ŞÜKÜR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ŞÜKÜR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Temmuz 2025 Perşembe

HANGİ SINAV?

Hangi Sınav?

"Yaaaani boşandıktan sonra ilk defa bir kız arkadaş yaptım, tam pazar günü buluşacaktık, ona da yengemin annesinin öleceği tuttu! Okul bahçelerinde bakıcılık yapıyoruz. Hayır, sınavın stresi de bana kaldı. Cenazeye de laf edilmez ki… Şu güneşli günde boğazda kızla el ele yürüyor olabilirdim yaaaa…’’  

Homurdanmaların arasında etrafına baktı, daha da gerildi Emre. Okulun bahçesinde anne babalar hatta anneanneler babaanneler nefeslerini tutmuş bekleyiştelerdi. Kimi stresten tırnaklarını yiyor, kimi sanki kendisini zor durduruyormuşta, fırlayıp içeri girecek bir okmuş gibi geriliyordu. Bazıları banklara oturmuş sınıf camlarına gözlerini dikmişti... Sonunda onlar için beklenen an geldi; zil çaldı, kapılar açıldı. İçerden gergin, rahatlamış, üzgün, mutlu her duygu halinde olan çocuk yığını çıktı. Bu duygu seli anne babalarla karşılaştığında bir az olsun kendilerine gelip yerini sarılmalara konuşmalara bıraktı. "Boşun var mı, kaydırmadın demi, ben sana demiştim hiç bakmadın o konuya...’’ cümleleri havalarda dolaştı. Öğrencilerin bazıları güle oynaya çıkarken bahçeden, bazıları da epey hüzünlüydü...

"Kızım çok emek verdin, çalışma senden, takdir ALLAH’tan’’ diyen teslim olmuş, sakin bir annenin sesi Emre için sanki tüm karmaşayı birden durdurdu. Arka bahçede ağacın dibine oturmuş yorgun yüzlü bir annenin dilinden dökülmüştü. Emre de istemsizce dönüp baktı, hırsla ya da gerginlikle ya da beklentiyle dolu olmayan tek ses tonu kime ait diye baktı… Yanına uzanmış engelli oğluyla kızına içten samimiyetle bakan bir anne ama dudakları tam da gülemiyordu. Yine de göz samimiyeti belli eder ya, kadınının gözünün içi gülüyordu. Çoğu insanın ise dudakları gülüyor ama gözü başka dünyalarda olurdu… Emre kadına dikkatli bakınca "yaşlı da değil, hayat yormuş onu sadece belli..." diye içinden geçirdi.

Helal olsun valla siz ne güzel karşıladınız çocuğunuzu. Bu sakinlikte, beklentisiz, olana razı... Ben yeğenimi getirdiğim halde heyecanlandım gerildim şurada üç saattir bankta!

- Çok şükür kardeşim. Çocuğum sağlıklı, o üstüne düşeni yapıyor, elindekiyle, verebildiğimizle. O niyetini ortaya koysun çaba göstersin. RABbim hakkında hayırlı olanı kararlar zaten.

- Ya ne bileyim hani insanın hayatını belirliyor ya bu sınav, meslek sahibi olmak falan... İnsan ister istemez beklenti içine giriyor.

Kadın acı içinde gülümseyerek:

-Sınav derken... Bak ben hemşireydim, çok ta güzel bir genç kızdım. Kendime göre de iyi bir evlilik yaptım. Kızım doğdu sağlıklıydı her şey normaldi çok şükür.  ALLAH biliyor ya hep bir oğlum olsun istemiştim. Hatta ilk çocuğumun kız olacağını öğrendiğimde üzülmüştüm bile az biraz. Sonra oğluma hamile kaldım, ben de bir mutluluk... Bir kızım var bir de oğlum olacak, sağlığım iyi eşim iyi işim iyi. Daha ne isterim? Dünyanın en zengini benim… Sonra kontrolünde yüzde doksan engelli olma ihtimali var dediler. Yanlıştır dedim başka doktora gittim. Gene aynı sonuç... Gecelerce ağladım... "Deli misin ömür boyu bakamazsın, o nasıl bir yük biliyor musun?’’ dediler. Hayır dedim. Ne aptallığım kaldı ne enayiliğim, neyin kahramanlığını yapıyormuşum… Neler neler, ne düşündüğümü bile sormadılar.

