FİLİSTİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FİLİSTİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2025 Salı

SİYAH KÜREYE DÜŞEN BEYAZ DAMLA

Dünyanın gözlerini kapattığı, hukukun sustuğu bir çağda, Gazze karanlığı yaran bir hakikat oldu. Sadece bir coğrafya değil, insanlığın aynasıdır Gazze. Simsiyah bir kürenin tam ortasına düşen beyaz bir damla... Karanlığın içine sızan bir ışık zerresi...

Ama bu karanlık rastgele değildi; sistemliydi. Disiplinli adımlarla yıllarca inşa edilen bir yapıydı bu. İnsanları, ülkeleri ve kaynakları kendi çıkarları için kullanan şirketler, yatırım fonları, siyasi liderler ve onları destekleyen kurumlar...

Amaçları açıktı, insanları duyarsızlaştırmak, sahteyi gerçekmiş gibi kabul ettirmek, mutsuz etmek, anıların peşine sürükleyip köleleştirmek ve kendileri için daha fazla imkân oluşturmak. Üstelik tüm bunları hukuk, yasa, düzenleme ve uluslararası kurumlar kisvesi altında yapıyorlardı.

Ve sonra sahneye bir beyaz nokta çıktı, Gazze.

Gazze, unutan insanlığı sarsarak uyandırdı.
Zulmün çıplak yüzünü gösterdi.
Soykırım artık gizlenemiyor, siyah örtüler, karanlığı saklamaya yetmiyor.

Gazze bir bedense, artık gözüdür bu bedenin.
İnsanın vicdanıyla, insanlıkla dünyaya baktığı bir pencere.
Ve o pencereden görülen şey, kırmızıya boyanmış bir hakikat.
Bebeklerin ve çocukların kanı, suskun dünyanın üzerine damladı.

Artık taraflar netleşti:
Siyah, gerçeği örterek çıkarını korumaya çalışanların rengidir.
Beyaz, hakikati savunan, adalet isteyenlerin sesidir.
Ve kırmızı, bu vahşetin masum rengidir.
Dökülen kandır, susturulamayan çığlıktır.
Kurbanların sesi ve hatırasıdır.

Siyah taraf, zayıf temellerini koruyabilmek için
baskıyı, ırkçılığı ve şiddeti “hukuk” ve “insan hakları” maskesiyle meşrulaştırmaya çalışıyor.
Ama o beyaz damla, o yapıya düştü bir kere.
Ve şimdi yayılıyor, bulaşıyor…
Hakikat artık gizlenemiyor.

Az da olsalar, aydınlığı taşıyanlar çoğalıyor.
Ve sistemin gerçek yüzü giderek daha görünür hâle geliyor.
Vicdan sahibi halklar, insanlar
gözlerini Gazze ile yeniden dünyaya açtı.
Artık hiçbir şey eskisi gibi değil.

Bu beyaz damla, sistemin içinde derin kırılmalar oluşturuyor.
İyiler ve kötüler tanımlandı.
Denklemler değişti, taşlar yerini aldı, saflar sıklaşıyor, beyazlar ve siyahlar ayrışıyor.

Ve şimdi kırmızı, bu zıtlığın vicdanı, az imkânla direnenlerin duruşu, kendini feda edenlerin ışığı, geleceğe kalan mirasıdır.

Karşı karşıya gelme anı yaklaşıyor. Ne siyah zulmünden vazgeçecek, ne de beyaz hakikati savunmaktan...

Kırmızı, büyük bir kırılmanın habercisi artık.
Beyazın yavaş yavaş kurduğu zeminde, sistemin içindeki çatlaklara sızan sessiz bir fısıltı gibi büyüyor.
Siyahın üstünü örtemediği bir çığlığa dönüşüyor. 
Sistemi çökertecek vicdani bir akıştır bu.

Çünkü kırmızı, zulmün haddi aşılmasına haber veriyor.
İnsana yapılan her haksızlık, aslında insanın kendine ettiği bir zulümdür.
Ve insan, er ya da geç, kendi zulmünün altında kalır.

O beyaz damla Gazze, artık yalnız bir direniş değil, dünyanın kalbindeki hakikat merkezidir.

 





Okumaya Devam Et

19 Temmuz 2025 Cumartesi

BİZE DÜŞEN PAY


Hayatımda hiçbir ses bana bu kadar acı vermemişti….

Bir video denk geldi Gazze de...

İki kardeş yan yana oturmuş anne ve babaları şehit olmuş,

Abi diye dizine yattığı çocuk yedi yaşında,

Ağlayan kardeşi en fazla dört yaşındadır... 

Küçük kardeşi öyle bir ağlıyordu ki,

O ağlama sesi kulaklarımdan hiç gitmiyor...

Abisi de onu teselli etmeye çalışıyordu.

O zaman düşündüm ve dedim ki,

Bu dünya bizim gerçekten mutlu olacağımız bir yer değil.

Bu kadar mazlum bu kadar günahsız insanın zulüm gördüğü yer,

Gerçek bir yer olamaz...

Gerçek mekanda da tabi ki onlarla hak ettiğimiz sonsuz hayatta bir olamaz. 

Peki neden bu sesi duydum?

Neden sürekli gözümüzün önünde bu olanlar? 

Demek ki bana bir şeyler anlatıyor, bana buradan da bir pay var. 

Ben nasıl tepki veriyorum gördüklerime ve gördüklerim karşısında ne yapıyorum?

Zulmü duyurmaya mı çalışıyorum?

Yoksa görmezden gelip herkes  kendi kaderini yaşar diyerek geçiyor muyum?

Hani hayat bir sınav ya... 

