AÇLIK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AÇLIK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2025 Salı

İŞLEYEN DEMİR IŞILDAR





Kış bitmiş, bahar renkli yüzünü göstermeye başlamıştı doğada. Çiçekler açıyor, ağaçlar tazecik yeni yeşil yapraklarıyla ışıldıyor, insanın içini ısındırıyordu.

Güneş artık daha erken doğup, daha geç batıyordu. Yani günler uzamaya başlamıştı baharın gelmesiyle. Böylece insanın gün ışığında yapacağı şeylerde artmış, çalışanlar için işe gitmeden önce ve mesai bitiminden sonra dışarda, doğada bireyler yapma fırsatı da doğmuştu. Baharda doğanın canlanması gibi insanda baharda canlanmaya başlıyor. Güneşin kendini göstermeye başlamasıyla hafta sonları piknik planları, gezme programları yapılmaya başlanmıştı bile. Çocuklar parkta zaman geçirmek, piknik yapmak istemeye başlanmıştı. Akşam iş çıkışında da “bir kahve içelim” bir yerlerde otururuz cümleleri sıkça kullanılmaya başlanmıştı.

Ece’de kıştan sonra baharın gelişinin mutluluğunu yaşıyordu. Bu bahar hayatında bireyler değişsin istiyordu. Çünkü bütün kışı hasta geçirmişti. Sağlığıyla ilgili ciddi problemleri vardı. Oldukça zayıf bir bünyesi vardı. Ne hastalığı bitiyor, ne güçlü hissediyordu kendini. Hayatında bir şeylerin değişmesi gerektiğini düşünüyordu..

Nereden başlayım derken uzun zamandır spor yapmadığını hatırladı. Yaptığı dönemleri hatırlamaya çalıştı. Daha dinamik, daha sağlıklı, daha keyifli hissediyordu kendini. Neden bırakmıştı ki… Arkadaşlarından hayatına sporu katmakla ilgili öneriler geliyordu. Tekrar başlamaya karar verdi. Sabahları yürüyüş yapacak, imkan buldukça da gün içinde devam ettirecekti. Sporun faydalarını biliyordu fakat ne kadar faydalı olduğuyla ilgili, güçlenmesinin hayatındaki birçok şeye iyi geleceğinin farkında değil di... Ta ki bu konuya bilinç verip araştırmaya başlayıncaya kadar.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; düşünce neredeyse bilinç oradadır ve bilinç verdiğin yer canlanır..

Ece sabah yürüyüşlerine başlamıştı. İlk günler o bir saat bitmek bilmemişti. Sürekli saatindeydi gözü. Sonra yavaş yavaş keyif almaya başladı. Ağaçlara bakıyor, fotoğrafını çekip ne olduğunu öğreniyordu. Yıllardır geçtiği parkta meğerse ne çok çeşit ağaç varmış. Araştırdıkça birbirlerine benzeyen, birbirinden farklı olan, çiçek açan, açmayan, mis kokulu olan derken birçok çeşit öğrenmişti. Gün içinde de bunları düşünüyordu. Hem canlanmaya hem de yüzü gülmeye başlamıştı. Artık bir saat çabucak geçiyordu. 

Ece yürüyüşe devam ederken, fizyolojisi nasıl çalışıyor? Vücut nasıl temizleniyor? Hareketin insan hayatındaki yeri... gibi bir çok soruda peşi sıra geliyordu. Düşünce cevabını bulana kadarda kendine sorar. Ece sordukça karşısına hiç ummadığı yerlerden cevaplar geliyordu... Bu arada yemesine de dikkat ediyordu. Kaslanmaya da başlamıştı. zihnide açılmaya başlamıştı. İrdelemek, yaşanılanlardan sebep sonuç ilişkisi kurmak...  Sanki hayatı daha anlamlı olmaya başlamıştı. Her şey her şeyle ilişkiliydi çünkü.




Yeni şeyler öğrenmeye, aslında bildiğini zannettiği şeylerinde gerçeğine ulaşmaya başlamıştı. Problemlere yaklaşımı, olayları değerlendirmesi de değişiyordu. Bu teknoloji çağında bilgiye ulaşmak kolaylaştı. Peki hangi bilgi gerçek, hangisini hayatına almalıydı. Değişkenlik göstermemesi, tutarlı olması gerekliydi ki fayda da versin. Ece irdeledikçe, düşündükçe zihnide paraşüt gibi açılıyordu. Bir konudan başka konuya geçiyordu. Başladığı noktadan nerelere gelmişti. Artık söylenilen bir şeyi hemen kabul edip yada hemen ret etmiyordu. “Ben buna bir bakayım" deyip, düşünüyor, konuyu irdeliyordu.

İş hayatı da değişmeye başlamıştı. Şefinin verdiği görevleri artık ezbere değil, düşünerek yapıyordu. Acil, hemen bitecek denilen işlerde sonradan mutlaka problemler yaşanıyordu. Zaman baskısı irdelemenin önüne geçiyordu. Ece burada da hızlanmaya başlamıştı. Zaman baskısı olsa da artık düşünmeden halel acele bireyleri yapmıyordu. Başta tepki alsa da sonuç olumlu olunca idarecileri de o zamanı ona vermeye başlamıştı. Artık  iş yerinde aranılan, danışılan insan olmuştu Ece.

