GEÇMİŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GEÇMİŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mart 2025 Perşembe

YİNE OLMADI

Eline sınav sonuç kağıdını alınca; yine olmadı diye söylenmeye başladı Zehra. "Ne yaparsam yapayım olmuyor, yine olmadı!" Canı çok sıkılmıştı. Uzun zamandır işyerindeki yükselme sınavlarına giriyor ama bir türlü beceremiyordu. Bu sınav mevzusu hayatının her alanını etkilemeye başlamıştı. Evde adeta terör estiriyordu. Herkese çok çabuk sinirleniyor; sanki sınavı kazanamamasının sebebi onlarmış gibi davranıyordu...

"Bir rahat vermiyorsunuz sizin yüzünüzden çalışamıyorum!" diye şikayetleniyordu. Artık evdekilerin de canına tak etmişti. Ne kadar yardımcı olmaya çalışsalar da Zehra onun için yapılanları görmüyordu. Annesi; "Yeter artık hepimiz çok bunaldık bu mevzudan, Dünya’nın sonu değil bu, lütfen kendini bir an önce toparla. Bu kadar agresif olma, neden sınavı nasıl kazandıklarını arkadaşlarına sormuyorsun?" diye patladı sonunda... Zehra, annesine sert bir bakış attı. "Nasıl olacak, millet doğuştan şanslı. Ne yapsa başarılı oluyor. Benim yıldızım düşük, şansım yok; yağmurlu hava da bile bana su yok. Sıra bana gelince her yer kurur, nasipsizim ben." diye çıkıştı.  Annesi konuyu uzattıkça Zehra daha da sinirlendi ki "Siz beni anlamıyorsunuz, ne kadar emek verdiğimin farkında bile değilsiniz. Bırak demesi kolay, onca emeğimi çöpe mi atayım yani?" diye söylendi. O kadar sinirlenmişti ki kapıyı vurup çıkmayı kurtuluş olarak görmüştü.

Ayakkabılarını bir hışımla giydi. Nereye gideceğini bilmeden, söylene söylene yürümeye başladı. Bir müddet sonra aklına emekli bankacı Canan ablasını aramak geldi. Kendisini bir tek onun anlayacağını biliyordu. O da yıllarca çalışmış, iş yerine çok emek vermiş, başarılı bir insandı. Hemen onu aradı, "Müsaitim, gel..." yanıtını alınca sevinerek "Hemen geliyorum ablacım, istediğin bir şey var mı, gelirken getireyim?"  diye sordu. Ne kadar "Yok canım sen gel yeter."  dese de Canan ablasının üzümlü kurabiye sevdiğini biliyordu. Kurabiyeleri alıp, hemen bir dolmuşa bindi.

Ablası, her zaman ki gibi onu sıcakkanlılıkla karşıladı. "Nasıl da bilirsin benim bu kurabiyeyi sevdiğimi..." deyip gülümsedi.  Çayı çoktan demlemişti bile. "Balkona geçelim istersen, hava balkonda oturmak için müsait."  Zehra, bu deniz manzaralı, süslü balkonda oturmaktan çok hoşlanırdı. Her zamanki yerine geçti. Denizin kokusunu içine çekti. Şimdi biraz rahatlamıştı. "Ablacığım çok bunaldım, kimse beni anlamıyor. Dertleşmeye geldim." dedi. Olanlardan bahsetti. Canan ablasının onu anlayacağından emindi. Ne de olsa yıllarca çalışmış bir kadındı. Ablası sabırla onu dinledi. Konuşma sırası kendine gelince; 

- Zehracığım, senin bu sınavı ne kadar kazanmak istediğini anlıyorum. Çok da emek verdin haklısın. Ama belli ki bir yerlerde bir şeyleri eksik yapıyorsun. Sürekli aynı sebepleri işleyerek farklı sonuçlara ulaşamazsın ki...

- Haklısın ama ne yapacağımı inan bilmiyorum, her yolu denedim. 

- Her yolu denediğine inanıyor musun?

Bu beklenmedik soru karşında Zehra şaşırmıştı. 

- Nasıl yani anlamadım?

- Buraya gelirken üzümlü kurabiye getirdin, neden?

- Çünkü; gidilen yere ikram götürmek hoş bir şeydir. Hem senin bu kurabiyeyi sevdiğini de biliyorum.

