DENEME YANILMA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DENEME YANILMA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2025 Salı

KEŞKE

“Keşke” küçücük çocuğun bile ağzından dökülüveren bir sözcük. Aslında düşünülürse anlamı pek büyük ama kendisi küçük bir ifadeymiş gibi sanki. Hani böyle bir an yere düşüp kalkmış ve sonra geçmiş gitmiş bitmiş gibi, insanda bir ömür böyle unutup geçirip gidiveriyor işte. Keşkenin altında yatan pişmanlığını, hüznünü, üzüntüsünü, hayıflanmasını, tüh dediğini, kalbine çöken acısını, tövbesini ve bazen de utancını...

Şimdi herkesin eline bir kalem bir kâğıt verseler ve deseler ki “keşke” dediklerinizi yazın, kim bilir kaç tanesi unutulup gittiği yerden geri çıkacak. Üzerine örtü çekilen, toprak dökülen keşkeler. Bazıları da tekrar hatırlamak istenmeyecek hatta belki çoğu ama hayat yani gerçek öyle değil ki, yarın bir gün öykü tekrarlanıyor ve döngü tekrar başa dönüyor, şimdi aynı pişmanlığı yaşamamak için belki de gerçekten yazıp en azından kalemi kâğıdı şahit tutmak gerekir. Ne de olsa “söz uçar yazı kalır”. Bir şeyin kalıcı olması için de zaten öyle yapılmıyor mu?

Tıpkı evlenince, araba alınca, çocuk doğunca, hesap ödenince, iş açarken, borç alırken verirken ve ve ve... İnsanoğlu yazarak en başta kalemi ve kâğıdı şahit tutar sonra orada bulunanları ama onlar olmazsa da veya bir gün unutulsa dahi yazılmış bir ispatı var. Şimdi inkâr eden edecek olsa bile yazılmış somut bir delil var, kimse yoksa da şahidi kalem ve kâğıt var.

İnsanoğlu yazının icadını çok yeni zannediveriyor ama aslında bu öykü insanoğlunun var olduğu günden beri var. Kâğıdı bulamadıysa taşa kazıdı zamane nesli onları ilkel zannettiği için mağara oyan taşı kazıyan diye atfetti ama aslında onlarda yazılı bir şahit bıraktı ve belki sadece sonraki nesilleri için sadece keşke demesinler diye bu çabayı gösterdi.

Şimdi keşkelerimizi yazmaya başlasak... Kimilerinin ilk aklına gelen ne olur? Kimi her gün dayanılmayacak zulme seyirci bırakılması; “Keşke bu kadar çaresiz kalmasaydık...” “Keşke daha fazla gücümüzü olsaydı...” “Keşke daha fazla haykırsaydık...” 

Kimileri şu an sevdiklerinin başında çaresiz kalışını “Keşke o arabayı vermeseydim...” “Keşke kızmasaydım...” “Keşke ona son söylediğim bu olmasaydı...” mı? Ve kimileri için “Keşke söz vermeseydim, almasaydım, satmasaydım, evlenmeseydim, boşanmasaydım, çok yemeseydim, az uysaydım, gitmeseydim, yapmasaydım, yapsaydım, alsaydım, satsaydım…Keşke bu olanlara şahit olmasaydım..." Ve daha nice keşkeler...

İnsan hep aynı yerden vuruluyorum, soru hep aynı yerden geliyor der ve hayıflanır. Bir gün bir alim dedi ki; Keşke söylenenler ilk söylendiğinde anlaşılsaydı... Her şey çok daha kolay olacaktı ama insan önce kendi bildiğini yapmak ister. 

Ne vurucu ne anlamlı bir cümle, gerçekten keşke işareti en başından anlayabilseydi insan. Ömrü hiç bitmeyecekmiş gibi göz çekip düşünmeden, irdelemeden, kendi bildiğini yapıverdi. Oysaki çoğu belki annesinden babasından, arkadaşından, öğretmeninden ya da birileri söylemişti bir yerlerde okumuştu belki ama yine de önce bildiğini denemek istedi ki aslında bütün hepsi insanoğlu için zaten satır satır yazılmıştı. Yarını pişman olmayıversinler diye yarınını sevince çevirebilsinler diye hepsi yazılı vermişti. Bazen elçiler anlatmıştı, büyüklerimiz hatırlatmıştı ama insan en çok bileni oynamak isterken en çok pişmanlığını yaşayacağını hiç düşünmeden perdeyi çekiverdi ve yoluna devam etti, ömrü bitiverinceye kadar. Bazen küçümsedi bazen alay etti. Oysaki ömür kısa ve sadece belirli bir süreydi, herkesin bildiği ama hemencecik unuttuğu şey, keşke insan hep hatırlasa ve keşke ilk söylenenler söylendiğinde anlaşılsaydı...

 


 

 

 

 

 

Okumaya Devam Et

16 Ağustos 2025 Cumartesi

LİDER KİM?


Hava o gün yağmurluydu. Eşinin hediye olarak aldığı su geçirmez montunu hızlıca giyip kendini kapıdan dışarı attı. Nereye gideceğini bilmeden hızlıca yürüyordu. Sadece nefes almak ve yalnız kalmak istiyordu. Çok hızlı yürüyordu, biran önce bulunduğu yerden uzaklaşmak istiyordu. İçindeki acı üşümesine, kızgınlığı karanlık gecede korkmasına engel oluyordu. Akan gözyaşlarına engel olamıyor diğer taraftan Rabbine eşini şikâyet etmeyi ihmal etmiyordu. 

“Yine yaptı yine yaptı! Isırıyor beni resmen, canımı yakmak için söylüyor sanki. Bencil adam, beni yalnız bıraktığı yetmiyormuş gibi birde laf sokuyor. Ben anlamıyorum laf sokmaktan, iyi niyetliyim ya hep ondan yapıyor bunu.” diye düşündü. Bir yandan canı yanıyor diğer yandan da Rabbine sığınıyordu Leyla.

