YANLIŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YANLIŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Temmuz 2025 Perşembe

HANGİ SINAV?

Hangi Sınav?

"Yaaaani boşandıktan sonra ilk defa bir kız arkadaş yaptım, tam pazar günü buluşacaktık, ona da yengemin annesinin öleceği tuttu! Okul bahçelerinde bakıcılık yapıyoruz. Hayır, sınavın stresi de bana kaldı. Cenazeye de laf edilmez ki… Şu güneşli günde boğazda kızla el ele yürüyor olabilirdim yaaaa…’’  

Homurdanmaların arasında etrafına baktı, daha da gerildi Emre. Okulun bahçesinde anne babalar hatta anneanneler babaanneler nefeslerini tutmuş bekleyiştelerdi. Kimi stresten tırnaklarını yiyor, kimi sanki kendisini zor durduruyormuşta, fırlayıp içeri girecek bir okmuş gibi geriliyordu. Bazıları banklara oturmuş sınıf camlarına gözlerini dikmişti... Sonunda onlar için beklenen an geldi; zil çaldı, kapılar açıldı. İçerden gergin, rahatlamış, üzgün, mutlu her duygu halinde olan çocuk yığını çıktı. Bu duygu seli anne babalarla karşılaştığında bir az olsun kendilerine gelip yerini sarılmalara konuşmalara bıraktı. "Boşun var mı, kaydırmadın demi, ben sana demiştim hiç bakmadın o konuya...’’ cümleleri havalarda dolaştı. Öğrencilerin bazıları güle oynaya çıkarken bahçeden, bazıları da epey hüzünlüydü...

"Kızım çok emek verdin, çalışma senden, takdir ALLAH’tan’’ diyen teslim olmuş, sakin bir annenin sesi Emre için sanki tüm karmaşayı birden durdurdu. Arka bahçede ağacın dibine oturmuş yorgun yüzlü bir annenin dilinden dökülmüştü. Emre de istemsizce dönüp baktı, hırsla ya da gerginlikle ya da beklentiyle dolu olmayan tek ses tonu kime ait diye baktı… Yanına uzanmış engelli oğluyla kızına içten samimiyetle bakan bir anne ama dudakları tam da gülemiyordu. Yine de göz samimiyeti belli eder ya, kadınının gözünün içi gülüyordu. Çoğu insanın ise dudakları gülüyor ama gözü başka dünyalarda olurdu… Emre kadına dikkatli bakınca "yaşlı da değil, hayat yormuş onu sadece belli..." diye içinden geçirdi.

Helal olsun valla siz ne güzel karşıladınız çocuğunuzu. Bu sakinlikte, beklentisiz, olana razı... Ben yeğenimi getirdiğim halde heyecanlandım gerildim şurada üç saattir bankta!

- Çok şükür kardeşim. Çocuğum sağlıklı, o üstüne düşeni yapıyor, elindekiyle, verebildiğimizle. O niyetini ortaya koysun çaba göstersin. RABbim hakkında hayırlı olanı kararlar zaten.

- Ya ne bileyim hani insanın hayatını belirliyor ya bu sınav, meslek sahibi olmak falan... İnsan ister istemez beklenti içine giriyor.

Kadın acı içinde gülümseyerek:

-Sınav derken... Bak ben hemşireydim, çok ta güzel bir genç kızdım. Kendime göre de iyi bir evlilik yaptım. Kızım doğdu sağlıklıydı her şey normaldi çok şükür.  ALLAH biliyor ya hep bir oğlum olsun istemiştim. Hatta ilk çocuğumun kız olacağını öğrendiğimde üzülmüştüm bile az biraz. Sonra oğluma hamile kaldım, ben de bir mutluluk... Bir kızım var bir de oğlum olacak, sağlığım iyi eşim iyi işim iyi. Daha ne isterim? Dünyanın en zengini benim… Sonra kontrolünde yüzde doksan engelli olma ihtimali var dediler. Yanlıştır dedim başka doktora gittim. Gene aynı sonuç... Gecelerce ağladım... "Deli misin ömür boyu bakamazsın, o nasıl bir yük biliyor musun?’’ dediler. Hayır dedim. Ne aptallığım kaldı ne enayiliğim, neyin kahramanlığını yapıyormuşum… Neler neler, ne düşündüğümü bile sormadılar.

- Ama siz de çok cesurmuşsunuz... Peki nasıl hamileliğe devam etme kararı aldınız?

Çekecek olan da bendim yüklenecek olan da… Acıyarak baktılar bana da karnıma da.. Ne düşündüm biliyor musun? Bana neden bunu verdin ALLAH’ım dedim, en çok istediğimi verdin ama beni cezalandırıyorsun. Ben bunu hak edecek ne yaptım? Çok ağladım, sonra dedim ki tamam bunu yaşayan tek ben değilim ki. Sonra araştırdım bir kromozom fazlalığından oluyormuş. İkramlanmışım yani... İnsanların yamuk, anormal, eksik, özürlü gördüğünün arkasında bir fazlası varmış temelinde… Sonra büyüdüklerinde nasıl olacaklarını okudum, duygu dünyaları yüksek ama aktaramıyorlar. Algıları yerinde ama takıntılarını tetikleyecek bir şey olduğunda evi yıkacak güçte..

- Ooo çok zor olmalı, en azından konuşamıyor olması derdini anlatamıyorsa hele..