- Ama siz de çok cesurmuşsunuz... Peki nasıl hamileliğe devam etme kararı aldınız?

Çekecek olan da bendim yüklenecek olan da… Acıyarak baktılar bana da karnıma da.. Ne düşündüm biliyor musun? Bana neden bunu verdin ALLAH’ım dedim, en çok istediğimi verdin ama beni cezalandırıyorsun. Ben bunu hak edecek ne yaptım? Çok ağladım, sonra dedim ki tamam bunu yaşayan tek ben değilim ki. Sonra araştırdım bir kromozom fazlalığından oluyormuş. İkramlanmışım yani... İnsanların yamuk, anormal, eksik, özürlü gördüğünün arkasında bir fazlası varmış temelinde… Sonra büyüdüklerinde nasıl olacaklarını okudum, duygu dünyaları yüksek ama aktaramıyorlar. Algıları yerinde ama takıntılarını tetikleyecek bir şey olduğunda evi yıkacak güçte..

- Ooo çok zor olmalı, en azından konuşamıyor olması derdini anlatamıyorsa hele..

- Biliyor musun benim oğlum kızımdan daha çok yüzümde duygu görür. Üzgünsem gelir sarılır, gerginsem odasında sallanır müzik dinler. O her şeyde benim yanımda, destek yoldaşım gibi ama dışarıdan yük gibi gelir size. Ay yazık ALLAH ta sana nasıl bir sınav vermiş diyorlar çoğu yerde. Diyorum ki o benim sınavımı kolaylaştıranım. Hayat; elinde her şeyi olanlarla bu kadar zorken, o çok azla mutlu olabilen ve karşısındakine iyi gelen muhteşem bir varlık. Çok şükür ALLAH’ıma onu bana verdi. O olmasaydı ben bana tam verilmiş olanların kıymetini de bilemeyecektim ki hiçbir zaman. Şimdi ben halden anlayabiliyorum, çocuğumda en ufak öğrenmeye şükredebiliyorum, bir gülüşün ne büyük nimet olduğunu biliyorum artık... 

Hele ki insanların bir tebessümü esirgediği ya da menfaati olursa yalandan güldüğü bu zamanda… Üniversite sınavı falan hikaye... Daha onlar kaçına girecek bu sınavların, meslek sınavına, evlenecek o ayrı sınav, eşinin ailesi başka sınav, çocukları olacak onların her biri ayrı sınav. ALLAH varlıkla sınayacak, yoklukla sınayacak yaşam içinde her biri ayrı bir sınav.. Hiçbir zaman bitmeyecek ki… Başlık değişecek sınavlar bitmeyecek. Asıl sınav ne biliyor musun? Sana verilenle ne yapıyorsun, onu nasıl değerlendiriyorsun? Onu güzelleştiriyor musun, yoksa ondan şikayet edip dünyayı kendine ve o nimete ve de etrafındakilere dar mı ediyorsun? Yoksa sen de hatasız değilsin, bende, bana gelen eşte, annede, kardeşte, arkadaşta… Burada mutlu olamayan öbür dünyada da mutlu olamaz kardeşim… ALLAH senin her bir adımda neye samimiyetle şükrettiğine bakar. Benim hayatıma zor diyorlar. Ben oğluma gözümün bebeği gibi baktıkça, rızkım da arttı. İnan dertlerim de azaldı, hem de ben onları birebir çözmek için bir şey yapmadan… Hayatım evde zorlaştı ama dışarıda kolaylaştı. Sence burada bir hediye yok mu? 

Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır… Rabbin seni asla yalnız bırakmaz. Gerçek sınav sahasında neye ne tepki verdiğine, kıymet bilip bilmediğine bakar. Hiç ummadığın yerlerde yolunu açar, kolaylaştırır. Bu ikramlara açıklayamadığım o kadar çok şahitliğim var ki... İnsanlardan, hayatın genel akışından, olmadık işimin çözülmesinden… Bak ben işimi bıraktım herkese hemşireydim; şimdi sadece oğluma hemşireyim. Ama o kadar çok okudum ki, detayda o kadar çok çocuğumu yediğinden, içtiğinden, uyuduğundan, hareket ettiğinden farklılıklarını, gelişimi gözlemledim ki… Dışarıda insanlar sizin çocuğunuz çok ileri düzeyde engelli olmasına rağmen baya becerikli diyorlar. Çocuğumu geliştirmek için o kadar bilincim ondaydı ki, kardeş hastalıkların benzerliklerini bile biliyorum artık. Bakım danışmanlığı veriyorum engelli okullarında. Ben hemşire kalsaydım belki her şeyim tıkırında diye yıl doldurup hiçte kendimi bu kadar geliştiremeyecektim. Elimden alınmış gibi görünen işimi daha iyi bir hale getirmeme imkan verdi çocuğumun rahatsızlığı. İsmimin bir hastanede hemşire diye geçmesine gerek yok ki; fayda veren olduktan sonra… 

Yani asıl sınav burada nasıl tepki verdiğin, şükrettiğin, negatif görüneni pozitife dönüştürdüğün, dünyanı güzelleştirdiğin. Bak ben o bahçeden alı al, moru mor olmuş çıkan annelerden daha mutluyum. Çünkü insanın ne büyük kapasitesi olduğunu öğrendim ne yapabileceğini gördüm, öğrendim. Yüzlerce önüne gelecek her sınavın da onlara bir nimet olduğunu bilirim. Her şey bizim kendi iyiliğimiz için çalışıp emek verip, bedel ödeyip neler becerebileceğimizi görmek için. Hayatını bir sınavla, bir meslekle tanımlamak ve bir daha değişmeyeceğine her şeyi kaybettiğine inanmak çok sığ bir düşünce değil mi! Hayat devam ediyor ve sana hep yeni bir soruyla gelecek şimdi sana verdiğim bu zorlukla ne yapacaksın? Zenginleşecek misin, daha da mı fakirleşeceksin? Karar senin... Hayat bir sınav ve kitap yanda açık, ne yapacağına ise sen karar vereceksin.

Kadın Emre’nin bildiği kelimelerle bilmediği bir dil konuşuyordu sanki... Emre’nin yarı boş yarı anlamlı bakan gözlerine bakıp gülümsedi.

Neyse sen beni anladın bence. Hadi kızım tut kardeşinin kolundan okul boşaldı yavaştan çıkalım biz artık. Yeğeniniz için de hayırlısı olsun kardeşim, iyi günler…

Hangi Sınav?

Emre ağzı açık, ne sordum ne cevap aldım diye hayatını sorgularken buldu kendini… Ne elini tutamadığı kız aklına geldi, ne boğaz. Eşinden ayrıldığı için haftada bir gördüğü beş yaşındaki oğlu geldi gözünün önüne, yutkundu ama ağlamamak için. Bazen şikayet ederdi, arabada uyuyor da dört kat kucağımda çıkarmak zorunda kalıyorum diye... Evde dağıttığı oyuncaklarına gece basıp zıplamaktan şikayet ederdi… "Bunlar dert mi be!" dedi kendi kendine… "Ben ne tepki verdim elimdekilere ve verdiğim tepkilerle hayatım şu an bu halde… Mutlu muyum, gerçekten zengin miyim, kendimi zenginleştiriyor muyum? Yoksa sorulara öfleyip püfleyip çözemeyip sınavdan kalıyor muyum? Tam da 40 yaşındayım, ömrün yarısı... Bugüne kadar yeterince doğru şıkkı işaretledim mi acaba, nerelerde kaybettim…"

-Amcaaa neredesin ya, arka bahçede olurum, seni gölgede beklerim dedin arayıp duruyorum! Telefonunu da duymuyorsun. Ne oldu sana? Ben sınava girdim sen şoka girmiş gibisin. Aloooo….

-Nasıl geçti sınav oğlum?

-Elimden geleni yaptım amca olduğu kadar…

-Eğer sınava kadar hakkını verdiysen, buradan sonrası her türlü kabul, ne görmen gerekiyorsa, ne yaşaman gerekiyorsa sana o gösterilecek oğlum. Sen yeter ki hayatta doğru şıkkı işaretle.

-Amca ne diyorsun başına güneş mi geçti senin ben anlamıyorum ya zaten kafam kazan olmuş...

