İLETİŞİM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İLETİŞİM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mayıs 2025 Perşembe

KURALLAR MI?

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Gözlerini hafifçe aralayıp telefonuna uzandı. Ekranın ışığı gözlerini kamaştırınca yeniden kapattı gözlerini. “Neyse ki daha vaktim var...” diye düşündü Eray. Gerinerek yataktan kalktı, elini yüzünü yıkayıp doğruca mutfağa geçti. Kahve makinesini çalıştırdı. Bir yandan kahvesini yudumlarken televizyonu ve bilgisayarını açtı. Mağazaya gitmesine gerek yoktu; her şeyi ekran üzerinden takip ediyordu. Sabah haberlerindeki bir başlık dikkatini çekti; “Uçan arabalar piyasaya ne zaman sürülecek?” Kulağa hâlâ inanılmaz geliyordu ama sadece bir anlığına. Yirmi yıl önce bir telefonla mağaza yönetmek, satış yapmak, toplantıya katılmak da bir o kadar hayal gibiydi.

Bugün uyanır uyanmaz telefona uzanıyoruz. İş yerindeyken evdeki robot süpürgeyi çalıştırabiliyoruz. Başta hayranlık uyandıran her şey zamanla sıradanlaşıyor. Tıpkı bir arının peteği nasıl yaptığını sorgulamamamız gibi. Ya da bir ineğin süt vermesine, bir tavuğun yumurtlamasına şaşırmamamız gibi... Doğada her şey bir düzen içinde işliyor. Geceyi gündüz, kışı bahar takip ediyor. Güneş doğuyor, yapraklar dökülüp yeniden yeşeriyor. Sanki görünmez bir sistem var ve herkes görevini biliyor. Aksaklık yok, karmaşa yok. İnsan, bu düzene güveniyor. Gece başını yastığa koyarken sabahın geleceğini sorgulamıyor. Ateşe dokunursa yanacağını, suya girerse yüzebileceğini biliyor. Ve bu bilginin üzerine medeniyetler inşa ediyor.

Ama insan kendi hayatında, özellikle ilişkilerinde bu düzeni kurmakta zorlanıyor. Teknoloji gelişse de iletişim kolaylaşmıyor. Belki de en büyük eksik burada. İnsan, doğadaki kuralları kabul ediyor ama ilişkilerin de kendi kuralları olduğunu fark edemiyor.

Kahvesinden bir yudum daha aldı Eray. Aklına en yakın arkadaşı Ali geldi. Ali iyi niyetli, çalışkan biriydi ama ilişkilerinde sürekli aynı sorunları yaşıyordu. Kimseye “hayır” diyemiyor, bu yüzden hep zor durumda kalıyordu. Evliliğinde sorun çıkmasın diye susuyor, kızının her isteğine boyun eğiyordu. Oysa bazen “hayır” demek gerekirdi. Bu da bir tür düzendi, bir sınırdı. Tıpkı doğadaki kurallar gibi; ilişkilerin de bir ölçüsü olmalıydı. Demek ki evliliğin, ebeveynliğin, dostluğun da kendine özgü bir sistemi vardı. Ve bu sisteme uyulmadığında sorun kaçınılmazdı.

Bir arkadaşı geçen gün şöyle demişti Eray’a: “Hiçbir şey başıboş yaratılmamıştır. Hayatta tesadüf yoktur. Her şey bir düzen içinde gerçekleşir.”

O ana kadar bu sözün derinliğini tam anlamamıştı. Ta ki, önemli bir ihaleyi kaçırıncaya kadar...

Aylarca emek verdikleri projede son dosyayı teslim etmek ona kalmıştı. “Nasıl olsa yetiştiririm...” diyerek erteledi. Bugün yaparım, yarın yaparım derken iş son geceye kaldı. O telaşla bir detayı gözden kaçırdı; hesaplamalarda kritik bir hata yaptı. Ve olan oldu, dosya hatalıydı, ihale geçersiz sayıldı. Şirket büyük bir fırsatı kaybetti. O gece boyunca düşündü. “Ne oldu da işler bu noktaya geldi?” 

Kendince küçük bir ertelemenin bu kadar büyük bir sonuca yol açabileceğini tahmin etmemişti. Ama şimdi fark etmişti, zamanında yapılmayan her iş, bir sonraki adımda büyüyerek karşısına çıkıyordu. Kurallar sadece doğada değil, hayatın her alanında vardı. Göz ardı edilen her ilke, bir gün daha büyük bir kayba dönüşüyordu.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi


Bu olaydan sonra hayatına daha dikkatli bakmaya başladı Eray. Sadece işini değil, ilişkilerini, alışkanlıklarını, hatta düşünme biçimini bile gözden geçirdi. Küçük sandığı ihmalin büyük bir zarara yol açması ona bir şey öğretti: Hiçbir şey sebepsiz olmuyor. İnsanın hayatındaki aksaklıkların çoğu, kuralı olan şeyleri kural dışı yaşamaktan kaynaklanıyordu belki de. İşin, zamanın, ilişkinin, güvenin, sabrın, söz vermenin, sözünde durmanın... Hepsinin bir ölçüsü vardı. Ve bu ölçüler göz ardı edildiğinde önce bir şeyler bozuluyor, sonra her şey...