İşte bu zulme verdiğimiz tepkilerde bu sınavın en büyük parçalarından diye düşündüm.

İnsanın amacı neydi bu dünyada?

Sorulan sorulara doğru tepki vermek ve sınavı geçmek değil miydi?

Annen, baban, kardeşlerin.. İş yerindeki sıkıntılar, maddi sıkıntılar derken,

Hepsi bir soruyken ve bizden cevap beklerken,

Filistin'den de zor sorular geldi. 


Bir soykırım var,

Ve soykırıma destek olanlar ile,

Soykırıma karşı gelenler ile,

Soykırıma sessiz kalanlar var...

Sordu hayat bize sorusunu,

Hangi payı almak istersin dedi...

Peki biz sorduk mu kendimize?

Bize düşen pay neydi?

***


Bize düşen payda doğru tepki ve doğru cevap verebilenlerden olmak dileğiyle...






Okumaya Devam Et

15 Mayıs 2025 Perşembe

GAZZE

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

İnsan hep en iyiyi arar hayatında,

Hep en güzelini,

Mükemmeli arar,

Mutlu olmak için,

İnsan tam olmak ister

Peki insan ne zaman tam olur?

Vitrinde gördüğü elbiseyi dolabına koyduğunda mı?

Sevdiği kişiyle evlendiğinde mi?

Başını sokacak bir evi olduğunda mı?

Lüks semte yerleştiğinde mi?

Eşyaları dört dörtlük olduğunda mı?

Konforlu arabaya eriştiğinde mi?

Beklediği terfi nihayet geldiğinde mi?

Hayalini kurduğu çocuğu kucağına aldığında mı?

Ne zaman yarım kalır insan?

Takma tırnağı kırıldığında mı?

En sevdiğini kaybettiğinde mi?

Dostu tarafından ihanete uğradığında mı?

Günlük cirosunun altında iş yaptığında mı?

Yarım kalmanın adıydı Gazze...

Biz sıcak evimizde daha genişine oturamadığımız için kadere hayıflanırken, evsizliğin ne demek olduğuydu Gazze...

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Biz kardeşimiz kalemi habersiz aldı diye kızarken, 

Tüm kardeşlerini bombayla kaybeden Ahmet'in yalnızlığıydı Gazze...

Biz malımızı almayan müşteriye kızarken,

Tüm dükkanları yıkılmış semtin işsizliğiydi Gazze...

Sırf ağrıyor diye koluma kızarken, 

Uzuvlarını kaybetmiş Fatıma'nın hareketsizliğiydi Gazze...

Yardım beklerken tüm dünyanın da Gazza gibi bombalandığını,

Ve tüm insanların öldüğü için onlara yardıma gitmediğini düşünen,

Küçük Üzeyr’in ümitsizliğiydi Gazze...

Sahi insan neyle yarım kalır? Neyle tam olur?





Okumaya Devam Et

10 Mayıs 2025 Cumartesi

MİNİCİK BİR ADIM

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Ah insan…

Gözünü nasıl da bürüyor büyük olan…

Aslında küçük olanın büyük olduğunu göremiyor…

Nasıl da güzel geliyor, her şeyin büyük olanı.

Nasıl küçüldü gözümüzde o koskoca bombalar…

Nasıl da alışıyor insan sürekli olana…

Normal geldi artık insana, o minicik bedenlerin taşıdığı büyük bombalar…

Normal geldi insana anaların kucağındaki kanlı torbalar…

Yine unuttu…

Daldı o boyalı süslere…

Onların da vardı boyalı evleri…

Ahmad’ın de vardı… Sabah gözünü açtığında mutfaktan annesinin hazırladığı kahvaltı kokusu…

Kardeşleriyle televizyonda hangi kanalı izleyeceğiz kavgası…

Akşam babasının eve geldiğindeki sessizliği…

Maryam’ın da okulu vardı, çocuk bayramı…

Saçlarını bayram için ören anası…

Fatıma’da anneydi,

Onun da anneler gününde öpülürdü gül kokan elleri...

Yasir’in de kapısının önü vardı… 

Oturup arkadaşlarıyla oynadığı…

Ahmad’a Ahmet denilmediği için sustu birileri…

Birileri o marka çantaya sustu…

Birileri ise bebek bezinden vazgeçmedi sustu…

Neydi seni susturan? 

Neyden korktun bu kadar? 

Göz görüyorken, görmez oldu bir anda merceği,

İsteklerine uygun olanlar oldu insanın gerçeği,

Neydi görmez eden seni?

Neyden korktun bu kadar da indirdin göz perdeni?

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Haydi uyan! 

Uyan o su görünen ateşin olmadan…

Korktuğun o ateşe atla… Sana su olması için…

Ne var ki benim sesimde boykotumda…

Çok şey var o minicik bir adımında…



Okumaya Devam Et

8 Mayıs 2025 Perşembe

GAZLI BEZ

 Deneyimsel Tasarım Öğretisi


Ali eline kalemi almış her zaman ki gibi bir şeyler yazmakla meşguldü. Duygularını yazarak ifade etmek oldum olası hoşuna giderdi. Efe de okuldan şimdi gelmişti. Heyecanla babasının yanına koştu. 

-Babacığım, bugün öğretmen bize ne sordu biliyor musun? 

-Ne sordu ki yavrum, bu kadar heyecanlandın? 

-Öğretmen çocuklar, gazlı bezi hepimiz biliriz. Peki, içinde gaz olmamasına rağmen gazlı beze neden gazlı bez diyoruz? diye sordu baba...

Babası da bu soru karşısında şaşırmıştı. 

-Bu hiç aklıma gelmemişti. Harbi neden gazlı bez diyormuşuz? 