-Sınava sen girdin ama ben kendi büyük sınavımı düşündüm oğlum... Hepimizin hayatı bir sınav ve onun tek çözme yetkisi olan öğrencisi biziz.

-Amca sen felsefe oku bence.

-En iyi felsefeyi ALLAH yapar oğlum hem de doğaçlama olmadan…

 




 

Okumaya Devam Et

15 Mart 2025 Cumartesi

PENCERE ÖNÜ ÇİÇEĞİ

Yağmur diner dinmez kendini dışarı attı Sümeyra. Kafasını puslu gökyüzüne kaldırdı. Bir kaç saat önce yağmura fırtına eşlik etmişti. Her yeri kırıp dökmüş ama arkasında inanılmaz bir dinginlik bırakmıştı telafi etmek istercesine. Bazı insanlar fırtınaya ne kadarda benziyordu… Gökyüzü mavi gri arası bir tona bürünmüştü. Durdu ve ciğerlerine hava yerine toprak kokusu çekti ve düşünmeden edemedi insanoğlu ne kadar da nankördü. Oysa gören göz için ıslak toprak zeminde duran bir salyangozdaydı mucize. Soluduğumuz hava, gözümüzün gördüğü gökyüzü, sırtımızı dayadığımız ağaçlar ve ya yürürken sana yoldaş olan bir kedideydi mucize ama insanların çoğu göremedi. Bunu düşündükçe üzüldü…

Yürümeye devam etti yürüdükçe fırtınanın arkasında bıraktığı hasarı daha yakından görmeye başlamıştı: devrilen ağaçlar, kuru bir yer bulmaya çalışan hayvanlar, dükkanlarına giren suyu çıkartmaya çalışan ustalar, harap olan arabalar… Yetmezmiş gibi hava kararıyor ve insana bir hüzün hakim oluyordu. Öyle ki nereye baksa bir keder fotoğrafı görüyordu hiç umut yokmuşçasına. Üstelik hava giderek kararıyor, insanlar birer birer içlerine çekiliyor, kimse tutunacak bir dal, sığınacak bir merdiven altı bulamıyordu ama yılmadı yürümeye devam etti çünkü biliyordu tüm bu karanlığa inat aydınlık da vardı. Çünkü bu hayatta her şey çiftiyle yaratılmıştı: gece-gündüz, iyi-kötü, aydınlık-karanlık, kadın–erkek… Ve bu çiftlerdi eşsiz olan tekleri var eden…

Yürüyor, yürüyor, yürüyordu… Birden durdu, gözleri tek bir noktadaydı. Öyle ki gözünü kırpsa o görüntünün gitmesinden korkuyordu. Gece çökmeye bu kadar yaklaşmışken , karanlık adım adım hakim olmaya başlarken tüm bunlara inat oradaydı. Çölde su bulmuşçasına sevinçle gözlerini parlatan bir evdi, insana sıcacık kömür sobasının dibinde oyunlar oynadığı zamanları hatırlatıyordu. Aslında oldukça sıradan bir evdi, ah! pencerelerin önünde ki çiçekler olmasa… O çiçeklerdi sadece varlığıyla yüz güldüren, insanın gözbebeklerine ışık yerleştiren, iyiye dair ne varsa hatırlatan. İnsana iyi olmayı öğreten, hem faydalı hem güzel… 

İnsan bu hayatta neyi algılıyorsa zamanla ona benziyordu. Belki de bu yüzden o çiçeklerin tam karşısına bir tabure çekip oturmak istedi. Çünkü sadece görmek bile insanın içinde bahar bahçe uyandırıyordu. Sadece varlığı insanın içindeki umudu dürtüyordu. Düşünmeden edemedi insan nasıl çiçeklere benzerdi? Çünkü bazen bazı insanlar pencere önü çiçeği hissiyatı verirdi. O insanların o kadar güzel bir tebessümü olur ki bir ortama girdiğinde sanki o ortama güneş doğmuş gibi bir neşe gelir. Öyle iyi ihtiyaç görür ki yanında kendini güvende hissedersin. O kadar faydalıdırlar ki o faydadan pay alabilmek için etrafında haleler oluşturur insanlar. O kadar canlıdır ki o insanlar; bazı yerlere sırf o var diye gidilir, bazı yerlerden o yok diye dönülür. Öyle güzel bağ kurar ki onunla dertlenip ağlamayı, onsuz gülmeye yeğlersin.