- Biliyor musun benim oğlum kızımdan daha çok yüzümde duygu görür. Üzgünsem gelir sarılır, gerginsem odasında sallanır müzik dinler. O her şeyde benim yanımda, destek yoldaşım gibi ama dışarıdan yük gibi gelir size. Ay yazık ALLAH ta sana nasıl bir sınav vermiş diyorlar çoğu yerde. Diyorum ki o benim sınavımı kolaylaştıranım. Hayat; elinde her şeyi olanlarla bu kadar zorken, o çok azla mutlu olabilen ve karşısındakine iyi gelen muhteşem bir varlık. Çok şükür ALLAH’ıma onu bana verdi. O olmasaydı ben bana tam verilmiş olanların kıymetini de bilemeyecektim ki hiçbir zaman. Şimdi ben halden anlayabiliyorum, çocuğumda en ufak öğrenmeye şükredebiliyorum, bir gülüşün ne büyük nimet olduğunu biliyorum artık... 

Hele ki insanların bir tebessümü esirgediği ya da menfaati olursa yalandan güldüğü bu zamanda… Üniversite sınavı falan hikaye... Daha onlar kaçına girecek bu sınavların, meslek sınavına, evlenecek o ayrı sınav, eşinin ailesi başka sınav, çocukları olacak onların her biri ayrı sınav. ALLAH varlıkla sınayacak, yoklukla sınayacak yaşam içinde her biri ayrı bir sınav.. Hiçbir zaman bitmeyecek ki… Başlık değişecek sınavlar bitmeyecek. Asıl sınav ne biliyor musun? Sana verilenle ne yapıyorsun, onu nasıl değerlendiriyorsun? Onu güzelleştiriyor musun, yoksa ondan şikayet edip dünyayı kendine ve o nimete ve de etrafındakilere dar mı ediyorsun? Yoksa sen de hatasız değilsin, bende, bana gelen eşte, annede, kardeşte, arkadaşta… Burada mutlu olamayan öbür dünyada da mutlu olamaz kardeşim… ALLAH senin her bir adımda neye samimiyetle şükrettiğine bakar. Benim hayatıma zor diyorlar. Ben oğluma gözümün bebeği gibi baktıkça, rızkım da arttı. İnan dertlerim de azaldı, hem de ben onları birebir çözmek için bir şey yapmadan… Hayatım evde zorlaştı ama dışarıda kolaylaştı. Sence burada bir hediye yok mu? 

Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır… Rabbin seni asla yalnız bırakmaz. Gerçek sınav sahasında neye ne tepki verdiğine, kıymet bilip bilmediğine bakar. Hiç ummadığın yerlerde yolunu açar, kolaylaştırır. Bu ikramlara açıklayamadığım o kadar çok şahitliğim var ki... İnsanlardan, hayatın genel akışından, olmadık işimin çözülmesinden… Bak ben işimi bıraktım herkese hemşireydim; şimdi sadece oğluma hemşireyim. Ama o kadar çok okudum ki, detayda o kadar çok çocuğumu yediğinden, içtiğinden, uyuduğundan, hareket ettiğinden farklılıklarını, gelişimi gözlemledim ki… Dışarıda insanlar sizin çocuğunuz çok ileri düzeyde engelli olmasına rağmen baya becerikli diyorlar. Çocuğumu geliştirmek için o kadar bilincim ondaydı ki, kardeş hastalıkların benzerliklerini bile biliyorum artık. Bakım danışmanlığı veriyorum engelli okullarında. Ben hemşire kalsaydım belki her şeyim tıkırında diye yıl doldurup hiçte kendimi bu kadar geliştiremeyecektim. Elimden alınmış gibi görünen işimi daha iyi bir hale getirmeme imkan verdi çocuğumun rahatsızlığı. İsmimin bir hastanede hemşire diye geçmesine gerek yok ki; fayda veren olduktan sonra… 

Yani asıl sınav burada nasıl tepki verdiğin, şükrettiğin, negatif görüneni pozitife dönüştürdüğün, dünyanı güzelleştirdiğin. Bak ben o bahçeden alı al, moru mor olmuş çıkan annelerden daha mutluyum. Çünkü insanın ne büyük kapasitesi olduğunu öğrendim ne yapabileceğini gördüm, öğrendim. Yüzlerce önüne gelecek her sınavın da onlara bir nimet olduğunu bilirim. Her şey bizim kendi iyiliğimiz için çalışıp emek verip, bedel ödeyip neler becerebileceğimizi görmek için. Hayatını bir sınavla, bir meslekle tanımlamak ve bir daha değişmeyeceğine her şeyi kaybettiğine inanmak çok sığ bir düşünce değil mi! Hayat devam ediyor ve sana hep yeni bir soruyla gelecek şimdi sana verdiğim bu zorlukla ne yapacaksın? Zenginleşecek misin, daha da mı fakirleşeceksin? Karar senin... Hayat bir sınav ve kitap yanda açık, ne yapacağına ise sen karar vereceksin.

Kadın Emre’nin bildiği kelimelerle bilmediği bir dil konuşuyordu sanki... Emre’nin yarı boş yarı anlamlı bakan gözlerine bakıp gülümsedi.

Neyse sen beni anladın bence. Hadi kızım tut kardeşinin kolundan okul boşaldı yavaştan çıkalım biz artık. Yeğeniniz için de hayırlısı olsun kardeşim, iyi günler…

Hangi Sınav?