Bu bahar hayatında bir dönüm noktası olmuştu. Fiziksel başlattığı hareket vücudunun şifası,  düşünmek, irdelemekte hayatının şifası olmuştu..

 


Okumaya Devam Et

16 Ocak 2025 Perşembe

İSTEMEK YETERLİ Mİ?

Sabah yatağından korkarak uyanmıştı Selen. Yediyi beş geçeye kurduğu alarm o kadar gürültülüydü ki; o derin uykusundan ancak bu şekilde uyanabiliyordu. Daha dün gece erkenden uyanmaya karar vermişti. Bu sabah erken kalkacak bu sefer gerçekten başka bir Selen olacaktı.

Geçen hafta sonu lise arkadaşlarıyla buluştuğunda büyük bir travma yaşamıştı. Arkadaşları sosyal medyadan onu bulmuş, görüşmek istemişlerdi. Bu da Selen’in çok hoşuna gitmişti. Çünkü epeydir dışarı çıkmak istemiyordu. Eski arkadaşlarını görmenin ona iyi geleceğini düşünerek, buluşma teklifini kabul etti. Arkadaşlarında görünüşte çok büyük bir değişme yoktu. Belki biraz kilo alan ya da biraz kilo veren vardı. Hatta bazıları güzel yol almış çok iyi işlerde çalışıyorlardı. Yaptıkları işleri, aldıkları arabaları ya da bu yaz nereye tatile gideceklerinden bahsettiler. Aralarında bazıları evlenmiş, bazıları ise bekar kalmayı tercih etmişti. Güzel bir hafta sonu geçirmişti Selen arkadaşlarıyla. Eve döndüğünde ise kendinde biraz burukluk hissetti. Arkadaşları çok neşeli ve hep başarı öykülerini anlatıyorlardı. Selen de aslında bir şeyler anlatmak istedi ama anlatacağı pek bir şey bulamadı. Eve geldiğinde bununla ilgili düşünmeye başladı. Keşke lisedeki gibi olsam diye geçirdi aklından. Ne kadar da şen şakrak, hayat dolu bir kızdı o zamanlar ama şu anda pek de öyle değildi. Arkadaşları ondan daha neşeli, daha başarılı ve daha mutluydular.

İşte o zaman fark etti kendisindeki değişimi. Gerçekten de bir süredir Selen eskisi kadar gülmüyor, hayattan keyif alamıyordu. Her geçen gün bir kuyunun dibine sürükleniyor gibiydi. Geçen ay çok sevdiği amcasının vefatı da bunun üzerine tuz biber olmuştu. Bundan sonra hayatı böyle devam edecek sanıyordu… Ta ki arkadaşlarıyla buluşana kadar… Evet dedi Selen ben de böyleydim ve yine böyle olabilirim. Peki buna nereden başlamalıyım diye geçirdi içinden. 

Bunu sadece istemesi yeterli miydi? Yani bir insanın “Ben daha iyi olmak istiyorum” ya da “Sınavımı kazanmak istiyorum” ya da “Evlenmek istiyorum” demesi; sınavı kazanması, evlenmesi ya da daha iyi olması için yeterli miydi?  Aslında pek çoğumuzun yaptığı da buydu. 

İnsanlar bir şeyi istemenin, yeterli olduğunu, bir şey yapmadan o isteklerine ulaşabileceklerini zannederler. Oysaki bir insanın isteklerine ulaşabilmesi için, istediği şeyle ilgili harekete geçmesi, hayatında bazı değişiklikler yapması gerekir.  Bir insanın kendisine bir hedef koyup o hedefine ulaşması önemlidir. Bu insanın hayatında dönüşümü meydana getirir.

Selen de hayatında bir dönüşüm olsun istiyordu. Eskiden ne yapıyorsa şimdi de benzerlerini yapmalıydı. Çünkü insanın hayatındaki bir şeyleri yani sonucu değiştirmek için sebepleri değiştirmesi gerekiyordu… Önce “Sabah erken kalk kalkmalıyım” dedi. Tıpkı eskiden yaptığı gibi. Ve artık alışveriş mekanlarına gidip alışveriş yapmaktan da vazgeçmeliydi. Artık işine de dört kolla sarılmalı, kendisine verilen projelere zaman ayırmalıydı. Tabi bunu yaparken de en çok görüştüğü insanlar iş arkadaşları olmalıydı. Oysaki bir süredir işe gidip; sadece kendi masasında bir şeyler yapıp çok da fazla kimseyle görüşmeden hemen işten çıkmayı tercih ediyordu. Okuldan beri görüştüğü iki arkadaşı vardı. Onlarla haberleşip hemen bir plan yaparlardı. Dışarıda geç saatlere kadar takılıp; yer içer, alışveriş yaparlardı.

“Bir insan değişecekse, o zaman görüştüğü kişiler de değişmeli.” diye geçirdi aklından. Bir gününün içinde neler yapacağını ve kimlerle görüşeceğini ayarlamıştı. Peki ya satın aldıkları? Onlar da değişmeli miydi? İhtiyacı dışında bir şeyi satın almamaya karar vermişti. Artık kendisini daha geliştirecek mesleğinde iyi yapacak kitaplar dergiler almalıydı. Bir şeyler okuyup daha iyi olmanın yollarını bulmalıydı. Hatta belki mesleği ile ilgili kurslara katılabilir, sertifikalar alabilirdi. 