Efe cevap verdi;

-Çünkü asıl adı, Gazze Bezi! Babacığım; Gazze şehri Ortaçağda dokumacılık alanında çok gelişmiş. Gazlı bez aslında, Gazze’ye has ince ipek ve seyrek dokuma bir bezmiş ve geçirgen havası ve hafifliği nedeniyle yaraları sarmakta kullanılırmış. Buradan tüm dünyaya yayılmış. Zamanla telaffuzda ki değişiklikten dolayı adı gazlı bez olarak kalmış. O Gazze ki tüm Dünya’nın yarasını sarmış ama tüm Dünya birleşip bir Gazze’nin yarasını saramamış...

Babası durdu. Derin bir iç çekti. Diyecek hiçbir şey bulamadı. Oturduğu yerde kalakaldı. Sustu… O da tüm Dünya gibi sustu ve düşüncelere daldı.

"İnsan olmak bu kadar zor olmamalıydı." diye geçirdi içinden. "Bir yalanın peşinden koşan ve sahteyi gerçekliği yapan, sahte tanrıya tapan insanlar; taş üzerinde taş, omuz üzerinde baş bırakmamaya yemin etmiş azgın bir topluluk oldu. İnsan gerçeği kaybedince ne kadar zalim olabileceğinin canlı örneğidir siyonizm. Kendilerine hiç sormazlar mı ki özel insanlar olsak bile aşağıladığımız insanları da aynı tanrı yarattı. Neden bizi özel yaratsın ki? Bu ayrıcalığın ne gibi mantıklı sebebi olabilir? O nasıl bir tanrı ki kadın, çoluk çocuk, yaşlı, genç, masum ayrımı yapmadan öldürme hakkını Yahudilere versin? Nasıl aciz bir tanrı ki özel yarattığı insanlara özel bir dünya yaratamayıp herkesi bir arada tutsun ve istediğinizi alamazsanız öldürebilirsiniz desin?  Nereden baksan tutarsız bir tanrı anlayışı..." diye düşündü. Eline kalemini aldı ve yazmaya başladı.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi




AHH GAZZE;

GAZZE söyle bize nasıl bakacağız yüzüne,

Sen yanarken, yıkılırken, zulme uğrarken, ölürken biz sadece baktık

Senin çığlıklarına kulak tıkadık.

Senin yüreğinde ki acıya çare olamadık.

Elimiz kolumuz bağlı ne yapabiliriz ki diye söylendik.

Boykotta bile ayrıştık.

Kahvemizden vazgeçemedik,

Sadece izledik.

Bize ağır bir yük bıraktın GAZZE,

Sen bir bezle Dünya’yı sardın, Dünya seni saramadı GAZZE…

   


 

 

Okumaya Devam Et

29 Nisan 2025 Salı

KARPUZ FiLMi

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Öyle Filmler vardır ki ne sahneleri ne oyuncusu ne de yönetmeni unutulur…

Tıpkı Karpuz Filmindeki gibi…

Bir filmin öyküsü belirli bir süre vizyona girer izleyicisi ile buluşur ve sonra vizyondan kalkar, beğenenleri, eleştirenleri, sevenleri, sevmeyenleri olur…

“Karpuz Filminin” öykünün başlaması, vizyona girişi seyircisi de çok farklıydı öyle ki ilk kez ama gerçekten ilk kez bir film tüm Dünya tarafından izlenildi…

Kimileri izlerken kalpleri parçalanıp göz yaşlarına boğuldu ama kimisi daha en başından izlemeyi reddetti ve elindeki biletini yaktı…

Ama öyle ya da böyle Karpuz Filmi tüm Dünya tarafından izlenildi…

Dediler ki her film gibi bu da elbette bir süre izlenir sonra vizyondan kalkar …

Ama Karpuz Filmi kalkmadı…

Hem hayatın içinden hem çok uzak bir yaşamdan bir sahne…

Hani derler ya “hayat bir sahne” diye ve tüm dünyanın insanları da oyuncusu, dekoru, figüranları ile herkesin aynı zamanda farklı mekanlarda farklı rollerde oynadığı bir sahne …

Kimisinin çok çabaladığı, kimisinin çok başarılı olduğu, kimisinin başarısız olduğu, bazıları hala ne olduğunu hiç anlayamadı ve bazılarının da anlamak istemediği “doğum ve ölüm” arası sergilenen bir sahne…

Tıpkı Karpuz Filmindeki gibi…

Kimisi yönetmenlik yapar, kimisi başrolü kaparken kimisi yan rolleri oynar ve kimisi sadece gelip geçen sahnelerde kalabalığı oynar…

Ama herkesin öyle ya da böyle bir rolü vardır…

Tıpkı Karpuz Filmindeki gibi…

Öyle oyunculuk sergileyenler var ki nerdeyse herkes onların isimlerini bilir…

Heyecanla kırmızı halılarda ışıklar altında özel elbiselerle geçişleri beklenir…

O büyük ödül gecelerinde “en iyi” ödülü kim alacak? 

Hangi film, hangi sahne, hangi oyuncu alacak?