Emre ağzı açık, ne sordum ne cevap aldım diye hayatını sorgularken buldu kendini… Ne elini tutamadığı kız aklına geldi, ne boğaz. Eşinden ayrıldığı için haftada bir gördüğü beş yaşındaki oğlu geldi gözünün önüne, yutkundu ama ağlamamak için. Bazen şikayet ederdi, arabada uyuyor da dört kat kucağımda çıkarmak zorunda kalıyorum diye... Evde dağıttığı oyuncaklarına gece basıp zıplamaktan şikayet ederdi… "Bunlar dert mi be!" dedi kendi kendine… "Ben ne tepki verdim elimdekilere ve verdiğim tepkilerle hayatım şu an bu halde… Mutlu muyum, gerçekten zengin miyim, kendimi zenginleştiriyor muyum? Yoksa sorulara öfleyip püfleyip çözemeyip sınavdan kalıyor muyum? Tam da 40 yaşındayım, ömrün yarısı... Bugüne kadar yeterince doğru şıkkı işaretledim mi acaba, nerelerde kaybettim…"

-Amcaaa neredesin ya, arka bahçede olurum, seni gölgede beklerim dedin arayıp duruyorum! Telefonunu da duymuyorsun. Ne oldu sana? Ben sınava girdim sen şoka girmiş gibisin. Aloooo….

-Nasıl geçti sınav oğlum?

-Elimden geleni yaptım amca olduğu kadar…

-Eğer sınava kadar hakkını verdiysen, buradan sonrası her türlü kabul, ne görmen gerekiyorsa, ne yaşaman gerekiyorsa sana o gösterilecek oğlum. Sen yeter ki hayatta doğru şıkkı işaretle.

-Amca ne diyorsun başına güneş mi geçti senin ben anlamıyorum ya zaten kafam kazan olmuş...

-Sınava sen girdin ama ben kendi büyük sınavımı düşündüm oğlum... Hepimizin hayatı bir sınav ve onun tek çözme yetkisi olan öğrencisi biziz.

-Amca sen felsefe oku bence.

-En iyi felsefeyi ALLAH yapar oğlum hem de doğaçlama olmadan…

 




 

Okumaya Devam Et

17 Haziran 2025 Salı

İŞLEYEN DEMİR IŞILDAR





Kış bitmiş, bahar renkli yüzünü göstermeye başlamıştı doğada. Çiçekler açıyor, ağaçlar tazecik yeni yeşil yapraklarıyla ışıldıyor, insanın içini ısındırıyordu.

Güneş artık daha erken doğup, daha geç batıyordu. Yani günler uzamaya başlamıştı baharın gelmesiyle. Böylece insanın gün ışığında yapacağı şeylerde artmış, çalışanlar için işe gitmeden önce ve mesai bitiminden sonra dışarda, doğada bireyler yapma fırsatı da doğmuştu. Baharda doğanın canlanması gibi insanda baharda canlanmaya başlıyor. Güneşin kendini göstermeye başlamasıyla hafta sonları piknik planları, gezme programları yapılmaya başlanmıştı bile. Çocuklar parkta zaman geçirmek, piknik yapmak istemeye başlanmıştı. Akşam iş çıkışında da “bir kahve içelim” bir yerlerde otururuz cümleleri sıkça kullanılmaya başlanmıştı.

Ece’de kıştan sonra baharın gelişinin mutluluğunu yaşıyordu. Bu bahar hayatında bireyler değişsin istiyordu. Çünkü bütün kışı hasta geçirmişti. Sağlığıyla ilgili ciddi problemleri vardı. Oldukça zayıf bir bünyesi vardı. Ne hastalığı bitiyor, ne güçlü hissediyordu kendini. Hayatında bir şeylerin değişmesi gerektiğini düşünüyordu..

Nereden başlayım derken uzun zamandır spor yapmadığını hatırladı. Yaptığı dönemleri hatırlamaya çalıştı. Daha dinamik, daha sağlıklı, daha keyifli hissediyordu kendini. Neden bırakmıştı ki… Arkadaşlarından hayatına sporu katmakla ilgili öneriler geliyordu. Tekrar başlamaya karar verdi. Sabahları yürüyüş yapacak, imkan buldukça da gün içinde devam ettirecekti. Sporun faydalarını biliyordu fakat ne kadar faydalı olduğuyla ilgili, güçlenmesinin hayatındaki birçok şeye iyi geleceğinin farkında değil di... Ta ki bu konuya bilinç verip araştırmaya başlayıncaya kadar.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; düşünce neredeyse bilinç oradadır ve bilinç verdiğin yer canlanır..

Ece sabah yürüyüşlerine başlamıştı. İlk günler o bir saat bitmek bilmemişti. Sürekli saatindeydi gözü. Sonra yavaş yavaş keyif almaya başladı. Ağaçlara bakıyor, fotoğrafını çekip ne olduğunu öğreniyordu. Yıllardır geçtiği parkta meğerse ne çok çeşit ağaç varmış. Araştırdıkça birbirlerine benzeyen, birbirinden farklı olan, çiçek açan, açmayan, mis kokulu olan derken birçok çeşit öğrenmişti. Gün içinde de bunları düşünüyordu. Hem canlanmaya hem de yüzü gülmeye başlamıştı. Artık bir saat çabucak geçiyordu. 

Ece yürüyüşe devam ederken, fizyolojisi nasıl çalışıyor? Vücut nasıl temizleniyor? Hareketin insan hayatındaki yeri... gibi bir çok soruda peşi sıra geliyordu. Düşünce cevabını bulana kadarda kendine sorar. Ece sordukça karşısına hiç ummadığı yerlerden cevaplar geliyordu... Bu arada yemesine de dikkat ediyordu. Kaslanmaya da başlamıştı. zihnide açılmaya başlamıştı. İrdelemek, yaşanılanlardan sebep sonuç ilişkisi kurmak...  Sanki hayatı daha anlamlı olmaya başlamıştı. Her şey her şeyle ilişkiliydi çünkü.