Bir insan bir konuda kendisini hedef belirleyip, hareketlerini yani yapıp ettiklerini değiştirdiğinde o hedefine gidebilirdi. Böylelikle mesleğinde iyi olacağı gibi daha mutlu ve daha başarılı bir Selen olacaktı. "Keşke..." dedi, "Bunu her insan yapabilse... Üniversite sınavına hazırlanırken, evlenmek ya da ev almak istediğinde istemenin yeterli olmadığını bir bilse… İnsanlar daha da başarılı ve mutlu olurlardı…"

 




Okumaya Devam Et

26 Ekim 2024 Cumartesi

GERÇEKLİK, HER CANLININ İHTİYACI


Hiç düşündük mü, insan neden olayların gerçeğini merak eder?

Televizyon programlarında görülür, adam elli iki yaşına gelmiş ama gerçek anne babasını arıyor. Bu yaştan sonra ne yapacağım demiyor. Onları bulduğunda seviniyor.

Ölen birinin neden öldüğünü merak ediyor. Nedenini  bilse ölen için  değişiklik mi olacak? 

Tarihi merak ediyor mesela; "Kanuni, oğlu Mustafa öldürülürken odada mıydı, değil miydi?" 

Şöyle bir dönüp dünyaya baksa, görecek ki insanlar her zaman gerçekleri merak etmiş, gerçeği bilmek istemiş, gerçeği sevmiş ama sahtenin peşinden gitmiş…

Merak etmiş, aramış ama uzaklaşmış sonra…

Gerçek sevgiyi aramış, "Beni gerçekten sevecek, gerçekten seveceğim birini arıyorum." demiş. Bulduğunu sandığında bile ya sıkılmış, ya terkedilmiş ya da aldatılmış. Para kazanmak istemiş ama yönteminde şaşırmış. Güçlü olmakla güçlü görünmeyi karıştırmış. Güzelliği hep kendinde kalacak sanmış. Davranışlarını güzelleştirmeye, marifetlenmeye ihtiyaç duymamış. Ortaklık yapacak marifetli ve güvenilir kişiler aramamış, somut sermayeyle ilgilenip başarısız olunca kaderine küsmüş. Ya vazgeçmiş ya kurnazlaşmış... Ama başarısızlığına sebep olan davranışlarını düzeltmeye çalışmamış. Suçu başkalarında bulmuş.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; İnandığın şey gerçek değildir ama neye inanırsan o senin gerçeğin olur.

İnsan sahteye inandıkça, sahtelikler kendi gerçeği oluyor. Aynı cümleler dönüp duruyor; "Bu zamanda kredisiz iş yapılmaz, mal sahibi olunmaz… Belli bir yaşa geldiğinde mutlaka estetik müdahaleler yaptırmak gerekir… Dershane ve özel ders olmadan kimse başarılı olamaz."

İnsanın hayatı inandığı sahtelikleri gerçek sanarak geçer gider… Sahteye yapılan yatırımlar, sahteye duyulan beklentiler insanı bir yere getirmez. İnsanın hayatta yücelmesinin ve başarılı olmasının tek yolu gerçeğe uygun hareket etmesidir… Peki ne oluyordu bu kadar gerçeğin peşinden koşan bir insan sahteyi seçer hale gelir?

İnsanoğlu yaratılmış olduğu günden itibaren istekleri ile sınanan bir canlı. Tüm olay ihtiyaçları ile isteklerini ayırt edemediği yerde başlar. İnsanın bütün problemleri buradan kaynaklanır. Neyi kendisine ihtiyacı olmadığı halde ihtiyaç yaptıysa onunla ilgili birçok sorunlar çıkmaya başlar. İşte burada yanılmaya başlar insan ve bunların peşinden gider, yoldan çıkar sapar, uzaklaşır ve aldatılır...

Oysa ki insanoğluna verilmiş birçok kılavuz oldu bu hayatta ama insan duysa da görse de anlasa da bilse de gerçeği, her zaman istekleri doğrultusunda hareket etmeyi seçti ve bu da onu hep sahteye yönlendirdi.

İnsan için zor olandı halbuki sahte. Çünkü gerçek her zaman basit ve kolay olandır. Ama insan zoru kendisine kolay yaptı, sahteyi kendi gerçeği yaptı, ve yanıldı, oyalandı. Dostlarını düşman, düşmanlarını dost görmeye başladığında, gerçekten uzaklaştı. İşte bu kadar istekleri peşinde koşan insanoğlu yaratılışını da Yaratanı da terk etti. O kadar sahteliklere saptı ki erkekler erkek gibi olmaktan, kadınlar kadın gibi olmaktan, çocuklar çocuk gibi olmaktan, yaşlılar yaşlı gibi olmaktan uzaklaştı...

