GÜNDÜZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GÜNDÜZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2024 Cumartesi

HER ŞEY GEÇER...

Çantadan anahtarını çıkardı, kapıyı açtı ve işte günün en sevdiği anına giriş yaptı. Eve gelmişti, içerisi sıcacık ve huzur doluydu. Evde olmayı çok seviyordu Selen. Çantasını komodine, elindeki poşetleri de mutfağa bıraktı. Her akşam eve gelir, televizyonu açar ve haberleri dinlerken yemek yapardı. Haberler biraz can sıkıcı olsa da, gündemden haberdar olmayı seviyordu Selen. Bu artık rutini olmuştu, yine aynısını yaptı. Patatesleri soyarken bir ses duydu, bu seste değişik bir şey vardı. Sevinç ile keder, özlem ile huzur el eleydi sanki. Patatesleri bıraktı, sesin sahibine döndü. O sesin nedenini sözlerini dinlerken anladı...

“Beni yaktığında ve küllerim üzerinde dans ettiğinde, kimliğimi yok ettiğini, tarihimi, inançlarımı sildiğini mi sanıyorsun? Boşuna uğraşıyorsun. Kıyamet gibiyim, bir gün mutlak geleceğim...”

Vatanından edilmiş bir mazlumun, yıllar sonra vatanına geri kavuştuğunda söylediği sözlerdi bunlar. Bu cümleleri haberleri izlerken duymuştu ve insan olan herkes gibi yüreğine işlemişti Selen’in. Haber bitmiş ama etkisinden çıkamamıştı. Kulağında yankılanmaya devam ediyordu bu cümleler. Vatansız bırakılmak ne demekti anlayamazdı. Çok sevdiği, huzur bulduğu evini ve o evden sürüldüğünü düşündü. Evsiz kalmak bu kadar zorken, vatansız kalmanın zulmünü düşünmek bile istemedi.  Nedendi bu kadar zulüm, anlayamadı. O an, “Doğrusu insanoğlu çok nankör...” deyiverdi.

İnsanoğlu başına bir şey gelmediği için neler gelebileceğini bilmiyor ve şükretmiyordu çoğu zaman. 

Oysa şükredecek ne çok şey vardı... 

Sıcak bir ev, sağlıklı bir beden, aile, dostlar, meslek, yaşarken sıkılsa bile yaşadığı o belli rutinleri... Rutin nimetti ve insanoğlu bunu o rutini bozulmadan anlamıyordu. Asıl mucize olan biten her şeydi ama insanoğlu illa bir mucize bekliyordu. Esas mesele iyi olmaktı, oysa insanoğlu malı, mülkü, şöhreti esas yapmıştı. Herkes kral olmak istiyordu, halbuki şahların şahı olsa bir nefeslik saltanatı vardı.

İçinde büyüyen gerçeği anlatmak istedi o an Selen. Bütün dünya telaşı boşunaydı aslında. Çünkü bu hayatta her şey gelip geçer özellikteydi. Hiçbir şey sonsuza kadar sürmeyeceği koca bir gerçekti. Her gündüz geceye, her kış yaza, her ömür ölüme varırdı... Daha önce çok şahitliği olmuştu sonsuza kadar devam eden bir şey olmadığına. En büyük sevincini de en büyük acısını da düşündü, geçmişti hepsi. Üstelik yeni kaybetmişti çok sevdiği anneannesini. Anlamıştı her doğan ölüyor, en karanlık gecenin sabahı oluyor ve görünen oydu ki her zalimin sonu geliyordu. Çünkü hayatta heplik veya hiçlik yoktu. Bunun insanın içini ne kadar rahatlatan, sırtını sıvazlayan bir şey olduğunu düşündü...

Ya her doğan ölmeseydi de artık yaşlılıktan, hastalıktan çürüseydi olduğu yerde nefesini veremeden?

Ya her gecenin bir sabahı olmasaydı da karanlıkta kalsaydı insan bir ömür ?

Ya her sevinç sonsuza kadar sürseydi de sevinçten de tat alamaz hale gelseydi?

Ya her zalimin sonu gelmeseydi de sonsuza kadar devam etseydi zulüm?

Hayatta haz veren şey de acı veren de geçiyordu ve iyi ki geçiyordu. İnsansa sadece seçim yapıyordu; 

Adını iyiye mi yazdıracaktı?

Yoksa kötüye mi? 