O gün bugündür Eray, bir mesele karşısında ne yapacağını bilemediğinde kendi kendine şu soruyu sormaya başladı: “Acaba burada görmezden geldiğim bir kural mı var?” 

İlginç olan şuydu, sorunun cevabı çoğu zaman çoktan belliydi. İnsan doğruyu çoğu zaman biliyordu ama ya üşeniyor ya erteliyor ya da yüzleşmek istemiyordu. Tıpkı zamanında teslim etmeyi bildiği halde dosyayı son geceye bıraktığı gibi.

Eray artık şunu biliyordu; hayat, doğa gibi çalışıyordu. 

Ne eksik ne fazla... 

İnsan ne ekerse onu biçiyor, ne verirse onunla karşılaşıyordu...

 

 


 

Okumaya Devam Et

1 Nisan 2025 Salı

HALLEDERİZ

Deneyimsel Tasarım Öğretisi


Neslihan ve Ekrem evleneli tam on yıl olmuştu. Ne kadar severek evlenseler de birbirlerine o
lan tahammülleri de zaman içerisinde azalmıştı. Ekrem sorumluluklarını hep erteler, Neslihan da buna sinir olurdu.
 Ekrem’in, "Şimdi sırası değil..." diye söylenmeye başlaması, Neslihan’ı oldum olası çıldırtırdı. O da eşi her böyle söylediğinde; "Şimdi değilse ne zaman? Bu sıra bize niye gelmiyor acaba?" diye bağırırdı. Kavgalarının asıl sebebi çoğunlukla ikisinin de önem sırasının farklı olmasından kaynaklanıyordu. Neslihan artık "Hallederiz, bakarız, takma kafana…" gibi söylemlerinden yorulmuştu. Hiçbir şey halledilmiyor; aksine işler olduğundan da çıkılmaz bir hal alıyordu. Neslihan eşinin bu savsaklamalarından artık yorulmuştu.

O gün Neslihan, belki bir umut, bu sefer yapar diye; çocuk odasının dolabının kapağının değişmesi gerektiğini Ekrem’e tekrar söyledi. Aldığı cevap yine aynıydı; “Şimdi sırası değil toplantım var, sonra bakarız, hallederiz.” Neslihan kavga etmek istemiyordu. Zaten bağırsa da çağırsa da Ekrem’de bir davranış değişikliği oluşturamadığının farkında idi ama yine de tepkilerini kontrol etmekte zorlanıyordu.

Ekrem oldum olası rahat bir adamdı. Tanıştıkları ilk günden beri ailesi; "Sen bu adamla yapamazsın!" dese de Neslihan durumu önemsememişti. "Ah şimdi ki aklım olsa yine bu adamla evlenir miydim?" diye geçirdi içinden. Bir taraftan evi toparlıyor, bir taraftan düşünüyordu. "Basit gibi görünen şeyler, bir evin içine girince ne kadar da önemliymiş meğerse..." diye geçirdi içinden. Çocukların çamaşırlarını dolaba yerleştirmek için dolabın kapağını açtığında, tak diye bir sesle irkildi. Birden gözleri karardı. Refleksle elini alnına götürdü. Sesin şiddetinden ne olduğunu o an anlayamamıştı. Alnından aşağıya sıcak bir şeylerin aktığını hissetti. Kulakları uğulduyordu. Elinin ıslandığını fark ettiğinde artık çok geçti. Elini alnından çekip baktı; kıpkırmızı idi. O an anlamıştı başını yardığını ve acısını da kanı görünce hissetmişti. Dolabın gevşek olan kapağı yerinden çıkmış ve kapının köşe tarafı Neslihan’ın alnına gelmişti. Hemen bir havlu alıp kanayan yere bastırdı. 

Neslihan soğukkanlı bir insandı. Aklına evinin karşısında ki sağlık ocağına gitmek geldi. Ayakkabı bile giymeden kapının önündeki terlikleri ayağına geçirdi. Bir taraftan da havlu ile yarasına basıyordu. Elli metre aşağıdaki sağlık ocağına vardığında onu gören doktor, yaranın büyük olduğunu, burada tedavi edemeyeceğini, hastane de dikiş atılması gerektiğini söyledi.  Ekrem’i aradı. Ekrem'in panikle; "Tamam aşkım sen hastaneye geç, ben geliyorum, hallederiz." demesi ile Neslihan kendini kaybetti. "Neyi hallediyorsun Ekrem! Bir şeyleri halletmek için illa birine bir şey mi olması lazım. Ölünce mi halledeceksin? Ya çocuklara bir şey olsaydı. Üç aydır sana dolabın kapağını tamir ettir diye söylüyorum." diye bağırdı acısıyla.  "Merak etme Ekrem, ben bu işi kökten halledeceğim." deyip telefonu hışımla kapattı. Doktor, idareten pansuman yapmış, yarayı kapatmıştı. Zaman kaybetmeden hastaneye gitmesini söyledi. Eli alnında hastaneye gitti… İlk defa aklından eşi için, annemler ne kadar haklıymış; bundan koca falan olmaz düşüncesi geçti. Evet Ekrem’in hallettiği şeyler de vardı; yıllar içinde yapması gereken şeyleri erteleyerek Ekrem, evliliğinin temeline dinamiti koymuş asıl evliliğini halletmişti.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi







Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; ertelenen her şey büyür. İnsanlar basiti önemsemeyip ertelediğinde aslında hiçbir şeyi halletmezler. O an için sorun yokmuş gibi görünse de durum görünenden çok farklıdır. Zamanında yapılmayan işler, daha büyük sorunlara sebep olur. Sonra da bu işler neden bu hale geldi diye insan düşünür durur. Bu hayattın bazı yazılı olamayan kuralları vardır. Kurallar insanın işlerini kolaylaştırır. İnsanlar kurallara uymadıkları her yerde problem yaşarlar. Çözüm aslında çok basittir; yeter ki ertelenmesin...

 


Okumaya Devam Et

25 Mart 2025 Salı

PAYLAŞMAK NE GÜZEL...



Her zamanki gibi yine koştura koştura girdi ofise. Çantasını masasına koyduktan sonra bilgisayarını açtı. Yazması gereken yazıyı yazıp dosyasını tamamladı. Şimdi mutfağa geçip çayını alabilirdi. Mutfak, çay sırasında beklerken aynı zamanda yeni havadislerin alındığı bir yerdi. Gittiğinde görevli bayan anlatıyordu. “Yeni bir şef gelmiş. Odasını hazırladılar. Bugün başlıyormuş.”

Bir değişiklik daha! Son zamanlarda özellikle çok sık idareci değiştirmeye başlamışlardı. Bakalım bu kişi nasıl olacaktı?  Çok geçmeden cevapları da gelmeye başladı. Neşe hanım herkesi tanışmak için odasına çağırmıştı. Canlı, dinamik birazda ilk bakışta burnu havada gözüküyordu. Herkes toplandıktan sonra kendini tanıttı. Çalışma sisteminden bahsetti. İş takibine, birlik ve beraberliğe önem verdiğini, problem olduğunda her zaman yardımcı olacağını belirtti. Gelen herkes neredeyse benzer konuşmaları yapıyordu. "Bakalım söylenenler yapılacak mı?" dedi Nihal içinden. Konuşma bittikten sonra, çay, kahve kurabiye ikramı vardı. Biraz şaşırmıştı Nihal ve diğerleri. Daha önce böyle bir başlangıç yaşamamışlardı.

Nihal çalışmayı severdi. İşinde gücünde, sessiz, sakin kendi dünyasında denir ya, tamda öyle biriydi. İşini yapar, kim nerede ne yapmış ilgilenmezdi. Kısa bir süre sonra Neşe hanım yeni bir proje vermişti ona ve beraber çalışmaya başlamışlardı. Nihal ilk gün şaşırmıştı, şaşkınlığı artmaya da devam ediyordu yeni şefini tanıdıkça. Bireysel çalışmaya alışkındı fakat Neşe hanım pekte onu yalnız bırakacak gibi gözükmüyordu. Kapısını çaldı.. İçeri girdiğinde şaşırdı, oda değişmişti. İlk günkü resmi oda gitmiş, çiçeklerin, çay, kahve makinesinin, ikramlıkların olduğu, samimi bir ortama dönüşmüştü. Diğer idarecilerinkinden çok farklı olmuştu. Neşe hanım kendi tarzını yansıtmıştı, belli oluyordu.

Projeyi konuştuktan sonra biraz sohbet etme imkanları olmuştu. Keyif almıştı Nihal. İyi hissetti kendini, motivasyonu artmıştı. Bu kadar işin arasında Neşe hanımın onunla sohbet etmesi mutlu etmişti. Çok işi vardı fakat ona vakit ayırmıştı. Zaman geçtikçe diğer arkadaşlarından da benzer şeyleri duymaya başlamıştı Nihal Neşe hanımla ilgili.... İkramlı, samimi biriydi. İşle ilgili problem çözme marifeti yüksekti. Fakat onları en çok etkileyen cömertliğiydi.

