Güzel kızım...Her fani insan gibi hepimiz bir gün bu dünyadan göçüp gideceğiz. Kimin önce gideceği bilinmez tabi… Ben hayatta iken sana birkaç tavsiye bırakıp öyle gitmek isterim. Bu mektuplarımın ilki ancak sonuncusu olmaz belki de…
Canım evladım ben seni çok severek büyüttüm ve kendimce deneyimlerimi sana aktarmayı ve bu hayatı huzurlu, mutlu ve başarılı yaşamanı istiyorum. Sana ilk ve en önemli tavsiyem, sana gelen sınavları, zorlukları, problemleri şikayet ederek karşılama. Bilmelisin ki o şikayet ettiğin her ne ise mutlaka seni geliştirecek. Mutlaka seni daha iyiye taşıyacak ama tek bir şartla! Sen şikayet etmezsen, nasıl çözerim ben bu problemi diye bakarsan…
Okula gitmek gibi düşünebilirsin bu süreci… Yazı yazmakta çok zorlanmıştın ama yazı yazmayı öğrendikten sonra en sevdiğin şey bir mektup, bir şiir yazmak oldu. Eğer o zorluğu yaşamasaydın o güzel yazıları, şiirleri yazamazdın.
Ya da ilk bisiklet sürdüğün zamanları düşün. Düştün, kalktın, yaralandın ama hep çabalamaya devam ettin. Sonrasında bisiklet sürmek, arkadaşlarınla beraber bisikletle dolaşmak çok keyifliydi. Aynı bunun gibi hayatta da seni zorlayacak problemler olacak. Bazen kalbini kıran kişiler en yakınların olacak. Bazen gecelerce uykusuz kalmak zorunda kalacaksın. Ama işin sonunda eğer şikayet etmeden, nasıl daha iyiye dönüşebilirim diyerek çözüm ararsan göreceksin ki hepsi senin iyiliğin için gelen sınavlarmış. Gelmişler ve seni bir üst sınıfa taşımışlar. O zaman problemlerini de seveceksin. Zor zamanlarını da seveceksin. Zor zamanını sevmeyi başaran zaten sonrasındaki güzel günleri daha da çok sever ve şükürle karşılar…
Şimdilik bu kadar… Bu benim sana en önemli tavsiyelerimden biridir.
Hayatın hep seni daha iyiye taşımasını dilerim güzel yavrum.
Seni çok seven ve cennette buluşmayı dileyen annen…
İnsanoğlu hayatı boyunca birçok şey ister. Doktor olmak, ünlü olmak, zengin olmak, iyi bir ev, imkanlar, belki kapıda hizmetçiler, kuş gibi uçmak, balık gibi yüzmek, Everest’e tırmanmak...
Sonu olmayan bu istekleri yerine getirmek için harekete geçenler de vardır; oturup hedefin kendisine gelmesini bekleyenler de... Hayallerinden vazgeçip en kolayını yapanlar da vardır; hayallerine ulaşanlar da...
Nasıl olurda insan hayallerine ulaşır?
Hedefine giden yolu tamamlar daha da büyük ve güzel hedefleri için yola devam eder.. Bu nasıl olur?
İnsan nasıl mutlu; insan nasıl başarılı olur?
İnsan eğer sebepleri deşifre edemiyorsa mutlu ve başarılı kişiler için şanslıymış , başına talih kuşu konmuş , hayat hep ondan yana gibi ifadeler kullanır. Oysa ki hayatta tesadüfe yer yoktur ve hiçbir şey sebepsiz değildir. İnsan oluşturduğu sebeplerin sonucunu yaşar ve başarı hangi sebepleri nasıl oluşturduğuyla ilgilidir.
İnsan genel olarak bir hedefe giderken yapması gerekenlere odaklanır. “Üniversite sınavında başarılı mı olmak istiyorum? O zaman çok iyi ders çalışmam, dershaneye gitmem gerekiyor” diye düşünür. “Mutlu bir evlilik mi istiyorum? Sevdiğim insanla evlenmeliyim. Kariyerimde başarılı mı olmak istiyorum? Gece gündüz işimde çalışmalıyım...” diye planlar yapar.
İnsanın hedefe götüren sebepleri oluşturması çok önemlidir. Daha da önemlisi hedefin dışına taşıyan sebeplerden sakınmaktır. Neden mi? Hayatta insanın bir hedefe giderken yapacaklarından çok yapmaması gerekenlerin sayısı daha fazladır. Ve genellikle insanın aklına yapması gerekenler gelir de yapmaması gerekenler gelmez...Oysa ki başarıya götüren şey yaptıklarından ziyade o hedefe ulaşmak için vazgeçtikleridir. Keyiflerden vazgeçmek, o an çok istediği filmi seyretmemek, o çikolatalı pastadan son bir kez de olsun bir çatal almamak... Hedef ne ise o hedefe giden adımlarında vazgeçtikleri kadar güçlü olur insan.
Her eylemin başarısı zıttından sakınmaktan gelir. Eğer ki hedefine götüren yola girdiyse kişi, o hedefine uzak olan diğer yollardan da uzaklaşmalıdır. O yollara arkasını dönüp bir daha bakmamalıdır... Ancak o zaman o yol kişiyi başarıya ulaştırır.
Ve bir kere geldiği bu dünyada insan çoğu şeyi hakkı hisseder. İnsanın bir kere geldiği bu dünyada hakkı olan şey ise iyi bir kendidir... Kendine bu hakkı teslim edebilmek için ise gittiği yolun tersi tüm yollardan sakınması gerekir...
Sakınmak ya da sakınmamak... İşte insanın en önemli meselesinin akıbeti bu ikisi arasında gizlidir...
