ZULÜM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ZULÜM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2025 Salı

KÜÇÜK BİR KALBİN ÇIĞLIĞI

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Her gece bombaların sesiyle uyanan bir çocuk var bu dünyada.

Oyuncakları küle dönmüş, annesinin sesi yalnızca soluk bir hatıra.

Uyku, onun için dinlenme değil artık,

Geceler, karanlıktan fazlasını taşıyor.

Bir an gözlerinizi kapatın.

Ve kendinizi onun yerine koyun.

Gecenin sessizliğini delen sirenlerle uyanıyor,

Sarsılan duvarların arasında canınızı korumaya çalışıyorsunuz.

Uyuyabilir misiniz?

O çocuk artık yalnız.

Gökyüzünden yağan ölümün altında, küçücük bir köşeye sığınıyor.

Ne annesinin sesi var artık yanında,

Ne de babasının güven veren eli.

Her şey sustu.

Geriye yalnızca soğuk bir sessizlik ve yıkım kaldı.

Bedeni yorgun,

Ama asıl yorgun olan, ruhu.

Ne yemeğe iştahı var ne de suya susamış.

Onun açlığı, bir adalet özleminden kaynaklı,

Susuzluğu, hiç gelmeyen barışa duyduğu derin bir ihtiyaç.

Ve soruyor sessizce:

"Benim suçum neydi?"

Neydi o çocuğun suçu?

Toprağında oyun oynamak mı?

Arkadaşlarıyla sokaklarında koşturmak mı?

Bir gün okula gideceği hayalini taşıması mı?

İnsan ne zaman unutur bir çocuğun gözlerine bakmayı?

Ne zaman kaybeder merhametini?

Güç müydü insanı bu kadar kör eden?

Hırs mıydı, yoksa yalnızca vicdansızlık mı?

Bu dünya kimseye kalmadı ki...

Firavun’a mı kaldı? Nemrut’a mı?

Hepsi geçti bu topraklardan.

Ey bebeklerin üzerine mermi sıkan zalim!

Bu dünya sana da kalmaz.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi


Çünkü bir çocuğun yaşadığı acıyı duymayan bir dünya,

Kendi sonunu sessizlikle hazırlar.

O çocuğun gözlerinde bir çağrıdır şimdi ışık yerine yanan.

Ne bir yardım çığlığı kadar yüksek,

Ne de bir fısıltı kadar sönük…

Sadece varlığıyla haykırıyor:

"Ben buradayım. Hâlâ yaşıyorum."

Ve şimdi sorulması gereken şu:

Bu çığlığı kim duyacak?





Okumaya Devam Et

26 Nisan 2025 Cumartesi

İNSANLIK UYUYORDU

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Sema kızı ve oğluyla oyunlar oynayıp eğlenmeyi çok seviyordu, onların mutluluğunu görmek bambaşkaydı. Nasıl da güzeldi çocuklar… Çocukların masumluğunu görmek çok iyi geliyordu ona. Yetişkinlerin bozulan dünyasında, çocukların dünyası sığınılacak liman gibiydi.  O limana sığınınca derin bir nefes alıp rahatlatan, bunca karmaşadan uzaklaştıran bir liman…

O gün marketten birlikte aldıkları kutu oyununu oynayıp keyifli vakit geçirmişlerdi çocuklarıyla. Ailecek birlikte vakit geçirmek, birlikte yaptıkları şeyler çok mutlu ediyordu onları. Aile olmak ne güzeldi… Çoğu zaman sabah erken kalkıp kek yapar, çocukların evi saran mis gibi kek kokusuyla uyanması çok hoşuna giderdi. Bunu düşünmek bile huzur veriyordu Semaya. Çoğu zaman evine bakıp şükrederken buluyordu kendini.  Huzur veren bir ev, çocuklar, aile olmanın güzelliği… İçinden bunlar geçerken, yüzünde tebessüm belirmişti kendiliğinden. Çocukları yatağına yatırdı, güzel yanaklarını öptü. Etrafı toparlayıp yanlarına geldiğinde çocuklar çoktan uyumuştu bile. Uyurken sessizce onları izlemek çok hoşuna gidiyordu. O uyku anında masumiyet her yeri kaplıyordu Sema için, onları sessizce izlerken huzur doluyordu içine, baktıkça bakmak istiyor o huzur bitmesin istiyordu.

Ama artık çocuklarını izlerken hissettiği o huzur geride kalmıştı. Çocuklarını uyurken izliyor ancak bambaşka düşüncelere dalıyordu, yüreği sıkışıyordu. Yaşanan zulüm bitmiyordu. Çocuklar öldürülüyor, hastaneler bombalanıyor, evler yıkılıyor, aileler paramparça ediliyor, türlü türlü işkenceler yapılıyordu. Ve insanlık uyuyordu… Sanki bu zulüm hiç yaşanmıyormuşçasına insanlar hayatlarına devam ediyordu.