O insanların ortak özelliklerini düşündüğünde tek bir noktaya varıyordu Sümeyra, hepsi ne kadar da albeniliydi… İnsan ne kadar canlı, tebessümlü, faydalı, samimi ve ihtiyaç görüyorsa o kadar çok ilişkilerinde albenili hale geliyordu ve birer pencere önü çiçeğine dönüyordu. Yüzünde bir tebessüm belirdi, aklında ise bazı insanlar. Bazen bazı insanlar bu hayatın pencere önü çiçeği ve iyi ki varlar… Önce gördüğü, sonra hayatında ki çiçeklere şükretti.

Sonra insanları düşündü;

Kimisi fırtına kimisi çiçek.

Hepsi içimizde hepsi seçenek.

Ve aslında tüm mesele ne olacağını seçmek.






Okumaya Devam Et

18 Temmuz 2024 Perşembe

ÇIĞLIĞIN DİRENİŞİ

Bir sabah Züleyha çığlıklarla uyandı. Ne olduğunu anlamadan odanın yolunu tuttu. Annesi, babasının üzerine kapanmış ağlıyordu. Züleyha durdu ve düşündü, evet bu çığlık bir gün kopacaktı. İçinde bir an derin bir boşluk hissetti. Şu an ne yapacaktı Züleyha?

Bazen bir çığlık direnişin hikayesidir, bazen ise bir fısıltı...

Sonra içeride ağlayan, isyan içerikli kardeşinin sesini duydu. “Neden benim babam ALLAH’ım? O daha çok gençti. Biz ne yapacağız şimdi?” dedi. Biliyordu Züleyha, bu sözleri kardeşinin isteyerek söylemediğini. Ama insan baskı altındayken kalpteki açığa çıkıyordu. O sahneyi gören Züleyha sessizce odasına giderek Yaratıcıdan özür diledi. “Biz senden razıyız ALLAH’ım merhametinden de, adaletinden de...”

Sonra bir an Kudüs kalbine düştü. Oradaki insanlar bu çığlığı her an duyuyordu ama o çığlık biraz hüzün, biraz huzur çığlığıydı. Çünkü herkes biliyordu; ALLAH kuluna zulüm etmez. 

Nasıl sakin kalabilirdi ki insan?  Anne yok baba yok, bir kız çocuğu anne olmuş, küçük bir erkek çocuğu ise kardeşini ve annesini korumak zorunda kalmıştı. Dışarıdan bakıldığında Yaratıcı sessiz kaldı,  diyerek bazıları O'nu  suçlamaya çalışıyordu. Ama bu sahnede ALLAH bir şey yapsaydı gazabı daha az olurdu, bekletti ve bu sahnede herkes ayrıştı. Dünyanın bir çok yerinde farklı zamanlarda farklı insanlar, o masumlar için ayaklandı... Dünyanın bir çok yerinde farklı zamanlarda farklı insanlar da, o masumların farkına bile varmadı... Rabbim zamanı geldiğinde kendini gösterecek ama o sahne o kadar kolay olmayacaktı. Rabbimi bilen tarzında bilir.

Züleyha bunları düşünerek derin bir sessizliğe büründü. Sonra ellerini semaya kaldırarak dua etti.

"Rabbimiz; biz senden razıyız... Adaletinden de, merhametinden de, gazabından da eminiz... Sen bizim göremediklerimizi görür, duyamadıklarımızı duyar, bilmediklerimizi bilirsin... Müslümana ne zaman yardım edeceğini, kafiri ne zaman kahredeceğini en iyi sen bilirsin... En doğru anı sen bilirsin... Biz senden eminiz...

Bizim dualarımız ancak kalplerimizdekini dile getirmek içindir... Senin hükmüne karışmak için değil... 

Rabbena...

Ya Kudüs halkına galibiyet ver, ya da onlar gibi bize de sabır ver...

Ya onlar gibi senin yolunda yaşasın ya da biz de senin yolunda ölelim...