Yeni şeyler öğrenmeye, aslında bildiğini zannettiği şeylerinde gerçeğine ulaşmaya başlamıştı. Problemlere yaklaşımı, olayları değerlendirmesi de değişiyordu. Bu teknoloji çağında bilgiye ulaşmak kolaylaştı. Peki hangi bilgi gerçek, hangisini hayatına almalıydı. Değişkenlik göstermemesi, tutarlı olması gerekliydi ki fayda da versin. Ece irdeledikçe, düşündükçe zihnide paraşüt gibi açılıyordu. Bir konudan başka konuya geçiyordu. Başladığı noktadan nerelere gelmişti. Artık söylenilen bir şeyi hemen kabul edip yada hemen ret etmiyordu. “Ben buna bir bakayım" deyip, düşünüyor, konuyu irdeliyordu.

İş hayatı da değişmeye başlamıştı. Şefinin verdiği görevleri artık ezbere değil, düşünerek yapıyordu. Acil, hemen bitecek denilen işlerde sonradan mutlaka problemler yaşanıyordu. Zaman baskısı irdelemenin önüne geçiyordu. Ece burada da hızlanmaya başlamıştı. Zaman baskısı olsa da artık düşünmeden halel acele bireyleri yapmıyordu. Başta tepki alsa da sonuç olumlu olunca idarecileri de o zamanı ona vermeye başlamıştı. Artık  iş yerinde aranılan, danışılan insan olmuştu Ece.

Bu bahar hayatında bir dönüm noktası olmuştu. Fiziksel başlattığı hareket vücudunun şifası,  düşünmek, irdelemekte hayatının şifası olmuştu..

 


Okumaya Devam Et

10 Haziran 2025 Salı

ZOR DEĞİLDİR

Zor değildir


Ezgi, o gün de diğer günler de olduğu gibi mutsuz uyanmıştı. Hayatı evle iş arasında geçiyor, yaşamın anlamsızlığı ile ilgili umutsuz cümleler kuruyordu.  Oysa bir sevdiği olsaydı böyle mi olurdu diye düşünmeden kendini alamadı. Sevgiye açtı. Evlenmek, mutlu olmak benim de hakkım olmalıydı diye düşündü.

Yalnız geçen tüm hafta sonları onu daha da üzüyordu. Alında arkadaşları olmasına rağmen, hepsinin de sevgilisi olduğu için onlarla plan yapmak istemiyor, kendini onların yanında eksik hissediyordu. Bir erkek arkadaşım olsa böyle mutsuz olmayacaktım; ben de mutlu olacaktım.’diye düşünüp kendini daha da dibe doğru çekiyordu.

Günlerden pazardı, yine çok sıkıcı bir güne uyanmıştı. Telefonu çaldı; arayan Aysun’du. Heyecanlı bir ses tonu ile Ezgi’ye Kuşum seni biri ile tanıştıracağız, Murat’ın bir arkadaşı var. Bak çocuk çok yakışıklı, çok karizmatik dedi. Ezgi birden şaşırdı, hiç beklemediği bir haberdi bu. “Ya gerçekten yakışıklı mı?” diyebildi sadece. “Akşama görüşelim” dedi Aysun. Ezgi panikledi birden “Ama hiçbir hazırlığım yok, bir kuaföre gidip fön çektirmem gerek! dedi.

Apar topar evden çıkıp arka sokakta bulunan kuaföre gitti. Bir taraftan ne giyeceğini düşünüyordu. Özene bezene hazırlandı. Belki bu sefer aradığını bulmak ümidi onu heyecanlandırmaya yetmişti bile. Saatler ilerledikçe Ezgi sabırsızlanıyordu. Sonunda buluşacakları mekana gitti. Aysun ve Murat oradaydı. Yanlarında da gerçekten hoş bir adam vardı, ismi Ali idi.

Ezgi çok kısa zamanda Ali ile olan arkadaşlığını ilerletti. Sık sık beraber vakit geçirmeye başladılar. Bir iki derken neredeyse her akşam buluşuyorlardı. Ali, dışa dönük; enerjik bir adamdı. Çevresi çok genişti. Her gittikleri ortamda birilerine selam veren, popüler biri idi. Ezgi, Ali ile beraber daha önce hiç gitmediği ortamlara girmeye başladı. Alkollü içecek falan kullanamazdı ama Ali ile gittiği her yer alkollü ortamlardı. Ali, Ezgi’ye bu konuda ısrar etmemesine rağmen kendisinin elinden de bardak hiç eksik olmazdı. Ezgi de zamanla Ali’nin çevresine ve ortamına ayak uydurdu. Önce eskisi gibi yadırgamadı, alıştı ortamlara. Sonra bir tadına bakayım dedi. Daha sonra uzatılan bir ikramı geri çevirmek istemedi. Bir iki derken artık o da mekanın gereği neyse yapmaya başladı. Bir müddet sonra içecekler de marka tercih eder hale gelmişti. Ezgi artık çok değişmişti. O kendi halinde ki kız gitmiş; Ali ile beraber yeni bir Ezgi’ye dönüşmüştü. Gerek evde gerekse iş de agresif davranışlar sergilemeye başlamıştı. İşe geç gitmeler, verilen işi aksatmalar, saçma sapan sebeplerden dolayı insanlarla tartışmalar… Artık Ezgi öyle bir hale gelmişti ki içmeden kafasını toparlayamadığını, dikkatini işe veremediğini söylüyordu. İçince kendini daha özgüvenli hissettiğine, insanlarla daha iyi iletişim kurduğuna inanmıştı. Zaman içerisinde onun bu hali Ali’yi de rahatsız etmeye başladı. Daha az arar oldu. Ezgi Ali’nin ilgisizliğine dayanamayıp kendini daha da içmeye veriyordu. Her şey sarpa sarmaya başlamıştı. Kendisi de bunun farkında olmasına rağmen hayatını bir türlü toparlayamıyordu. Zamanla öfke nöbetleri, ağlama krizleri arttı. Hayatı kendine de etrafında ki insanlara da zehir ediyordu. Nasıl bu hale geldim? diye düşündü. Alt tarafı sevilmek istedim. Bunun bedeli bu kadar ağır olmamalıydı! diye bağırdı. Bağırdı bağırmasına ama artık bağımlılık aşamasındaydı.