Ablası ise bunu nereden bildiğini sordu. Sohbet değişik bir hal almaya başlamıştı. Şimdi benim derdimle bu kurabiyenin ne alakası var diye içinden geçirdi Zehra. Yıllar önce Canan ablası ile bir pastane de tanışmasına sebep olan şeyin üzümlü kurabiye olduğunu hatırladı. O akşam eve misafir gelecekti. İkramlıkları dışarıdan almaya karar vermiş ve pastane kalabalık olmasına rağmen sıraya girmişti. Son üzümlü kurabiyeyi kendisi almıştı. Arkasından bir bayan "Nasıl yani kalmadı mı şimdi başka üzümlü kurabiye?" diye sormuştu. Kadın o kadar nazik ve sevimli bir ses tonu kullanmıştı ki Zehra ona dönüp, "İsterseniz ben başka kurabiyelerden alabilirim, siz bunu alın..." dedi. İkisi de gülümseyip birbirine baktılar. Ve böylece yıllarca devam eden bir arkadaşlık başlamış oldu.  Zehra ne zaman Canan ablası ile buluşsa eli boş gelmez, hemen o kurabiyeden alırdı. İkisi de bu anıyı hatırlayıp gülümsedi. 

- Zehracığım, başka bir şey de getirebilirdin ama hep bunu alıyorsun, ben de çok mutlu oluyorum. Çünkü benim bunu sevdiğimi ve mutlu olduğumu detayda biliyorsun ve daha önce bunu defalarca tecrübe ettin. Bir kurabiye seçimin de bile detaya dikkat edip, deneyim transferi yapıyorsun. Peki sınavlara hazırlanırken deneyim transferi yaptın mı? Mesela üç yıl önce Meltem’in bu sınavı ilk girişinde kazandığını bana söylemiştin. Detayda ne yaptığını ona sordun mu?

Zehra birden durdu. "Hayır hiç yapmadım." dedi. "Neden?" diye sordu ablası. Zehra düşünmeye başladı.

Meltem, eline bir işi aldığında o konu ile ilgili detayda hemen araştırma yapar, bilenlerin tecrübelerinden yararlanır, sonra kendi de üstüne bir şeyler katarak görevlerini yerine getirirdi. Zehra ise gurur yapar, kimseye bir şey sormak istemezdi. Hatta ara ara Meltem’e akıl vermeye çalışır; "Kızım, neden millete soruyorsun, kendin yapsana, bak millet yüzüne karşı bir şey demez ama arkandan konuşur; bu da bir şey bilmiyor der." diye onu uyarırdı.   Ona sormak aklına bile gelmemişti. O bir yol gösterebilirdi. Birden annesinin bugün ona "Neden başkalarına sormuyorsun?" dediğini hatırladı. Mahcup bir şekilde "Galiba anlamaya başlıyorum." dedi ve çayını yudumlayarak düşüncelere daldı.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; sürekli aynı sebepleri işleyerek farklı sonuçlar alamayız. Farklı sonuçlar için farklı sebepler gerekir. Eğer neyi değiştireceğimizi anlayamıyorsak detaya dikkat edip, deneyim transferi yapmak gerekir. Deneyim Transferi insanları hedefe ulaştıran en konforlu öğrenme metodudur.

Bazen çözüm dibimiz de olur. Ama biz göremeyiz. Gören gözlerden olmak umuduyla…

  

Okumaya Devam Et

21 Aralık 2024 Cumartesi

NEREDE O GÜZEL GÜNLER?

Nasıl da geçmişti onca zaman? Sık sık geçmişi hatırlıyordu Nesrin. Eski günleri hatırladıkça mutlu oluyor, özlem duyuyordu o günlere. Peki, neydi bu kadar geçmişe özlem uyandıran? Eski günler miydi gerçekten güzel olan? Yoksa şimdiki zamanın tadı kalmadığı için mi eski günleri daha çok anıyordu insan?

Aslında şimdi daha çok imkâna sahipti. Güzel bir mesleği, düzenli bir kazancı, evi, arabası her şeyi vardı dışardan bakılınca. Eşiyle ve çocuklarıyla birlikte rahatça geçinip gidiyorlardı. Ama şöyle bir hayatına baktığında sürekli bir koşturmaca, yetişmeye çalışma, bitmeyen işler… Ve yorgunluk. Kısır bir döngü oluşmuştu sanki. Ev, iş, çocuklar… Hayatı bu döngüden ibaret olmuştu. Nasıl kıracağını bilmiyordu bu döngüyü. Azıcık bir şeyler aksayacak olsa her şey birbirine giriyordu. Ne ilginçtir ki çevresindekilerden de benzer şeyler duyuyordu. Herkes yetişmeye çalışıyordu bir yerlere, bir şeylere… Herkes bir koşturmacanın içindeydi ve yorgundu…