Alış veriş merkezleri insanlarla dolu alış verişler yapılıyordu, kafeler keyifle içeceklerini yudumlayan sohbet eden insanlarla doluydu… İnsanların büyük bir çoğunluğu hiçbir şey olmamışçasına yaşamaya devam ediyordu. Sema derin bir iç geçirdi, çok uzağa gitmeye de gerek yoktu, yakın çevresindekiler de maalesef bu konuda duyarlı değildi. Kimi bu yaşananları Arapların meselesi olarak görüyor, kimi onların Müslümanlığına laf ediyor, kimi geçmişten alakasız örnekler veriyor, bir dolu gereksiz yere takılıp bu meseleyi görmezden gelmeyi tercih ediyorlardı. Bunları görmekte çok acıydı, insanlığın bu noktaya gelmesine şahit olmak çok acıydı… Asıl mesele insanlara zulüm edilmesi olmalıydı. Masum çocukların öldürülüyor olması, hastanelerin bombalanması, yapılan işkenceler olmalıydı. Dil, din, ırk fark etmeden önemli olan tek şey yapılan zulüm olmalıydı. Tüm insanların tek meselesi bu olmalıydı şu an… İnsanlık ölüyordu aslında, ya da çoktan ölmüştü de yaşananlara verilen tepkiler ile yeni anlaşılıyordu.

Zihnini kaplayan bu düşüncelerle çocuklarının yanından sessizce ayrıldı, haberleri izleyen eşinin yanına geçti. Yine bombalama haberleri, yıkılan evler, perişan olan insanlar ile dolu görüntüler, her yeri kaplayan dumanlar, televizyondan odaya akan acı… Haberde esir alınan ve bırakılan insanlara ait görüntüler ekrana geldi. Serbest bırakılan esirlere ait görüntüler dayanılacak gibi değildi, adeta insanlıktan çıkarılmışlardı. Dayanmak çok zordu bu acı haberlere, zulme uğrayan insanların durumuna… Haberci bırakılan esirlerden birinin hikâyesinden bahsediyordu. Salah hayatının baharında yakışıklı bir gençti, eski ve yeni fotoğrafları yan yanaydı ekranda… Geldiği hal, uğradığı işkencelerin ne boyutta olduğunu gösteriyordu. Salah zulme uğrayan, işkencelere maruz kalan insanlardan sadece bir tanesiydi. Daha ne öyküler vardı, nice Salah’lar vardı… Bunu yapanda insandı, ama nasıl bir insan… Bunca işkence, zulüm nasıl yapılabilirdi? İnsan bu kadar kötü olmazdı…  

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Sema kafasında bir dolu düşünce kafasını yastığa koydu, içi daralıyor yüreği daralıyordu. Kısık bir sesle kendi kendine  “Şu an bizler rahat yataklarımızda, evlerimizde huzurla nasıl uyuyabilirdik ki… dedi. Gazze’ deki kadınlar, çocuklar gözünün önüne geldi, Gazze’den yükselen acı sesler her yeri kaplamıştı… Ah çocuklar, masum çocuklar… Gazze’deki çocuklarda kendi annelerinin kıymetlileriydi. O annelerin de huzurlu evleri, çocuklarına mis kokulu kek yaptıkları mutfakları vardı. O annelerde çocukları uyurken sessizce yanaklarına öpücük konduruyordu… Gazze kan ağlarken hayat hiçbir şey olmamışçasına devam edemezdi, etmemeliydi…

Yan odada sessizce uyuyan çocuklarının yanına gitti, onların masumiyetini izlemek istedi. Çocuklar uyurken sessiz olunur, ölürken değil!” diye tüm dünyaya haykırmak, herkese duyurmak istedi…





Okumaya Devam Et

17 Nisan 2025 Perşembe

BİTMEYEN ZULÜM…

Deneyimsel Tasarım Öğretisi




Bir yıl altı ay oldu artarak devam eden zulüm,

Yetmedi rahatımızı bozmaya…

Sanki onlar yokmuşçasına yaşayıp yok sayıyoruz, görmüyoruz onları. Sırtımızı dönüyoruz.

Neden?

Neden çocuklar öldürülürken susuyoruz?

Torununa sarılıp ruhumun ruhu diyen sakallı dedeyi hepimiz izlemedik mi?

Ölen annesine sarılıp o benim annem ben onu saçlarından tanırım diyen küçük kız çocuğunu görmedik mi?

Vicdanımızın sızlaması için daha hangi görüntüye ihtiyacımız var ya da hangi görüntü yetmedi bizi harekete geçirmeye?

Şehit olan kızını kucağına alıp "Onu buzdolabına götüreceğim!" diyen anne de mi yetmedi?

Çocuklarının parçalarını poşette taşıyıp bağıran adam?

Ayakları koptuktan sonra “Amcacığım ayaklarım geri çıkar mı?” diyen çocuk?

Kafası kopan çocuğu kaldırıp “Bunun ne suçu var?” diyen amca?

Her yerde çocuklarını arayıp onlara seslenen "Yemek yiyemeden öldüler." diyen anne?

Sırtında okul çantası, içinde küçük kardeşinin cesedini taşıyan çocuk?

“Oğlum beyaz tenlidir, başını orada burada hiç görmediniz mi?” diyen baba?

Hangisi vicdanımıza sızlatmaya yetmiyor?

Hangisi elimizden geleni yapmak için bizi harekete geçirmiyor?

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Rahatımızın bize tuzak olduğunu hala neden anlamadık?

Bebek avına çıktık diyen asker de mi bizi öfkelendirmiyor?