Artık grup toplantıları çok keyifli geçmeye başlamıştı. İnsanlar birbirlerine yakınlaşmıştı. Bunda Neşe hanımın payı çok büyüktü. Nihal'le ilgilendiği gibi arkadaşlarıyla da ilgileniyordu. Zamanını paylaşıp dertleriyle ilgileniyordu. Cömertlik sadece parayla olan bir şey değildi bunu anlamışlardı. Neşe hanım nefes alacağı, dinlenebileceği zamanları da onlarla ilgilenerek geçiriyordu. Zamanını paylaşıyordu, zaten ikramı eksik olmazdı. Ofisin havası ve ilişkiler değişmeye başlamıştı. Bu sohbetler sırasında herkesin özel günlerini, hassasiyetlerini öğrenmişti Neşe hanım. Kiminin çocuğuna okul hediyesi, kiminin annesine, kiminin doğum gününde kendine hediyeleri olurdu. Beklenmeyen zamanlardaki minik hediyeleri mutlu ediyordu herkesi.

Cömertlik… İnsanın kendinden başkası için harcama yapması… İnsanların bireyselleştiği, bencilleştiği zamanlarda bir insanın zamanından, imkanlarından birileri için harcaması çok kıymetliymiş. Nihal bunu çok iyi anlamıştı. İnsan kendinde olanı paylaşınca azalacağını düşünür fakat hiçte öyle değilmiş. Neşe hanım bunun çok güzel örneğiydi herkes için…






Okumaya Devam Et

15 Mart 2025 Cumartesi

PENCERE ÖNÜ ÇİÇEĞİ

Yağmur diner dinmez kendini dışarı attı Sümeyra. Kafasını puslu gökyüzüne kaldırdı. Bir kaç saat önce yağmura fırtına eşlik etmişti. Her yeri kırıp dökmüş ama arkasında inanılmaz bir dinginlik bırakmıştı telafi etmek istercesine. Bazı insanlar fırtınaya ne kadarda benziyordu… Gökyüzü mavi gri arası bir tona bürünmüştü. Durdu ve ciğerlerine hava yerine toprak kokusu çekti ve düşünmeden edemedi insanoğlu ne kadar da nankördü. Oysa gören göz için ıslak toprak zeminde duran bir salyangozdaydı mucize. Soluduğumuz hava, gözümüzün gördüğü gökyüzü, sırtımızı dayadığımız ağaçlar ve ya yürürken sana yoldaş olan bir kedideydi mucize ama insanların çoğu göremedi. Bunu düşündükçe üzüldü…

Yürümeye devam etti yürüdükçe fırtınanın arkasında bıraktığı hasarı daha yakından görmeye başlamıştı: devrilen ağaçlar, kuru bir yer bulmaya çalışan hayvanlar, dükkanlarına giren suyu çıkartmaya çalışan ustalar, harap olan arabalar… Yetmezmiş gibi hava kararıyor ve insana bir hüzün hakim oluyordu. Öyle ki nereye baksa bir keder fotoğrafı görüyordu hiç umut yokmuşçasına. Üstelik hava giderek kararıyor, insanlar birer birer içlerine çekiliyor, kimse tutunacak bir dal, sığınacak bir merdiven altı bulamıyordu ama yılmadı yürümeye devam etti çünkü biliyordu tüm bu karanlığa inat aydınlık da vardı. Çünkü bu hayatta her şey çiftiyle yaratılmıştı: gece-gündüz, iyi-kötü, aydınlık-karanlık, kadın–erkek… Ve bu çiftlerdi eşsiz olan tekleri var eden…

Yürüyor, yürüyor, yürüyordu… Birden durdu, gözleri tek bir noktadaydı. Öyle ki gözünü kırpsa o görüntünün gitmesinden korkuyordu. Gece çökmeye bu kadar yaklaşmışken , karanlık adım adım hakim olmaya başlarken tüm bunlara inat oradaydı. Çölde su bulmuşçasına sevinçle gözlerini parlatan bir evdi, insana sıcacık kömür sobasının dibinde oyunlar oynadığı zamanları hatırlatıyordu. Aslında oldukça sıradan bir evdi, ah! pencerelerin önünde ki çiçekler olmasa… O çiçeklerdi sadece varlığıyla yüz güldüren, insanın gözbebeklerine ışık yerleştiren, iyiye dair ne varsa hatırlatan. İnsana iyi olmayı öğreten, hem faydalı hem güzel… 

İnsan bu hayatta neyi algılıyorsa zamanla ona benziyordu. Belki de bu yüzden o çiçeklerin tam karşısına bir tabure çekip oturmak istedi. Çünkü sadece görmek bile insanın içinde bahar bahçe uyandırıyordu. Sadece varlığı insanın içindeki umudu dürtüyordu. Düşünmeden edemedi insan nasıl çiçeklere benzerdi? Çünkü bazen bazı insanlar pencere önü çiçeği hissiyatı verirdi. O insanların o kadar güzel bir tebessümü olur ki bir ortama girdiğinde sanki o ortama güneş doğmuş gibi bir neşe gelir. Öyle iyi ihtiyaç görür ki yanında kendini güvende hissedersin. O kadar faydalıdırlar ki o faydadan pay alabilmek için etrafında haleler oluşturur insanlar. O kadar canlıdır ki o insanlar; bazı yerlere sırf o var diye gidilir, bazı yerlerden o yok diye dönülür. Öyle güzel bağ kurar ki onunla dertlenip ağlamayı, onsuz gülmeye yeğlersin.