Sibel yataktan büyük bir heyecanla kalktı.”Bugün çok güzel bir gün, çünkü bizim günümüz...” diyerek gülümsedi. Evliliklerinin ikinci yıl dönümüydü. Çabucak evi temizledi ve günlerdir planını yaptığı özel yemekleri hazırlamaya koyuldu. “Canım işkolik kocam! Harıl harıl çalışıyordur şimdi. Ama bugünün önemli bir gün olduğunu ona hatırlattığıma göre eve kesin erken gelecektir...” diyordu kendi kendine. Aslında bu durum Sibel’i fazlasıyla üzüyordu ama Fatih’i o kadar çok seviyordu ki… Ne olursa olsun onu savunuyordu. Sibel’in annesi bile bu durumdan rahatsızdı ve “Kızım evin sorumlulukları erkeğe aittir. Biraz abartmadın mı? Neden kendini bu kadar yıpratıyorsun?” diye arada bir Sibel’e hatırlatmaya çalışıyordu ama nafile.
Akşam için hazırlıkları tamamdı. Üzerinde pudra renkli çiçekli güzel bir elbise giydi. Bu elbiseyi Fatih çok beğenirdi. Saçlarını akşam için yaptırmış, makyajını da birazcık abartmıştı. Masada Fatih’in en sevdiği yemekler sıra sıra dizilmiş, onu bekliyordu. Saat geç olmaya başlayınca Fatih’i aradı. Açılan telefonla Sibel’in yüzü düştü.
Sibel için Fatih’in istekleri öncelikliydi. Kendi istekleri, hatta ihtiyaçları bile Fatih’in isteklerinden sonra gelirdi. Bu akşam için nasıl da hazırlanmıştı… Evet üzülmüştü ama gözündeki yaşı silerken bir yandan da, “O kadar yoğun çalışıyor, tabi ki eğlenmesi lazım. Dolayısıyla da ona söylediğimi de unuttu.” diye düşündü. ”Ama bugün evlilik yıldönümümüz. Neden bugün?”
Sibel için bu hayat varsa yoksa Fatih’ten ibaret olmuştu. Mezun olacakken Fatih istedi diye okulu bırakmıştı. “Hayatımın kadını bizim çocuklarımızın öğretmeni olmanı istiyorum, bırak başkalarının çocuğunu.” demişti Fatih. Arkadaşları Sibel’e “Kızım yapma etme!” dediklerinde onları dinlemeyip aşkını seçmişti. Fatih olmadan bir hayat düşüncesi bile korkunçtu onun için. Fatih onun için her şey demekti. “O olmadan asla olmaz.” diye kafa salladı. “Evet bu akşamı hatırlamamıştı ama yoğun çalıştığı için hatırlamaması normal canım…” dese de içinde anlamadığı bir hüzün vardı ve mutsuzdu. Canından çok sevdiği eşi kardeşleriyle plan yapmıştı. “Yarın bakarız” demişti. Sibel sadece “Peki canım..." diyebilmişti.
Sibel’in o anda aklına sadece Aysun’u aramak geldi. Aysun Sibel’in hem komşusu hem de arkadaşıydı. Heyecanlı güne hazırlanması için arkadaşına destek de olmuştu. Aysun durumu elbette anlamıştı.
“Ben neler yapıyorum ama o unutmuş! Acaba yanlışı nerede yapıyorum? Bana gelince çok yoğun ama dışardaki herkes için bir Fatih var. En özel günümüzde bir de!”
Aysun, Sibel için bir şeyler yapmak istiyordu. İlişkide yanlış giden şeyleri görebiliyordu. Sibel iyi niyetliydi ama bu ilişkide kör olmuştu. Olurdu elbette, hiçbir karşılık almadan hep kendinden veriyordu. “Sibel’ciğim biraz fazla mı fedakârlık yapıyorsun sanki? Kendinden fazla ödün veriyorsun ve onu hayatının merkezi yapmışsın. Sadece onunla ilgili detayları düşünüyorsun. Hep çabalayan sen olunca karşı tarafa bir şey kalmıyor. Belki biraz onun da bir şeyler yapmasına izin vermelisin. Karşılıklı belli kıvamda olması gerekirken, sizde pek öyle değil gibi. Sen ne düşünüyorsun bu konuda?”
Sibel biraz düşündü…
“Öyle mi dersin? Ama Fatih çok yoruluyor dışarda ben onun yükünü evde hafifletmek için evin her işini yapıyorum.”
Gerçekten de evin her işi Sibel’deydi. Mutfak alışverişi, evin bütün işleri… Fatih’in kıyafetlerini bile o alır, eve gelecek ustaya varana kadar evin her detayını Sibel düşünür ve işi çözerdi. Fatih eve akşam gelip, sabah evden giden misafir gibiydi. Bu yanlış mı? diye düşündü… Evet ona evde o kadar iş bırakmıyordu ki, Fatih’in evi düşünmesine gerek yoktu. Hiç böyle düşünmemişti. Hatta annesi onu uyardığı zamanlar Sibel babasının yükünü annesinin neden almadığına şaşırıyordu. Evde oturan kadın diye düşünüyordu.
Gerçekten de fazla mı fedakârlık yapıyordu?
Ya da fedakârlık yaptığını sandığı şey gerçekten fedakârlık mıydı?
Sibel bunları keyifle yapsa da şimdi eşinin ona olan ilgisizliğinin, yaptıklarını beğenmeyip sürekli şikayetçi oluşunu, nankörlüğünün sebebi acaba ben miyim? diye düşünmeye başlamıştı. Kendi kendine konuşuyordu. “Benim buna bir çözüm bulmam gerek. Nasıl da anlayamadım onun olan işleri yaptığımı, ona alan bırakmadığımı. Seviyorum ondan yapıyorum. Hem o benim hayat arkadaşım, tabii ki yapacağım. Hem ne varmış canım ampul değiştirmekte?” demişti Aysun’a.