Hamile bir kadın öldürüldüğünde bir taşla iki kuş deyip sevinmeleri de mi bize niyetlerini anlatmıyor?

Düşman niyetini açık etti, karşısında inananları görmedikçe daha da azgınlaşıyor...

Hayal dahi edemediğimiz bu görüntüleri şimdi tüm dünya canlı izliyor...

Dünyadakiler dünyadan vazgeçemiyor. 

Peki inananlardaki bu sessizlik neden?

Yoksa Rabbimizin dediği gibi “Ahiretten vazgeçip dünya hayatına mı razı oldular?”

 




Okumaya Devam Et

12 Nisan 2025 Cumartesi

BABAMIN ÖĞÜDÜ

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Babamın, “Sakın ama sakın! Zulme ortak olma, cesur ol!” sözü her zaman küpedir kulağıma. Bugünlerde de nasıl bir dönemden geçtiğimizi anlamakta zorlanıyorum... 

Hem en iyi, hem de en kötü zaman,

Hem akıl, hem de akılsızlık çağı,

Hem aydınlık, hem de karanlık çağı, 

Her şeyimiz var ama hiçbir şeyimiz yok gibi,

Zulmü engellemeye çalışan güçsüz, güçlü olanlar da duyarsız, 

Dünya değil ama insanlar çelişkilerle dolu...

Tarih kitaplarında okuduğum, beni dehşete düşüren, anlamakta zorlandığım olaylara birbiri peşi sıra şahit oluyorum. Zalimlerinmazlumlara zulmettiği ve Müslümanların buna nasıl izin verdiğini anlayamadığım dönemlere. Üstelik o zamanlar, ulaşım zordu. Haberleşme de şimdiki gibi kolay değildi. Bütün bunlara rağmen, neden zulme engel olmadılar, neden sessiz kaldılar, diye kızardım onlara. Şimdi, kendime kızıyorum. 

Neden bir şeyler yapamıyorum? Neden? 

Peki doğru olan ne? 

Yaşanabilir bir dünya için, herkes bir olup üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeli değil mi? Kafamda deli sorular…

İlim büyük bir güç olmasına rağmen, gerçeği bilenlerin sessiz kalması, eyleme geçmemesi; cahillerin de bilmediği halde konuşup eyleme geçmesi, adaletsizliği güçlendiriyorZulmü durdurmak isteyenin güçsüzlüğüyle, güçlü olanın duyarsızlığı arasındaki acı gerçekleri göz önüne seren bir dünyadayız. Ama ne yazık ki, güçlü olanlar da genellikle bu adaletsiz düzeni değiştirmek yerine, korumaya çalışıyor. Böylelikle dünya, mazlumlar için yaşanmaz bir hal alıyor.

Filistin’deki saldırılar aylardır devam ediyor. Gece yatağıma uzandığımda, uyumakta zorlanıyorum. Kafamdaki düşünceler, odada daireler çizerek vızıldayan bir sinek gibi rahatsız ediyor beni. Uykularım bölük pörçük. Ne zaman gözümü kapatsam, kanlar içinde tir tir titreyen, aç ve susuz çocuklar geliyor gözümün önüne. 

Yine öyle bir gecede, bunaltıcı bir rüyayla uyandım. Kim bilir hangi acı uyandırmıştı beni? Kaldıranın vardır bir bildiği, diyerek doğruldum yatağımdan. Böyle zamanlarda gecenin şerrinden, sabahın Rabbine sığınan annem gelir aklıma. Gözlerini göğe diker, ellerini yukarı kaldırır, aklına gelen bütün duaları sıralardı. Ben de öyle yaptım. Belki dualarım, Gazze’deki çocukların dualarıyla buluşur diye; kalbimden geçen bütün duaları savurdum yerin ve göğün Rabbine.

Ne yemek yemek, ne içmek, ne gezip tozmak, ne alışveriş yapmak keyif vermiyor artık. 

Sadece ağlamak geliyor içimden. 

Bir çizgi film kahramanı gibi bir anda oraya gitmek, 

Filistin’deki çocuklarla şehitçilik oynamak,

Ya da sokaklardaki yıkık binaları umursamadan, araba lastiklerini onlarla birlikte ellerimle itmek, 

Veya yırtık bir leğenin içinde onlarla belli bir yükseklikten aşağı kayıp, kahkahalar atmak isterdim.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Ah Baba! Her şey ne zor! 

Hep öyle çocuk kalabilseydim ama kalmadım, 

Ve bil ki babacığım;

Belki gidip onları oradan çıkaramadım ama 

Elimden gelen ne ise onu mutlaka yaptım, 

Mazluma sırtımı dönmedim,

Acılarına sessiz kalmadım,

Yoklarmış gibi davranmadım, 

Kınayıcıların kınamasından korkmadım, 

İnsanlarında düştüğü çelişkiye düşmedim, 

Mazluma destek oldum, yönümü tayin ettim,

Senin de dediğin gibi;

Cesur oldum babacığım, zulme ortak olmadım...

 







Okumaya Devam Et

10 Nisan 2025 Perşembe

SEN KİMİNLESİN?

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Yanlışın kendini doğru sandığı,

Zulmün her şeyi bir bir yaktığı,

Yakınken bunun görülecek hesabı,

Kibrin etrafı bu denli sardığı bu günlerde,

Sen kiminlesin?