O insanların ortak özelliklerini düşündüğünde tek bir noktaya varıyordu Sümeyra, hepsi ne kadar da albeniliydi… İnsan ne kadar canlı, tebessümlü, faydalı, samimi ve ihtiyaç görüyorsa o kadar çok ilişkilerinde albenili hale geliyordu ve birer pencere önü çiçeğine dönüyordu. Yüzünde bir tebessüm belirdi, aklında ise bazı insanlar. Bazen bazı insanlar bu hayatın pencere önü çiçeği ve iyi ki varlar… Önce gördüğü, sonra hayatında ki çiçeklere şükretti.

Sonra insanları düşündü;

Kimisi fırtına kimisi çiçek.

Hepsi içimizde hepsi seçenek.

Ve aslında tüm mesele ne olacağını seçmek.






Okumaya Devam Et

2 Kasım 2024 Cumartesi

EViNiN ÖNÜNE SEN DE BiR ÇiT ÇEK

İşten eve gelirken “Arabayı park etmekte zorlanacağım şimdi!” diye düşündü. Nalan, her seferinde araba park etmekte bir sorunla karşılaşırdı. Evleri cadde üzerinde ve evlerinin önünde araç park yeri olmasına rağmen yer bulamazdı. O yerin bu apartmanlara ait olduğuna dair bir işaret yoktu, boş olduğunu gören herkes oraya park edebiliyordu.

“Yine yer kalmamış ben şimdi nereye park edeceğim, iki saat park yeri aramak için diğer sokakları dolaşacağım. Bir sınır koysalar olmaz mıydı?” Yan sokakta arkadaşının evi vardı. “Onun bahçesi var ona sorayım,  bu akşam eşi il dışında olacaktı, oraya park edeyim.” diye düşündü. “Evin küçük bir bahçesi var ve bahçesinin etrafına çit çekmiş kimse oraya park edemiyor çünkü bir sınır var.”

Arkadaşını aradı, o da hemen “Tabi ki, sorun yok bizde bu akşam araç yok, aracını park edebilirsin.” deyince oraya yöneldi. “Bizim evin önünde de şu kadar bir çit olsa oranın bize ait olduğu anlaşılır aslında.” diye düşündü. Sonra arkadaşına teşekkür etti ve hızlıca evine doğru ilerledi.

Bir araba park etmek bu kadar zor olmamalıydı, neden bu kadar zor oldu ki? Sınırlar yoksa herkes orayı işgal eder, bir sınır çizildiyse diğer insanlar izin ister ve sonrasında da teşekkür eder. Sınırlar... İnsanın ilişkilerinde çoğu yerde problem yaşadığı sınırlar....

Nalan işten çıkmış yoğun bir gün atlatmıştı. Şirkette toplantılar, iş görüşmeleri uzun bir gün geçirmişti. Akşam eve gidip daha yemek yapacak, çocukların ödevlerine yardımcı olacak, ütü yapıp çamaşırları katlayacak, bulaşıkları halledecek yapacağı bir sürü daha iş vardı. "Gece uzun olacak." diye düşündü. Hep çok yorulduğundan işinin hiç bitmemesinden bahseder ve kıymetinin de bilinmediğini anlatır dururdu. ”Kızım, hayatta bu kadar marifetli olmayacaksın yoksa her işi sana yaptırırlar!” Aslında içten içe bu kadar iş halledebildiğine de sevinirdi ama kıymetinin bilinmediğinden de şikayet ederdi. İyi bir şirkette yönetici, çocukların ödev arkadaşı, evin hanımı, mutfağın aşçısı, alışverişin sultanı, çocuklarının annesi olmaktan memnun olduğunu zannediyordu. Bu rollerin her birinin üstesinden geliyor çalışıyor, çalışıyor, çalışıyordu. İşte çok yoğun çalışıyor, evde hiç bir iş bitmiyor, hiç dinlenmeden ev iş arasında gidip geliyordu. Etrafı nankörlerle dolmuştu. Çocuklar annesinden memnun değil, eşi karısından memnun değildi aslında. Çok yoruluyor ama herkesi memnun etmeye çalıştıkça onların mutsuzluğuna şahit oluyordu.

Evdeki bütün işlerini halledip, eline bir çay alıp balkonda saatlerdir elinde telefona bakan kocasının yanına oturdu. Uzunca bir süre kocasını izledi. Sosyal medya videolarının içerisinde kendini kaybetmiş gülen adamı dakikalarca izledi.  “Hayat bu kadar zor olmamalıydı, ben bu kadar yorulurken etrafımdaki insanlar neden tüketim çılgınlığındalar? Aslında ben olmam gereken yerde değil miyim? Aslında eşimin çocuğumun işyerindeki arkadaşlarımın alanlarını sınırlarına mı geçtim? Bizim evin önündeki park yeri gibi...