 



Okumaya Devam Et

8 Ekim 2024 Salı

365 GÜN

Üç yüz altmış beş gün…

Ne kadar da uzun bir zaman… Aslında bize hemen geçmiş gibi gelen ama içinde dolu dolu anların olduğu, bazen acıların bazen hazların olduğu uzuuun günler… Üç yüz altmış beş gün…

Mevsimler dönüyor bu üç yüz altmış beş gün içinde… Yaz geliyor, bahar geliyor, kış geliyor derken, insanlarda mevsime uyma telaşı… 

"Aman yazlıklarımızı çıkaralım…" "Aman kışlıkları çıkaralım…" "Aman bir yağmur bir serin bir sıcak ne giyeceğimizi şaşırdık canım!" söylemleri… 

Geliyor günler, geçiyor günler. Girecek evi olanlar, giyecek eşyası olanlar, sofrasında aşı olanlar olduğu gibi bu imkanlara sahip olmayanlar da var. Ve onlar için de geçiyor mevsimler… Onlar için de geçiyor günler… Onlar da sayıyorlar üç yüz altmış beş günü…

Bu arada yeni doğanlar karşılanıyor. Yeni yaş alanlar kutlanıyor. Bazen de gidenler oluyor arkasında yaşlı gözlerle baktığımız. Dünyada belki aynı anda çok insan gidiyor. Ama bizim şahit olduğumuz yerlerde bir veya iki kişi aynı anda uğurlanıyor. Belki de üç dört… Ve canımız çok yanıyor. Üzülüyor insan gidene ve geride kalan kendine… "Hastaydı ama..." diyor mesela, "daha çok gençti…" Ya da "Hasta da değildi ama bir anda oluverdi, keşke önceden bir hastalık belirtisi olsaydı, belki kurtarırdık." diyor… Gidene ağlıyor, kalana ağlıyor ve geçiyor günler… Bakıyorsun üç yüz altmış beş gün oluveriyor… 

Hastayken bile insana yakıştıramadığımız şeydir ölüm… Ne tuhaf değil mi?  Üç yüz altmış beş gündür insanlar öldürülüyor… Ölmüyorlar, öldürülüyorlar… Bir tane iki tane kişi gitmiyor bu dünyadan, bir günde binlerce kişi… 

"Daha gençti!" cümlesini bile kuramadığımız çocuklar ölüyor…

Yeni yaş aldı diye kutlayamadığımız bebekler… 

"Dünyaya geldi haydi karşılama partisi var!" diyemediğimiz anne karnında masumlar ölüyor… Daha dünyaya gözleri açılmadan toprak onları karşılıyor…

"Yeni doğan" diyemeden, "doğmadan ölen" dediğimiz çocuklarla doluyor sokaklar, evler bir bombayla… Geçiyor mevsimler, geçiyor günler…

Oradaki insanlar da saydılar üç yüz altmış beş günü…Tıpkı bizim saydığımız gibi…

Biz cinsiyet partisi için günleri sayarken, o anne parçalanmış cesetler içinde kendi çocuğunu cinsiyetine bakarak tanımaya çalışarak saydı...

Biz diş çıkarma partisi için gün sayarken, o anne çocuğunu toprağa gömerek saydı...

Biz kırkını uçuralım diye günleri sayarken, o anne kırk gündür bacakları kopmuş çocuğunu sakinleştirmeye çalışarak saydı…

Üstelik, "Daha çok gençti!" demeye gücü kalmamış halde… 

"Ama hasta da değildi nasıl olur?" diyecek gücü kalmamış halde… 

"Havalar da bir öyle bir böyle ne giyeceğimizi şaşırdık canım!" diyecek kıyafeti kalmamış halde… 

Yazlık kışlık eşya çıkarma hazırlığı yapamadan, yazda da kışta da ayağındaki terliklerle, çadırda ayazda kalmış halde saydı günlerini… 

"Hangi gün bize bomba düşer? Nereye gitsek denk gelmeyiz?" hesabını yaparak saydı bir çoğu…

Bir kamyonun kasasına doluşup, ellerinde kalan eşyalarla yaşanacak bir yer bulma telaşıyla saydı...

Gökyüzünde gezen tarama uçağının bitmek bilmeyen sesinden, gece gündüz irkilerek saydı... 

O insanlar da saydı günleri… Önünde binlerce kişinin aynı anda cenaze namazı kılınırken… Oraya eşini, çocuğunu, annesini, babasını, belki de tüm akrabalarını yatırmış halde saydı…

Geçti bir üç yüz altmış beş gün daha…

Kimisi için doğumu, kimisi için ölümü simgeleyen…

Kimisi için savaş, kimisi için soykırım diye nitelendirilen…

Kimisi için göz çektiği, kimisi için de tarafını belli ederek geçen…

Geçti bir üç yüz altmış beş gün daha… 

İnsanların çoğunun insanlık ne demek farkına bile varamadan nefes alıp verdiği…

Biz ne yapabiliriz ki dediği…

Hatta onlar öldürülmeyi hak ettiler diye düşündüğü…

İlk günahı, ırkçılığı iliklerine kadar hissettiren bir üç yüz altmış beş gün…

Geçti ama bizim için geçti!

Filistin için ölüm, üç yüz altmış altıncı gününe girdi… 






Okumaya Devam Et