Herkesin iyi kötü bir tahmini vardır…

Öyle sahneler vardır ki kimse bunu gerçeğinden ayırt edemez…

Oyuncunun gerçeğin ta kendisini yaşayıp yaşatıp canlandırdığı…

Dublörsüz kimse böyle bir performansı bu kadar iyi sergileyemez denildiği…

Ve dünya çapında milyonlarca kez izlenme rekoru kıran vizyondan kalkamayan günbegün seyircisi artan bir öykü…

Tıpkı Karpuz Filmindeki gibi

Günlerce gecelerce tekrar tekrar çekilen, “kestik” “başa al” “tekrar-çekim” …

Gecesi gündüzüne karışmış ama sanki 8 saat sıcacık yatağından çıkmışçasına ortaya konulan bir başarı performansı…

Kimi sahnelerde izleyenlerin nefesinin kesildiği, kimisini heyecanlandıran, çoğunda “Bu olamaz!” dedirten bir başarı performansı…

Zordur aslında başrolü oynayabilmek…

O başarının o sahnenin hakkını verebilmek…

O oyunu yönetebilmek, bu oyuncularla çok iyi çalışıyorum diyen yönetmen veya bu yönetmenle çok iyi başarıya ulaşabiliyorum diyen oyuncuları bir araya getirebilmek…

Tüm sahnelerini anlamış repliklerini bilen, yönetmeni ile bağını kurabilmiş, bir olabilmişler…

Tıpkı Karpuz Filmindeki gibi…

Deneyimsel Tasarım Öğretisi


İzleyici için aslında toplamda sadece yüz yirmi dakikalık bir sahne…

Ama esas başarı o yüz yirmi dakika izlenecek olana hazırlığı en doğru biçimde yapabilmek…

Aslında yıllar süren bir emek, daha senaryoyu düşünmeye başladığı anda şekillenen…

Yazmaya başlayarak ortaya çıkan, niyetle tazelenen, hayatı buna göre şekillenen, sadece daha iyisini ortaya koyabilmek için metni tekrar tekrar çalışan, çok iyi bir işi başarmak için yıllar süren emek…

Bedelini ödemeye çok önce razı gelinen ve ödenmeye başlanılan…

Ve yalnızca yüz yirmi dakikası sergilenen…

Seyircinin önünde milyonlarca beğeniler alanlar…

Sahneleri akıllara, hafızalara kazınanlar…

Elbette büyük ödülü hak edenler olurlar…

Elbette kırmızı halıda gururla yürürler…

Ödülü kimin alacağı çok konuşulmuş olsa da aslında ödülü kimin alacağı oyuncuların ayakta aldıkları alkışlarla zaten belliydi…

Onlar rollerinin hakkını verenlerdi…

Gecesini gündüzüne katmış, tüm zevklerinden vazgeçmiş olanlar, bu zorluğun bedelinden kaçmayanlar…

Tüm benliği ile sadece o sahneye hazırlananlar…

Ve şikâyet etmeyenler…

Tüm ödülleri hakkıyla hak edenler…

Tıpkı Karpuz Filmindeki gibi 

Öyle bir başarı ortaya koydular ki; iyi bir sahnenin hakkını vermek isteyenler bu aktörleri aktrisleri örnek aldılar...

O kadar başarılı bir sahne ki herkes bu kadar iyi oynamak istedi… 

Kimileri henüz amatör, kimisi yoğun bir çalışma çabasında, kimisi çılgınca eylemlerle yol alıyor…

Bir karpuzun çekirdeklerinin toprağa serpildiği gibi, önce çekirdekler toprakla bütünleşecek ve sonra yavaş yavaş filizlenecek ve bir gün güzel bir karpuz tarlası olacak…

Ancak toprağın da “İyi” olması gerekiyor, taşı olmayacak, kurak çorak olmayacak, sürülebilir, ekilebilir iyi yumuşak bir toprak olmalı…

Hem o toprağa o bedeli ödeyebilmeli, hem iyi olmanın bedeline razı gelebilmeli…

“Ve son” denilmeden sahnede iyi bir başrolü alabilmeli…

Sonu asla tahmin edilemeyen bir başarının öyküsü…

Tıpkı Karpuz Filmindeki gibi…





Okumaya Devam Et

10 Nisan 2025 Perşembe

SEN KİMİNLESİN?

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Yanlışın kendini doğru sandığı,

Zulmün her şeyi bir bir yaktığı,

Yakınken bunun görülecek hesabı,

Kibrin etrafı bu denli sardığı bu günlerde,

Sen kiminlesin?

Kalemin sustuğu,

Zamanın durduğu,

İnsanın insanı umarsızca unuttuğu,

Güçlü görünen o zalimin her an korktuğu bu günlerde,

Sen kiminlesin?

Zaman net durma zamanıyken,

Siyahın değil beyazın destekçisi olmak varken, 

Kınayıcıların kınamasından korkmadan yol alanlar ilerlerken, 

Bu işin gerçeği nedire bakan mı olmak istersin, gerçeğe gözünü kapatan mı?

Sen kiminlesin?

Basiti küçük görüyor insan çoğunlukla, 

Ben tek başıma ne yapabilirim diyor sorulduğunda,

Oysaki bir damla, damlaya damlaya,

Aşındırır olduğu yeri zamanla,

Damlalar birlik olur yıkar çıkan engelleri, 

Sen kiminlesin?

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Şimdi olmazsa ne zaman?

Sen vazgeç, kolay geriye kalan,

Ateş değil, su ol yeter bir damlan,

Düşün, şimdi nedir sence sana yakışan?






Okumaya Devam Et

21 Kasım 2024 Perşembe

GERÇEĞE DAYANMAK

Gerçeğe Dayanmak

Okuduğu haberin etkisinde sinirle elindeki gazeteyi katlayıp köşe koydu Ali. Gözü pencereye ilişti, yürüdü. Dışarıda puslu bir hava vardı. Yağmur yağdı yağacaktı ama zaten üzerinde ansızın yağmura yakalanmanın verdiği bir ürperti vardı. Kafasında hep aynı sorular dönüp  duruyordu. "Bir insan böyle bir haberi nasıl yapabilir?" Bir halk bombalarla yok edilirken nasıl bunu yapanları haklı bulup alkışlıyorlar aklı almıyordu. 