Yirmi yıllık evli olmalarına rağmen eşiyle yine incir çekirdeğini doldurmayacak bir sebepten dolayı tartışmışlardı. "Neden?" diyordu, "Neden hep bu kavgalar oluyor?" Oysa ne kadar mutlu ve huzurlu bir şekilde şakalaşıyorlardı. Nasıl olmuştu da okun ucu kendisine dönüp batmıştı. Bir ara aklına eşine söylemiş olduğu bir cümle geldi. Sonra diğeri sonra bir diğeri daha. Eşine hep şakayla karışık;

“Bende çalışıyorum, hadi iyisin.” 

“Bak sana muhtaç değilim.” 

“Niye kestirme yoldan gitmiyorsun?” 

“Badana yapmışsınız ama her yeri batırmışsınız, of nasıl temizleyeceğim  şimdi ben buraları?” gibi bir çok cümleyi söylediğinin farkına vardı. Neden çıkıyordu ki bu kelimeler? Ne kadarda basit bir şekilde dile getiriyordu. Uzunca yol yürüdü Leyla, yürüyüş yolunun üzerindeki bir banka oturdu. Şimdide uzunca düşüncelere dalmıştı... Düşündükçe evin içinde olan biteni daha net görür oldu... Bundan üç hafta önce kız kardeşiyle katıldığı bir seminerde bahsetmişlerdi. Kadının kadınsı güçte önde olması gerektiği, erkeğin erkeksi güçte önde olması ve lider olması gerektiğinden. "Ne alaka niye bunu hatırladım ki şimdi?" derken; “Evet” dedi. “Ben eşimi bir lider olarak görmemişim meğer. Oysa erkeğin doğuştan gelen özelliğiydi lider olmak. Lider her zaman tek olmalıydı. Herkesin söz hakkı vardı, adalet vardı ancak son sözü yine lider söylemeli..." dedi Leyla. “Tabi gizli lider yine benim.” diye güldü içinden. 

İnsan yaşamı boyunca karşılaştığı öykülere doğru tepkiler verdiğinde mutluluğa ve başarıya ulaşır. Leyla bu duruma yanlış tepkiler vererek ulaşmaya çalışsa da mutlu olamamıştı. Bir anda yüzüne gelen yağmur damlasıyla irkildi. İçinde tarif edemediği bir hüzün ve aynı zamanda ümitle yürümeye devam etti. 

Arkasından birisinin takip ettiğini hissetti. Oysa korkmuyordu o takip eden kişiden. Daha öncesinden de fark etmişti takip edildiğini ama umursamamıştı. Şimdi adını koydu ve arkasını döndü. Korkmasın diye yanına yaklaşmayan eşi onu gece yalnız bırakmamak için Leyla’nın arkasından hemen evden çıkmıştı. “Montsuz çıkmış peşimden aceleyle, her yeri de ıslanmış.” diye güldü. Yılların verdiği ağırlıkla sarıldılar birbirlerine, konuşmadan yürüdüler bir süre. Buydu işte, bulmuştu formülü. Şimdi ne zaman üzülse aklına tek bir şey geliyordu. Kendine soru sormak. “Ben nerede hata yaptım?”  Çünkü biliyordu, soru varsa da cevapta vardı…  





Okumaya Devam Et

26 Temmuz 2025 Cumartesi

HAYATIN ANLAMI


Hafif esen rüzgâr, son baharın geldiğinin habercisiydi. Havada hafif kızılımsı bir renk vardı. Yapraklar uçuşuyor, dört bir yana savruluyordu. Yemeği çok seven, ama bir o kadar da abur cubura düşkün olan Tülin, son mahsul olan, iri bademleri, fındık ve fıstıkları doldurmuştu kaseye.

Bir önceki ay gittiği şehirden, kardeşi için de getirmişti o kuruyemişlerden. Kuruyemişlerin güzel kokusu etrafı sarmıştı. Tülin'in kardeşi, Rana sağlığına çok dikkat eden, güne sporla başlayan biriydi. İki öğün yemek yer, yemek saatlerine dikkat ederdi. Hareketi ve yedikleri ile dinamik, canlı kalmayı başarıyordu. Bir çok kişi ondan daha az hareket etmesine rağmen yoruluyor, Rana günü yine ufak bir yürüyüşle bitiriyordu.

Rana okuduğu şehirden ailesini ziyarete gelmişti. Ailecek hasret giderdikten sonra yemeğe oturuldu. Rana yediklerine dikkat ederek, sofradan bir miktar aç kalktı. Yemeğin ardından, bir süre sonra, tatlı ve Tülin’in getirdiği kuruyemişleri sehpalara koydular. Rana tatlı ve kuruyemişi, saat ve öğün dışı olduğu için yemedi. Tülin kardeşine ısrarla kuruyemişten, yemesi gerektiğini söyledi. Ablasının ısrarına rağmen Rana'nın cevabı değişmedi; "Yarın, gündüz yiyebileceğim!" 

Tülin kardeşinin davranışını anlayamadı ve kardeşine kızdı. Rana durumu açıklasa da, Tülin bu durumu saçma buldu. Rana, Tülin’in neden bu kadar kırıldığını ve kızdığını anlamaya çalıştı. Acaba Tülin, çok emek verip kuruyemişleri aldığı için mi geri çevrilmek, onu bu kadar  kızdırdı...  Ya da kızgınlığı istekleri ile mi ilgiliydi? Rana, bu düşüncelerle geceyi bitirdi. Sabah olduğunda, yürüyüşe çıktı. Ardından da bir saatlik antrenman yaptı. Tülin ise, iş saatine yakın bir saatte kalkarak, hızlıca toparlanıp çıktı. Uzun zamandır aklında, kendisine estetik yaptırma planları vardı. Akşam üzeri iş çıkışında hastaneye gidip fiyat sormuştu. Eve gelip kardeşine, bilgi aldığı işlemi ve fiyatı söyledi. Rana çok şaşırdı, gerçekten bu işlem, bu kadar önemli miydi? Tülin yıllardır bu işlem için para biriktirdiğini, aynaya baktığında kendisinin burnundan dolayı çirkin göründüğünü söyledi. Rana ablasına insanın aynadaki gördüğü ile gerçekte olanın farklı olabileceğini ve asıl güzelliğin davranışlarda olduğunu anlattı. Tülin bu konuşmadan rahatsız olmuş, kardeşinin kendisini anlamadığını düşünerek, konuşmayı yarıda bırakıp, odasına gitmişti. 