Birden bambaşka bir konuda da aynı tepkiyi verdiği geldi aklına. Yıllar önce sigara içtiği zamanlarda da benzer cevaplar verirdi içmemesi gerektiğini söyleyenlere. “Kime ne canım? Hem seviyorum. Bana zararı yok. Paramın hesabını mı vereceğim size!” diyerek nasıl da tepkiselleşiyordu o günlerde…
-"Sen eşine bağımlı mısın acaba? Tıpkı bir zamanlar sigaraya bağımlı olduğun gibi… Gerçekten çok sevmekten mi bu yaptıkların? Yoksa Fatih’in günden güne azalan ilgisizliğini geri kazanmak ve ilgilenilmek isteğinden miydi? Bağımlılık; vazgeçememe halidir. Bağlılık ise; vazgeçebilir durumda olmasına rağmen vazgeçmemektir. İnsanoğlu yaptığı fedakarlıkları sevdiğinden yapar zannediyor. Aslında kaybetme korkusuyla her dediğini yapar farkında olmazsa da taviz vermeye başlar. Ve bu hem karşı tarafa zarar verir hem de insanın kendisine zarar verir. Vazgeçebilme gücün olsun ama vazgeçme! Bağlı ol ama bağımlı olma!"
"Peki insan bağımlılıklarından nasıl kurtulabilir? Buna nasıl çözüm bulabilirim? diye sordu Sibel...
Nasıl yol alması gerektiği hakkında hiçbir fikre sahip değildi. Şimdi Sibel Fatih’e o çöpleri attırabilecek ve diğer sorumluluklarını yerine getirtecek şekilde davranmalıydı. Ama nasıl? Bunu söyleme gücünü, hele ki yaptırma gücünü nasıl toplayacaktı? Bu kadar işi yaparken kendini çok güçlü görürdü. “Oysaki ne kadar acizmişim” diye düşündü.
Aysun ona insanın soyutta nasıl güçlü olabileceğinden bahsetti. Sibel'in zihnindeki karmaşa biraz aydınlanmıştı. Bir şeylerin düzelme ihtimali onun yüzünü yeniden güldürmüştü. Aysun'un desteği ile Sibel güzel bir yolculuğa başladı. Onun tavsiyesi ile bir seminere gitti. O seminerde kendisine güç katacak her türlü stratejiyi bulmuştu. Her gün bir adım daha ekleyerek, hem somutta hem soyutta güçleniyor ve hayata gülümsüyordu. Unuttuğu kendisine doğru bir yolculuğa başlamıştı. bağımlılığından kurtulup, ilişkisini bağlı olmaya çevirme yolunda emin adımlarla ilerliyordu…
Hayat çok garipti çoğu zaman. İnsanın anlamaya çalışsa anlamakta zorlanacağı ancak anlamaya da çalışmadığı bir gariplik… İnsan kaptırıp gidiyordu yaşamaya, düşünmeden irdelemeden. Bu dünyaya neden gelmişti insan? Büyümek, yemek, içmek, meslek sahibi olmak, para kazanmak zamanı geldiğinde evlenmek, çocuk yapmak, sıradaki gibi yaşamak mı? Eğlenmek, anı yaşayıp keyif yapmak, zevk içerisinde bir hayat yaşamak mı? Ne için gelmiş olabilirdi ki insan bu dünyaya?
İnsan bu dünyaya neden geldiğini ne kadar düşünüyordu? Kaç insanın bir yaşam amacı vardı?
Etrafımıza baktığımızda dağlar, denizler, uçsuz bucaksız gökyüzü, çeşit çeşit kuşlar, böcekler, çiçekler, ağaçlar… Saymakta zorlanacağımız pek çok şey görürken ve tüm bunlar hiç aksamayan bir düzen içerisinde devam edip dururken insan ne kadar düşünüyor, akıl etmeye çalışıyordu?
Ne kadar normalleştirmiştik etrafımızdaki pek çok mucizeyi…
Hiç aksamadan güneşin her gün doğup batması, sonbaharda kuruyan sararan yaprak döken ağacın ilkbaharda canlanması, topraktaki ağacın çeşit çeşit meyve vermesi. Üstelik her birinin tadı, kokusu, dokusu, rengi bambaşka lezzetli meyveler… Yağmurun yağması ardından güneşin çıkması. Rengârenk çiçekler ve hepsinin görünüşü farklı ihtiyacı farklı. Kimi güneşi seviyor kimi gölgeyi, kimi daha az su istiyor, kimi daha çok…
Hepsi birer mucizeyken ne kadar da normalleştirmiştik etrafımızdaki bunca şeyi…
Tıpkı ölüm gibi, ölüm gerçeğini normalleştirdiğimiz gibi…
Doğan her canlının bir sonu vardı. Hepimiz öleceğimizi bilirken, üstelik ölümle her an dip dibe yaşarken, bunun ne kadar farkındaydık? Ne kadar farkında gibi yaşıyorduk?
Oysa ne deniyordu? "Tadını çıkar, anı yaşa, düşünme kafana takma, ye iç eğlen…" Bunun için gelmiş olabilir mi insan dünyaya? Bu muhteşem dizayn, normalleştirdiğimiz mucizeler, hiç aksamayan bir düzen… İnsanın amacı keyifli bir hayat yaşayıp yiyip, sürekli eğlenerek bu dünyadan ayrılmak olamazdı. Ama düşünmüyordu ki insan.
Ve yine gariptir ki doğan her canlının öleceğini bilen insan, bir yakınını kaybettiğinde bir ölümle karşılaştığında büyük tepkiler veriyor ve durumu kabullenmekte zorlanıyordu. Hâlbuki her doğan canlı bir gün ölmeyecek miydi? Hepimizi bekleyen son belli değil miydi? Neden ölümle karşılaştığında beklenmedik bir şey ile karşılaşmış gibi davranıyordu insan?
Bu hayattaki en gerçek şey ne diye sorsalar, “Doğan her canlının öleceği!” en doğru cevap olurdu sanki.
İnsana baktığımızda her an ölebileceğini bu dünyadaki yaşamının sonlanacağını bilirken, ölüme bu kadar yakın yaşarken; dünyaya, hayata kendisini nasıl kaptırdığını görmek şaşırtıcı değil miydi?