Tüm bu yaşananlar gerçekten de gerçek miydi yoksa bir film sahnesinde miydi? 

Bu zulmü yapanlar gerçekten kendilerini haklı mı görüyorlar yani? 

Peki ya kınayanlar gerçekten mi kınıyorlardı yoksa kınamış olmak için mi?

Bu zulmü yapanlar ne kadar panikse zulme uğrayan bu insanlar ne kadar sakin. Gerçekten de onları bunca metanetli yapan şey ne? "Ne kadar da çok gerçekten dedim" diye geçirdi  içinden. Gerçekten, ne kadarda sık kullanıyoruz bu kelimeyi. Şaşırdığımızda, sevindiğimizde, üzüldüğümüzde, öfkelendiğimizde... Hep aynı soruyu farklı tonlamalarla soruyoruz. "Gerçekten mi?"

İnsanoğlu hep gerçeğe ulaşmak ister, tüm varoluş boyunca hep gerçeği arayıp durmuş. Çünkü herkesin gerçeğe ihtiyacı vardır. Öyle ki bu durum atasözlerine bile yansımış. "Dost acı söyler." Bazen en acı şeyleri bile duymak ister insan, yeter ki o şey gerçek olsun. "Acı ama gerçek" der kendini avutur. 

Gerçeğe sahip olmak güçlü kılar.  Suyunu ilmini, gerçekliğini bilen kişi okyanusları arşınlayacak gemiler tasarlar. Ticaretin gerçeğini bilen kişi doğru hamleler yapar. İnsanın gerçeğini bilen kişi doğru ilişkiler kurar.  Yağmur yağdığında yolların ıslanacağı gerçeğini bilen kişi paniklemez, önlemini alırda dışarı çıkar. Gerçeğe sahip olan mutlaka üstün oluyor o konuda. Ve tam zıddında gerçeğe sahip olmayan hüsrana uğruyor. Beyaz ayakkabısıyla yağmura yakalanan delikanlı gibi...

Gerçeğe Dayanmak

İnsanları metanetli yapan şey bir gerçeğe sahip olmalarıdır. Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?  İnsan bilmediği,  anlamadığı yerde panikliyor. Çocukken bir anlığına annesinin elini bırakıp kaybolması gibi... Bu zulmü yapanlar panikliyorlar aslında. Nasıl bunca yapılana rağmen Filistin halkının yıkılmadığını, vazgeçmediğini anlayamıyorlar. O insanlar ise sırtlarını gerçek olana dayadıkları için yıkılmıyorlar. Gerçek olanı bilmeyen nereden anlasın bu hali? Gerçek...

Ali’yi bir telefon müziği çıkardı düşünce deryasından. Arayan şu hayatta gerçek dostum dediği kişiydi. Gerçekti, çünkü tutarlıydı. Beraber iyi kötü günler geçirmişlerdi ve onun yapıp ettikleri hep birbiriyle tutarlıydı. Gerçek arkadaşıydı ve Ali'nin onunla konuşmaya şu an çok ihtiyacı vardı... 

 


 


 

Okumaya Devam Et

8 Ekim 2024 Salı

365 GÜN

Üç yüz altmış beş gün…

Ne kadar da uzun bir zaman… Aslında bize hemen geçmiş gibi gelen ama içinde dolu dolu anların olduğu, bazen acıların bazen hazların olduğu uzuuun günler… Üç yüz altmış beş gün…

Mevsimler dönüyor bu üç yüz altmış beş gün içinde… Yaz geliyor, bahar geliyor, kış geliyor derken, insanlarda mevsime uyma telaşı… 

"Aman yazlıklarımızı çıkaralım…" "Aman kışlıkları çıkaralım…" "Aman bir yağmur bir serin bir sıcak ne giyeceğimizi şaşırdık canım!" söylemleri… 

Geliyor günler, geçiyor günler. Girecek evi olanlar, giyecek eşyası olanlar, sofrasında aşı olanlar olduğu gibi bu imkanlara sahip olmayanlar da var. Ve onlar için de geçiyor mevsimler… Onlar için de geçiyor günler… Onlar da sayıyorlar üç yüz altmış beş günü…

Bu arada yeni doğanlar karşılanıyor. Yeni yaş alanlar kutlanıyor. Bazen de gidenler oluyor arkasında yaşlı gözlerle baktığımız. Dünyada belki aynı anda çok insan gidiyor. Ama bizim şahit olduğumuz yerlerde bir veya iki kişi aynı anda uğurlanıyor. Belki de üç dört… Ve canımız çok yanıyor. Üzülüyor insan gidene ve geride kalan kendine… "Hastaydı ama..." diyor mesela, "daha çok gençti…" Ya da "Hasta da değildi ama bir anda oluverdi, keşke önceden bir hastalık belirtisi olsaydı, belki kurtarırdık." diyor… Gidene ağlıyor, kalana ağlıyor ve geçiyor günler… Bakıyorsun üç yüz altmış beş gün oluveriyor… 

Hastayken bile insana yakıştıramadığımız şeydir ölüm… Ne tuhaf değil mi?  Üç yüz altmış beş gündür insanlar öldürülüyor… Ölmüyorlar, öldürülüyorlar… Bir tane iki tane kişi gitmiyor bu dünyadan, bir günde binlerce kişi… 

"Daha gençti!" cümlesini bile kuramadığımız çocuklar ölüyor…

Yeni yaş aldı diye kutlayamadığımız bebekler… 

"Dünyaya geldi haydi karşılama partisi var!" diyemediğimiz anne karnında masumlar ölüyor… Daha dünyaya gözleri açılmadan toprak onları karşılıyor…

"Yeni doğan" diyemeden, "doğmadan ölen" dediğimiz çocuklarla doluyor sokaklar, evler bir bombayla… Geçiyor mevsimler, geçiyor günler…

Oradaki insanlar da saydılar üç yüz altmış beş günü…Tıpkı bizim saydığımız gibi…

Biz cinsiyet partisi için günleri sayarken, o anne parçalanmış cesetler içinde kendi çocuğunu cinsiyetine bakarak tanımaya çalışarak saydı...