Kalemin sustuğu,

Zamanın durduğu,

İnsanın insanı umarsızca unuttuğu,

Güçlü görünen o zalimin her an korktuğu bu günlerde,

Sen kiminlesin?

Zaman net durma zamanıyken,

Siyahın değil beyazın destekçisi olmak varken, 

Kınayıcıların kınamasından korkmadan yol alanlar ilerlerken, 

Bu işin gerçeği nedire bakan mı olmak istersin, gerçeğe gözünü kapatan mı?

Sen kiminlesin?

Basiti küçük görüyor insan çoğunlukla, 

Ben tek başıma ne yapabilirim diyor sorulduğunda,

Oysaki bir damla, damlaya damlaya,

Aşındırır olduğu yeri zamanla,

Damlalar birlik olur yıkar çıkan engelleri, 

Sen kiminlesin?

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Şimdi olmazsa ne zaman?

Sen vazgeç, kolay geriye kalan,

Ateş değil, su ol yeter bir damlan,

Düşün, şimdi nedir sence sana yakışan?






Okumaya Devam Et

8 Ekim 2024 Salı

365 GÜN

Üç yüz altmış beş gün…

Ne kadar da uzun bir zaman… Aslında bize hemen geçmiş gibi gelen ama içinde dolu dolu anların olduğu, bazen acıların bazen hazların olduğu uzuuun günler… Üç yüz altmış beş gün…

Mevsimler dönüyor bu üç yüz altmış beş gün içinde… Yaz geliyor, bahar geliyor, kış geliyor derken, insanlarda mevsime uyma telaşı… 

"Aman yazlıklarımızı çıkaralım…" "Aman kışlıkları çıkaralım…" "Aman bir yağmur bir serin bir sıcak ne giyeceğimizi şaşırdık canım!" söylemleri… 

Geliyor günler, geçiyor günler. Girecek evi olanlar, giyecek eşyası olanlar, sofrasında aşı olanlar olduğu gibi bu imkanlara sahip olmayanlar da var. Ve onlar için de geçiyor mevsimler… Onlar için de geçiyor günler… Onlar da sayıyorlar üç yüz altmış beş günü…

Bu arada yeni doğanlar karşılanıyor. Yeni yaş alanlar kutlanıyor. Bazen de gidenler oluyor arkasında yaşlı gözlerle baktığımız. Dünyada belki aynı anda çok insan gidiyor. Ama bizim şahit olduğumuz yerlerde bir veya iki kişi aynı anda uğurlanıyor. Belki de üç dört… Ve canımız çok yanıyor. Üzülüyor insan gidene ve geride kalan kendine… "Hastaydı ama..." diyor mesela, "daha çok gençti…" Ya da "Hasta da değildi ama bir anda oluverdi, keşke önceden bir hastalık belirtisi olsaydı, belki kurtarırdık." diyor… Gidene ağlıyor, kalana ağlıyor ve geçiyor günler… Bakıyorsun üç yüz altmış beş gün oluveriyor… 

Hastayken bile insana yakıştıramadığımız şeydir ölüm… Ne tuhaf değil mi?  Üç yüz altmış beş gündür insanlar öldürülüyor… Ölmüyorlar, öldürülüyorlar… Bir tane iki tane kişi gitmiyor bu dünyadan, bir günde binlerce kişi… 

"Daha gençti!" cümlesini bile kuramadığımız çocuklar ölüyor…

Yeni yaş aldı diye kutlayamadığımız bebekler… 

"Dünyaya geldi haydi karşılama partisi var!" diyemediğimiz anne karnında masumlar ölüyor… Daha dünyaya gözleri açılmadan toprak onları karşılıyor…

"Yeni doğan" diyemeden, "doğmadan ölen" dediğimiz çocuklarla doluyor sokaklar, evler bir bombayla… Geçiyor mevsimler, geçiyor günler…

Oradaki insanlar da saydılar üç yüz altmış beş günü…Tıpkı bizim saydığımız gibi…

Biz cinsiyet partisi için günleri sayarken, o anne parçalanmış cesetler içinde kendi çocuğunu cinsiyetine bakarak tanımaya çalışarak saydı...

Biz diş çıkarma partisi için gün sayarken, o anne çocuğunu toprağa gömerek saydı...

Biz kırkını uçuralım diye günleri sayarken, o anne kırk gündür bacakları kopmuş çocuğunu sakinleştirmeye çalışarak saydı…

Üstelik, "Daha çok gençti!" demeye gücü kalmamış halde… 

"Ama hasta da değildi nasıl olur?" diyecek gücü kalmamış halde… 

"Havalar da bir öyle bir böyle ne giyeceğimizi şaşırdık canım!" diyecek kıyafeti kalmamış halde… 

Yazlık kışlık eşya çıkarma hazırlığı yapamadan, yazda da kışta da ayağındaki terliklerle, çadırda ayazda kalmış halde saydı günlerini… 

"Hangi gün bize bomba düşer? Nereye gitsek denk gelmeyiz?" hesabını yaparak saydı bir çoğu…

Bir kamyonun kasasına doluşup, ellerinde kalan eşyalarla yaşanacak bir yer bulma telaşıyla saydı...

Gökyüzünde gezen tarama uçağının bitmek bilmeyen sesinden, gece gündüz irkilerek saydı... 