Rana ise yeniden düşüncelere daldı. "Gerçekten insanın hayatında en çok dikkat etmesi gereken şey, dış görünüşü ya da genç gözükmek mi olmalı? Yaş geçtikçe kendini beğenmemek, ama bir yandan da sağlıksız beslenmek garip değil mi? İnsanın kendisine spor ve beslenmesi ile bakması daha doğru değil mi?" 



Artık kardeşi ile farklı düşündüğünü ve isteklerinin yönünün, aynı amaca göre olmadığını fark etti. İnsanların kendisine bakmayı, yanlış anladıklarını, kolay yoldan bunu istediklerini düşündü. Yenilen besinlere dikkat etmeyip,  uzun yürüyüşler ve spor yapmak yerine, çaylarla veya bazı aletlerle zayıflıyorlardı. Anlık acılar çekmeden, sadece güzelleşmek uğruna yapılan davranışlar, ona garip geliyordu. Hayatın tümünü, somutu iyileştirmeye adamak, gerçekten yapılması gereken bu muydu? Somut ne ara bu kadar önemli hale gelmişti?

Birkaç ay önce bir seminere katılmıştı. Orada eğitmenin söylediği sözler kulağında fısıldıyordu. Şuan ki durumu, aslında orada anlatmışlardı. Aslında insanın gözleri yerine, bakışının güzel olması gerektiği, somutta imkanları arttırmak yerine, soyut da imkanları arttırması gerektiğini, dinlemişti. İnsan marifetlenmeliydi, davranışlar da, dününden hep daha iyi olmak, ölçülü olmak gerekirdi. İnsanın amacının somutta değil, soyutta olması gerektiğini anlatmışlardı. İnsan somuta önem verdikçe aslında soyutu kaçırır ve aslında insan soyutlaştıkça güzelleşir demişlerdi...

Gerçekten de öyledi, ablasıyla yaşadığı şu kısacık olayda bile Rana gerçeğin ispatıyla karşılaşmıştı. "Keşke her insan gerçeğin farkına varsa..." dedi Rana. "Keşke insan somutluğun arttırmak için gösterdiği çabayı, soyut güzelliğini arttırmak için gösterebilse...Ama bunun için önce hayatı anlamaya ihtiyacı var insanın.. Sonrada o hayata anlam katacak davranışlarda bulunmaya..."





Okumaya Devam Et

3 Temmuz 2025 Perşembe

HANGİ SINAV?

Hangi Sınav?

"Yaaaani boşandıktan sonra ilk defa bir kız arkadaş yaptım, tam pazar günü buluşacaktık, ona da yengemin annesinin öleceği tuttu! Okul bahçelerinde bakıcılık yapıyoruz. Hayır, sınavın stresi de bana kaldı. Cenazeye de laf edilmez ki… Şu güneşli günde boğazda kızla el ele yürüyor olabilirdim yaaaa…’’  

Homurdanmaların arasında etrafına baktı, daha da gerildi Emre. Okulun bahçesinde anne babalar hatta anneanneler babaanneler nefeslerini tutmuş bekleyiştelerdi. Kimi stresten tırnaklarını yiyor, kimi sanki kendisini zor durduruyormuşta, fırlayıp içeri girecek bir okmuş gibi geriliyordu. Bazıları banklara oturmuş sınıf camlarına gözlerini dikmişti... Sonunda onlar için beklenen an geldi; zil çaldı, kapılar açıldı. İçerden gergin, rahatlamış, üzgün, mutlu her duygu halinde olan çocuk yığını çıktı. Bu duygu seli anne babalarla karşılaştığında bir az olsun kendilerine gelip yerini sarılmalara konuşmalara bıraktı. "Boşun var mı, kaydırmadın demi, ben sana demiştim hiç bakmadın o konuya...’’ cümleleri havalarda dolaştı. Öğrencilerin bazıları güle oynaya çıkarken bahçeden, bazıları da epey hüzünlüydü...

"Kızım çok emek verdin, çalışma senden, takdir ALLAH’tan’’ diyen teslim olmuş, sakin bir annenin sesi Emre için sanki tüm karmaşayı birden durdurdu. Arka bahçede ağacın dibine oturmuş yorgun yüzlü bir annenin dilinden dökülmüştü. Emre de istemsizce dönüp baktı, hırsla ya da gerginlikle ya da beklentiyle dolu olmayan tek ses tonu kime ait diye baktı… Yanına uzanmış engelli oğluyla kızına içten samimiyetle bakan bir anne ama dudakları tam da gülemiyordu. Yine de göz samimiyeti belli eder ya, kadınının gözünün içi gülüyordu. Çoğu insanın ise dudakları gülüyor ama gözü başka dünyalarda olurdu… Emre kadına dikkatli bakınca "yaşlı da değil, hayat yormuş onu sadece belli..." diye içinden geçirdi.

Helal olsun valla siz ne güzel karşıladınız çocuğunuzu. Bu sakinlikte, beklentisiz, olana razı... Ben yeğenimi getirdiğim halde heyecanlandım gerildim şurada üç saattir bankta!

- Çok şükür kardeşim. Çocuğum sağlıklı, o üstüne düşeni yapıyor, elindekiyle, verebildiğimizle. O niyetini ortaya koysun çaba göstersin. RABbim hakkında hayırlı olanı kararlar zaten.