Ekosistem tümüyle sahte bir hal aldı. Tüketilen gıdalar, kullanılan kozmetikler, yapılan işler, giyilen kıyafetler, yaşanılan ilişkiler, kurulan iletişimler her şey gerçekten uzaklaştı. Gerçek insanı üstün kılardı oysa... İnsan sahte ile aciz kalmayı seçti...


 





Okumaya Devam Et

19 Ekim 2024 Cumartesi

BEREKET NEREDE?

 

Uzun ve sıcak geçen bir yazın ardından nihayet sonbahara giriş yapılmış, Eylül ile birlikte kavurucu sıcaklar yerini hafif bir serinliğe bırakmıştı. “Ne kadar yorucu, monoton bir yazdı, şükür geride kaldı.” diye düşündü Hatice. Çocuklar ile birlikte, tüm gün evde yaz sıcağında pek bir şey yapamamışlardı. Okullar kapanıp, yaz tatili başlayınca geç yatıp geç kalkmaya başlamışlar, nerdeyse sabahı yaşayamaz olmuşlardı. Öğleye doğru uyanıyorlardı, sonra birden akşam oluyor, bir şey yapmaya pek fırsat kalmıyordu. Ama artık tatil bitip okullar açılmıştı. Hayatlarına uzun bir zamandan sonra düzen gelmeye başlamıştı. Çocuklar okula yetişebilmek için erken kalkıyorlardı. Büyük kızı geç kalmamak için erkenden kalkıp servise yetişiyor, küçük kızını da evin yakınındaki okula kendisi götürüp getiriyordu. Kızını bırakıp geldikten sonra tekrar uyuyamıyor, etrafı toparlıyor, mutfağa geçip yemek hazırlığına başlıyordu. Öğle olmadan tüm işi bitiyordu.

Yine o günlerden birinde; işlerini bitirince saate bakıp, Ne yani o kadar iş yaptım, daha öğle olmamış” dedi. Kendine bir çay koyup balkona oturdu Hatice, düşünmeye başladı. Ne kadar güzeldi, insanın hayatında düzen olması, sıralı bir şekilde işlerini yetiştirmesi. Birden yazı düşündü, yetişmeyen işler, geçiveren günler aklına geldi… Şimdi öyle miydi? Evdeki herkes erkenden kalkıyor, işine gücüne koyuluyordu. Erken kalkmanın bereketi diye düşündü.

Hatice çocukken yazları anneannesinin yanına köye giderdi. Köyde gün erkenden başlar, herkes işe koyulurdu. Anneannesinin “Sabahın bereketi başkadır yavrum” dediğini hatırladı. Hatice’nin de şu an yaşadığı tam da buydu işte… Sabahın bereketi! Ee ne de olsa erken kalkan yol alırdı. Ne kadar da doğruydu. “Güzel günlerdi, her şeyin lezzeti, keyfi vardı” dedi kendi kendine. Aslında imkânlar şimdi ki zamandakine göre sınırlıydı, ama teması vardı her şeyin, bereketi başkaydı.

Çayını tazelemek için mutfağa girdiğinde masanın üstündeki ezilmiş muzlara gözü ilişti. Her seferinde daha az alalım diyorlardı, ama eşi de kendi de pazara gidince dayanamayıp çokça alıyor, ezildiği için bir kısmını atmak zorunda kalıyorlardı… Çocuklarda ezik muzları yemek istemiyordu. Hatice ne zaman meyveyi kararında alsa sanki o meyvelere ayrı bir tat geliyordu. Çocuklarda iştahla yiyor, meyveler ziyan da olmuyordu. "Az olunca bereketi artıyordu sanki..." diye düşündü. Sonra aklına annesinin çocukken hazırladığı sofralar geldi. 

Hatice kıt kanaat geçinen bir aile de büyümesine rağmen evlerinden misafir eksik olmazdı. Anneciği sofrayı kurardı. Evde ne varsa ikram eder; çocuklarını da "Misafir geldi mi bereketi ile gelir, sakın ağırlamaktan çekinmeyin." derdi. Gerçekten de öyle olurdu. Sofralar kurulur, herkesin karnı tok kalkardı. Evlerinden neşe eksik olmazdı. Babacığı da ayakkabı boyacısı olmasına rağmen hepsinin ihtiyacını karşılardı. Hiçbirini mahrum etmezdi. Derdi ki; Az kazanın, helal kazanın. Helal para bereketlidir. Sizi mahcup etmez. Hatice daha küçükken anlamıştı azın bereketi olduğunu… Gözleri doldu. Nurlar içinde yatsınlar ne güzel değerler katmışlar bize... diye düşündü. Şimdi o da anne olmuştu. Çocuklarını düşünüyor. Ve onların beslenmeleri için elinden gelini yapıyordu. Ancak bunu yaparken yiyecekleri israf ettiğini fark etti.

Hatice yiyebileceklerinden daha fazla meyve almanın israftan başka bir şey olmadığını anlamıştı. “Hem bu yiyecekleri israf ediyoruz. Hem de bunları almak için çalışıyoruz” dedi içinden. “İnsan zamanı verimli kullandığında bereketini nasıl hissediyorsa, ihtiyaçlarını belirleyip ona göre harcadığında da kazancının bereketini hisseder.dedi. Nasıl da birbiriyle ilişkiliydi her şey. Akşam eşi eve gelince durumu anlatacaktı. Meyveleri fazla almadığında çocukların yediklerinden daha çok keyif aldığını ve meyvelerin de israf olmadığını söyleyecekti. Eşinin de kendine hak vereceğini düşünüyordu. Böylece bundan sonra aldıklarına daha fazla dikkat edecek ve gereğinden fazla hiçbir şey almayacaklardı.