O insanlar da saydı günleri… Önünde binlerce kişinin aynı anda cenaze namazı kılınırken… Oraya eşini, çocuğunu, annesini, babasını, belki de tüm akrabalarını yatırmış halde saydı…

Geçti bir üç yüz altmış beş gün daha…

Kimisi için doğumu, kimisi için ölümü simgeleyen…

Kimisi için savaş, kimisi için soykırım diye nitelendirilen…

Kimisi için göz çektiği, kimisi için de tarafını belli ederek geçen…

Geçti bir üç yüz altmış beş gün daha… 

İnsanların çoğunun insanlık ne demek farkına bile varamadan nefes alıp verdiği…

Biz ne yapabiliriz ki dediği…

Hatta onlar öldürülmeyi hak ettiler diye düşündüğü…

İlk günahı, ırkçılığı iliklerine kadar hissettiren bir üç yüz altmış beş gün…

Geçti ama bizim için geçti!

Filistin için ölüm, üç yüz altmış altıncı gününe girdi… 






Okumaya Devam Et

30 Temmuz 2024 Salı

BİR KÜÇÜK HAYAT MESELESİ -V-


Merhaba sevgili, canım günlüğüm. Hayatın gerçeklerini öğrenme maceramda yanımda olan yoldaşım, güzel günlüğüm.

Nasılsın?

Beni soracak olursan çok daha iyiyim. Bu son yaşanan acı olaylara rağmen, hüznümün yerini bir ümit aldı. Hüznümü, kederimi bir nebze kenara koydum ve “Ben ne yapabilirim?” diyerek onu düşünmeye başladım. Eee, durduğum yerde üzülerek bir katkı sağlayamam oradaki kardeşlerime değil mi? Artık harekete geçme vakti… 

Neler mi yapıyorum?

Öncelikle tarafımı belli ediyorum. Gittiğim yerlerde, sosyal medyada hep GAZZE hakkında konuşuyorum. Arkadaşlarımla buluşmalarımda, akraba ziyaretlerinde hep GAZZE konusunu açıyorum. Konu başka yere çevrilse bile bir şekilde tekrar GAZZE konusuna getiriyorum. Gündemimi olabildiğince onun üzerinde yoğunlaştırıyorum. En azından insanlara hatırlatıcı görevi üstlendim.

Sonrasında tabi ki tarafımı belli ederken zalimi destekleyecek herhangi durumlara girmedim. Mesela karşı tarafı destekleyenlere de tepkimi belli ederek gündem yaptım. Zulmeden tarafı tutan taraftarların kim olduklarını da bilmek önemli… Düşmanımın dostu benim de düşmanım neticede. Dolayısıyla zalime destek veren firmalardan alışveriş yapmıyorum. “Kim düşmanımın dostu?” Bunu iyice araştırdım. “Kim dostumun dostu?” onu da iyice araştırdım. Zalimi destekleyenleri BOYKOT etmek çok önemli.

“Benim almamamla ne olur?” diye düşünen insanlar var. Olur mu öyle şey! Çok şey olur. Benim nerede payım var, bu çok önemli bir konu. Nasıl ki düğünler olduğunda yeni evlenenlere katkı sağlamak için, onların mutluluklarını desteklemek için, o kurulan yuvada bir payın olması için takı takarlar. Aynı şekilde zalime maddi- manevi anlamda destek sağlayanlardan alışveriş yaparak, zalimin zulmünde bir payımızın olmaması çok önemli. Ben mesela adımın güzel yerlerde geçmesini isterim. “Ne güzel şeyler yaptı Zehra. İnsanlara faydası olan bir kızdı.” olarak anılmak isterim. Bunun için de doğru ve güzel eylemlerde bulunmam gerekir. İşte boykot etmek de böyle bir şey. Ben, hangi çorbaya tuz katıyorum, onu seçiyorum. Şifa olan çorbaya mı, yoksa zehir olan bir çorbaya mı?

“Duyarlılık insana yakışan bir takıdır” sevgili günlük. Biz kendimizi güzelleştirmek için takılar takarız. Küpe, kolye, bileklik, saat… Ama insanı en çok da güzelleştiren şey davranışlarının güzelliğidir. Ve duyarlı olmak, sadece kendi ihtiyacı olan; lekeleri çıkartan deterjanı almak yerine ”‘O deterjanı alırsam bundan dolayı canından olan insanlar olur.” diye düşünerek temiz çamaşırlardan vazgeçmek bir duyarlılıktır, bir hassasiyettir. “Bir boykot binlerce hayat kurtarır” sevgili günlük. Benim vazgeçtiğim tek bir ürün (kola, deterjan, cips, diş macunu, kıyafet, kahve markaları) binlerce insana gidecek bomba, füze gibi silahlara yatırım olmamasını sağlayacak.

Yani demem o ki; biz elimizde silahla zalimle savaşamayız ama onların silahlarını finanse eden kaynakla ilişiğimizi keserek o firmaları iflas olma eşiğine getirebiliriz. Kim bilir belki bizim bu küçük görülen boykot o firmaların sonunu getirir ve nihayetinde batarlar ve zalimin de destek görecek dayanağı kalmaz.



Eeee, ne de olsa “Bize boykot yakışır.”