- Ya ne bileyim hani insanın hayatını belirliyor ya bu sınav, meslek sahibi olmak falan... İnsan ister istemez beklenti içine giriyor.

Kadın acı içinde gülümseyerek:

-Sınav derken... Bak ben hemşireydim, çok ta güzel bir genç kızdım. Kendime göre de iyi bir evlilik yaptım. Kızım doğdu sağlıklıydı her şey normaldi çok şükür.  ALLAH biliyor ya hep bir oğlum olsun istemiştim. Hatta ilk çocuğumun kız olacağını öğrendiğimde üzülmüştüm bile az biraz. Sonra oğluma hamile kaldım, ben de bir mutluluk... Bir kızım var bir de oğlum olacak, sağlığım iyi eşim iyi işim iyi. Daha ne isterim? Dünyanın en zengini benim… Sonra kontrolünde yüzde doksan engelli olma ihtimali var dediler. Yanlıştır dedim başka doktora gittim. Gene aynı sonuç... Gecelerce ağladım... "Deli misin ömür boyu bakamazsın, o nasıl bir yük biliyor musun?’’ dediler. Hayır dedim. Ne aptallığım kaldı ne enayiliğim, neyin kahramanlığını yapıyormuşum… Neler neler, ne düşündüğümü bile sormadılar.

- Ama siz de çok cesurmuşsunuz... Peki nasıl hamileliğe devam etme kararı aldınız?

Çekecek olan da bendim yüklenecek olan da… Acıyarak baktılar bana da karnıma da.. Ne düşündüm biliyor musun? Bana neden bunu verdin ALLAH’ım dedim, en çok istediğimi verdin ama beni cezalandırıyorsun. Ben bunu hak edecek ne yaptım? Çok ağladım, sonra dedim ki tamam bunu yaşayan tek ben değilim ki. Sonra araştırdım bir kromozom fazlalığından oluyormuş. İkramlanmışım yani... İnsanların yamuk, anormal, eksik, özürlü gördüğünün arkasında bir fazlası varmış temelinde… Sonra büyüdüklerinde nasıl olacaklarını okudum, duygu dünyaları yüksek ama aktaramıyorlar. Algıları yerinde ama takıntılarını tetikleyecek bir şey olduğunda evi yıkacak güçte..

- Ooo çok zor olmalı, en azından konuşamıyor olması derdini anlatamıyorsa hele..

- Biliyor musun benim oğlum kızımdan daha çok yüzümde duygu görür. Üzgünsem gelir sarılır, gerginsem odasında sallanır müzik dinler. O her şeyde benim yanımda, destek yoldaşım gibi ama dışarıdan yük gibi gelir size. Ay yazık ALLAH ta sana nasıl bir sınav vermiş diyorlar çoğu yerde. Diyorum ki o benim sınavımı kolaylaştıranım. Hayat; elinde her şeyi olanlarla bu kadar zorken, o çok azla mutlu olabilen ve karşısındakine iyi gelen muhteşem bir varlık. Çok şükür ALLAH’ıma onu bana verdi. O olmasaydı ben bana tam verilmiş olanların kıymetini de bilemeyecektim ki hiçbir zaman. Şimdi ben halden anlayabiliyorum, çocuğumda en ufak öğrenmeye şükredebiliyorum, bir gülüşün ne büyük nimet olduğunu biliyorum artık... 

Hele ki insanların bir tebessümü esirgediği ya da menfaati olursa yalandan güldüğü bu zamanda… Üniversite sınavı falan hikaye... Daha onlar kaçına girecek bu sınavların, meslek sınavına, evlenecek o ayrı sınav, eşinin ailesi başka sınav, çocukları olacak onların her biri ayrı sınav. ALLAH varlıkla sınayacak, yoklukla sınayacak yaşam içinde her biri ayrı bir sınav.. Hiçbir zaman bitmeyecek ki… Başlık değişecek sınavlar bitmeyecek. Asıl sınav ne biliyor musun? Sana verilenle ne yapıyorsun, onu nasıl değerlendiriyorsun? Onu güzelleştiriyor musun, yoksa ondan şikayet edip dünyayı kendine ve o nimete ve de etrafındakilere dar mı ediyorsun? Yoksa sen de hatasız değilsin, bende, bana gelen eşte, annede, kardeşte, arkadaşta… Burada mutlu olamayan öbür dünyada da mutlu olamaz kardeşim… ALLAH senin her bir adımda neye samimiyetle şükrettiğine bakar. Benim hayatıma zor diyorlar. Ben oğluma gözümün bebeği gibi baktıkça, rızkım da arttı. İnan dertlerim de azaldı, hem de ben onları birebir çözmek için bir şey yapmadan… Hayatım evde zorlaştı ama dışarıda kolaylaştı. Sence burada bir hediye yok mu? 

Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır… Rabbin seni asla yalnız bırakmaz. Gerçek sınav sahasında neye ne tepki verdiğine, kıymet bilip bilmediğine bakar. Hiç ummadığın yerlerde yolunu açar, kolaylaştırır. Bu ikramlara açıklayamadığım o kadar çok şahitliğim var ki... İnsanlardan, hayatın genel akışından, olmadık işimin çözülmesinden… Bak ben işimi bıraktım herkese hemşireydim; şimdi sadece oğluma hemşireyim. Ama o kadar çok okudum ki, detayda o kadar çok çocuğumu yediğinden, içtiğinden, uyuduğundan, hareket ettiğinden farklılıklarını, gelişimi gözlemledim ki… Dışarıda insanlar sizin çocuğunuz çok ileri düzeyde engelli olmasına rağmen baya becerikli diyorlar. Çocuğumu geliştirmek için o kadar bilincim ondaydı ki, kardeş hastalıkların benzerliklerini bile biliyorum artık. Bakım danışmanlığı veriyorum engelli okullarında. Ben hemşire kalsaydım belki her şeyim tıkırında diye yıl doldurup hiçte kendimi bu kadar geliştiremeyecektim. Elimden alınmış gibi görünen işimi daha iyi bir hale getirmeme imkan verdi çocuğumun rahatsızlığı. İsmimin bir hastanede hemşire diye geçmesine gerek yok ki; fayda veren olduktan sonra… 