Hatice, doğru bir karar almanın mutluluğuyla gözünü muzlara dikti. O muzlarla ne yapabileceğini düşündü. Aklına kurabiye yapmak geldi ve coşkuyla ayağa  fırladı. İsraf etmemeye hemen başlayacaktı ve böylece karar verilen bir işe erken başlamanın bereketini de alacaktı.  Hemen kollarını sıvadı, muzları soyup çatalla ezmeye başladı. Fındık ununu, balı ve kakaoyu ekleyip iyice karıştırdı. Elde ettiği hamuru küçük küçük yuvarlayarak yağlı kağıt serdiği fırın tepsisine yerleştirdi. Özenle yerleştirdiği hamurları önceden ısıtılmış fırına koydu. Çok geçmeden eve mis gibi bir koku yayılmaya başladı. Muzlar israf olmaktan kurtulmuş ve akşama kurabiyeleri hazırdı işte. Hatice, fırından tepsiyi çıkarırken mutluydu. Çocuklar okuldan eve geldiğinde kocaman bir bardak sütle kurabiyeleri yerken Hatice’nin yüzündeki gülümseme daha da artmıştı.

İnsanların pek çoğu az olanı küçümser. Bir çok konu da “Şuncacık şeyden ne olacak ki?!” der ama asıl olayın orada döndüğünü unutur. "Az yesem ne olacak ki, benim hiç yememem lazım zayıflamak için!" der bazen abartır... Bazen de; "Azıcık hareketle insan nasıl kaslansın ki kilometrelerce günlerce yürümesi lazım!" diyerek başlangıç hareketini durdurur.

İnsan her konuda asıl bereketin o az olanda olduğunu bildiğinde, Hatice’nin mutfağındaki gibi göz ardı edilen çürümeye mahkum bırakılan muzlar, günün mutluluğu ve yüzlerdeki gülümsemenin sebebi oluverir. İşten eve yorgun gelen babayı evdeki mutlu yüzler dinlendirir. O baba ertesi gün işe gittiğinde iş arkadaşlarına bulaştırır mutluluğunu… Az olan birden çoğalıverir...

Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; azı küçümseme… Aslında tüm işin bereketi, az olana verilen değerde saklı…






Okumaya Devam Et

17 Ekim 2024 Perşembe

GERÇEKLİK İHTİYACI

İnsanoğlu hep gerçeğin peşinde koşar. Genciyle yaşlısıyla… Kadınıyla erkeğiyle…

Mesela isteğinin olması için zorlarken; 

-“Nerede bu pantolon, çok geç kaldım çok. Anne! Anne siyah Pantolonum nerede?

-Makinada yıkanıyor …”

-Gerçekten mi? Gerçekten yıkamaya mı attın anne? Şaka yaptığını söyle, şimdi ne giyeceğim? Of anne ya…”

Veya bedelini ödemediği şeyin olmasını isterken;

-“Samed var ya otuz beş almışsın sınavdan!”

-“Gerçekten mi? Doğru söyle oğlum bak babam mahveder beni.”

-“Gerçekten ya hoca açıkladı az önce...”

Ya da tespit yaparken;

-“Şu karşı masadaki kızın gözlerine bak lens sanırım nasıl da parlıyor.

-Hiç sanmam. Gerçek gibi duruyor iyi bak.”

Ya da mutlu eden haberi pekiştirirken;

-“Bebeğimizin cinsiyeti kız imiş anne çok mutluyuz!”

-“Gerçekten mii!? Çok mutlu oldum evladım."

Veya bir problemi irdelerken;

-“Son günlerde eve geç gelmeye başladın Burak, babanla seni beklerken endişeleniyoruz. Sebebin var belli de nedir işin gerçeği anlat bakalım.”

Veya ilişkideki problemi çözerken;

 -“Yavuz bana gerçeği söyle! O ceketindeki sarı saç neyin nesi!?”

-”Karıcığım gerçekten bilmiyorum. Ofiste ceketimi ortak askıya asıyorum. Ofistekilerden birinindir mutlaka.”

Bir şeyin değerini ölçerken;

-“Yüzüğümdeki taşın gerçek olduğunu söylemişlerdi. Bir bakabilir misiniz?”

-”Hanımefendi. Maalesef ki bunlar gerçeğe yakın kalitede imal edilen taşlar. Ancak ışığı gerçeği kadar yansıtmayacaktır ve satmak isterseniz de pek para etmeyecektir bilginiz olsun.”

-”Gerçekten mi? Nasıl olur yaa!”

Duyduğunun değişmesini umarken;

-“Mehmet amca mı ölmüş? Gerçekten mi? Daha öğlen bakkalın önünde gördüm, oturuyordu.”

Veya bir haberin doğruluğunu anlarken;

-”Duydun mu teyze! Ekrem amcalar evlerini satmışlar.”

-“Neden peki?”