Bu günlüğü okuyan güzel insanlar size bir mesajım var;


Haydi Türkiye!

Hedef;

Alırken de, satarken de

İsrail’i boykotta

İlk sırada olan ülkelerden olmak…

                             


                    

Okumaya Devam Et

20 Temmuz 2024 Cumartesi

YA İŞİME SON VERİRLERSE


"Zulmü engellemek isteyen, yapamadı…

Yapabilen ise, engellemek istemedi…

Gerçekleri bilenler konuşmadı…

Konuşan ise bilemedi…

Ve böylece bu dünya;

Masumlar için yaşanamaz oldu…"

Bu acı olayın kaçıncı yüzüncü günündeydik? Elif artık sayamıyordu… Zulüm gören masumların resimlerini görmek, haberlerini okumak onu derinden üzüyordu… İlk zamanlarda bütün dünya zulme karşı sesini çıkarırken, simdi çoğu normal hayatına geri dönmüştü sanki… Başlarda herkes destek paylaşımları yaparken, artık pek azı duyarlıydı… Normalleşmişti sanki… "Ama bu adil değil, nereye kadar böyle devam edecek?" diye söyleniyordu Elif. Az da olsa unutulmuştu sanki…

Bir yandan insanlar sosyal medyada tekrar tatildeki yenilen yemekleri, gezmeleri, manzaralarını paylaşırken, diğer yandan üç günlük bebeklerin anneleri can verirken, o masum yavrular kimseye seslerini duyuramıyorlardı…

Bir yandan şaşaalı yemek sofraları devam ederken, diğer yandan mazlumlar uzun zamandır kuru bir ekmeği ıslatıp beslenmeye çalışıyordu…

Bir yandan evcil kediye özel mama alınıp, bakımına özen gösterilip, evde özel yaşam alanı oluşturulurken, diğer yandan masum bir kopek zulüm görüyor. Gördüğü şiddet sonrası gözünden yaş akarak bacaklarını sürükleyerek ilerlemeye çalışıyor…

Bir yandan suyun kıymeti bilinmezken, diğer yandan bir yudum su alamadıkları için can verenler…

Elif her gün kendine “Birilerinin bunları engellemesi lazım… Birilerinin konuşması lazım…” diyordu. Gündemi sıkı takip ediyor, evdekilerle bunun acısını paylaşıyordu. Zulmün bitmesini istiyordu.

Ama iş yerinde tarafını belli etmeye çekiniyordu.

Ya sahip olduğu statüsünü kaybederse? 

Ya işine son verirlerse?

Ya bir yerde tarafını belli ettiğinde onunla tartışmaya girenler olursa?

Ya arkadaşlarla buluştuğunda konuyu açtığında onunla alay ederlerse?

Ya “Bu durumda eğlenceye katılmak istemiyorum, yasımız var.” dediğinde arkasından kötü konuşsalar?

Cesareti yoktu Elif'in...

Oysa kimse cesaret göstermediğinde, zalim zalimliğine devam eder…

Harekete geçmek için ateşin benim evime düşmesini mi bekleyeceğim?

Tarihe nasıl geçmek istiyorum?

Elimden geleni yapmış olarak mi? Seyirci olarak mı?

İnsanoğlu muhakkak bir taraf seçer. Taraf seçmediğini söylese bile, duruma göre bir tarafı desteklemiş olur. Davranışlarıyla düşüncelerini ortaya koyar.

İşte bu yüzden sormalı insan kendine; 

Ben zalimlerden mi yanayım, mazlumlardan mı?

Ve aynı zulüm benim başıma gelirse eğer, dünya bana seyirci kalsın mı?

 



Okumaya Devam Et

30 Mayıs 2024 Perşembe

VİCDAN

 Deneyimsel Tasarım Öğretisi

İş yerindeki kişilerle gündemdeki olayları konuşurken, kendini birden tartışmanın ortasında bulmuştu Murat. O kadar iş yoğunluğunda bile tartışacak vakti bulabiliyordu insanlar. Yeter ki mevzu egolara dokunsun,isteklerine zıt gelsin...

Bir şeyler yapmak lazım, bu böyle olmaz, sesimizi çıkarmalıyız bu zulme” demişti. O kadar da emindi ki arkadaşlarının da kendisini destekleyeceğinden. Olmadı ama! Hiç ummadık tepkilerle karşılaşmıştı.

Hiçbir şey yapmamak, beklemek, benimle ne alakası var, bize ne demek, duyarsızlaşmak, sorumluluğu başkasına atmak… 

Nasıl bir ruh halinin sonucu ortaya çıkabilir.dedi kendi kendine. Nasıl bir vicdan bu?

Eve canı sıkkın bir halde geldi. Çocuklar çoktan uyumuştu bile.  İşten çıkıp eve geldiği yol buyunca bu konuyu düşündü. Eve geldiğinde de durum farklı olmadı, sürekli bu konuyu düşünüyordu.   İnsanların, olan bitenleri sanki aksiyon filmi seyreder gibi seyretmeye başlamaları, hatta yapılan zulmün konuşulduğu yerlerde “Off yine mi Filistin?” demeleri, TV de denk gelince kanal değiştirmeleri çok canını yakmaya başlamıştı artık.

Ne demek bana ne?

