle. Sanki önceden az görüyordum da şimdi gözlük taktım… 

Peki nasıl mı oldu?

Gel sana bunu en baştan anlatayım…

Babamla uzun zamandır yaşadığım bir sorun vardı.Hem de ne uzun zamandır. Ne yaparsam yapayım sorun bitmiyordu.Hep aynı senaryoları babamla yaşayıp duruyordum. O da bitmiyormuş gibi babamla yaşadıklarımın benzerlerini başkalarıyla da yaşıyordum. Arkadaşlarımla,öğretmenlerimle,kuzenlerimle…Hep benzer senaryolar yaşıyorum. Dejavu yaşamak gibi. “Aaa ben bunu daha önce yaşamıştım” diyorum. En ilginci hep aynı konuda yaşıyorum. 

Babam bana hep söz verirdi ve sonrasında unuturdu. 

“Seni yarın en sevdiğin kafeye götüreceğim kızım.” derdi ama yarın olduğunda meğerse arkadaşına sözü varmış. Aynı anda birçok kişiye söz verir ve verdiği sözü unutur benim babam. Böyle yaptığında beni sevmiyor zannederdim. Bir yere gitsek de gitmemizle kalkmamız bir olurdu. Bir yerde uzun süre kalamazdı. Bunu bir tek bana yapar zannederdim ama herkese öyleymiş meğerse. Ben de bir yere gidince orada uzun uzun kalmayı, yavaş yavaş yürüyüş yapmayı severim. Aniden pikniğe götürürdü bazen de. Annem başta olmak üzere babamın aniden yaptığı planlar bizi çok rahatsız ederdi. "Bizim başka planlarımız da olabiliyor. İnsan bir önceden haber verir değil mi? Bu adam niye böyle.” diye dert yakınırdık annemle…

Gel gör ki liseyi başka şehirde okuduğum için yurtta kaldım. Ve yurttaki en yakın arkadaşım babamdan daha çok aceleci, hayatı babamdan daha hızlı yaşıyor… Onunla plan yapıldığında bir anda planı değiştirir ve hiç tanımadığım birini dahil eder. Bizim planımız zaten belli, aniden değişiklik yapmak benim için çok zor çünkü ben kendimi önceki plana göre hazırlamıştım. Aniden değişiklik olduğunda zihnim yoruluyor benim, ufak çaplı bir şok yaşıyorum… Beni çok bekletir, sınava çalıştırmak için söz verir ama bir bakmışım kafede arkadaşı ile takılıyor:( Arkadaşım Beren'le bunları yaşadıkça adeta babamla yaşadığım zamanlar geliyordu. Aynı hisleri yaşıyordum resmen. Sevilmediğimi hissettiğim, değersiz hissettiğim zamanlar… 

"Bu insanlar hep aynı.

Bu insanların benimle ne dertleri var? 

Beni hep aynısı bulur zaten. 

Ben de bana değer vermeyeni uzaklaştırırım hayatımdan." gibi ardı sırası gelmeyen cümleleri söylerdim…

Sömestr tatilinde teyzemle konuştum ve sürekli başa saran problemimden bahsettim. Teyzem;

 “Sen şuan bir problem yaşıyorsun. Peki baban ve arkadaşın sana kötü davranıyor mu?”

“Hayır. Babam benim okumam için elinden geleni yaptı. Ne zaman bir sorun yaşasam hemen çözerdi. Babam çok iyi bir iş bitiricidir. Çağırdığım zaman hemen koşar gelir yanıma. Arkadaşım Beren de öyle. Hiçbir zaman beni yalnız bırakmadı. Derslere ne zaman geç kalsam notlarını benimle paylaşırdı.”

“O zaman babanın çok hızlı olmasından dolayı bir mekanda çok durmamanız babanın sana değer vermemesinden değil. Bu onun yapısından. Baban hayatı bu şekilde yaşıyor. Bir kere baban tamir işleri bildiği için musluk tamir etmesini istedim ama unuttu. Unutkan biri baban. Aynı zamanda verdiği sözü sadece sana verdiğinde değil bize verdiğinde de unutuyor. Eğer bir insanın davranışı herkese aynıysa o zaman bu onun yapısı ile ilgili. Ama kimseye yapmazken sana yapıyorsa o zaman orada düşündüğün durum olabilir.”

“Peki arkadaşımın aynı babam gibi davranma sebebi neden? 

Neden babamın aynısı benim hayatımda şu an?”



“Çünkü canım, hayat senin daha iyi olmanı, davranışların daha güzel olmasını ister. Sen programlı bir kızsın ama o programa tam uyulsun istersin. Hiç değişiklik olmasın dersin. Arkadaşın ve baban da değişiklikleri, yenilikleri sever. Unutkan olma sebepleri de bundan zaten. Ama hayatta her şey tek düze değil, inişli çıkışlı. Tedbir alsak da her an her şey olabilir. Planına ters bir şey olduğunda hemen değişikliğe uyum sağlamayı öğrenmen lazım, ama senin yapın buna uygun değil. E dolayısıyla buna uygun kim var?”

O sırada her şey yerine oturdu. Meğer babam bana çok şey öğretiyormuş. Ve ben olayı çok farklı görmüşüm. Dolayısıyla öğrenememişim ve öğrenemediğim için arkadaşımla da sorun yaşadım. Ve yaşadıklarım bana çok karışık göründü. E çözümü de bulamıyordum.

Ve teyzem ekledi, Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; Problemini her çözemediğinde büyüyerek artı bir gelir.  Ve bu problemler büyüdükçe insan çözüme ulaşmakta daha da zorlanır.

İşte tam bu cümleyi duyduğumda o bulanık gördüğüm hayat, gözlükleri takmışım gibi net oldu. Hayatta yaşadığım hiçbir problem boşuna değil. 

Problem yaşadığımda önce bir duruyorum, kendime soruyorum.

Bu problem ne?

Bu problemi neden yaşıyorum?

Peki nasıl çözebilirim?

Bununla birlikte artık insanları şikayet etmeyi bırakıp, problemi çözüp yoluma devam ediyorum. Hayat yolculuğum bana çok şey katıyor sevgili günlük. Bu hayat yolculuğunda problemler sürekli konuşulduğunda insana bir şey katmaz. Ama çözdüğümüzde bizi marifetlendirir. Çözüm makinasına dönüşürüz.


Peki bu günlüğü okuyan güzel okuyucu sen ne problemler yaşadın ve nasıl çözdün? 😊 





Okumaya Devam Et