Yani asıl sınav burada nasıl tepki verdiğin, şükrettiğin, negatif görüneni pozitife dönüştürdüğün, dünyanı güzelleştirdiğin. Bak ben o bahçeden alı al, moru mor olmuş çıkan annelerden daha mutluyum. Çünkü insanın ne büyük kapasitesi olduğunu öğrendim ne yapabileceğini gördüm, öğrendim. Yüzlerce önüne gelecek her sınavın da onlara bir nimet olduğunu bilirim. Her şey bizim kendi iyiliğimiz için çalışıp emek verip, bedel ödeyip neler becerebileceğimizi görmek için. Hayatını bir sınavla, bir meslekle tanımlamak ve bir daha değişmeyeceğine her şeyi kaybettiğine inanmak çok sığ bir düşünce değil mi! Hayat devam ediyor ve sana hep yeni bir soruyla gelecek şimdi sana verdiğim bu zorlukla ne yapacaksın? Zenginleşecek misin, daha da mı fakirleşeceksin? Karar senin... Hayat bir sınav ve kitap yanda açık, ne yapacağına ise sen karar vereceksin.

Kadın Emre’nin bildiği kelimelerle bilmediği bir dil konuşuyordu sanki... Emre’nin yarı boş yarı anlamlı bakan gözlerine bakıp gülümsedi.

Neyse sen beni anladın bence. Hadi kızım tut kardeşinin kolundan okul boşaldı yavaştan çıkalım biz artık. Yeğeniniz için de hayırlısı olsun kardeşim, iyi günler…

Hangi Sınav?

Emre ağzı açık, ne sordum ne cevap aldım diye hayatını sorgularken buldu kendini… Ne elini tutamadığı kız aklına geldi, ne boğaz. Eşinden ayrıldığı için haftada bir gördüğü beş yaşındaki oğlu geldi gözünün önüne, yutkundu ama ağlamamak için. Bazen şikayet ederdi, arabada uyuyor da dört kat kucağımda çıkarmak zorunda kalıyorum diye... Evde dağıttığı oyuncaklarına gece basıp zıplamaktan şikayet ederdi… "Bunlar dert mi be!" dedi kendi kendine… "Ben ne tepki verdim elimdekilere ve verdiğim tepkilerle hayatım şu an bu halde… Mutlu muyum, gerçekten zengin miyim, kendimi zenginleştiriyor muyum? Yoksa sorulara öfleyip püfleyip çözemeyip sınavdan kalıyor muyum? Tam da 40 yaşındayım, ömrün yarısı... Bugüne kadar yeterince doğru şıkkı işaretledim mi acaba, nerelerde kaybettim…"

-Amcaaa neredesin ya, arka bahçede olurum, seni gölgede beklerim dedin arayıp duruyorum! Telefonunu da duymuyorsun. Ne oldu sana? Ben sınava girdim sen şoka girmiş gibisin. Aloooo….

-Nasıl geçti sınav oğlum?

-Elimden geleni yaptım amca olduğu kadar…

-Eğer sınava kadar hakkını verdiysen, buradan sonrası her türlü kabul, ne görmen gerekiyorsa, ne yaşaman gerekiyorsa sana o gösterilecek oğlum. Sen yeter ki hayatta doğru şıkkı işaretle.

-Amca ne diyorsun başına güneş mi geçti senin ben anlamıyorum ya zaten kafam kazan olmuş...

-Sınava sen girdin ama ben kendi büyük sınavımı düşündüm oğlum... Hepimizin hayatı bir sınav ve onun tek çözme yetkisi olan öğrencisi biziz.

-Amca sen felsefe oku bence.

-En iyi felsefeyi ALLAH yapar oğlum hem de doğaçlama olmadan…

 




 

Okumaya Devam Et

1 Temmuz 2025 Salı

NİŞAN YÜZÜĞÜ

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

“Tanıdıkça seversin oğlum” yazmıştı babam zarfın içinde nişan yüzüğümü askere postaladığında. Artık üstüne çarpı attığım son günler yaklaşıyordu. Memlekete dönünce neler yapacağımın hayallerini kurarken elimde tuttuğum nişan yüzüğüm ve bir mektupla sandalyeye oturdum. Katladığım mektubu tekrar yavaşça açtım. Bir de tane tane okuyayım diye düşündüm. İlk heyecanla hızlıca okumuştum ve zihnimde yankılanan tek cümle buydu işte.

Tekrardan okudum tüm yazdıklarını babamın. Sayılan sevilen bir katipti babam memlekette, hitabeti kuvvetli, yazısı özenliydi. Dokuz çocuğundan sadece bir tanesiydim. Hepimizi koruyup kollamaya çalıştığı, yetiştirmek için çaba sarfettiğini gençlikte çok anlamamışım. Şimdi dönüp bakınca anlıyor insan o zor şartlarda tüm bunları yapmak… Şimdi rahmet okuduğum babama o zamanlar içten içe çok kızmıştım. Çünkü her delikanlı gibi benim de memlekette vardı bir sevdiğim. Dönünce babama söyleyecek, onu gidip isteyecek sonra da mutlu mesut yaşayacaktık. İki oğlan iki kızımız olur diye hayal ediyordum. Ama babam benim yerime hakkımda hayırlı olacağını düşündüğü birini uygun görmüştüm bana, hala kızım Hatice. Hatice’yi az çok tanırdım, kendi halinde, edepli, ailesinin yanında bir genç kızdı. Benim hayallerimi süsleyen Neriman’ın ise masmavi gözleri vardı… Kızlarımın gözleri de deniz gibi olur sanıyordum.