Rabbena...

Bizi aynı analar doğurmadı... Ama aynı ALLAH yarattı. Bizim kardeşlerimizi bize bağışla, onları kurtar...

Biricik babamızın da mekanını cennet eyle...

Peygamberimize selam, sana hamd ederiz...

Senin yolunda yaşarken de, ölürken de teşekkürlerimizi, şükürlerimiz iletir, kabul etmeni dileriz..."

Züleyha’nın ağzından dökülen dualar kalbine merhem oldu. Babasının yanına giderek onu son yolculuğuna dualarla uğurladı.

İnsanın kendi acısı varken dahi başka birinin acısını düşünebilmesi... Kendinden önce başkalarının ihtiyacı için dualar edebilmesi... İnsanın sen boyutunda olabilmesi... Daha da iyisi insanın kendi hayatına dahi dışarıdan, duygularını pasifleştirip bilinç açıklığıyla bakabilmesi... İnsanın gerçeği bilip, gerçeğe uygun hareket edebilmesi...

Züleyha'da ki farkta buydu. Gerçeği algılayıp, gerçeğe tepki veren ve beklentisini en doğru yere yerleştiren bir yapıdaydı. Züleyha, içindeki çığlığı şükre dönüştürenlerdendi...







Okumaya Devam Et

20 Haziran 2024 Perşembe

SEN NEYİ KURBAN EDEBİLDİN?

Sen neyi kurban edebildin?

Haziran'ın o yoğun sıcağıyla yoğrulan, herkesin kendini atacak serin bir yer bulamadığından yakındığı o günler gelip çattı. Olağanın dışında bir sıcaklık vardı ve her geçen gün daha da artırıyordu. Evde olan evde durmak istemiyor, dışarıda olan hızlıca evine kavuşmak istiyordu. Farklı bir yorgunluk hissi, hiç bir şey yiyeme hali, buz gibi su ve mis gibi karpuzdan daha iyi gelen bir şeyin olmadığı o malum günler...

Kurban süreci tam da böyle sıcaklara denk gelmişti bu sene. Tüm hazırlıklar yapıldı, Cumartesi günü sabah erken saatlerde heyecanla yola çıkıldı. Çocuklar, "Bizde koyunları sevebilecek miyiz?" telaşındaydı. Mekana ulaşıldı, kısa süreli bir kahvaltı yapıldı. Sıra sıra dizilmiş kurbanlar kesildi, nasip eden Rabbimize şükredildi. O an Nihan önce şunu düşündü

"Bu güzel, gözlerine bakınca insana huzur veren masum hayvan, kendini Rabbine bu denli adamışken ve direnmeden canını teslim edebiliyorken, her bir parçası dağıtınca da çok kişiye şifa olabiliyorken biz nelerden vazgeçebildik? Neleri kurban edebildik acaba?"

Sonra Gazze'yi düşündü; "Onlar nelerden vazgeçti!" dedi. "Her gün, her an bir vazgeçiş yaşıyorken oradaki insanlar, ben nelerden vazgeçebildim, biz nelerden vazgeçmeyi başarabildik acaba?" 

Sonra zihnindeki soruları bir bir sordu kendine;

Sofrada bir eksik ürün oluversin ne olacak diyebildin mi?

Bayramda bir tane az mekan gezelim diye düşünebildin mi?

O baklavayı yemesem de olur diye elindekini bırakabildin mi?

Bayram için alacağın yeni elbiseden vazgeçebildin mi mesela?

Evdeki koltukları değiştireceğim diye günlerce söylenirken, yok yahu bu koltuklarla bir süre daha yol alırım deyip anlık isteğinden vazgeçebildi mi? 

İnsanların gireceği bir evi dahi yokken..

Evladın eteğinden asılırken bağırdın kırdın mı, sakince uzaklaştırabildin mi yanından?

Bir süredir aranın açık olduğu görümcene içten bir iyi bayramlar diyebilin mi?

Hiç gitmek istemediğin kayınvalidene sevgiyle gidip bir çay demleyebildin mi?

İç ses aman hiç gerek yok derken, o an vazgeçebildin mi kibrinden, sıyrılabildin mi gururundan?