Zor Değildir

Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; her yanlışın başı, ona yaklaşma ile başlar. İnsan yaklaştığına benzer.  Zamanla yaklaştığı şey insanı etkisi altına alır. Siyah da yaklaştıkları onun bağımlılığı olur.

Hayat, sınavlarla dolu bir oyun sahasıdır. Aslında en başta oyunu kazanmak zor değildir. İnsan yaptığı davranışlarla zorlaştırır. Kazanmanın en kestirme yolu yasak olana yaklaşmamak ve sakınmaktır. Ancak insan  her zamanki gibi yanılır...





Okumaya Devam Et

20 Mayıs 2025 Salı

GÖRÜNÜŞE ALDANMAK

Deneyimsel Tasarım Öğretisi






Emir’in elleri direksiyondaydı. Araba sessizce yol alıyordu. Camdan içeri süzülen güneş ışığı, gösterişli torpido üzerinde parlıyordu. Deri koltukların kokusu hâlâ yeniydi; direksiyonun yumuşak dokusu, elinin altındaki gücü hatırlatıyordu. Jantlar yolda kayar gibi ilerliyordu. Bu, uzun zamandır hayalini kurduğu arabaydı. Varlığıyla dikkat çeken, durduğu yerde bile bakışları üzerine çeken o son model… Emir artık onun sahibiydi. İçindeydi ama garip bir şey vardı. İçindeki sevinç eskisi kadar coşkulu değildi. Yan koltukta oturan arkadaşı Ömer, bir süredir sessizdi. Sonunda hafifçe döndü ve sesi yumuşak ama net bir ifadeyle sordu;

"Bu arabayı ilk gördüğünde ne hissetmiştin? Gerçekten buna ihtiyacın olduğunu mu düşündün, yoksa... sadece hayalini mi sevdin?"

Emir, bu soruya hemen yanıt veremedi. Sanki biri içindeki kilitli bir kapıyı açmıştı. Gözlerini yoldan ayırmadan sessizce düşündü. Aklı, zamanın gerisine gitti. Henüz bu arabaya sahip değilken, onunla ilgili düşlerini hatırladı. O gösterişli farlar, parlak jantlar, hayran bakışlar...

Aylarca çalışmıştı, gece vardiyalarına kalmış, hafta sonlarını bile işe ayırmıştı. Yeni kıyafet almamış, sosyal hayatını kısıtlamıştı. “Bir gün o arabayı süreceğim!” demişti kendine defalarca.

Ve sonunda o gün gelmişti.

İlk zamanlar her şey mükemmeldi. Hız, konfor, insanların dönüp bakışı ama zaman geçtikçe, heves yerini başka duygulara bırakmıştı.

Yakıt masrafları, vergiler, bakım ücretleri… Özel parçalar yüzünden her bakım cüzdanını eritiyordu.

Emir, Ömer’in sorusunu yeniden düşündü. Bu araba gerçekten onun hayatına ne katmıştı? Zihninde başka anılar da canlanmaya başladı.

Daha önce aldığı pahalı bir saat geldi aklına. Şık ve ünlü bir markanın saatiydi. Onu bileğinde gören herkes etkileniyordu. Ama zamanla fark etti ki, saatin ağırlığı onu rahatsız ediyordu. Camı çok hassastı, en ufak darbede çiziliyordu. Gösterişliydi ama kullanışsızdı.

Sonra ayakkabı geldi gözünün önüne. Vitrinde görüp özel bir davet için aldığı o lüks ayakkabı… Harika görünüyordu, ama giydiğinde ayaklarını sıkıyor, yürüdükçe acı veriyordu. Onunla yürümek değil, sadece vitrinde durmak mümkündü.

Hepsinin ortak bir yönü vardı. Parlak dış görünüşler ve şimdi aynı yanılgıyı arabada da yaşıyordu.

Emir fark etti ki yaptığı seçimler, çoğu zaman gösteriş içindi. Dikkat çekme arzusu, onaylanma isteği, dış görünüşe verilen önem... Ama gerçek ihtiyaçlar hep geri planda kalmıştı. Kendi kendine sordu;

“Gerçekten neye ihtiyacım vardı? Huzura mı? Konfora mı? Yoksa sadece görünmeye mi?”…

Emir’in hikâyesi, her insanın zaman zaman düştüğü bir hatayı anlatıyor aslında. Çoğu zaman sadece görünüşe aldanır insan. Oysa bir şeyin güzel olması yetmez; onu değerli kılan, hayatına kattığı faydadır. Faydalı olan bir şeye estetik de eklendiğinde, işte o zaman gerçekten kıymetli hale gelir. 

Ancak insan sadece görüntüsü güzel diye bir şeyi seçince, sonunda mutsuz olabilir. Çoğu zaman arzuladığı şeyin yalnızca parlak yüzeyine kapılır. Ama sahip olduktan sonra, o parlaklığın ardında gizlenen sorumlulukları ve zorlukları fark eder.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi



Bu yüzden, insan seçimlerinde neye öncelik verdiğini iyi bilmelidir. Sağlam bir temel üzerine kurulmayan hiçbir şey uzun ömürlü olmaz. Eğer seçimlerimiz bizi üzmeyecek kadar sağlam dayanaklara sahipse, pişmanlık da az olur. Ama yanlış temeller üzerine kurulu bir hayal, zamanla ağır bir yük haline gelir.