Babama karşı gelmek bir yana, fikrimizi söylemeye bile çekinirdik. Bu korku değil, saygıydı. Evin büyükleri, dokuz tane çocuk, yavaş yavaş evlenenlerle eve gelen yeni gelinler… Tüm bunlarla başa çıkabilen bir liderdi gözümde babam. İnsanın yanlışını doğru şekilde öğretirdi. Karşıdakinin halinden anlayarak, onun hatasını anlamasını son derece müşfik bir şekilde bekleyerek, anlamazsa tatlı dille uyararak… İyi bir lider, iyi bir otoriteydi.

Peki ama ya Neriman ne olacaktı? Neriman’ın olanlardan haberi yoktu. Belki de evlendi gitti başka memlekete. Tam on sekiz ay olmuş askere geleli, haberim bile yoktu. Babam benim için uygun gördüyse mutlaka benim için daha hayırlıdır diyerek mektubu katladım, yüzükle beraber zarfa koydum. Artık Hatice’nin nişanlısı Mehmet’tim.

Mutlu Evlilik

Yıl olmuş iki bin yirmi beş... Hatice’yle mutlu bir evliliğimiz, kırmadan dökmeden geçirdiğimiz senelerimiz oldu. İki oğlumuz iki de kızımız oldu. Onlar da evlendi, torunlarımız oldu. Onlar geldikçe evimiz renkleniyor. Birbirimize nasıl yaklaşacağımızı öğrendik zamanla. O beni, ben onu bildim tanıdım. Tanıdıkça daha çok sevdik. Sevdikçe daha çok birbirimizin çıkarlarını gözettik. Hatice benim için iyi bir yoldaş oldu. İyi bir ilişki bizi hem birbirimize hem de bize tüm bunları verene yaklaştırdı. Babamın dediği gibi oldu aslında... Tanıdıkça sevdik birbirimizi... Babamın da dediğinden daha önemli bir şey vardı aslında... Hatice ile aynı yönde olmamız... Eğer yönümüz aynı olmasaydı, bu kadar yıl koca bir ızdırap olurdu ikimize de... Şimdi ise birbirimizi tamamladığımız, aynı yönde hedefimize baktığımız, sınavı geçmek için birbirimize destek olduğumuz bir öykü oldu...

İnsan tanıdıkça sever, sevdikçe yaklaşır, yaklaştıkça birleşir, bütünleşir. Tıpkı bir mıknatısın iki ucu gibi… İşte bu yüzden bu dünyada neye doğru yaklaştığımız çok önemli. Seni tamamlayacak olana mı, ayrıştıracak olana mı? Seni doğruya yönlendirene mi yanlışa yönlendirene mi? Seni aşağıya çeken mi yukarıya çeken mi? İnsanın bütün seçimleri bunun üzerine olmalı, yaklaştıkça çiçekler açtırana… 

 


Okumaya Devam Et

19 Haziran 2025 Perşembe

AYLİN’İN İRDELENMEMİŞ HAYALİ

Aylin'in irdelenmemiş hayatı



Evin salonundan görünen göle boş gözlerle bakıyordu Aylin. Gölün üzerindeki sandalın hareket etmesiyle daldığı düşüncelerden ayıldı. 

Bunun için gelmişti Hollanda’ya. Ailesinin tanıştırdığı gençle çok da irdelemeden kısa sürede evlendi ama işler hiç de hayal ettiği gibi olmamıştı...

Aylin’in arkadaşlarının çoğu evlenmiş hatta boyunca çocukları olmuştu. Artık o da evlenmek istiyordu. Hayalindeki ev Avrupa’daki gibi yeşillikler içinde kocaman bahçeli bir ev... Ne de olsa film izlemeyi çok seviyordu ve filmlerde evler saray gibiydi. Kendisinin de en azından bahçeli bir evi olsaydı, bunu hak etmiyor muydu? Kendini o evlerden birinde hayal ederdi. Tabii bir de zengin bir eş...  

Yıllar geçiyor ama Aylin hayalindekileri karşılayacak biriyle bir türlü denk gelememişti. Ta ki akrabaları birlik olup onunla birini tanıştırıncaya kadar. Yıllar önce ailesiyle Hollanda’ya göçen bir ailenin oğlu. Aylin inanamıyordu, içi içine sığmıyor ama belli de etmemeye çalışıyordu. Sonunda hayalleri gerçek oluyordu. Artık ailede yaşı gelmiş tek evlenmeyen kişi olmayacaktı. Hem de zengin bir aileye gelin gidecekti… 

Başlarda her şey heyecanlıydı. İsteme, düğün hazırlıkları, başka bir ülkeye taşınma, yeni evi… göle bakan bahçeli bir ev…

İç içe bir aileye gelin gitmişti. Nerdeyse ya her gün birbirine çat kapı gidiyor, gidemediklerinde de illa telefonda konuşuyorlardı. Bu yakınlık bir süre sonra sorun olmaya başladı. Yanlış anlamalar, lafların akrabalar arasında dönmesi, sinir olmalar, inada gitmeler, sonra bir sessizlik, sonra yeni bir eften püften problem. Ne evin, ne gölün tadını çıkaramıyordu. Hatta çoğu zaman gölün yanında oldukları aklına bile gelmiyordu. Kendi kendine sordu; “Neydi yani şimdi, hayalim bir ev miydi?” Aylin geç de olsa irdelemenin yolunu zihninde açmıştı. Çünkü; düşünce soru cevapla çalışır. İnsan istekleri olan bir canlıdır ve istemesinde sorun yoktur. İsteğini düşünmeden harekete geçmesinde sorun vardır. Düşünce insana has bir özelliktir. Diğer canlılarda düşünce yoktur. İnsandan beklenen şey düşünüp, irdeleyerek seçimler yapıp, kararlar almasıdır.