İnsan istekleri olan bir canlıydı. Ancak insanların büyük bir çoğunluğunun istekleri bu dünya ile ilgiliydi. Daha fazla kazanmak, evim olsun, arabam olsun, tatilde şuraya gideyim, daha çok arkadaşım olsun, daha güzel daha yakışıklı olmayım diye gösterilen çabalar… İstekler, istekler…
Oysa insan sahip olmaya çalıştıklarının bir anda nasıl yitirilebildiğini görüyordu da, sahip olmaya çalışmasının ne kadar anlamsız olduğu gösteriliyordu ona. Görse de yine bildiği gibi yaşamaya devam ediyordu, gördüklerini bir kenara bırakıp kaldığı yerden yaşamaya…
Birkaç saniyelik bir sarsıntı, şiddetli bir deprem, yitirilen hayatlar, kaybedilen yakınlar, tüm sahip olduklarının bir anda kaybedilmesi… Onca sahip olunanın bir anda hiçbir anlamının kalmaması… Savaşlar, her şeyini yitiren onca insan, yapılan zulüm, evinden yurdundan olan insanlar, zulme seyirci kalan insanlık… Şiddet, cinayetler, kazalar, kaybedilenler…
İnsanın gördüğü pek çok şey varken, görmemişcesine yaşamaya devam etmesi… Düşünmemesi, irdelememesi… İsteklerinin peşinden koşmaya devam etmesi… Yaşananlardan, yaşadıklarından kendisine çıkarım yapmaması…
İnsanın bir yaşam amacı olmalıydı. Bu muhteşem dizayn içerisinde yaşarken, isteklerinin peşinden koşmak olmamalıydı amacı. Anlık zevkler ile geçmemeliydi ömür. Düşünmeliydi bu dünyaya neden gelmiş olabileceğini. Bir yön belirlemeliydi kendine, bir hedef koymalı ve o hedefe doğru ilerlemeliydi. Hedefi için çabalamalı, hayatının bir anlamı olmalıydı.
Keyifte olmalıydı hayatının içinde ama tek amaç keyif olmamalıydı. Keyfin peşinden koşarak geçirmemeliydi hayatını. En önemlisi de her an kendisine tanınan sürenin bitebileceği gerçeğini unutmadan yaşamaya devam etmeliydi.
Düşünmeliydi insan, irdelemeli, görünenin arkasındakini de görmeye çalışmalıydı. Bunun içinde akletmeliydi…
Yağmur damlaların cama çarptığı için çıkardığı sesin kendisine huzur verdiğini yeni fark etti Zeliha. Dışarıya baktı... Mevsimin ağaçlardaki renklerle oynaması ile ortaya çıkan renklerin uyumu tam sonbahar havasına uygundu. Sarı, yeşil, kahverengi, bordo renklerinin görsel güzelliğini kendi dolabındaki kıyafetlerine de transfer edebileceği fikri geldi aklına. Doğadaki ses uyumu, görsel uyum, yağmurdan sonra oluşan toprak kokusunun uyumu ne kadar da kusursuzdu... Doğayı izleyerek kendi hayatına geçirebileceğini düşününce “Niye daha önce bu hiç aklıma gelmedi” dedi içinden.
Dışarıyı seyrederken, o yağmurlu havanın serinliği sınıfını kaplamıştı. “Öğretmenim çok üşüdük. Camı kapatınnn.” Zeliha yağmur havasının sınıfa ve öğrencilere temas etmesini istemişti. Ne zaman yağmur yağsa hemen pencereyi açardı. Yağmurun getirdiği havanın ayrı bir temizleme özelliği vardı sanki. Ve Zeliha öğrencilerinin ihtiyacını önemsediği için ve onlara yağmur havasını içlerine çekmesi için açmıştı pencereyi. Öğrenciler anlam verememişti üşümüşlerdi ama Zeliha onların bilmediğini biliyordu. O yüzden anne-babalar çocuklarını öğretmenlere emanet eder ya...
Zeliha öğrencilerine bakarken aklına hayatında kendisine yol gösteren ilk öğretmenleri geldi. İlkokul öğretmeni bir taneydi tabii... Ama Zeliha’nın hayat serüveninde gerçeklerle karşılaşmasına vesile olan ilk zamanları vardı. Mesela öğretmen olma hedefini ilk okul öğretmeni Necla öğretmen sayesinde olmuştu. Onun ve arkadaşlarının kalbine girmesi, müfredatı anlatmanın yanı sıra hayatın içinden gerçekleri anlatması Zeliha'nın üzerinde etkisi çoktu. Bu nedenle Zeliha da hayata adım atmaya hazırlanan küçük çocukların kalbine bu şekilde girmeye karar verdi. Öyle ki Necla Öğretmeni ne yaparsa aynısını Zeliha da yapardı. Öğretmeni gibi giyinir, onun konuştuklarını evde hayali öğrencilerine anlatırdı. Necla öğretmen hep orta yollu giyinen ve sakin sakin ve gerçekleri konuşan biriydi. Aşırılıkları yoktu. Necla Öğretmen Zeliha’nın idolü olarak geleceği hakkında yönü için ilk tohumları atmıştı.
Ortaokulda ise Âdem öğretmeni ona ve arkadaşlarına hayatın gerçeklerini anlatmaya devam etti. Necla Öğretmenden anlaşarak devralmış gibiydi. Zeliha’ya seçimlerini doğru yapması konusunda hatırlatmalar yapar ve geri çekilirdi. Ve böylelikle ikinci tohumu atıp Zeliha’yı ilk gençlik ve hayat stilini seçmeye destek olacak bir öğretmen olmuştu Âdem Öğretmen.