İnsanın bu hayatta sahip olduğu her şeyin hem avantajı hem de dezavantajı vardır. 

Çünkü mükemmellik, insanın ulaşabileceği bir gerçeklik değil; sadece bir yanılsamadır. Ne kadar çekici görünürse görünsün, her tercihin bir yükü vardır.

Bu yüzden bir şeyi isterken sadece cazibesine kapılmak yerine, hayatımıza neler katacağını ve bizden neler alacağını da göz önünde bulundurmak gerekir. Gerçek değer, yalnızca gösterişte değil; anlamda, işlevde ve katkıdadır.
Bir kararın değeri, anlık heyecandan çok, uzun vadede sunduğu fayda ile ortaya çıkar.

Ve insan avantajlar ile dezavantajları doğru tarttığında, kendisini gerçekten mutlu edecek seçimler yapar...

 



Okumaya Devam Et

22 Mart 2025 Cumartesi

KARANLIK BİR GELECEĞE “MERHABA”

Havada gri bulutlar vardı. Az sonra yağmur yağacak gibiydi. Bir anda hava soğumuştu. Havanın soğuması ile iç dünyasında sıkıntıları olan Hüseyin'in depresyonu çok daha fazla arttırmıştı. Hüseyin her şeyi içinde yaşayan biriydi. Liseye başladığından beri ailesi ile arası da pek iyi değildi. Ailesinden günden güne uzaklaşıp, odasında vakit geçiriyordu.

Hüseyin'in Ahmet adında bir arkadaşı vardı. Çok çevresi olan, çok gezen, ara sıra okula gitmeyip arkadaşları ile vakit geçiren bir çocuktu. Ailesi ile de arası kötüydü. Etrafındaki arkadaşlarla uzun vakitler geçiriyor, bazen evine de gitmiyordu. Hüseyin son zamanlarda onunla daha çok yakınlaşmaya başlamıştı. Okul çıkışında, okulun karşısındaki oyun salonunda vakit geçiriyor eve geç gidiyordu. Ailesi eve geç gelmesinin sebebini soruyor, Hüseyin ise ailesine kızıp söyleniyordu. Ailesinin kendisini çok sıktıklarını düşünüyor, üzerinde baskı hissedip, kendini daha da çok ailesinden uzaklaştırıyordu. Ailesinden uzaklaştıkça da arkadaşı Ahmet ile yakınlaşıyordu. Her kafası attığında kendini Ahmet’in yanında buluyordu. Hayatın kuralıydı bu; her davranış zıttında başka bir davranışı meydana getirirdi.

Ahmet'in okul haricindeki arkadaşları pek güvenilir değildi. Dışarıda kavga eden, farklı maddeler kullanan kişilerdi. Hüseyin, Ahmet'in zaralı maddeler içtiğini biliyor ve başlarda bu durumdan rahatsız oluyordu. Buna rağmen sürekli beraber kafelere gidiyor ve dumana maruz kalıyordu. Hüseyin artık derslerinde de başarısız olmaya başlamıştı. Okula gitmek, ders çalışmak istemiyordu. Ailesi ile sürekli kavga ediyor, onlardan bıktığını söylüyordu. Ailesi ile hiç vakit geçirmiyor, onların yanındayken çok sıkılıyordu. Babası çok kızıyor ve onu yurda vermek istiyordu. Hüseyin, Ahmet ile hafta sonları da sık sık görüşüyor ve uzun saatler beraber oyun salonunda, kafede vakit geçiriyorlardı.

Ailesi ile tartıştığı bir gün Ahmet’le beraberken, Ahmet, Hüseyin’e kullandığı maddeden uzatmış, Hüseyin içmeyi denemişti. Başta boğulacak gibi oldu. Midesi bulandı, öksürmeye başlamıştı. Birkaç denemeden sonra vücudundaki tepkilere rağmen devam etti. Başlangıçta sigara kokusunu ve içtiğini ailesinden nasıl saklayacağını düşünüyor, durumu babasınn öğrenmesinden çok korkuyordu. Eve giderken parfüm sıkıyor, naneli sakızlar çiğniyordu. Eve gittikten sonra hemen banyoya gidiyor, kıyafetlerini makinaya atıp yıkıyordu. Hüseyin bir süre arkadaşlarından alıp içmeye devam etti. Bir süre sonra aldıkları yetmiyor ve artık harçlığını paketine veriyordu. Annesi bu durumu bir süre sonra fark etmişti. Bir akşam eşyalarını karıştırmış ve paketi bulmuştu. Hüseyin'e kızmış paketin kimin olduğunu sormuştu. Hüseyin babasından korktuğu için yalan söylemiş, paketin Ahmet'in olduğunu söylemiş, kıyafetlerindeki kokunun ise onların yanındayken üzerine kokusunun sindiğini söylemişti. Hüseyin ailesinin kızmaması için artık sürekli yalanlar söylemeye başlamıştı.

Bu durum onu başlarda çok rahatsız ediyordu.  Hüseyin, ailesinin baskılarının bu duruma sebep olduğunu, bunu hak ettiklerini düşünüp, kendini haklı çıkarmıştı. Ne de olsa başkalarını suçlamak en kolayıydı… Ailesi artık Ahmet ile görüşmesini istemiyordu. Ancak bu durumun Ahmet'in suçu olmadığını, kendisine zarar vermediğini, iyi biri olduğunu söylüyordu. Aslında Ahmet'in davranışları hem yanlış hem de çirkindi. Oysa  insan iyi, yani  doğru ve güzel davranmalıydı. Hüseyin, onunla beraberken, oyun oynuyor, zararlı maddeler içiyor ve keyif alıyordu. Oysa yaptıkları sadece anda keyif veriyor, eve gittiğinde mutsuz oluyordu. Problemleri hala çözülmüş değildi. Ancak Hüseyin henüz anda keyif verenin, toplamda zarar vereceğini bilmiyordu.