Biz diş çıkarma partisi için gün sayarken, o anne çocuğunu toprağa gömerek saydı...

Biz kırkını uçuralım diye günleri sayarken, o anne kırk gündür bacakları kopmuş çocuğunu sakinleştirmeye çalışarak saydı…

Üstelik, "Daha çok gençti!" demeye gücü kalmamış halde… 

"Ama hasta da değildi nasıl olur?" diyecek gücü kalmamış halde… 

"Havalar da bir öyle bir böyle ne giyeceğimizi şaşırdık canım!" diyecek kıyafeti kalmamış halde… 

Yazlık kışlık eşya çıkarma hazırlığı yapamadan, yazda da kışta da ayağındaki terliklerle, çadırda ayazda kalmış halde saydı günlerini… 

"Hangi gün bize bomba düşer? Nereye gitsek denk gelmeyiz?" hesabını yaparak saydı bir çoğu…

Bir kamyonun kasasına doluşup, ellerinde kalan eşyalarla yaşanacak bir yer bulma telaşıyla saydı...

Gökyüzünde gezen tarama uçağının bitmek bilmeyen sesinden, gece gündüz irkilerek saydı... 

O insanlar da saydı günleri… Önünde binlerce kişinin aynı anda cenaze namazı kılınırken… Oraya eşini, çocuğunu, annesini, babasını, belki de tüm akrabalarını yatırmış halde saydı…

Geçti bir üç yüz altmış beş gün daha…

Kimisi için doğumu, kimisi için ölümü simgeleyen…

Kimisi için savaş, kimisi için soykırım diye nitelendirilen…

Kimisi için göz çektiği, kimisi için de tarafını belli ederek geçen…

Geçti bir üç yüz altmış beş gün daha… 

İnsanların çoğunun insanlık ne demek farkına bile varamadan nefes alıp verdiği…

Biz ne yapabiliriz ki dediği…

Hatta onlar öldürülmeyi hak ettiler diye düşündüğü…

İlk günahı, ırkçılığı iliklerine kadar hissettiren bir üç yüz altmış beş gün…

Geçti ama bizim için geçti!

Filistin için ölüm, üç yüz altmış altıncı gününe girdi… 






Okumaya Devam Et

24 Eylül 2024 Salı

BOYKOT NE DEĞİLDİR?

Boykot, ilişki bağlarımızı kesmek istediğimiz, düşmanlık yaptığından emin olduğumuz bir topluluğun ürettiği ürünleri satın alıp yakmak, atmak, dökmek değildir.

Boykot bilinçsiz bir öfke değildir… Aksine bilinci açık, ne yaptığını bilen, strateji üretebilen, düşmanına karşı doğru konum almış bir aklın ve duygunun sahibi olan insanların yapabileceği bir eylemdir.

Boykot, bir ırk düşmanlığı değildir. Sorun insan veya topluluk değildir; sorun o insanın veya topluluğun amacındaki kötülük, davranış seçimlerindeki zarardır.

Boykot, zorbalık yapan bir grubun azgın isteklerine, şımarıklığına, kötülükte had geçmesine ket vurmaktır.

Boykot, diğer insanları zorla uymaya zorlayabileceğimiz bir eylem de değildir.

Boykot da bir seçimdir. Ve her insan kendi öyküsünde ilmi kadar, şahitliği kadar, idraki kadar seçimlerinden sorumludur. Ve tabi ki her seçimin nihayetinde bir sonucu vardır. İyi ile kötü, daha iyi ile daha kötü, kararsız ile net, cahil ile alim, düşünen ile ezberci bir değildir; sonuçları da aynı olmayacaktır.

Peki, Boykot Nedir?

Zulmü yapan zalimin beslendiği can damarlarına baskı uygulamaktır. Bu damarların besin kaynakları kesilirse zorba yavaş yavaş zayıflar ve güç kaybeder. Sürekli güç kaybeden her yapılanma gibi onun da bir süre sonra enerjisi tükenir, sağlığını kaybeder, hasta düşer. Ve zorbalığından vazgeçmek zorunda kalacağı bir konuma düşer.

Başkalarının yaşam hakkını, evini, ülkesini, ailesini gasp eden, hırsızlık yapan, tecavüz eden, ölmüş bedenlere bile saygısızlık eden, organlarını çalan, bebekleri ve çocukları öldürmekten çekinmeyen bir toplulukla savaşma konusunda boykot, şahit olan, anlayan, idrak eden, vicdanı uyanık olan her birey veya topluluk tarafından akıllara düşen yavaş, küçük ama süreklilik sağlanırsa etkili bir yöntemdir.

Onların şah damarını kesmeye henüz gücümüz yetmiyor!

Biz de gücümüzün yettiği yere odaklanırız!

Çözümsüz değiliz!

Boykot, en büyük düşmanın kılcal damarlarına zarar veren,

Uygulayıcısına netlik, şeref ve güç katan,

Masuma ümit veren, yalnız olmadığını hissettiren,

Küçük ancak biriktiği zaman büyük yerlere varabilen etkili bir savaş stratejisidir!