Zeliha’nın lise hayatında ise Ahmet Hoca onun hayat stili seçmesinde gerçekleri gösterdi. Gençlik zamanı isteklerin peşinden koşma zamanıydı. Her türlü çılgınlıkları yapma isteği oluyordu Zeliha’da. Okuldan kaçmak ve dışarıda gezmek istiyordu ve erkek arkadaşı olmasını istiyordu. Ahmet Hoca lise öğretmeni olduğu için gençleri iyi tanıyordu ve onlara bu yaşın sorumluluklarını hatırlattı ve bizi yaratanın bizden beklentilerini ve neyin ne zaman olacağını anlattığında Zeliha ne okuldan kaçmak istedi ne de erkek arkadaşı olsun istedi. Çünkü eğer o isteklerinin peşinden koşarsa gelecekte pişman olabilirdi. “Beni var edenin benden bekledikleri muhakkak benim faydama.” diye düşündü Zeliha. Ahmet öğretmen sebep-sonuç ilişkisi kurarak geçmişe ve geleceğe giderek öğrencilerin ve Zeliha’nın kalbine gerçeği yerleştirmişti.
Zeliha üçüncü tohumu da aldıktan sonra artık ilk yetişkinlik döneminin çizgisini seçimleri belirleyecekti ve Zeliha’nın yine yol gösterene ihtiyacı vardı bu ihtiyacından habersiz. Ama onun bu ihtiyacını bilen ve onu yetiştiren vardı. Üniversite hayatında bir öğretmen vardı ki Zeliha’ya ve arkadaşlarına yetişkinliğin ve seçimlerin normale ve anormale göre değil de gerçeğe göre olmasını hayattan yaşayan insanları örnek gösteriyordu. Zeliha ve arkadaşları için bu çok farklı bir öğretmendi. Bildiği doğrular ve yanlışlar tamamen değişmişti. Kendi doğasına, kadın olma rolüne sahip çıkması gerektiğini öğrendi üniversitedeki hocası Ayşe Hoca’dan. Ayşe hoca onlara hayatta kendi yaradılışına uygun meslek edinme ve evlilikteki hak ve sorumluluklarındaki gerçekliği anlatmıştı.
Zeliha böyle böyle yetişmişti işte…
Kendi ilklerini oluşturan öğretmenlerinden öğrendiklerini hayatına geçirmiş ve hayatının kaliteli olduğunu gördüğünde o anlatılanlar Zeliha’nın inancı olmuştu. Hayatındaki farklılığı gördükçe ve öğretmenleri aklına geldikçe “O öğretmenlerin hayatımdaki rolü doğru ve güzel bir yerdeydi. İşte benim de rolüm böyle olmalı” dedi. Öğretmen olduğu yerde de evlat olduğu yerde de arkadaş olduğu yerde de rolü insanları kıymetlendiren bir insan olma yönünde oldu. İnsanları kıymetlendirmek ve değerini arttırma gibi güzel rol olabilir miydi? Ya insanları yanlış seçim yapmasına vesile olan, doğru ve güzel olandan soğutan bir rolü olsaydı? Ne kadar kötü olurdu.
Çocukların ilklerini yaşatan öğretmenler yetiştirdiği meraklı kalplerin hayatında olumlu olumsuz etkiler oluşturur. Öğretmenlerin verdiği yön sayesinde seçtikleri yol yol ya çiçekli ya da karamsar olur.
Ama en nihayetinde insanların okul serüveni bittiğinde öğrenme ve yetişme süreci bitmiyor. İnsanoğlunun bir öğretmeni var ki ömrünün tamamında bilmediğini güzelce öğretti. İnsanı var eden, seçimlerine saygı duyan ama doğru seçmesi için işaretleri gönderen O… Ve insanın en sevdiği öğretmeni. Hiç bırakmasını istemediği. Yalnız bırakmasını istemediği…
O var olduğumuzdan beri bize hayatı öğreten RABB’in... Ve karşımıza mesleği olsa da olmasa da öğretmen olan tüm öğretmenlerin günü kutlu olsun.
Çınaraltına herkesten önce gelmiş ve kendisine açık bir çay söylemişti. Arkadaşlarıyla hep burada buluşurdu Aysel. Dünden beri içi içine sığmıyordu. Ekibe acil toplanma alarmı verip harika bir havadisinin olduğunun ip uçlarını vermişti. Detayları ise yüz yüze aktaracaktı. Kim bilir duyduklarında nasıl şaşıracaklar ve onun ne kadar şanslı olduğunu düşüneceklerdi... O anı hayal edince yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı. Öyle ya böyle bir evlenme teklifi almak kaç genç kıza nasip olurdu ki…
Çayından bir yudum daha alarak telefonunu çıkardı çantasından. Dün çekildikleri bir milyon fotoğraf arasından en güzellerini seçmeye başladı. O sırada güneşin son ışıkları çınarın yapraklarını kızıla boyuyordu. Gün tüm ihtişamıyla biterken çınar altındakiler bu gerçek resimle değil ama ekranlarındaki filtrelenmiş resimlerle meşguldü. O evlilik teklifi gelene kadar kaç kez takılmıştı Aysel sevgilisine. “Bak karatı öyle seç ki, fotoğrafımı paylaştığımda göz alsın pırlantam.” Nasıl evlilik teklifi yapması gerektiğini sevgilisine en ince detaylarıyla anlatmıştı. Elbette o anlarını çekecek bir kamera da doğru açıda konumlanmalıydı. Evet en önemli detay buydu aslında. Sevgilisi de Aysel'in taleplerine harfiyen uymuş ve tam da onun beklediği gibi bir evlilik teklifi yapmıştı. Her şey Aysel'in planladığı gibi olmuştu. Şimdi sıra bu mutluluğunu paylaşmaya gelmişti.