Yok yok boşver arama derken bir yanın, yıllardır görüşmediğin amcanı arayabildi mi?

Dur derken hayat, eyleme geçebildin mi sıyrılıp nefsinden, tüm samimiyetinle ve tebessümünle...

Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; Her şeyden vazgeçebilecek seviyede ol ama bu seviyeye geldiğinde asla vazgeçme.

Mutlu olmak bu kadar basitti aslında. 

Düşünüpte hareket etmek, elindekine şükretmek, anlık isteğin ne ise onun zıttına hareket etmek, sabretmek ve elbette vazgeçebilmek..

İşte vazgeçebilmek özgür kılıyor insanı. 

Kurban etmek isteklerini, kurban etmek gururunu, kurban etmek seni hayırda durduranı. 

O minik arınmalar böyle başlıyor işte. 

Az çok demeden, hiçbir hamleyi küçümsemeden, kurban etme vakti geldiğinde kurban etmen gerekeni...

Kurban, bir adanmışlık.. ALLAH için kulun her şeyini feda edebilecek olması.. 

Teslimiyet.. Şükür.. Netlik.. Eminlik..

Peki sen ne kadar, neyden vazgeçebildin?

Sen Neyi Kurban Edebildin?

Aldığından, yediğinden, içtiğinden, giydiğinden, gezdiğinden, izlediğinden hangisinden vazgeçebildin?

Hangi küstüğünle barıştın? 

Hangi mükemmellik arayışını dengede tutmayı başardın?

Hangi yolda giderken kibir etmeden yerdeki çöpü aldın?

Herkesin yüzünü astığı hangi ortamı tebessüm eder hale getirebildin de küsleri barıştırdın?

Hangi çiçek tam solacakken can suyu olabildin ona? 

Hangi masum üzülürken sırtını sıvazladın? 

Hangi toprak yok olurken orası için rahatından vazgeçtin?

Şimdi düşün; 

Sen neyi kurban edebildin?

 

 


Okumaya Devam Et

15 Şubat 2024 Perşembe

İYİLERLE AYNI SAFTA OLMAK

 İyilerle Aynı Safta Olmak

Geceden bütün hazırlığını yapmıştı Burcu. Giyeceklerini, çantasını, gerekli olabilecek her şeyi tekrar tekrar kontrol etti ve tabi günlerdir uğraştıkları pankartları da… Masumlar için, anneleri için, babaları için ses olmaya gideceklerdi. İyilerle aynı safta buluşacaklardı…

Her şey tamam gözüküyordu. İçinde doğru bir şeyler yapacak olmanın verdiği heyecan vardı. Uyumakta zorlandı. Mutfağa gidip bir bardak su içmek istedi. Tam elini uzatmışken kayıverdi bardak. “Ah ne sakarım!" diye söylendi, kırılan camları toplarken. Sesi duyan köpeği Barni koşarak yanına geldi. Burcu’yu yerde eğilmiş görünce hemen gidip baktı. Adeta bir insan gibi yardım etmeye çalıştı. “Benim tatlı Barni’m. Merak etme iyiyim ben.” derken sarıldı ona. Hayvanlara karşı yüreğinde büyük bir sevgi, merhamet hissediyordu. Kendini anlatamıyor, konuşamıyor diye hayvanlara zulmedenlere karşı durmak, kendini iyi hissettiriyordu. Hayatını hayvanları korumaya, doyurmaya, haklarını savunmaya adamıştı.

İnsanın bu hayatta bir amacı olmalıydı. Burcu’nun da niyeti, düşüncesi, bilinci hep o amaç yönündeydi. Sosyal medyasında yaralı hayvanları paylaşıp onlar için yardım topluyordu. Sokak hayvanları için bağış topluyor ve hafta sonları onları doyurmak için mahalle mahalle geziyordu. İnsan bir amaç uğruna yaptığı işlerde yorulmaz. Ama etrafındakiler bir türlü bunu anlamıyordu. Ona hiç zor gelmiyordu tüm bunlar.