Belli ki ben olmam gereken yerde değilim. Hayatta boşluk yok, bir yerdeysen başka bir yerde de değilsin Nalan! Neden bu kadar çok yoruluyorum? Kendi kendime iş çıkarmış olabilir miyim? Yoksa bu adam niye bu kadar rahat saatlerce sosyal medya videosu izleyerek mutlu olabiliyor. Onun yapması gereken birçok şeyi ben yaptığım için haliyle ona da iş kalmıyor. Sonra da oluşturduğum bu adamdan şikayet ediyorum. Aslında mesele tam olarak da bu! Etrafımda bulunan insanların sınırlarını işgal etmişim. Aynen evin önündeki boş alan diye park eden araçlar gibi. Her akşam kızıyorum ya aslında ben eşimin, çocuğumun sınırlarını aşmış onların hayatlarına da müdahale etmiş olabilir miyim? Belki adam çocukları ile ilgilenecek, evin alışverişini yapacak, evin geçimini  sağlayacak ve güçlenecek. Ben oradaysam oraya kimse giremez. Önce orayı terk etmek lazım.”

Nalan bir aydınlanma yaşadı, aylardır kafasında deli sorular. Bu çocuklar, bu adam neden beni hiç görmüyorlardı? İşin gerçeğini bildiğinde ve uyguladığında her şey çok kolay, bilmediğinde ise hayat çok zor ve yorucu olabiliyordu. Gerçek neydi o halde?

Gerçek kişiye göre zamana göre mekana göre değişmeyen şeylerdir. Tartışma götürmez, yalındır, üzerine çok konuşulmaz, kolayca uygulanır.  Uyguladığında güçlenir, uygulayamadığında zorlanır insan. Ateşin eli yakması gibi... Bunun üzerine insanlar tartışmaz, ateşin eli yaktığını bilen insanlar tedbir alırlar ve eline ateşi yaklaştırmazlar. Bilmeyen bebek elini ateşe değdirdiğinde yanar. Çok basit değil mi? Ateşin gerçeğini bilen onunla kaynak yapar, ısınır, üzerinde yemek yapar. Onu kullanır hayatında başarılı ve mutlu olur.

Peki ilişkilerin gerçeği neydi? Nalan ne yapmalıydı? Etrafındaki insanlar aslında bu hayatta yorgunluk sebebi miydi? 

Nalan küçük bir taşı oynatmış olsa işler yoluna girecekti. Hayat ona sürekli “Nalan yerine geç! Nalan yerine geç!” diye uyarı veriyordu aslında. Şimdi artık yerine geçme zamanı! “Başkasının sınırları işgal edersen senin de sınırlarını işgal ederler.” diyordu hayat Nalan’a. “Yerine geç ve evinin önüne bir çit çek Nalan! Emin ol hayat yolculuğun daha kolay olacak...”





Okumaya Devam Et

19 Eylül 2024 Perşembe

KİM KİMDİR SERÜVENİ

İnsanlar ne kadar farklı değil mi? 

Ten rengi, coğrafyası, saç şekilleri, gözleri… 

Ne kadar zengin bir çeşitlilik var… 

Somutta böyle olduğu gibi soyutta da böyle, 

Düşünce tarzları, hayatı algılamaları, aktarımları, gittikleri yönler, istekleri; bunlar da çeşitli… 

Nasıl ki ten renkleri çeşitli olsa da bunları biz ayrıştırabiliyor bir gruba dahil edebiliyoruz,

Beyaz tenli, buğday tenli, bronz tenli, siyahi… 

Nasıl ki göz renklerinin farkını anlayabiliyoruz, 

Kahverengi, gri, yeşil, mavi… 

Nasıl ki saçların yapısını sayabiliyoruz, 

Kıvırcık, düz, dalgalı… 

Soyut olan farklılıklarını ayrıştırmanın ve anlamanın da bir yolu var. 

Nörolojik tarzları neler? 

Hangi insan hangi kanaldan daha çok algılıyor? 

Dolayısıyla nasıl aktarıyor, neden öyle aktarıyor? 

Eksikleri, kendine katması gereken yönler neler?

Hangi konularda iyi, marifetli? 

Hakikaten bunları da fiziksel farklılıkları gibi ayrıştırabilmenin de bir yolu var:)

İnsan bunları ayrıştırdığı zaman farklılıkları anlamlandırmış olur. Zihninde birden “Haaaa demek ondan böyleymiş... gibi bir cümle yankılanmaya başlar, rahatlar.

Bu insanın kendisini de diğer insanları anlama için de geçerli.

Rahatlama hissinden sonra yeni yeni sorular zihnini kurcalamaya başlar. “E o zaman nasıl olacak? Ne yapacağım bu insanla iletişim kurabilmek, ilişkimi yönetebilmek için?

Hiç endişelenme der Deneyimsel Tasarım Öğretisi, soru varsa cevap var :)  Sorular da cevaplar da bol bol… 

Ama önce ilk adımı atalım değil mi?