Bu arada arkadaşları da birer ikişer gelmiş ve ekip toplanmıştı. Meraklı gözlerle Aysel’e bakıyorlardı. Tam o sırada içlerinden biri heyecanla “Bir saniye” dedi. “Az önce Hande’nin sosyal medya hesabında yaptığı paylaşımı gördünüz mü? Ne adamlar var ya! Kız için boğazın en güzel restoranını kapatmış resmen. Hele tek taşına bayıldım. Kraliçe Elizabeth’te yoktur böylesi.” Hande’nin paylaştığı evlilik teklifi fotoğrafları elden ele dolaştı. Herkes farklı bir detaya dikkat çekiyordu. Aysel de kızın pırlantasının karatına takılmıştı. Kendisininkinden daha büyük ve parlak gözüküyordu. Bir anda tüm hevesi kaçtı. Yanındaki arkadaşı:
-Ee anlatsana, senin için toplandık. Neyin şerefine içiyoruz bu çayları?
Aysel daldığı yerden çıktı. Kucağında sıkı sıkıya tuttuğu çantasının kopçasıyla oynuyordu. Başını bile kaldırmadan:
-Önemli bir şey yok, sizi görmek istemiştim.
Sonra gözlerini kaçırarak:
-Yapmam gereken bir işi hatırladım, bana müsaade kızlar.
Karanlık çökünce kapanan akşam sefası gibi bütün neşesi solmuştu. Arkadaşlarının şaşkın bakışlarına aldırmadan toparlanıp kalktı. Peki neydi insana kendisini mutsuz veya başarısız hissettiren şey? Somut şeylere soyuttan daha fazla anlam yüklemesi... Bir insanın başka bir insanla birlikte yaşamayı, yaşlanmayı istemiş olması ve bu dile getirmesi zaten yeterince önemli bir olay değil miydi? Neden bir de bu teklifin türlü şovlarla süslenmesi gerekiyordu ki? Ve de insanın kıyasları... Başkalarının sonuçlarıyla ilgilenmesi. Oysa her zaman, her olanağın daha iyisi ve kötüsü var.
Somut şeylerde bereketi arttıran davranışlar olduğu gibi mutluluğun da bereketini arttıran ve azaltan hamleler vardır. Bu hayatta birinin yokluğunu çektiği bir şey, bir başkasına imkan olarak verilir. Her insan farklı farklı yerlerden ikramlanır. Bazı kişilere hayırlı eşler, evlatlar verilir, bazılarına ilim, bazılarına sağlık, bazılarına maddi olanaklar...
Dünyada da her şey her yerde bulunmaz. Mesela denizin dibinde inci, madenlerde elmas, anne rahminde bir can gizlenir. İnci sokaktan geçerken bulunmaz, elmasa ulaşması da öyle kolay olmaz...
Kıymetli olan her şey gizlenir ve gizlendikçe de kıymeti artar. İnsan da kendi öyküsünde verilen imkanları göstermeyi değil gizlemeyi seçtiğinde mutluluğun bereketiartar.
“İnsanın bu hayatta en mutlu hissedeceği anlardan birini yaşıyorum. En çok istediğim, hayallerini kurduğum andayım. Evleniyorum! Peki, neden mutsuz hissediyorum? Bir şeyleri yanlış mı yapıyorum acaba?” diyordu Ela.
Derin derin düşünüyor, duygularıyla çeliştiğini hissediyordu. Bir ses oturduğu bankın köşesinden “miyav, miyav”diye haykırıyordu. Gün doğumunun renkli manzarasına eşlik eden minik kara bir kedi... Nasıl da tatlı görünüyordu... Ela ile kedi meraklı gözlerle birbirlerini süzüyor, sanki bakışarak iletişim kuruyorlardı. Simsiyah parlak tüylerinin üzerine yansıyan güneşin ışıltıları kedinin siyahlığına renk katıyordu.
“Aman da aman ne tatlıymış bu kedicik. Aç mısın sen kara minnak?”Ela kedinin minik kafasını okşuyor, bir yandan simidinin kırıntılarını paylaşıyordu. Kedicik sanki Ela’yı dinlemeye hazır bekliyordu. Ona çabucak alışmış, kucağına oturmaya başlamıştı. Tam o esnada yürüyüş yapan bir teyze onlara doğru yaklaştı.
“Kara kedi mi? Kız! Uğursuzdur o! İndir kucağından! Tüm günün kötü geçecek şimdi, bunun uğursuzluğuyla…” dedi ve gitti. Ela’nın gözleri tekrar kedicikle buluştu.
“Üzülme minnoş. Bunun gerçek olmadığını sen de biliyorsun.”diyordu. Öte yandan insanları anlamanın ne kadar zor olduğunu düşünüyordu. “Sahi insanları anlamak çok mu zor, yani bunun bir yolu olabilir mi?”
Kendini öyle bunalmış hissediyordu ki eve gitmek dahi istemiyordu… Yapılacak çok şey vardı. Bitmeyen hazırlıklar, bir yandan annesi, bir yandan teyzesi, bir yandan nişanlısı ve onun ailesi derken arada kalmaktan çok yorulmuştu. Herkesin isteği birbirinden farklıydı. Bu yüzden insanları anlamakta çok zorlanıyordu. “Hiç böyle hayal etmemiştim.” dedi minik arkadaşına ve konuşmaya devam etti.
“Anneannemle dedem evlenirken düğün bile yapmamışlar biliyor musun? Birbirlerini çok sevmişler çünkü birbirlerini anlamışlar. Aynı yolda birbirlerine destek olup yürümüşler. Birken iki, ikiyken üç olmuşlar. Eksiklikleri sorun etmemişler. Tam tersine muhtaçlıkları onları marifetlendirmiş, ilişkilerini güçlendirmiş, sevgi bağını arttırmış. Dedem anneneme,ahiretliğim, cennetimi kazandıracak kadın,derdi. Peki, ya biz? Yani ben ve Ahmet? Onu bu kadar severken neden mutlu olamıyorum?"
"Anneannem anlatırdı hep,dedemle olan sıcacık hatıralarını... İçinde mal mülk geçmeyen, sevginin, saygının, sadakatin, birlik olmanın gücünü anlatan anılardı bunlar. Ben torunlarıma ne anlatacağım? Herkes bir şeyler istiyor ve ben tıpkı kasırgada oradan oraya savrulan bir yaprak gibiydim… Ahmet bana tek taş yüzük almadı diye arkadaşlarımın ona nasıl baktığını mı anlatacağım? Herkes bir şeyler söylüyor ama kimse beni neyin mutlu edeceğini düşünmüyor.”