Artık sürekli babası ile kavga ediyordu. Her kavga ettiğinde evden çıkıyor, Ahmet'in yanına gidiyordu. Ahmet ile eve çıkma, kendilerine yeni bir hayat kurma planları yapıyorlardı. Ailesi artık Hüseyin'i tanıyamıyor, oğullarının nasıl eski haline döneceğini bilmiyorlardı. Hüseyin ise bu durumdan artık hiç rahatsız değildi, bu şekilde mutlu olduğunu düşünüyordu.

Okulu kötü notlarla bitirmiş ve bir işe girmişti. Kazandığı para ile geziyor, oyun oynuyor ve sigara alıyordu. Artık oyundan da vazgeçemiyordu. Geceleri sabaha kadar ücretli oyun oynuyor, sabah işe uykusuz gidiyordu. Bir gün oyunda çok yüksek bir meblağ kaybetmişti. Parayı nasıl bulacağını düşünüyor, strese giriyordu. Ahmet parayı bulabilmesi için onu güvenilmeyecek birileri ile tanıştırmıştı. Oyun parasını onlardan borç almıştı. Bu kişiler, borcu ödemezse ona zarar verecek kişilerdi. Her gün bu borcu nasıl ödeyeceğini düşünüyordu. Stres arttıkça oyunu ve sigarayı arttırmıştı. Ailesi ise eve para getirmediğini, artık sorumluluk alması gerektiğini, hiçbir işe yaramadığını söylüyordu. Bir gün babası ile kavga etmiş, sinirlenerek elini aynaya vurup elini kesmişti. Birkaç gün evden uzaklaşmış, arkadaşları ile kalmıştı.

O gece hayatın üzerine üzerine geldiğini ve yaşamanın çok saçma olduğunu düşünmeye başlamıştı. Artık çok mutsuzdu ve hayattan keyif alamıyordu. Borcu için kredi çekmiş, artık bankaya borçlanmıştı. Yüksek stres ve gerginlikten tırnaklarının kenarını koparıyor, bedenine de zararlar veriyordu. Dişlerinde çokça çürük, bedeninde halsizlik artmaya başlamıştı. Artık bağımlılıkları olmadan yaşayamayan bir insana dönüşmüştü. Oysa Hüseyin böyle karanlık bir geleceğinin olacağını, başta hesaplayamamıştı. O an mutlu oluyor, anda acı çekmemek için o ‘anı’ kurtarıyordu. Geçmiş ‘anları’ ve ‘anıları’ hiç hatırlamak istemeyeceği bir albüm haline gelmişti.

Hüseyin’e karanlık bir gelecek oluşturan şey neydi? 

Hüseyin başta sadece ailesinden uzaklaşmış ve Ahmet'e yakınlaşmıştı. Ancak geldiği noktada hayatını birkaç keyif uğruna mahvetmişti. Anlık keyifler için, tüm hayatını kaybetmişti. Ne kötü bir ticaretti yaptığı ticaret. Hangi anlık keyif insanın hayatından daha kıymetli olabilirdi? Doğru yerden uzaklaşıp, yanlış yere yakınlaşmanın bedeli çok ağır olmuştu. Oysa sadece uzak durup, hayatta anlık acılarına sabretmeliydi...

Aslında başta yapılması gereken çok basitti...

Yaklaşmamalıydı...

Dibine kadar girmemeliydi...

Sakınmalıydı...

Sakınsaydı bağımlı olmayacaktı...

Bağımlı olmadan yaşamak, bağımlı olmaktan daha kolaydı.






Okumaya Devam Et

14 Kasım 2024 Perşembe

SENİN GERÇEĞİN NE?

Duymak istemiyordu, elleriyle kulaklarını kapadı. Ama tüm hücreleri dile gelmiş; "Senin gerçeğin ne? Senin gerçeğin ne?” diye bağırıyordu sanki. 

"Ne demek istemiştir? 

Şimdi  gerçek böyle kişiye göre değişen bir şey mi?  

Benim gerçeğim neden farklı olsun ki?

Of ya iyice ne karıştı kafam! dedi Ayşe. Mehmet abi ne demek istemişti acaba? Niye bu kadar kızmıştı ki? Ne oldu yani arkadaşlarımla bara gittiysek yani? Mezuniyetini kutlamak için ne yapsaydık evde gün gibi mi kutlasaydık? Lise bitmiş, yani bugün kutlama olmayacakta ne zaman olacaktı? Ne vardı bu kadar kızacak sanki?”

Mehmet, Ayşe onun gittiği okula başlayınca ona göz kulak olmayı vazife edinmişti. Ayşe’den iki yaş büyüktü. Ayşe için lise hayatı zaten zordu, yeni arkadaşlar, yeni ortam, yeni dersler. Bu dönemde ne yapsa suç, ne yapsa  kabahat sayılıyordu. Onun gibi değilim ki ben farklıydım, o siyahsa ben beyaz, o beyaz ise ben siyah yani o kadar. Sürekli abi nasihatleri, bıktım.” diyerek dolaşıyordu.