Önce bir kalibre edelim farklılıkları…

Önce bir anlayalım sebepleri, zihnimiz rahatlasın ki ilişki denizine rahat rahat yelken açalım.

İnsan farkı fark etmezse sorunlar içinde boğulur durur… 

İnsan farkı kabul etmezse iletişimini ilişkisini nasıl yönetir?

İlk aşama; karşımdaki kim ve ben kimim? 

İlk ve öyle önemli ki buradan başlıyor serüven…

Bu serüven için yanımıza biraz gerçeğe olan merak, biraz harekete geçme, biraz da öğrenmeye açlık aldıysak, haydi bakalım Kim Kimdir?

 




Okumaya Devam Et

3 Ağustos 2024 Cumartesi

EVET




Necmi, Reyhan’a şiirini yazalı ve yollayalı üzerinden iki hafta geçmişti. Reyhan’la ara ara haftada iki üç kez karşılaşır, selamlaşırdı. O hafta nedense yolları da kesişmemişti. Acaba hayat onların evlilik yolunda yollarını kesiştirecek miydi?

Reyhan nasıl tepki verecekti? 

Reyhan’da aynı yola çıkacak mıydı onunla? 

Aynı yolda, aynı yöne, yan yana… Birbirine bakmadan, gözler hep karşıda…Aynı yönde olabilecekler miydi?

İş yerinde bu konuları aklına getirmemeye çalışsa da Reyhan’ın cevabını çok merak ediyordu. Annesi farklı bir tebessümle açtı kapıyı o gün Necmi’ye. Necmi’nin annesi Perihan Teyze çok sever, çok da beğenirdi Reyhan’ı. Haberi de yoktu Necmi’nin mektubundan aslında. 

Perihan Teyze,o gün mahallede komşulardan yeni taşınan birine hayırlı olsuna gittiğinde Reyhan’ın geçen hafta bir kermes organizasyonuna katılıp, Gazze için uzun süredir birşeyler yapmaya niyetini gerçekleştirdiğini duyduğunda tekrar takdir etti Reyhan’ı. Eve geldiğinde de Necmi’ye anlattı bu takdirini. O gün Necmi adına gelmiş bir zarf bırakmıştı postacı. Zarfı annesinden alır almaz koştu odasına Necmi bir heyecanla. Perihan Teyze de şaşırdı bu duruma.

Reyhan dan beklediği cevap vardı içinde aslında. Nasıl durabilirdi ki o anda?

Reyhan da cevabını dökmüştü dizelere;

“Merhaba…

Seninle evlenir miyim diye sormuşsun bana,

İnsanların normallerine anormal bir yaşam stili vaad etmişsin.

İnsanların, daha doğrusu evlenmek isteyen genç kızların tercihleri pek bu yönde değil. Neredeyse hemen hemen hepsi maddiyatı güç, çok şaaşayı güzellik olarak değerlendiriyor benim aksime.

Peki ya yolumuz birse sen razımısın eksiklerime?

Arada sırada, hatta biraz fazla sırada katıldığım hayır işlerinden dolayı ev işlerindeki oluşacak aksaklıklara…

Yemek yapmaya zamanım olmadığında benimle yumurtaya ekmek banmaya razı mısın?

Hastalandığımda kapıyı sana pijamalarımla açmama, o halde bile tebessüm etmeye çalışmama…

Her ayın bazı günleri malum sebeplerle oluşturacağım gereksiz alınganlıklara razı mısın?

Senin kazandığını çoğunlukla ihtiyaca yönelik, arada sırada bazen miktarı kaçırarak gereksiz harcamalara savurma ihtimalime razı mısın?

Gücüm yetmediği için açamadığım salça kavanozundan dolayı salçasız yemek yemeye…

Sık sık bozulma ihtimali olan ev eşyalarımızı tamir etmeye çalıştığında, artan parçadan dolayı yapabilme ihtimalimin yüksek olduğu dırdıra razı mısın?

Soframızı olmayanla paylaşmaya, yeri geldiğinde aç kalmaya razı mısın?

Çoluk çocuğa karıştığımızda geceleri yetemediğimde bana destek olmaya…

Defalarca söylememe rağmen ders çalışmadıklarında tek işaretle onlara ders çalıştırmaya…

İşim uzadığında çocukları okuldan sen almaya…

Hatta onlara nadiren de olsa yemek yapmaya razı mısın?







“Elde edebileceğimiz somutluklardan vazgeçip, Tüm soyutluklarımızı ve farklılıklarımızı severek, birbirimize sevgimizi sözlerle değil de davranışlarımızla belli ederek, birbirimize destek vererek, aynı yöne birlikte yürüyerek, benimle evlenir misin?” demişsin yaaaaaaa:)

Aynı yönde, yan yana

Ortak hedefe doğru, aynı yolda…

Sen de razıysan yazdıklarıma,

EVET!

Seninle Evlenirim Necmi...