Burcu günlerini böyle geçirirken, bir gün haberlerde küçücük masumların hastanelerde korkudan titrediklerini görmüştü. Babaların ellerinde beyaz kumaşlara sarılmış bedenler vardı. O masumların, annelerinin gözü önünde öldürüldüğünü ve o annelerin gözbebeklerinde hüzün varken dudaklarından isyan değil şükür çıktığını gördü. İnsanın nasıl da sessizce çığlık atabileceğini anladı. Burcu bunu on beş saniyelik bir haber videosunda görmüş, anlamıştı. Peki ya dünya?

Sahi görenlerle görmeyenler hepsi aynı mıydı bu dünyada?

O haberi izleyip de teğet geçen kaç göz vardı aynı anda?

“Sıkıldık artık bunları görmekten, içim şişti!” diyen kaç ağız vardı?

O sessiz çığlık sadece duyabilenleri ayağa kaldırdı. Burcu’nun artık bu dünyada bir amacı daha vardı: gerçeğe hizmet etmek... Belki aynı dil, aynı ırk, aynı renkte değillerdi ama aynı safta birleşmişlerdi. Dünyanın farklı yerlerinden, farklı dinlerden insanlar aynı anda ayağa kalkmışlardı. İnsanın içinde küçücük bir merhamet kırıntısı olması yeterli değil miydi tüm bunlara ses çıkarmak için? Merhamet insana verilmiş yüce bir duyguydu.

Peki, insan onu nerede ve kime karşı kullanıyordu?  

Kim olduğunun, nereden olduğunun bir önemi var mıydı ölen küçücük bir masumsa?

"Bunu görebilen güzel gönüllerle, şimdi onların sesi olma zamanı. O sessiz çığlıkları kelimeye dökmek için yazmaya, konuşmaya, anlatmaya başlama zamanı. Kötüye karşı birlik olma zamanı.'' diyerek harekete geçti Burcu. Çünkü biliyordu ki bu hayatta iyiler ve kötüler vardı. Tarafını belli etmediğin sürece hep arada kalansın. Artık insanın net olduğunda gözünün gördüğünün, kulağının duyduğunun başka olduğunu biliyordu. O yüzden yüreğindeki merhamet duygusunu doğru yerde kullanmayı seçti. Artık tek isteği iyilerle aynı safta olmaktı.

 






Okumaya Devam Et

11 Şubat 2024 Pazar

ÇIĞLIĞI TEBESSÜM


 

Çığlığı Tebessüm


İnsan!
Sınırı aştığında nasıl da aşağıların aşağısına inen,
İnsan!
Haddini bilemeyen.
Kendinden olmayana karşı, kelimelerini nasıl da müsrifçe kullanan,
Cezası geciktikçe azmaktan geri dur-a-mayan.
 
Dediler ki; “Onlar insan değil hayvan!”
Sahi kimdi bu yakıştırmaya maruz kalan?
 
Kimdi?
Başından aşağıya bombalar yağan...
Kimdi?
Evinin yıkıntısını kendisine barınak yapan…
Kimdi?
Tüm ailesi bir anda yok olan ve sükûnetini koruyan…
Enkazda kalmış hayvanını kurtaran ve eminliğini koruyan…
Bulabildikleri bir tas yemeği, kuşlarla paylaşan ve tebessümünü koruyan…
 
Hiç bir olur muydu yıkan ile yapan?
Öfkeli ile huzurda olan bir olur muydu?
Hiç öfkeli olan, yapan,
Huzurda olan, yıkan olur muydu?
Hiç kötülükte haddi aşan, iyilerden,
İyilikte haddi aşan, kötülerden olur muydu?
 
Hiç zora düştüğünde ve sıkıştığında sayıp sövenin ahvali ile
ALLAH’ı vekil kılanın ahvali bir olur muydu?
 
Kimdi o? Evlere bomba atıp doğum günü kutlayan adam...
Kimdi o? Ailesi kalmayan, tebessümü yüzünde şükreden adam...
 
İnsan,
İpi uzadıkça dur-a-mayan.
İpini koparıp, önü alınamayan.
Sınırı aştıkça aşan, aşağıların aşağısını kollarıyla kucaklayan…
 
Ey tebessümüyle çığlık atan! 
Ey bizleri uyandıran, silkeleyip kıyama kaldıran!
Ey özleri birleştirmeye vesile kılınan!
Ey Filistin halkı! 
Zafere ulaşacak olan...







Okumaya Devam Et