-“Bu sene yazlık almışlar bahçesi de varmış. Yapay olmayan, gerçek gübre ve tohum kullanarak sebze meyve ekeceklermiş. Hayatlarını orada geçirmek istiyorlarmış. ”

İnsanlar her zaman olayın, işin gerçeğini duymak, bilmek ister. Kaynağını öğrenme çabası vardır. Neredeyse her gün bir kez de olsa “Gerçekten mii!” sorusunu sorar. Eksik olduğunu hissettiği, bir türlü tamamlanamadığı bir puzzle parçasını arar gibi tekrar tekrar sorar “Gerçekten mi!?”

Neydi bizi bu kadar gerçeğin peşinde koşturan? 

Sanki, konu gerçekse hayat akıp gidecekmiş, eğer yalan ise duracak ve akmayacakmış gibi. 

Yediği bir yemek eğer gerçeğine yakınsa kişiye şifa verir. Hormonsuz yetişmiş meyve sebze şifa kaynağıdır. Fakat gerçeğinden uzaklaştığında, doğal halinden farklılaşmış ilaçlı meyve sebzeler ise hastalık kaynağı olur.

Deniz kenarında veya bir yeşil alanda oturduğunda seyrettiği manzara insana iyi gelir, sakinleştirir, huzur verir. En lüks alışveriş merkezine gezmeye gitse aynı rahatlamayı yaşayamaz. Çünkü doğanın kendisi gerçektir, insan orada huzur bulur.

Soluduğu havada bile gerçekliğe ihtiyacı vardır insanın. Bir ormandaki temiz hava zihni açar, canlılık verir. Bir köyde dağ evinde uyuduğunda, ertesi gün dinlenmiş bir şekilde erkenden uyanabilir insan. “Temiz bir uyku çekmişim” diye düşünür. 

Ve insanoğlunun aldığı nefesteki havanın gerçekliğine, içtiği suyun gerçekliğine nasıl ihtiyacı varsa, ilişkinin ve bilginin de gerçeğine ihtiyacı vardır.

Peki neden gerçeğe bu kadar ihtiyacı var?

Yaradılışı gereği insan gerçeğini arar, ona ulaşmak ister. Gerçek bilgi insan zihnini rahatlatır. “Tamam şimdi oldu, puzzle’ın parçaları birleşti.” dediği andır o. Gerçekten uzaklaşınca yolu şaşar insanın, eminliğini yitirir de eksik kalan puzzle parçası gibi yaşamı da hep eksik kalır. Aslında hayatta bir puzzle gibidir. 

O zaman insan bu hayatta  eksik mi kalmak ister? 

Yoksa gerçeğe sahip olmak mı?

 




Okumaya Devam Et

1 Ağustos 2024 Perşembe

WHICH WAS HAPPINESS?

“Yes, welcome, young people!

The name of this morning's workshop is called

"What is happiness?", said lecturer Alper and he talked about five different stories;

- One is Aysel, twenty-three years old, cashier, works twenty hours a week.

She is divorced and lives with her three-year-old son. She is preparing for nursing exams.

She spends her holidays either with her family or camping.

- Another one is Mehmet, twenty-nine years old, single.

He worked for a large brand company selling electronic devices for five years.

He has been actively playing in the basketball club for twenty-two years and he’s training children. The only thing that takes up his life is basketball.

He has neither the time nor the situation to go on holiday.

- The other one is Emre, he is thirty-five years old. He is married to Merve. They have three children aged nine, five and two. He is a long distance driver. He took paternity leave from work for the birth of his third child. They are barely making ends meet.

He loves fishing. They spend their holidays in places where they can fish, such as streams and lakes. 

- There is also Ufuk; forty-four years old. He lives alone. He is the general manager of a small company that produces computer programs, sixty kilometers away from his home. He manages a team of computer programmers.

He monthly earns seven times the minimum wage. He works almost sixty hours a week. Sometimes he returns home late. He has three children and is in the process of divorcing his wife. Every year, he goes on holiday abroad for three weeks.

He spends one week with his family and one week skiing.

- Selçuk has a great inheritance from his parents. He devoted himself to stamp collecting.

- Now, tell me; Who do you think is the happiest person among these five stories, including the reasons?

Filiz raised her hand and spoke up;

- Of course Mehmet, she said.

- He doesn't have the opportunity to go on holiday, but at least he has a hobby that will give him pleasure in life and this has turned into his profession.

He probably wakes up happy every day.

When Filiz finished her speech, lecturer Alper asked:

- So, does every pleasure last forever?

There was a commotion in the classroom. Ali wanted to speak;

- It can't last, sir, one day something will happen that will upset him.

- Sir, I think Ufuk is the happiest, said Serdar.

- He doesn't consider money as money and goes on holiday as he wishes.

Tuna asked for permission to reply on Serdar;

- I think Emre is the happiest, sir. It's hard to make ends meet, but at least he has a family to spend good time with

Anıl, on the other hand, thought that Selçuk is happy because he became rich without making any effort.

- Okay, said lecturer Alper,

What happens if all these things that you think are the reason for happiness are taken away from them one day?

- They will be unhappy, sir.

- In this case, can we say that their happiness depends on concrete things?