Eski günleri düşündüğünde, çocukluğunda zaman geçmek bilmezdi sanki. Mahallede her yaştan çocuk akşam ezanına kadar sokakta oyunlar oynar, eve gelince tüm gün oyun oynamanın verdiği keyifli bir yorgunlukla rahatça uykuya dalardı. Onlar oyun oynarken anneler de sokakta oturur, sohbet eder keyifle demledikleri çayı içerlerdi. Acıkınca ekmek arası yedikleri peynir, zeytin nasılda lezzetli olurdu. Akşam babasının işten eve gelmesini dört gözle beklerdi. Babası eve gelince her şey tam olurdu sanki. Birlikte annesinin yaptığı lezzetli yemekleri yemek, aynı sofrada birlikte olmak paha biçilmezdi.

Ne çok şey vardı eskiye dair özlem duyduğu… Eski ramazanlar nasıl da güzeldi. Sahurda davulcunun sesiyle mahallede evlerin ışıkları bir bir yanardı. Ev halkı olarak birlikte uyanıp sahurlarını yaparlardı. İftara doğru evdeki yemek kokuları dayanılmaz bir hal alır, dakikaları sayarlardı. İftar saatine yakın komşudan gelecek bir kap yemek merakla beklenirdi, acaba ne gelecekti bu akşam komşudan? Gelen bir kap yemek sofrada yerini alır, akşam ezanıyla birlikte orucunu tamamlamanın verdiği huzur ile şükrederek açılırdı oruçlar. Ezanın yanı sıra top sesini duymaya çalışmanın keyfi de bir başkaydı.

Ya bayramlar… Tam bir bayramdı çocukluğunun bayramları. Günler sayılırdı ne zaman gelecek diye, bayram gibi bayram olurdu o gün geldiğinde. Evde hazırlıklar yapılır, bayramlıklar özenle hazırlanırdı. Bayram temizliği yapılır,  gelecek misafirlere özenle ikramlar hazırlanırdı. Mahallede kapı kapı dolaşıp büyüklerin elleri öpülür, şeker kolonya ikramıyla karşılanırlardı. Bayram harçlığı almak ise çok kıymetliydi. "Ah o eskinin bayramları, nasıl özlem duymaz ki insan o günlere?" diye iç geçirdi Nesrin.

Güzel günlerdi… Arkadaşlıklar, komşuluklar, akrabalık, kardeşlik, aile… hepsi bambaşkaydı. Güven vardı insanlar arasında, bilirdi insan sıkışınca yardımına koşacak birilerinin olduğunu. Yardımlaşmak, ihtiyaç görmek ve ihtiyacının görüleceğini bilmenin verdiği güven, huzur başka hiç bir şeyde yoktu. Büyüklere saygıyı, hürmeti öğretirdi aileler çocuklarına, kıymetliydi evin yaşlıları. Yaşlılar da eski günlerden bahsederdi o zamanlar, onlarda kendi özlemlerini paylaşırlardı. Dedesinden çokça duyardı “Ah o eski bayramlar nerde?” diye. Şimdilerde kendi söyler olmuştu Ah o eski bayramlar nerde?”

Aslında çok da değil yirmi beş, otuz yıl öncesiydi çocukluğu. Peki, bu kadar zamanda bunca şeyin değişimi nasıl olmuştu? İmkânlar artmıştı ve insanların daha rahat bir yaşamı vardı eskiye göre ama tat yoktu, keyif yoktu. İnsanlar keyif alabilmek için tüketimin peşinden koşup duruyordu. Alışveriş merkezleri insanlarla doluydu. İhtiyacım mı, değil mi? diye bakmadan alışverişler yapılıyor, mutlu olmaya çalışılıyordu. Sık sık eve yeni bir eşya giriyor, yeni çıkan ürünler evlerde yerini alıyordu hemen. Tatil planları, daha büyük bir ev, arabanın daha üst modeli, gidilen lüks mekânlar, son model telefonlar, teknolojik aletler… Lakin tüm bunlar anlık mutluluklardı.  İnsan sahtenin peşinde, tükettikçe tüketiyor mutlu olacağını sanıyordu. Sahte ile gerçek iyice birbirine karışmıştı…