Neden Boykot Etmeliyiz?

Kötüler kötülüklerini açıkça ve aşırı yapmaya başladılarsa, iyiler iyilikte aciz ve yetersiz durumdadır demektir…

İyiler yeniden sorumluluk almalı çünkü…

İyi olmak isteyenler ayağa kalkmalı çünkü…

Çünkü sana ihtiyaç var,

Çünkü biz duyarsız değiliz, zorbanın yaptığı zararı ve çirkinliği görüyoruz, duyuyoruz ve hissediyoruz!

Çünkü İsrail ve onun dostları yer yüzünü kötülüğe sevk ettiler ve bunda hadlerini geçtiler…

Çünkü biraz uzaktalar diye onların yaptıklarından gözümüzü çekemeyiz, görmezden gelemeyiz.

Çünkü iyiliği ayağa kaldırmak için bir pay almalıyız!

Çünkü sen YARATICININ yönetici sıfatıyla yer yüzüne gönderdiği en yüksek değersin…

Bazen güç kaybedebilirsin ama ayağa kalmaya niyet ettiğinde desteklenirsin…

Çünkü sen burada kan döküp bozgunculuk yapanlardan değilsin…

Seyirci olmak için de gönderilmedin…

Çünkü biz eğer boykotu küçük görmez ve vazgeçmez isek… daha büyük işler yapmayı da hak edebiliriz.

Çünkü bugün yapabildiklerimizi yaparsak, yarın yapmayı hayal ettiklerimiz için yeterli olmayı hak edebiliriz.

Çünkü zalimin yaptıklarına karşı sessiz ve duyarsız kalırsak kötülüğe onay verenlerden olmuş oluruz.

Çünkü bir damla suyun Nemrut’un kötülüğünü söndürdüğünü biliyoruz. Çünkü o damlanın da Nemrut’un da sahibini tanıyoruz.

Çünkü nice azların nice çoklara üstün geldiğini duyduk ve emin olduk…

Çünkü nice az olan doğru, nice çok olan yanlıştan üstündür, şahidiz…

Boykot ediyoruz!

Onların Mallarını,

ticaretlerini,

kötülüklerini,

zulümlerini,

boykot ediyoruz!

Nasıl Boykot Edebiliriz?

Boykot için hassas bir irdeleme, doğru bir seçim ve sakınmada netlik gerekiyor…

Boykot etmek istediğimiz ürünlerin çoğu, birçoğumuz için, kullanmadığımız veya az kullandığımız ürünler değildir. Aksine özellikle gıda, içecek, temizlik, ilaç ve kırtasiye konularında hayatımıza nüfus etmiş, alışkanlık olmuş hatta bazıları bağımlılık boyutuna gelmiş, vazgeçemediğimiz ürünlerdir. Bu sebeple boykota karar vermek ve uygulamak zordur. Bizi motive edebilecek üst sebepler olması gerekir ki zorluğuna rağmen bu mücadeleye cesaret edebilelim.

Peki neden boykot etmek konusunda geri dururuz?  
Nedir bizi kaygılandıran şey?

1-Tat Eksikliğinin Özlemini Sürekli Yaşayacağını Zannetmek

Tüketiciler için belirli bir süreden sonra yediği, içtiği ürünler, sürekli kullanıldığında, beğendiği bir tada dönüşmeye başlar. Kişi bu tadı “Güzel” olarak kodlar. Ve benzer ürünü farklı bir elden tükettiğinde yeni tadı yabancılar ve alışık olduğuna geri dönmek ister. Ancak adaletli olmamız gerekiyor; tabi ki uzun zamandır tükettiğimiz bir şeye verdiğimiz beğeni puanıyla, ilk defa tüketeceğimiz ürün, kısa vadede birbirine denk olamaz. İçerikte kullanılan malzemeler benzer olsa da kıvam miktarları farklı olabileceği için detayda tat farklılıklarının olması olası bir sonuçtur.

Ve bundan önce,

“Güzel” olarak tanımladığımız ürünün de yabancısıydık. Ondan lezzet almayı öğrendik. Alışkanlıklarımızın değişebilmesi ve yeni tatların beğendiğimiz seviyelere gelebilmesi için zamana, netliğe ve sürekliliğe ihtiyacımız var.

Bize düşen,

-Somut bir tüketimden neden vazgeçtiğimizi hatırda tutmak,

-Daha üst seviyede kazançlar için detayda somut kayıplar verebilmeyi göze alabilmektir.

2-Ekonomik Kaygılar

Tüketici alışkanlıklarından dolayı işletmeler çoğu zaman onların beğenilerine göre konum alır. Tedariğini, en çok ve sık tüketilen ürünlere göre yapar. Popüler olmuş ürünlerin satışından vazgeçebilmek de cesaret ister. İşletmeler eğer piyasaya hakim olmuş bu ürünleri kaldırırlarsa müşteri kaybedeceklerini düşünürler. Müşteri kaybı, gelir kaybı demektir. Bu sebeple boykota girmeye çekinirler. Oysa gerçekte müşteriler yok olmaz, sadece farklılaşırlar. O ürünlerin alıcısı olan kitle gider, yerine alternatif ürünleri tercih eden müşteri kitlesi gelir. Yani sadece bir yer değiştirme olur. İşletmeler, bu yer değişikliğinden kaynaklı, azalan müşterilere bakar ve bunun sürekli olacağını zanneder. Bu yüzden daha fazla kayıp yaşamamak için boykotu kırıp geriye dönebilirler. Ancak bu bir geçiş dönemidir. Bizler o ürünleri dükkanlarımızdan kaldırırken, o ürünleri ısrarla isteyenleri de kendimizden uzaklaştırmış oluruz. Masuma zorbalık yapanları, soykırım suçu işleyenleri destekleyen firmaları beslemekte ısrar eden bir müşteri kitlesini de kendimize yakıştırmayız. Aslında bizler boykot ile aynı tarafta durduğumuz, aynı yöne baktığımız müşterileri hak ederiz. Tabi ki bu dönüşümün bir bedeli vardır. O yüzden geçiş döneminde niyetimizde kararlı ve net olmalıyız. Anlık kayıplara veya geçici olarak tercih edilmemenin verdiği baskılara sabretmeliyiz.