Okumaya Devam Et

9 Temmuz 2024 Salı

SİZ BENİM KİM OLDUĞUMU BİLİYOR MUSUNUZ?

Haziranın son haftasına girilmiş, kavurucu sıcaklar yerini hafif bir esintiye bırakmıştı. Kimsecikler işine gitmek istemiyor, ev işleri ise ağır bir yük gibi geliyordu. Okulları artık tatil olan çocuklar ise anneanneleri ve dedelerinin sıcacık yuvasında her gün bayram ediyordu. 

En sevdikleri yemekler her akşam sofrada yerini alıyor, bahçede dedeleriyle top oynuyorlar, sıkılınca da sakince oturup kitap okuyorlardı. Bazen de hiç şüphesiz anneannelerinin en sitem ettiği şekilde evin altını üstüne getiriyorlardı. Sonuçta torundu, baldan tatlı gelirdi değil mi? Amaaa bu kadar yeğenin yaz dönemi bu kadar fazla gelmesinden, evin hengamesinden sitem etmeye başlayan biri vardı; Emre. O son süreçte bambaşka bir dünyada yaşıyor gibiydi. Yeğen aşkıyla yanıp tutuşan Emre, artık çocuklara nasılsınız diye bile sormamaya başlamıştı. Her gün farklı bir macera ile gündeme geliyor, sürekli birileri arkasını toplamak durumunda kalıyordu. Aile fertleri bu değişime inanamıyordu.

Evde herkesin iletişim kurmakta artık zorlandığı, yeğenlerin dayılarını hiçbir şekilde anlayamadığı bir sürece giren Emre.

Emre bir şirkette yöneticiydi. Her fırsatta bu etiketini dile getiriyor ve bu her defasında karşı taraf için daha irrite edici bir hal alıyordu. Bir gün evde misafirler vardı, akşam son model arabası ile evin bahçesine giriş yaptı, aracı kıpkırmızı ve göz alıyordu. Arabasına binen, parfüm kokusundan nefes alamazdı. Geldiği daha öteden belli olurdu. Sürekli biraz daha fazla fark edilme çabasıyla insanları yormaya başlamıştı.

Emre yıllarca aynı şirkette mücadele vermiş başarılı bir çalışandı, fakat yönetici olmasıyla birlikte olay bambaşka bir yere vardı. Kendi çalıştığı süreçte yöneticisi ona elinden geldiğince destek olmuşken kendisi aynı konumda sürekli birilerini azarlamaya başlamıştı. Her seferinde bakın ben kimim, benim kim olduğumu sakın unutmayın vurgusu ile farklı bir insana dönüşmüştü. Her gün bir adım daha değişkenlik gösteriyordu. Eskiden şirkete girdiğinde yüzünde güller açan, günaydın demediği kalmayan Emre, artık asık bir yüzle içeri giriyor; kapalı alanda bile neredeyse güneş gözlüğü ile geziyor ve dik yürüyüşü, sert duruşu ile herkesin kendisinden korktuğuna inanıyordu. Bir ay geçtikten sonra bir sürü kişiyi işten çıkarmaya karar verdi. Birçoğu evli ve çocuklu olan çalışanlar, neye uğradığını şaşırmıştı.

Evde ailesi bu değişime şaşkın, iş yerinde iş arkadaşları yorum yapamaz haldeydi. Dostları ile artık daha az görüşüyor, görüştüğünde de sürekli gücünü vurguluyor; en güzel fikirlerin kendinde olduğunu iddia ediyor, kimseyi konuşturmuyordu. Dostları da her seferine daha çok kaygılanıyor ve kendisiyle görüşmeyi gitgide azaltıyordu. 

  • Peki insan böyle nasıl 360 derece değişebiliyordu? 
  • İnsan imkanları çoğalınca niçin şımarmaya bu denli meyilliydi? 
  • İnsanın davranışları neden bu kadar sert geçişlerden ibaretti? 
  • Kimlik değişince niçin kibre girebiliyordu bu insan? 
  • Hikmeti nasıl bu kadar kendinden bilebiliyordu?     

              

Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; Var olmaya çalışan yok olur.

Mesele ne arabaydı, ne iş yerinde verilen o büyük oda, ne de deri koltuk. Mesele ne güçtü, ne de verilen o yetki. Mesele sadece bulunduğun yer ne ise oranın hakkını vermekti, nereden geldiğini unutmamak, karşıdakini düşünmek, düşünerek konuşabilmek ve eylemlerini buna göre dizayn edebilmekti. Mesele o annenin babanın gönlünü hoş tutabilmek, o çocuğun başını sıvazlayabilmek, o iş yerine tebessümle girip çıkabilmek, mesele baskı anında tepkilerini kontrol edebilmek…

Mesele siz benim kim olduğumu biliyor musunuz vurgusunu yinelemek değil, her şeyin gelip geçici olduğu farkındalığı ile bulunduğun yolu ve etrafı çiçeklendirebilmek.

Yani bütün mesele insan olabilmek…





Okumaya Devam Et