Son cümlesi çok kıymetliydi Eda'nın. Onu derin düşüncelere daldıran kısımdı. Çünkü kendisini neyin mutlu edeceğini bilmesi gerekirdi. Kedicik meraklı gözlerle heyecanlanan Ela’ya bakıyordu. “Doğru ya, az önce sana da neler söylediler... Uğursuz dediler, şanssız dediler. Gerçek bu mu peki? Ne kadar uğursuz olabilirsin ki bu tatlılıkla sen? Bunlar sahte şeyler. Sahte olan gelip geçicidir. Kalıcı olan ise gerçektir. Ben gelip geçici olan şeylere üzülüyormuşum meğer… Benim problem diye içinden çıkamadığım şeyler ne kadar gerçek olabilir ki?” diye düşünmeye başladı.
İnsan yanlışları normalleştirmeye başlayınca gerçeklerden uzaklaşmaya başlıyor. Doğruyayanlışa göre değil, normale anormale göre düşünüyor. Normaller gerçeklikten uzaklaştıkça insan strese giriyor. İnsanın bu hayatta mutlu olabilmesinin yolu, gerçeği bilmekten geçer. Başlangıçta gerçekler insanın canını acıtabilir. Ancak gerçek kalıcıdır, sahte geçicidir. Bu yüzden insanın daimi şifası gerçekliğin içindedir. İnsanoğlu zaman zaman sahteye meyletse de gerçek her zaman üstün gelir ve gerçek eninde sonunda gerçekleşir.
“Ben gerçeklerden uzaklaştığım için gönlüm hastalandı.”dedi Ela. ”Peki, nasıl ben bu sahte kaosuniçine düştüm? Acaba Ahmet’le evlenmeyi çok istediğim ve hemen olmasını istediğim için mi bunlar başıma geldi? Hem ailemin hem de onun ailesinin isteklerini kabul ettim ve şimdi bunlara yetişmekte zorlanıyorum. Ne olur evimin her şeyi tastamam olmasa, biraz eksiğim kalsa? Hem yorulmaz, hem belki bu eksiklik anneannem ve dedem gibi birbirimize olan bağımızı güçlendirir, marifetlerimizi arttırır. Her şeyin tam olmasının mutluluk getirmediğini anlıyorum. Mutlu olmayı nasıl oldu da sahip olmakla karıştırdık? Düğün, evlilik bir yarış haline gelmemeli. Bu yarışa girmeden evlendiğimizi ilan edip; tek taşyüzüğe bakmadanbirbirimizeuyum sağlamaya çalışıp,hayatımızı kolaylaştırsak daha iyi olmaz mı?”
Ela yaşadıklarını yeniden irdelemeye başlamıştı. Güneş sadece güne değil Ela’nın da içine doğuyor, içini bir huzur kaplıyordu. Uzun bir zamandan sonra ilk kez kendini iyi hissetmeye başlamıştı.Kara kedi ona iyi gelmişti belki de…Karamsar oturduğu banktan huzurla kalktı. İçindeki huzuru Ahmet'le de paylaşmak istiyordu. Gerçek şimdiden onların şifası olmaya başlamıştı...
Necmi, Reyhan’a şiirini yazalı ve yollayalı üzerinden iki hafta geçmişti. Reyhan’la ara ara haftada iki üç kez karşılaşır, selamlaşırdı. O hafta nedense yolları da kesişmemişti. Acaba hayat onların evlilik yolunda yollarını kesiştirecek miydi?
Reyhan nasıl tepki verecekti?
Reyhan’da aynı yola çıkacak mıydı onunla?
Aynı yolda, aynı yöne, yan yana… Birbirine bakmadan, gözler hep karşıda…Aynı yönde olabilecekler miydi?
İş yerinde bu konuları aklına getirmemeye çalışsa da Reyhan’ın cevabını çok merak ediyordu. Annesi farklı bir tebessümle açtı kapıyı o gün Necmi’ye. Necmi’nin annesi Perihan Teyze çok sever, çok da beğenirdi Reyhan’ı. Haberi de yoktu Necmi’nin mektubundan aslında.
Perihan Teyze,o gün mahallede komşulardan yeni taşınan birine hayırlı olsuna gittiğinde Reyhan’ın geçen hafta bir kermes organizasyonuna katılıp, Gazze için uzun süredir birşeyler yapmaya niyetini gerçekleştirdiğini duyduğunda tekrar takdir etti Reyhan’ı. Eve geldiğinde de Necmi’ye anlattı bu takdirini. O gün Necmi adına gelmiş bir zarf bırakmıştı postacı. Zarfı annesinden alır almaz koştu odasına Necmi bir heyecanla. Perihan Teyze de şaşırdı bu duruma.
Reyhan dan beklediği cevap vardı içinde aslında. Nasıl durabilirdi ki o anda?
Reyhan da cevabını dökmüştü dizelere;
“Merhaba…
Seninle evlenir miyim diye sormuşsun bana,
İnsanların normallerine anormal bir yaşam stili vaad etmişsin.
İnsanların, daha doğrusu evlenmek isteyen genç kızların tercihleri pek bu yönde değil. Neredeyse hemen hemen hepsi maddiyatı güç, çok şaaşayı güzellik olarak değerlendiriyor benim aksime.
Peki ya yolumuz birse sen razımısın eksiklerime?
Arada sırada, hatta biraz fazla sırada katıldığım hayır işlerinden dolayı ev işlerindeki oluşacak aksaklıklara…
Yemek yapmaya zamanım olmadığında benimle yumurtaya ekmek banmaya razı mısın?