3-Alternatif Bulamamak / Alternatifleri yetersiz bulmak

Boykot ürünlerini uzun süreden beri kullanıyor olabiliriz. Kalitesini beğeniyor olabilir yerine alternatif bulamadığımız için bırakmak istemiyor olabiliriz. Seçeneksiz kalacağımızı düşünmek bizi boykottan alıkoyuyor olabilir. Oysa, her sonucun gerçekleşmesi için önce bir seçim yapmış olmamız gerekir. Yani bizi tatmin edebilecek alternatif ürünlerle karşılaşmayı hak etmek için önce zıddından net bir şekilde vazgeçmiş olmamız gerekir. Hayat aynı anda iki zıt yönü bize vermez. Ürünleri kaliteli bile olsa ancak zalimlere sırtımızı döndüğümüzde, yüzümüzü de doğruya ve gerçeğe dönmüş oluruz. Ve bu sayede yüzümüzü döndüğümüz yerin imkanlarıyla karşılaşma hakkını hak etmeye başlarız. Sadece bir süreliğine netliğimiz sınanır. Bu evrede baskı yiyebilir geçici bir süre seçeneksiz kalabiliriz. İşte burada amacımızdan şüpheye düşmememiz, netliğimizden taviz vermememiz düğümü çözer. Ve bir süre sonra da seçeneksiz olmadığımızı görebileceğimiz süreçleri deneyimleriz.

4-Karşılıksız kalacağını zannetmek

Bazen çoğunluğun karşısında azınlık bir durumda kaldığımızda başarısız olacağımızı düşünebiliriz. Çoğunluğun üstün geleceğini, azınlığın yapıp ettiklerinin bir şeyleri değiştirmeyeceğini zannedebiliriz. Oysa hayatta sayıca çok olan değil, gerçeğin ve doğrunun yanında yer alan üstün gelir; sayıları az bile olsa… Yaptığımızın doğru olduğundan eminsek, yanlışın karşısında olduğumuzdan şüphemiz yoksa… O zaman kaybetmemiz de mümkün değildir.

5- Kınayıcıların kınaması

Satışlarını kestiğimiz boykot ürünlerinden dolayı bazı müşteriler bizi eleştirebilir, alay edebilir, bu yaptığımızı gereksiz bulabilir. Bu kadar büyük bir suça karşı insanların payına duyarsızlığın düşmesi ayrıca üzücü bir durumdur. Bu dehşetli kötülüğü hissedemeyenler ile bu kötülüğü durdurmak için gücü ölçüsünde sebepler ortaya koyanlar aynı yönde, aynı yerde değildir.

Bu öykünün rolleri vardı ve herkes kendine bir rol seçti. Bizim rolümüze mazluma destek olmak düştü. Kimilerine ilgisizlik… Kimine de boykota engel olmak… Onlar rolünün gereğini yapıyor…

Biz de…

Çözüm Nedir?

1-Tüketim alışkanlıklarımızı lehimize olacak şekilde değiştirmek

Yerli ve milli ürünlere yönelmek bir çözüm olabilir ancak bundan daha iyisi bedensel gücümüz için değerli ve güçlü besinler ve içecekleri tüketmektir. Asitli bir içeceği tercih etmek yerine içerisinde ne olduğunu bildiğimiz, koruyucu ve katkı maddesi olmayan ürünleri hayatımıza alabiliriz.

Boykot seçeneksizlik getirmez. Aksine seçenekleri görmemizi kolaylaştırır. Çünkü bundan önce hiç düşünmeden hayatımıza aldığımız tüketim alışkanlıklarımızı tekrar düşünmemize neden olur. Bunu fırsata çevirmek bizim elimizde, tekrar düşünürken zararlı olan tüketimlerimizi zararlı alternatiflerle değiştirmek yerine faydalı olanlarla değiştirebiliriz.  

2- Netlik ve Süreklilik

Zalimin zulmü normalleşse de herkes tarafından kanıksansa da zulüm zulümdür. Devam ettiği sürece yanlıştır, zararlıdır, zorbalıktır. Kimse artık o zulmü dile getirmese de gündem edilmese de zulüm zulümdür. Hatta böylesi daha acıdır. O nedenle boykot bir süre değil sürekli yapılır.

İnsanın hamlesine süreklilik getirebilmesi için motivasyonunu kaybetmemeye ihtiyacı vardır. Yani popüler kültür, anlık acı bizi boykot için motive edebilir. Ancak konunun gündemden düşmesiyle motivasyonumuz da düşerse hamlemize devam edemeyiz.

O nedenledir ki yazımızın başında bir insan neden boykot eder, detaylıca açıklandı. Çünkü detayda sebepleri olan insanlar, motivasyonlarını koruyabilirler.

Boykot bir yaşam stili değişikliği getirdiği için bu motivasyona ihtiyaç duyarız. Çünkü sevdiğimiz şeylerden vazgeçerken o motivasyon bize güç verir.

İstedikleri sonuç için net davrananlar, sebeplerini iyi bilenlerdir.

 

 

 


 

 

Okumaya Devam Et