“Kuzen, okul sonrası fazla takılma, yok şunu yapma, yok buraya gitme.” derdi Mehmet. O yüzden çok gıcık olurdu ona. Çok kitap okurdu ama konuştu mu çok güzel konuşurdu. Ailedeki herkes Mehmet için ileride büyük adam olacağını söylerdi. Ayşe’ye sürekli soru sormaya çalışır, Ayşe’de bundan çok sıkılırdı. Halbuki cevabını bildiği soruları sormanın mantığı neydi

"Cevap vermek istemiyorum ki, düşünmek zorunda kalıyorum. Yapmak istediğim şeyi hemen yapmak daha keyifli. Önünü arkasını düşünmeden, hayatın tadını kaçırıyor gibi. Bakınca bir kız arkadaşı bile yok. Yani ne kadar bu dünyaya uyumlu ki? Gerçi ne yapsınlar onu? Sıkıcı!  

Liseden mezun olmuşum yani, hoşlandığım çocukta orada. Şimdi ben onunla çıkmayayım da kiminle çıkayım? Yani ne olmuş? Berkin başka kız arkadaşları varmış. Olsun, çok yakışıklı. Ayrıca ben diğerlerinden farklıyım.  Tabi bunu anlar mı Mehmet abi? Ne mümkün! Tutturmuş gerçeğini kaybetme, gerçek seni kurtaracak, gerçeklerden uzaklaşma! 

Ne bu yani bir kere kaçamak yaptık diye. Ne olur ki? Yani yakalanmasaydım haberin bile olmayacaktı dedim ki demez olaydım. Yok efendim, zaten gerçeğin su yüzüne çıkma gibi bir huyu varmış. Vay efendim bana yakışmamış gizli saklı işler çevirmek. Kimsin sen? Senin gerçeğin ne?

Benim gerçeğim mi?

Ne demekti gerçek?

Bana göre ona göre değişir miydi ki? Mehmet abimin gerçeği ile benim gerçeğim farklı mı ki? “Gerçek değişmez Ayşe” demişti. Şimdi ne oldu da bana bunu söyledi?

Peki benim gerçeğim neydi? İşime geleni, isteklerime uyanı mı gerçek kabul etmiştim. Duruma uydurduğum sahtelikleri gerçeğim mi kabul etmiştim ki bana bunu söyledi acaba?

Gerçek tekti ve zamana göre, mekana göre, kişiye göre değişmediğini biliyordum.

Benim gerçeğim nasıl değişmiş olabilir ki?

İnsan gerçekten uzaklaşabilir miydi? 

Gerçekleri değişebilir miydi? 

İnsanlar tek gerçekten çıkıp neyin  peşinden gider ki?

Gerçekten, benim gerçeğim neydi?

 

 


Okumaya Devam Et

17 Ağustos 2024 Cumartesi

İKİ SEÇENEK

Doğru ve yanlış,

Beyaz ve siyah,

Barış ve savaş,

İyi ve kötü…

Sürekli olarak karşımıza seçeneklerin çıktığı bir yaşam… Dünya üzerinde insana iki seçenek verilmiş. Çabalarımızın bir yönü var, bizi birine yaklaştıran. Yaklaştığımızda olanlar ayrı, uzaklaştığımızda olanlar ayrı. Yani her hareketimizin bir sonucu var. Üstelik bir de düşünmediğimiz kısmı, diğer insanlara da etkisi var. Dünyada barışı isteyen insanlar olduğu gibi savaşı tercih eden insanlar da var. Şimdi bir toprak uğruna toplu katliama öncülük edenler gibi.

Peki yanlışı kim seçer? Gerçek, işine gelmeyenler! 

Mesela, bir durumdan çıkarı olanlar, vicdanını susturanlar… Çarpıtılması gereken bir gerçek var onlar için. Sadece kendilerinin reddetmesi yetmiyor, diğer insanların da kendileri gibi olmasını istiyorlar. Bunun için de hiç boş durmuyorlar. 

Evlilik, birleşmekken onu kötü gösteriyorlar mesela. 

Aslında erkek, kadının yükünü taşırken kadının estetik tarafını yok edip onu hamal ediyorlar. 

Kıymetli olan gizlenirken vücudunu açık ettiren bir düzen kurmak istiyorlar. Kurdular da… 

Müslümanı kaba, geri kafalı gösteren; Müslümanı terörist yapan bir düşünce düzeni kurdular ki topraklarını almak istediklerinde, insanları öldürdüklerinde tanık olanlar katile hak versin.

Ama düşünen insan zekidir. 

Zeki insansa fark eder oyunu. 

Tüm dünyadan gizlemeye çalıştıkları gerçekler tam da onu öldürürken yayıldı dünyaya.

Bir tuhaflık vardı olanlarda. 

Meşru müdafaa dedikleri olay bir soykırım, katliamdı aslında. 

Kimileri kördü ama kimileri de gördü. 

Hiç beklenmedik ülkelerde, en uzak sınırlardaki insanlar bile hak verdiler Müslüman olanlara.  

Merak ettiler, baktılar Müslümanın ne okuduğuna. 

Baktılar, onları bu kadar korkusuz yapanın ne olduğuna. 

Bir kitaptı onları ayakta tutan, dahası kitabı onlara yollayandı. 

Seçimi kötülük olandan, en ummadığı anda; en ummadığı şekilde oyunu alandı…  

Neyi seçeceksin şimdi sen? 

Hangi yoldan gideceksin, hangisi olacaksın? 


Her şey bittiğinde mazlumun yanında olduğun için razı olunup alkışlanan mı?

Zalim güçlü olduğu için onun yanında olup susan mı!?

Şimdi,

Gazze’de bir çocuğun gözüne yerleş; oradan dünyaya bak ve ver kararını, bir seçim daha yap,

Çünkü insan seçim yapar ve yaptığı seçimlerin sonuçlarını yaşar…





Okumaya Devam Et