İnsan aksiyon filmi izlerken bile tepki veriyor; film güzeldi ya da değildi diye. İnsanların bu kadar kör ve sağır olmalarına bir anlam veremiyordu.

Neydi bizi bu hale getiren?

En yakın arkadaşları bile onu eleştirmeye başlamıştı: “Tamam biz de üzülüyoruz ama senin gibi yapmıyoruz, psikolojin bozulacak bu kadar da olmaz ki diyorlardı. “Psikoloji mi?” dedi Murat. Kadın, erkek, bebek, çocuk, yaşlı ayrımı olmadan insanlara zulüm ediyorlar, benim arkadaşlarım ne kadar da duyarlıymış ki benim psikolojimi düşünüyorlar.” diye geçirdi içinden. Ölümle burun buruna yaşayanların, evlatlarını kaybedenlerin, sevdiklerini kaybedenlerin, aç kalanların, kimsesiz kalan insanların psikolojisi ne olacaktı peki? Tabi onların gözünün içine bakmayınca sorun yoktu. İnsan ne kadar da kolay ötekileştiriyordu her şeyi.

Tek başıma kalsam da doğru bildiğim neyse yapacağım, yine her yerde konuşacağım, kimin ne düşündüğü umurumda bile değil dedi. Çok geç olmuştu artık. Yatmak için yerinden kalktı. Çocuk odasının önünden geçerken, aralık olan kapıdan uyuyan meleğini seyretti. Ona sarılmak istedi birden. Sıkıştı yanına, sıcaklıklarını hissetti. “Saçları mis gibi kokuyor kuzumun, nefesi ne kadar da huzur veriyor insana...”

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Kim bilir kaç ana baba artık bu duygudan mahrum kalacaktı?

Kaç evladın yanında uyuyacak bir anası babası olmayacaktı?

Bu zulmü izleyenlerin vicdanları hiç mi sızlamıyordu?

Gözünden süzülen yaş, meleğinin yanağına değdi. Kim ne derse desin, gerçeği söylemekten vazgeçmeyeceğim. Hiçbir şey yapamasam da bunu yapacak kudretim var çok şükür.” dedi.

İnsan iyiye yönelik her şeyi yapabilecek marifeti olan bir canlı aslında. Sadece istemesi ve harekete geçmesi yeterli. Bu hareketi engelleyen şey ise basiti küçümsemesi. "Benim yaptığım şeyden ne olur ki?" diye düşündüğü anda iyiye varamaz insanoğlu. 

Bunu biliyordu Murat. Bütün çabası, şu an kendi yapabileceği en küçük şeye konsantre olmaktı.  Ve umudu da, çevresindeki insanların basiti küçümsemeyip, o zulüm altındaki insanlar için en küçüğünden bir şey yapmaları üzerineydi..




Okumaya Devam Et

21 Mayıs 2024 Salı

KÜRESEL DÜNYA, KÜRESEL ZULÜM

Küresel Dünya, Küresel Zulüm


“Artık dünyamız küreselleşti bir tıkla avucumuzun içinde!”  

“Amerika’daki insanla buradan görüntülü görüşüyorum, uzaklar yakın oldu.”

“Herkes her şeyden haberdar, dünya küçüldü desek yeridir.”

“Çin’de bir kadın yediz doğurmuş”

“Antarktikadaki penguenlerin göçü başlamış”

“Kuzey ışıklarını bu yıl o ünlü oyuncu sevgilisiyle izlemeye gitmiş”

Hooop hepsi benim önümde. Görüyorum, merak ediyorum, izliyorum. Hatta çift tıklayınca kalp bile gönderiyorum.

Her şeyden haberdar olan dünya halkı aylardır devam eden zulümden, savaştan, öldürmeden, aç bırakmaktan, tecavüzden, işkenceden, işgalden, vahşetten, soykırımdan habersiz olabilir mi? Böyle bir şey mümkün mü?

Yok canım! Herhalde değildir… O zaman burada bilinçli bir -susma- , -duyarsızlaşma-, -tepkisizlik- var. O zaman burada bir -tercih- var.

Tercih ettiğim şey bu zulüm karşısında yokmuş gibi davranmak mı?

Aç olan insanlara inat o markalardan karnımı tıka basa doldurmak mı?

Ölen bebeklere rağmen o kahveden vazgeçememek mi?

Soğukta uyuyan evsiz insanları göre göre deterjan konforumu bozmamak mı?

Benim tercih ettiğim şey ne?

Gözümün önünde olan, tüm açılarıyla apaçık olan bu zulüm karşısında neden susuyorum?

“Ne etkisi olur ki benim yaptığımın..” mı diyorum?

“Zaten ne yapabilirim ki? diye mi düşünüyorum?

İnsan istese öyle çok şey yapabiliyor ki…

Her güçlünün bir zayıf noktası vardır. O zayıf noktayı bilip oraya baskı yapıldığında bir süre sonra zulmeden pes etmek zorunda kalır. Bunun için karşımızdaki zalimin zayıf yönlerini bilmek, açık etmek gerekir. Ve ümit kesmeden haklı protestomuza devam etmek…

Sabırla, azı küçümsemeden…

“Ben ne yapabilirim ki!” demeden.

“Karşımızda dünya güçleri var, çok güçlüler.yanılgısına kapılmadan.