Aylin de pek çoğumuz gibi hayatındaki en önemli kararı bile irdelemedi. Çalışmam, rahata ererim dedikçe daha çok yoruldu. İstemekte sorun yoktu. Önemli olan istediğim şey sonunda bana ne verecek? O kadar emek verip yorulup bir de sonunda bir rahatlık gelmemesi, üstüne gergin ve mutsuz olmak için mi istemişti bunu? Niye görememişti?

İnsan irdelemeden bir şeyi çok istediğinde onun zıttında bir şeyi düşünemez oluyor. Çok istediği bir şey bizzat mutsuzluğunun sebebi oluyor. Bir şeyi neden istiyorum? O bana sonunda ne getirecek?  

- Araba istiyorum, arabasız işe gidemiyorum, çok yoruluyorum artık.

- Ama şu an paran yok.

- Olsun borç alırım. Ayda az az öderim.

- Evlenmek istiyorum.

- Ama evlenmek nedir? Aile nedir? O çocuğa nasıl davranmam gerekiyor?

- Özel okula gitmezse olmaz. Özel okula giden herkes başarılı mı oluyor?




Kimisi imkanları arttırdığında kaliteli yaşayacağına inanır. O yüzden fazla da irdelemeden sürekli somutluklarını arttırmaya çalışır.

Kimi de hayatı irdeleyerek yaşayan, neyi neden istediğini bilen, neyi neden yaşadığını bilendir.

Bu insanın hayat kalitesi ile somutluk peşinde olanın, onu amaç haline getirenin hayat kalitesi bir olmaz. Aradaki fark ne? Biri irdeledi, diğeri irdelemedi.

 



Okumaya Devam Et

10 Haziran 2025 Salı

ZOR DEĞİLDİR

Zor değildir


Ezgi, o gün de diğer günler de olduğu gibi mutsuz uyanmıştı. Hayatı evle iş arasında geçiyor, yaşamın anlamsızlığı ile ilgili umutsuz cümleler kuruyordu.  Oysa bir sevdiği olsaydı böyle mi olurdu diye düşünmeden kendini alamadı. Sevgiye açtı. Evlenmek, mutlu olmak benim de hakkım olmalıydı diye düşündü.

Yalnız geçen tüm hafta sonları onu daha da üzüyordu. Alında arkadaşları olmasına rağmen, hepsinin de sevgilisi olduğu için onlarla plan yapmak istemiyor, kendini onların yanında eksik hissediyordu. Bir erkek arkadaşım olsa böyle mutsuz olmayacaktım; ben de mutlu olacaktım.’diye düşünüp kendini daha da dibe doğru çekiyordu.

Günlerden pazardı, yine çok sıkıcı bir güne uyanmıştı. Telefonu çaldı; arayan Aysun’du. Heyecanlı bir ses tonu ile Ezgi’ye Kuşum seni biri ile tanıştıracağız, Murat’ın bir arkadaşı var. Bak çocuk çok yakışıklı, çok karizmatik dedi. Ezgi birden şaşırdı, hiç beklemediği bir haberdi bu. “Ya gerçekten yakışıklı mı?” diyebildi sadece. “Akşama görüşelim” dedi Aysun. Ezgi panikledi birden “Ama hiçbir hazırlığım yok, bir kuaföre gidip fön çektirmem gerek! dedi.

Apar topar evden çıkıp arka sokakta bulunan kuaföre gitti. Bir taraftan ne giyeceğini düşünüyordu. Özene bezene hazırlandı. Belki bu sefer aradığını bulmak ümidi onu heyecanlandırmaya yetmişti bile. Saatler ilerledikçe Ezgi sabırsızlanıyordu. Sonunda buluşacakları mekana gitti. Aysun ve Murat oradaydı. Yanlarında da gerçekten hoş bir adam vardı, ismi Ali idi.

Ezgi çok kısa zamanda Ali ile olan arkadaşlığını ilerletti. Sık sık beraber vakit geçirmeye başladılar. Bir iki derken neredeyse her akşam buluşuyorlardı. Ali, dışa dönük; enerjik bir adamdı. Çevresi çok genişti. Her gittikleri ortamda birilerine selam veren, popüler biri idi. Ezgi, Ali ile beraber daha önce hiç gitmediği ortamlara girmeye başladı. Alkollü içecek falan kullanamazdı ama Ali ile gittiği her yer alkollü ortamlardı. Ali, Ezgi’ye bu konuda ısrar etmemesine rağmen kendisinin elinden de bardak hiç eksik olmazdı. Ezgi de zamanla Ali’nin çevresine ve ortamına ayak uydurdu. Önce eskisi gibi yadırgamadı, alıştı ortamlara. Sonra bir tadına bakayım dedi. Daha sonra uzatılan bir ikramı geri çevirmek istemedi. Bir iki derken artık o da mekanın gereği neyse yapmaya başladı. Bir müddet sonra içecekler de marka tercih eder hale gelmişti. Ezgi artık çok değişmişti. O kendi halinde ki kız gitmiş; Ali ile beraber yeni bir Ezgi’ye dönüşmüştü. Gerek evde gerekse iş de agresif davranışlar sergilemeye başlamıştı. İşe geç gitmeler, verilen işi aksatmalar, saçma sapan sebeplerden dolayı insanlarla tartışmalar… Artık Ezgi öyle bir hale gelmişti ki içmeden kafasını toparlayamadığını, dikkatini işe veremediğini söylüyordu. İçince kendini daha özgüvenli hissettiğine, insanlarla daha iyi iletişim kurduğuna inanmıştı. Zaman içerisinde onun bu hali Ali’yi de rahatsız etmeye başladı. Daha az arar oldu. Ezgi Ali’nin ilgisizliğine dayanamayıp kendini daha da içmeye veriyordu. Her şey sarpa sarmaya başlamıştı. Kendisi de bunun farkında olmasına rağmen hayatını bir türlü toparlayamıyordu. Zamanla öfke nöbetleri, ağlama krizleri arttı. Hayatı kendine de etrafında ki insanlara da zehir ediyordu. Nasıl bu hale geldim? diye düşündü. Alt tarafı sevilmek istedim. Bunun bedeli bu kadar ağır olmamalıydı! diye bağırdı. Bağırdı bağırmasına ama artık bağımlılık aşamasındaydı.

