
Oyuncakları küle dönmüş, annesinin sesi yalnızca soluk bir hatıra.
Uyku, onun için dinlenme değil artık,
Geceler, karanlıktan fazlasını taşıyor.
Bir an gözlerinizi kapatın.
Ve kendinizi onun yerine koyun.
Gecenin sessizliğini delen sirenlerle uyanıyor,
Sarsılan duvarların arasında canınızı korumaya çalışıyorsunuz.
Uyuyabilir misiniz?
O çocuk artık yalnız.
Gökyüzünden yağan ölümün altında, küçücük bir köşeye sığınıyor.
Ne annesinin sesi var artık yanında,
Ne de babasının güven veren eli.
Her şey sustu.
Geriye yalnızca soğuk bir sessizlik ve yıkım kaldı.
Bedeni yorgun,
Ama asıl yorgun olan, ruhu.
Ne yemeğe iştahı var ne de suya susamış.
Onun açlığı, bir adalet özleminden kaynaklı,
Susuzluğu, hiç gelmeyen barışa duyduğu derin bir ihtiyaç.
Ve soruyor sessizce:
"Benim suçum neydi?"
Neydi o çocuğun suçu?
Toprağında oyun oynamak mı?
Arkadaşlarıyla sokaklarında koşturmak mı?
Bir gün okula gideceği hayalini taşıması mı?
İnsan ne zaman unutur bir çocuğun gözlerine bakmayı?
Ne zaman kaybeder merhametini?
Güç müydü insanı bu kadar kör eden?
Hırs mıydı, yoksa yalnızca vicdansızlık mı?
Bu dünya kimseye kalmadı ki...
Firavun’a mı kaldı? Nemrut’a mı?
Hepsi geçti bu topraklardan.
Ey bebeklerin üzerine mermi sıkan zalim!
Bu dünya sana da kalmaz.

Kendi sonunu sessizlikle hazırlar.
O çocuğun gözlerinde bir çağrıdır şimdi ışık yerine yanan.
Ne bir yardım çığlığı kadar yüksek,
Ne de bir fısıltı kadar sönük…
Sadece varlığıyla haykırıyor:
"Ben buradayım. Hâlâ yaşıyorum."
Ve şimdi sorulması gereken şu:
Bu çığlığı kim duyacak?