İnsanların imkânları artmıştı ama gerçekten uzaklaşmışlardı. Sahtenin ardında bir tüketim toplumu haline gelinmişti. Tüketim toplumunun dayatması ile insanlar oradan oraya koşturuyor ama yetişemiyordu ve bu döngüden çıkmaya çalışmak gerçekten zorluyordu. Herkes yoğun, herkes yorgundu. Bunları düşünürken yaşadıklarını daha iyi anlamaya başladı Nesrin. “Basit yaşamalı” diye düşündü. Mutlu olmak için bunca kargaşaya, koşturmaya hiç gerek yoktu aslında. İnsan sürekli imkânlarını artırmaya çalışmadan, sürekli bir şeylere sahip olmak için çabalamadan, sahip olduklarıyla mutlu olabilirdi. Bu döngüyü kırmak mümkündü ama görebilene, yaşadıklarını irdeleyebilene...

Her şey çok daha güzel olabilirdi, tıpkı eski günlerde olduğu gibi…

O zaman her yolun atılan o ilk adımla başladığı gibi, Nesrin’ de başlamaya karar verdi. Bu karar ile birlikte üzerinden ağır bir yük kalkmıştı sanki. Hafiflediğini hissetti. Bir kez daha anladı ki insan kendi yapıp ettiklerinin sonucunu yaşıyordu. İrdeleyerek doğru sebepler oluşturmaya çalışmaktı yapılması gereken… Doğru sebepler oluşturarak doğru sonuçlar yaşamak için çabalamak ne kıymetliydi. Dalıp durduğu o eski günleri düşünürken güzel çıkarımlar yapmıştı kendine. Geçmişe, o güzel günlere gülümsedi ve uzun zamandır hissetmediği umutla geleceğe, gelecek güzel günlere baktı. Doğru adımlar atmaya, doğru sebepler oluşturmaya hazırdı.

...

İnsanların çoğu, imkânlarını artırarak mutlu olacağını zanneder. İmkânlar arttıkça insanların mutlu olacağını sanması ne büyük yanılgıdır. Aslında herkes kendi yapıp ettiğinin sonuçlarını yaşar, sonrada niye bu benim başıma geldi der. İnsan yaşadıklarını irdeleyerek çıkarımlar yapabilir, sahteyi ve gerçeği ayırt ederek, doğru sebepler oluşturarak daha doğru sonuçlar yaşayabilir.



Okumaya Devam Et

5 Aralık 2024 Perşembe

CEBİMDEKİ BOMBA

Eskiden evde tuşlarını döndürerek çevirdiğimiz telefonlarımız vardı, 

Altında tuttuğumuz altın sarısı fihristler, 

Evimizin en kıymetli köşesindeydi telefonlar,

Birisiyle saatlerce telefonda muhabbet edemediğin zamanlardı, 

Uzun sohbetler yüz yüze yapılırdı çünkü, 

Telefon acil bir konu hakkında iletişim kurduğun bir araçtı o zamanlarda... 

Konuşmayı az uzatsak Hadi çok yazdı diye bedeli de vardı, 

Derdimizi anlatır, ihtiyacımızı giderir kapatırdık telefonları...

Bilim kurgu filmlerinde cebimizde telefonlar olacağını görsek aklımız almazdı,

Hele ki saatlerce konuşmak…Daha neler der birbirimize gülerdik.

Çok uzun sürmeden vazgeçilmezimiz oluverdi, 

Evimizin baş köşesinden cebimize kadar giriverdi, 

Hem de cebimizdeki her şeyi de içine alarak...

Yediden yetmişe vazgeçilmezimiz oluverdi. Yedi aydan yetmiş yaşa…

Çocuklarımız onsuz yemek yiyemez, zaman geçiremez, oyun oynayamaz oldu,

Ellerinden bırakamaz, yanlarından ayıramaz oldu,

Tıpkı anne babalarımız gibi... 

Ne de olsa insanın değişmez gerçeğiydi algıladığını aktarması.

Kimi faydada kullandı, kiminin bağımlılığı oldu.

Nerden bilecekti ki insanoğlu vazgeçilmez kıldığı eşyanın silah niteliğinde kullanılabileceğini?

Çok masumane görünen elimdeki pimi çekilebilen bomba olabileceğini...

Hani dedik ya eskiden diye; çok eskidendi işte, 

Savaşın er meydanında kazanıldığı günler kadar eskiden, 

Siyahın azdığı, azarken de siber savaşları normalleştiği günlerdeyken, yakın geçmişimiz çok uzakta kaldı...

İnsanın siyahlaşmadaki, zalimleşmedeki alt eşiği bir kez daha ispatlandı.





Okumaya Devam Et