Zor Değildir

Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; her yanlışın başı, ona yaklaşma ile başlar. İnsan yaklaştığına benzer.  Zamanla yaklaştığı şey insanı etkisi altına alır. Siyah da yaklaştıkları onun bağımlılığı olur.

Hayat, sınavlarla dolu bir oyun sahasıdır. Aslında en başta oyunu kazanmak zor değildir. İnsan yaptığı davranışlarla zorlaştırır. Kazanmanın en kestirme yolu yasak olana yaklaşmamak ve sakınmaktır. Ancak insan  her zamanki gibi yanılır...





Okumaya Devam Et

24 Mayıs 2025 Cumartesi

“KENDİMİZ” DENEN BİRİSİ VAR

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

3,

2,

1,

Başla!

Sabah çalıp duran bilmem kaçıncı alarmda kalk..

Ya aç biilaç ya da hızlıca bir şeyler atıştırarak yola düş...

Kaç vesait kullandığın kimseyi ilgilendirmez yeter ki vaktinde işinin başında ol...

İş yerindeki işleri yetiştirmeye çalış, emirleri yerine getir, eksikleri gider, hatta yetişmezse bir kısmını da evine götür, sadece evrağı da değil baş ağrını ve can sıkıntısını da al götür...

Öğle yemek saati, ister sana sunulan hazır menüden ye ve iç ya da popüler mekana git bu sefer kendi isteğinleymiş gibi popüler kültüre göre ye ve iç...

Uzun günlerde güneşin doğuşunun ve batışının bir kısmına şahit ol, kısa günlerde güneşin yüzünü bile neredeyse görme...

Üç yüz altmış beş günün yirmi veya otuz günü de çalışma eğlen ama herkes gibi eğlen, herkesin eğlendiği yerlere git, herkesin paylaştığı şekilde kendini paylaş...

Nasıl eğlendiysen öyle de evlen; komşunun oğlu, eltinin kızı, televizyondaki ünlü nasıl evlenmişse sen de tıpkı öyle yap...

Çocuğu o çok iyi olan okula hani arkadaşlarının da kaydettirdiği okul var ya ona yazdır, okul da yetmez kurslara da yazdır, uzaksa okul servis tut, bu sefer o da koşanlar kervanına katılsın...

Hep kıt kanaat hep ucu ucuna belki sen belki değil...ama biri ya da belki bir sürüleri...

Kıt kanaat olmayan da var doğru haklısın, senin onlardan neyin eksik ki, onlar gibi yaşaman için sana imkan sunan da var, bedavaymış gibi verip sonradan fazlasıyla geri vermen şartıyla ama...

Kim bilir belki birileri gibi sen de bir gün zengin olup o şaşaalı hayatı yaşayacaksın, kim bilir belki bir gün… Belki hiçbir gün…

Tıpkı birileri gibi giyinecek, tıpkı birileri gibi yiyip içecek, tıpkı birileri gibi yaşayacaksın sen de... Belki hiçbir gün…

Yaşamak istiyorsan o hayatı adeta şart koymuşlar: 

Hızlı olman lazım… 

Bu kadar şeyi yapabilmen için hayat çok kısa, yürümek yetmez koşman lazım...

Bir yerlerde kendine, ailene ayırdığın vakitten kısman lazım...

Yetişemediğini fark edenler mi iyiliğini düşünenler mi bilinmez ama bulaşığını ve çamaşırını yıkayan, yemeklerini hızlıca yapan makineler ile hızlı arabalar ve hızlı taşıtlar yapanlar var...

Yine farkeden ve düşünen birileri olur da hızlıca giderken gözünden kaçırırsan diye, telefonda renk renk, televizyonda efektli, sokaklarda ışıl ışıl ve yollarda gitgide büyüyen boyutta seçenekler sunuyor...

Seçeneklere ihtiyacın olmayabilir ama modanın sana ihtiyacı var... O kıyafet orada giyilmez, bu kıyafet de bu devirde giyilmez çünkü...

Almak istiyorsun, yapmak istiyorsun, gezmek istiyorsun ama maliyeti var...

Bitiş çizgisindeki ipi en hızlı koşan göğüslüyor... Onun için durma koş...

3

2

1

Dur!

Koşuşturmacamız o kadar arttı ki her şeye yetişmek için kendimizi ihmal eder olduk...

İsteklerimiz o kadar arttı ki zaman yettiremiyoruz diye kendimize ayırdığımız vakitten kısar olduk...

Deneyimsel Tasarım Öğretisi



Koşuşturmacamız o kadar arttı ki her şeye yetişmek için kendimizi ihmal eder olduk...

İsteklerimiz o kadar arttı ki zaman yettiremiyoruz diye kendimize ayırdığımız vakitten kısar olduk...

Geride kaldıkça ve kendimize vakit ayıramadıkça kendimize yabancı olduk...

Sonra ne mi oldu? Artık ne istediğimizin ve bizi nelerin mutlu edeceğinin kararını başkalarına bırakır olduk… Dışlanırız korkusu, aşağılanırız kaygısı sardı bizi; birilerinin istediği gibi olduk… Birilerinin istediği gibi davranır, birilerinin istediği gibi düşünür olduk…

Oysa, “Kendimiz” diye birisi var… Onu da dinlemeli ve ihmal etmemeli…

"Kendimi tanımak, mutlu olmak ve koşuşturmacalı hayatıma biraz mola vermek istiyorum. " derseniz, tam yeri; Deneyimsel Tasarım Öğretisi...







Okumaya Devam Et