So they enjoy the tangible things they have, but they are unhappy when they get what they want and can't achieve more, right?

Alright, can a person be happy all the time?

What will make us always happy?

Experiential Design Teaching says; A person becomes happy as long as he owns the truth.

Reality is abstract, and abstract things are superior to concrete things.

I may lose my job today, but if I know the real strategies of starting a business, I can get back on my feet.

In happiness, there are momentary pains, but the pleasures are permanent. Despite the pain, there is a constant happiness that keeps me going.

Or I would be buying permanent pain in exchange for momentary pleasures.

When you look at it from the outside, it seems like there is a life that seems full of fun, pleasure and brightness at the moment... However, when you get inside, there is a constant feeling of restlessness, emptiness and meaninglessness...

Whereas, when you see happy people from the outside, their lives are simple, calm, temporary effort but overall peaceful...

If you look at the moments of both lives, you will be wrong. In the moment, pleasure trumps happiness. However, if we do not live in this world for a short term, we need a lifetime of satisfaction.

"That's why in the long run, no pleasure can compete with happiness, kids!"








Okumaya Devam Et

9 Aralık 2023 Cumartesi

VE ÖYKÜNÜN SONUNDA YALNIZCA İKİ TARAF KALIR


Ve öykünün sonunda yanlızca iki taraf kalır


Kelimeler…

İnsanoğlunun özüne işlenmiş…

Ruhundan ruhunu toprağa üfleyenin emaneti…

Bu dünyaya gelirken tembihlenmiş 

“Kaybetme, özünü ve kelimelerini…

Değiştirme onların yerlerini…”

Değiştirirsen anlamları değişir çünkü…

Anlamları değişirse anlayamazsın olması gerekeni…

Anlayamazsan olması gerekeni, yanlış yaparsın seçimini…

Hangi kelime peki?

“İyilik” kelimesine ne dersin şimdi?

En eskilerinden biri…

Basit ama derinlikli…

İçinden dışına yayılan bir vergi 

İyileştirme…

Dert edinme başkalarının derdini 

Onların acısına, yaşadığı zarara kayıtsız kalmama hali…

Nasıl ilgisiz kalabilirsin ki? 

Gördüğünde zor durumda olan birini 

Bunun için kaybetmiş olmak lazım birçok değeri

İyilik… 

Ne hayırlı bir kelime…

Başkasına akma hali “doğru ve güzelin” birlikte

Ne güzel bir verme…

Ne güzel bir birikim kendine…

Kim bu dünyada iyilik yapıp kazanmamış ki?

Kim iyiliğe ihtiyacı olana sırtını dönüp kaybetmemiş?

“Bencillikle” dünyasını daraltan, neyi genişletebilir ki hak edişinde?

Veren el, alan elden güçlüdür her demde…

Ve insan kendi meselesini çözüp başkalarını dert ettikçe yetkinleşir…

Çözüm marifeti, gücü, aklı gelişir…

İki kere kazanır;

Hem başkalarını ayağa kaldırır, hem de daha fazla ayağa kaldırabilecek bir güç kazanır…

İhtiyaç gördükçe, ihtiyaç görebilme potansiyelini artırır…

Çünkü insan bedel ödedikçe güçlenir, olgunlaşır…

Ödemedikçe acizleşir…

Acizleştikçe şikayet eder…

Acizleştikçe meseleler büyür gözünde…

İyilik, iyileştirir hem seni, hem diğerini…

İki kere kazanır insan… 

Kefesine iyilik biriktirmiyorsa, zıddını biriktirmeye başlar

Nedir peki iyiliğin zıddı?

Onu da tanır insan 

Öğretildi ona… Ve seçim, iradesine bırakıldı… 

Kötülük onun adı…

Yanlış ve çirkinin birlikte olması

Zarar ve acı veren olmak…

Kötülük…

Sonu hüsran olan bir seçim…

Kim bir başkasına zarar verip kaybetmemiş ki?

Kim acı verip, acı çekmemiş ki?

İki kere kayıp…

Hem başkasını düşürmek hem kendini…

Kötülüğe şahit olup ondan göz çekmek…

Kayıtsız kalmak zorbalığa…

Bir şey hissetmemek zulme uğrayana…

Kalp denen organın ruhunu kaybedip et parçasına dönüştüğünün alameti

Artık soyutta ölü o kişi…

Acıyı hissedemediği gibi 

hazları da hissedemeyecek şimdi…

Temas etmeyecek tüketimleri…

Algılayamadıkça, daha çok daha çok diyecek…

Oysa ölü bir kalp nasıl hissedebilir ki?

“Sana ne? İstediğimi yaparım”

İyiler böyle konuşmaz aslında… 

Kızgınsın senden bir beklenti olmasına

Oysa bilse değerini ve etkili olabileceğini...

Damlaların içinde bir damlasın ve 1 taneciksin 

O yüzden hürmet edilensin…

“Bana ne? Benim meselem değil ki”

İyiler böyle demez oysa… 

Umursamazlık zehiri akıtılmış damarlarına 

Anlayamıyor olayları, acıyı, yangını…

Uzak bir şey onun için… 

Oysa bir yere ateş düştüğünde, söndürmeye çalışmazsan onu

o ateş yayılır ve gün gelir sana hissedebileceğin kadar yaklaşır…

“Bizim ihtiyaç sahiplerimiz varken bizden olmayana mı yardım edelim?”