Küresel Dünya, Küresel Zulüm


Koskoca dev olan Calut’u bir hamlede yenmedi mi Davut?

Küçük Ebabil kuşları büyük filleri yenilmiş ekin gibi yapmadı mı?

Yenilmez sandığım ne varsa yaratılanlarda, hepsinin bir güçsüz tarafı elbet var…

Bunu görüp cesaretle ses çıkarmak, hareket etmek gerekmez mi?

Rahatımdan vazgeçmeli, gözümün önündeki zulmü dert edinmeli değil miyim?

Dünyamız küreselleşti de kalplerimiz mi köreldi?

Zulmü kulaktan kulağa duymuyorum birebir görüyorum artık. Gerek avucumun içinde, gerekse gözümün önünde kocaman ekranda…

Bir parmak hareketiyle kaydırdığım için, bir tuşla kapattığım için o zulüm olmamış mı sayılıyor?

Ben kapatınca oradakiler yaşamıyor mu hala o acıları?

İnsan kendine sormalı rahatım eksilmesin diye insanlığım eksiliyor olabilir mi?

Küresel dünyanın bireysel insanı; görmeye, duymaya, bilmeye rağmen susmaya devam mı?





Okumaya Devam Et

6 Nisan 2024 Cumartesi

NEDEN?

Neden?

Bir zaman geldi dünyanın payına tarifi mümkün olmayan bir acı düştü.
Bu öyle bir acı ki,
Tarifi zor…
Kötünün zalimliği can acıtıyor,
Kötülük karşısındaki çaresizlik can acıtıyor,
Masumun, masumluğu can acıtıyor.
Savunmasız bırakılanları, savunamamak,
Güçsüz bırakılanlara güç olamamak can acıtıyor.
Öyle bir acı ki nereye koysan sığmıyor,
Sonra insan kendine sormadan edemiyor,
Neden?

Neden, bu kötünün bu kadar büyümesine izin verildi?
Kötü, bu kadar büyük bir kötülüğü; herkesin gözü önünde yapacak cesareti, nereden buldu?
Taşların, çocuklara annelik yapacağı aşamaya nasıl gelindi?
Anneler bir bir nasıl alındı; cennet kokulu çocuklarından?
Cennet kokulular, annelerinden nasıl koparıldı?
Neden zalime, dur denmedi?

İçimdeki sesi susturamıyorum,
O ses; sen de sorumlusun, diyor bana,
Sen de…
Atılan her bombada sorumlu olduğumu anladığımda, 
Daha da çekilmez oluyor bu dünya.
Çocuklar, gözümün içine baktığında; 
Yediğim, içtiğim, giydiğim, izlediğim ateş olup yakıyor beni…

Neden o içecek sofralarımızın baş köşesinde?
Neden o kahvenin ne olduğunu araştırılmadı? 
Neden o marka ayakkabıyı giyildi?
Neden o şampuanı kullanıldı?
Neden o krem sürüldü?
Neden o film izlendi?

Zulmü belki bitiremezdik ama büyümesini engelleyebilirdik!
Çepeçevre kuşatıldığımızı nasıl fark edemedik?
Düşmanın bu kadar büyümesine nasıl izin verdik?
Çocukları annelerinden koparılmasına nasıl engel olamadık?
Neden?
Neden?
Neden yapamadık?

Düşmanın kötülüğü kursağımıza kadar girmiş,
Hileleri ile çepeçevre kuşatmış hepimizi,
Devletleri, siyasetçileri, sanatçıları…
Zulmü durdurma imkânı olanların hepsini almış kendi yanına,
Zulümden nasıl kurtaracaktık;  masum çocukları, savunmasız kadınları ve güçsüz bırakılmış erkekleri...
Onlara  yurtlarını nasıl geri verecektik?
Karınlarının doymasını nasıl sağlayacak, üşümelerine nasıl engel olacaktık?

Neden?

Yerlerinden kovuldu o masumlar, 
Kendi ocaklarına sahip çıkmaya çalıştılar,
Aç kaldılar, yetim kaldılar; son nefeslerini oracıkta bıraktılar, 
Yerlerinden kovuldular...
Dünyanın her yerinde yerleri, izleri oldu.
Acıyı içinde hissedenler,
Bu zulmü durdurmak için, dünyanın dört bir yanında ayağa kalktı,
Ama durduramadı…
Sonra duyurmak için uğraştı,
Ama yetmedi, duyuramadı...

Bir zaman geldi dünyanın payına tarifi mümkün olmayan bir acı düştü,
Bu öyle bir acı ki,
Tarifi zor…
Bu acıdan kendine pay isteyen de çoktu,
Bu acıya arkasını dönüp giden de!
İnsan haklı çıkar eğer isterse...
Ve insan bu öyküde de kendine haklı çıkacak bir pay buldu.
"Gerçekleri bilenler neden gerçeği konuşmuyor, bana mı kaldı?" dedi kimi,
"Zulme engel olabilecekler neden olmadı, ben mi durduracağım?" dedi diğerleri.

Konuşuldu çok şey aslında, 
Ama insan ne konuştuğunun farkında bile değildi,
Böylesine bir sınava tabiyken,
Neden bu şahitlik payına düştü, irdelemedi...





Okumaya Devam Et