Hastalandığımda kapıyı sana pijamalarımla açmama, o halde bile tebessüm etmeye çalışmama…
Her ayın bazı günleri malum sebeplerle oluşturacağım gereksiz alınganlıklara razı mısın?
Senin kazandığını çoğunlukla ihtiyaca yönelik, arada sırada bazen miktarı kaçırarak gereksiz harcamalara savurma ihtimalime razı mısın?
Gücüm yetmediği için açamadığım salça kavanozundan dolayı salçasız yemek yemeye…
Sık sık bozulma ihtimali olan ev eşyalarımızı tamir etmeye çalıştığında, artan parçadan dolayı yapabilme ihtimalimin yüksek olduğu dırdıra razı mısın?
Soframızı olmayanla paylaşmaya, yeri geldiğinde aç kalmaya razı mısın?
Çoluk çocuğa karıştığımızda geceleri yetemediğimde bana destek olmaya…
Defalarca söylememe rağmen ders çalışmadıklarında tek işaretle onlara ders çalıştırmaya…
İşim uzadığında çocukları okuldan sen almaya…
Hatta onlara nadiren de olsa yemek yapmaya razı mısın?
“Elde edebileceğimiz somutluklardan vazgeçip, Tüm soyutluklarımızı ve farklılıklarımızı severek, birbirimize sevgimizi sözlerle değil de davranışlarımızla belli ederek, birbirimize destek vererek, aynı yöne birlikte yürüyerek, benimle evlenir misin?” demişsin yaaaaaaa:)
Merhaba sevgili, canım günlüğüm. Hayatın
gerçeklerini öğrenme maceramda yanımda olan yoldaşım, güzel günlüğüm.
Nasılsın?
Beni soracak olursan çok daha iyiyim.
Bu son yaşanan acı olaylara rağmen, hüznümün yerini bir ümit aldı. Hüznümü,
kederimi bir nebze kenara koydum ve “Ben ne yapabilirim?” diyerek onu düşünmeye
başladım. Eee, durduğum yerde üzülerek bir katkı sağlayamam oradaki
kardeşlerime değil mi? Artık harekete geçme vakti…
Neler mi yapıyorum?
Öncelikle tarafımı belli ediyorum.
Gittiğim yerlerde, sosyal medyada hep GAZZE hakkında konuşuyorum.
Arkadaşlarımla buluşmalarımda, akraba ziyaretlerinde hep GAZZE konusunu
açıyorum. Konu başka yere çevrilse bile bir şekilde tekrar GAZZE konusuna
getiriyorum. Gündemimi olabildiğince onun üzerinde yoğunlaştırıyorum. En
azından insanlara hatırlatıcı görevi üstlendim.
Sonrasında tabi ki tarafımı belli
ederken zalimi destekleyecek herhangi durumlara girmedim. Mesela karşı tarafı
destekleyenlere de tepkimi belli ederek gündem yaptım. Zulmeden tarafı tutan
taraftarların kim olduklarını da bilmek önemli… Düşmanımın dostu benim de
düşmanım neticede. Dolayısıyla zalime destek veren firmalardan alışveriş
yapmıyorum. “Kim düşmanımın dostu?” Bunu iyice araştırdım. “Kim dostumun dostu?”
onu da iyice araştırdım. Zalimi destekleyenleri BOYKOT etmek çok önemli.
“Benim almamamla ne olur?” diye
düşünen insanlar var. Olur mu öyle şey! Çok şey olur. Benim nerede payım var,
bu çok önemli bir konu. Nasıl ki düğünler olduğunda yeni evlenenlere katkı
sağlamak için, onların mutluluklarını desteklemek için, o kurulan yuvada bir
payın olması için takı takarlar. Aynı şekilde zalime maddi- manevi anlamda
destek sağlayanlardan alışveriş yaparak, zalimin zulmünde bir payımızın
olmaması çok önemli. Ben mesela adımın güzel yerlerde geçmesini isterim. “Ne
güzel şeyler yaptı Zehra. İnsanlara faydası olan bir kızdı.” olarak anılmak
isterim. Bunun için de doğru ve güzel eylemlerde bulunmam gerekir. İşte boykot
etmek de böyle bir şey. Ben, hangi çorbaya tuz katıyorum, onu seçiyorum. Şifa
olan çorbaya mı, yoksa zehir olan bir çorbaya mı?
“Duyarlılık insana yakışan bir
takıdır” sevgili
günlük. Biz kendimizi güzelleştirmek için takılar takarız. Küpe, kolye,
bileklik, saat… Ama insanı en çok da güzelleştiren şey davranışlarının
güzelliğidir. Ve duyarlı olmak, sadece kendi ihtiyacı olan; lekeleri çıkartan
deterjanı almak yerine ”‘O deterjanı alırsam bundan dolayı canından olan
insanlar olur.” diye düşünerek temiz çamaşırlardan vazgeçmek bir duyarlılıktır,
bir hassasiyettir. “Bir boykot binlerce hayat kurtarır” sevgili günlük.
Benim vazgeçtiğim tek bir ürün (kola, deterjan, cips, diş macunu, kıyafet,
kahve markaları) binlerce insana gidecek bomba, füze gibi silahlara yatırım
olmamasını sağlayacak.
Yani demem o ki; biz elimizde silahla
zalimle savaşamayız ama onların silahlarını finanse eden kaynakla ilişiğimizi
keserek o firmaları iflas olma eşiğine getirebiliriz. Kim bilir belki bizim bu
küçük görülen boykot o firmaların sonunu getirir ve nihayetinde batarlar ve
zalimin de destek görecek dayanağı kalmaz.
Eeee, ne de olsa “Bize boykot
yakışır.”
Bu günlüğü okuyan güzel insanlar size
bir mesajım var;
Vazgeçmeye en yakın olduğun yerde ne için yola çıkmıştın hatırla… doğru bir amaç için yoldaysan engellerle karşılaştığında geri dönmeyi değil, engelleri nasıl aşabileceğini düşün… Mutlaka bir çıkış yolu vardır; Umudunu diri tut…