İyiler böyle demez oysa…

Irkçılık mantıklı görünmüş aklına

Oysa her insanın avantajı ve dezavantajı vardır toplamda

Onun yapabildiği ve senin yapamadığın…

Ve tersi…

Her birimiz birbirimizden farklıyız doğru

Ama yaratılıştan gelen farklar üstünlük ya da alçaklık sebebi değildir

Çeşitlilik sebebidir

O yüzden herkes aynı olmadığı için ilişki imkanı oluşur 

Bendeki zenginlik sana temas eder sendeki de bana…

Asıl üstünlük farklılıkların birleşebilmesidir

Zor olan budur…

Ve asıl başarı ırkı ne olursa olsun, davranışta kalitedir…

Çünkü bu kazanımsaldır, kalıtımsal değil…

“Hadi sen git çok istiyorsan onlara yardım et, bizi karıştırma”

Bencillikten kazanabileceğini fısıldamış vesvesesi ona…

Verdikçe daha fazla verebilecek birine dönüştüğünü bilmiyor mu yoksa?

Yukarı çıkardıkça yukarı çıktığını?

Güçlendirdikçe güçlendiğini?

Bilmiyor mu?

Hikmet imkanlarda değil, onları ne için nereye akıttığında gizli…

Kaybediyordur aslında kazandıklarını kendisine saklayan biri

Bu dünyaya sadece kendi zevklerini yaşamak için mi gelmişti?

Oysa insanın yaratılış amacı bundan çok daha ötesi…

Neden göremez peki değerini? Yakınlaşabileceği en kaliteli seviyeyi?

Neden model alamaz onu?

Herkes bakar ama herkes bedeline göre algılar gösterileni…

Ve algıladığına göre olur cümleleri…

Ağzından çıkanlar hedeflese de karşındakini, işareti seninle ilgili…

Meseleyi nasıl okuduğunun… ya da okuyamadığının delili…

Umurunda olmayışının… Rahatını bozmak istemeyişinin alameti…

Bağımlılıkları öyle mıhlıyor ki kişiyi

Yerinden kımıldayamıyor ne zihni, ne kalbi, ne bedeni

Vermek çirkin, almak güzel gelmiş uzun zamandan beri…

Bugün uzaklara üşenir, yarın yakınlarına değer çuvaldızın iğnesi…

“Yine mi aynı konu! 

Ben kötü şeyler görmek ve konuşmak istemiyorum, moralim bozuluyor”

Senin moralini bozan şeyi o insanlar yaşıyor

İletişim çağındayız değil mi?

Savaşlar cep telefonumuza sığdı, bebeklerin ölümü avucumuzun içinde seyirlik şimdi…

Ne acı değil mi?

Herkesin herkesten haberdar olabildiği reels paylaşabildiği bir dünyada kimsenin harekete geçemeyişi…

Ne acayip değil mi?

O zaman ne işe yaradı ki iletişim teknolojileri?

O insanların öldüğü yerde nasıl hiçbir şey olmamış gibi yaşayabiliriz ki?

Aynı ülkede olmadığımız için mi?

Hani komşusu açken tok yatan bizden değildi?

O zaman komşusu öldürülürken rahat yaşamak isteyen kimden?

Bir bebek öldürülürken…

Hayır hayır 

Bebekler ve çocuklar öldürülürken, 

Hayır hayır,

Binlerce bebek ve çocuk öldürülürken acımaz mı kalbi?

İnsana acı hissi sadece kendi canı için mi verildi?

Ya tamamen alırlarsa bu hissi?

Bu kadar büyük olayda göz görmezse gerçeği

O göze ihtiyaç olur mu ki?…

Görmek istemedi ya görülmesi gerekeni

Göz utanmaz mı?

Bundan sonra nereye baksa anlamaz...

Oysa tanıyabilirsin kötülüğü ve iyiliği

Ayrıştırabilirsin bu ikisini

Ve seçmek zorunda kalır insan birini

Ha bugün, ha yarın… 

Çünkü bu dünyada tarafsız kalmadı insanların hiç biri

Ve bu sahne bunun için tasarlanmadı…

Seçim yapman için yaratıldı.

“Kötülük de yapmıyorum, iyilik de yapmak istemiyorum” diyen…

Bir süreye kadar diyebilir…

Süre bitince vakası gelir

Öyle olur ki “Ben buyum!” der 

Çünkü hiçbir gerçek gizli kalmaz

Kalbinde sakladığı her şey,

zamanı gelince açığa çıkar 

Netleşir insanlar 

Ya kötülüğün yanındadır ya da iyiliğin…

Ve cümleleri ortaktır kötülükte bir olanların

Ortaktır tepkileri iyilikte bir olanların…

Onlar birbirlerine benzer…

Ve öykünün sonunda yalnızca iki taraf kalır

İyiler ve kötüler...

Meselenin çoğu buraya kadardır

Buradan sonrası değişmeyen bir hükümdür;

Dünyaya varis olmaya layık olanlar o şerefe nail olurlar...

 









Okumaya Devam Et