Herkes elinde olmayandan bahseder olmuş, hep bir halinden memnun olmama, şikayet, şu da şöyle olsa, bu da böyle olsa daha güzel olurdu cümleleri...
Hep bir dış dünyayı suçlama ya da sanki kişi kendisi hiç iyi bir şey yapmamış gibi kendini gereksiz yermesi..
Karşıdan çok çirkin görünen bir manzara..
Hepimizin zaman zaman yaptığı ve farkında bile olmadığımız bir durum. O kadar alışmışız ki şikayet etmeye.. O kadar normalleşmiş ki..
Peki olmayana değil de olana odaklansak hayat nasıl olurdu diye sorsak kendimize?
Ben kendime sorunca manzara bir anda bambaşka bir hal aldı. Ne de çok şeyim varmış diyor insan.
Elimdeki kaslar düzgün çalıştığı için şuan yazabiliyorum,
Zihnim düşünceler üretebildiği, irdeleyebildiği için cümleler kurabiliyorum,
Gördüğüm için şu an bu yazıyı okuyabiliyorum,
Etrafımda birileri seslendiğinde kulağım olduğu için duyabiliyorum.
Nefes aldığımın farkında bile değilim. Ya her nefesimin farkında olsaydım?
Burnumdaki koku alma özelliğimden dolayı güzel kokuları algılayabiliyor, kötü kokudan kendimi sakındırabiliyorum.
Yanık kokusunu ya da gaz kokusunu fark edip bir an önce tedbir alabiliyorum.
Tat alma reseptörlerim sayesinde yediklerimden keyif alıyorum, yemeğin bozulduğunu anlayıp onun bana zararını engelleyebiliyorum..
Bunların hiçbiri bende olmayabilirdi. Nasıl elde ettim ki ben bunları?
Kim verdi?
Ben nerden satın aldım?
Kaç para verdim?
Bedeli neydi bende olanların?
Veren niye vermişti?
Nasıl bir akitleşme yaptık bu alışverişte?
İmkan; insana verilen her şeydir.. Somut ya da soyut. Her imkanın ise bir avantaj ve dezavantajı vardır. Sonuçta insanın seçme hakkı vardı ve seçmek demek sonuçlarını da kabul ediyorum demekti.
İmkanlarımızın bize ne gibi sorumluluklar getirdiğinin farkında olsak, acaba isteklerimiz değişir miydi?
Uzun ve sıcak geçen bir yazın ardından nihayet sonbahara giriş yapılmış, Eylül ile birlikte kavurucu sıcaklar yerini hafif bir serinliğe bırakmıştı. “Ne kadar yorucu, monoton bir yazdı, şükür geride kaldı.”diye düşündü Hatice. Çocuklar ile birlikte, tüm gün evde yaz sıcağında pek bir şey yapamamışlardı. Okullar kapanıp, yaz tatili başlayınca geç yatıp geç kalkmaya başlamışlar, nerdeyse sabahı yaşayamaz olmuşlardı. Öğleye doğru uyanıyorlardı, sonra birden akşam oluyor, bir şey yapmaya pek fırsat kalmıyordu. Ama artık tatil bitip okullar açılmıştı.Hayatlarına uzun bir zamandan sonra düzen gelmeye başlamıştı. Çocuklar okula yetişebilmek için erken kalkıyorlardı. Büyük kızı geç kalmamak için erkenden kalkıp servise yetişiyor, küçük kızını da evin yakınındaki okula kendisi götürüp getiriyordu. Kızını bırakıp geldikten sonra tekrar uyuyamıyor, etrafı toparlıyor, mutfağa geçip yemek hazırlığına başlıyordu. Öğle olmadan tüm işi bitiyordu.
Yine o günlerden birinde; işlerini bitirince saate bakıp,“Ne yani o kadar iş yaptım, daha öğle olmamış” dedi. Kendine bir çay koyup balkona oturdu Hatice, düşünmeye başladı. Ne kadar güzeldi, insanın hayatında düzen olması, sıralı bir şekilde işlerini yetiştirmesi. Birden yazı düşündü, yetişmeyen işler, geçiveren günler aklına geldi… Şimdi öyle miydi? Evdeki herkes erkenden kalkıyor, işine gücüne koyuluyordu. Erken kalkmanın bereketi diye düşündü.
Hatice çocukken yazları anneannesinin yanına köye giderdi. Köyde gün erkenden başlar, herkes işe koyulurdu. Anneannesinin “Sabahın bereketi başkadır yavrum” dediğini hatırladı. Hatice’nin de şu an yaşadığı tam da buydu işte… Sabahın bereketi! Ee ne de olsa erken kalkan yol alırdı. Ne kadar da doğruydu. “Güzel günlerdi, her şeyin lezzeti, keyfi vardı” dedi kendi kendine. Aslında imkânlar şimdi ki zamandakine göre sınırlıydı, ama teması vardı her şeyin, bereketi başkaydı.
Çayını tazelemek için mutfağa girdiğinde masanın üstündeki ezilmiş muzlara gözü ilişti. Her seferinde daha az alalım diyorlardı, ama eşi de kendi de pazara gidince dayanamayıp çokça alıyor, ezildiği için bir kısmını atmak zorunda kalıyorlardı… Çocuklarda ezik muzları yemek istemiyordu. Hatice ne zaman meyveyi kararında alsa sanki o meyvelere ayrı bir tat geliyordu. Çocuklarda iştahla yiyor, meyveler ziyan da olmuyordu. "Az olunca bereketi artıyordu sanki..." diye düşündü. Sonra aklına annesinin çocukken hazırladığı sofralar geldi.
Hatice kıt kanaat geçinen bir aile de büyümesine rağmen evlerinden misafir eksik olmazdı. Anneciği sofrayı kurardı. Evde ne varsa ikram eder; çocuklarını da "Misafir geldi mi bereketi ile gelir, sakın ağırlamaktan çekinmeyin." derdi. Gerçekten de öyle olurdu. Sofralar kurulur, herkesin karnı tok kalkardı. Evlerinden neşe eksik olmazdı. Babacığı da ayakkabı boyacısı olmasına rağmen hepsinin ihtiyacını karşılardı. Hiçbirini mahrum etmezdi. Derdi ki; “Az kazanın, helal kazanın. Helal para bereketlidir. Sizi mahcup etmez.” Hatice daha küçükken anlamıştı azın bereketi olduğunu…Gözleri doldu. “Nurlar içinde yatsınlar ne güzel değerler katmışlar bize...” diye düşündü. Şimdi o da anne olmuştu.Çocuklarını düşünüyor. Ve onların beslenmeleri için elinden gelini yapıyordu. Ancak bunu yaparken yiyecekleri israf ettiğini fark etti.
Hatice yiyebileceklerinden daha fazla meyve almanın israftan başka bir şey olmadığını anlamıştı. “Hem bu yiyecekleri israf ediyoruz. Hem de bunları almak için çalışıyoruz” dedi içinden. “İnsan zamanı verimli kullandığında bereketini nasıl hissediyorsa, ihtiyaçlarını belirleyip ona göre harcadığında da kazancının bereketini hisseder.” dedi. Nasıl da birbiriyle ilişkiliydi her şey. Akşam eşi eve gelince durumu anlatacaktı. Meyveleri fazla almadığında çocukların yediklerinden daha çok keyif aldığını ve meyvelerin de israf olmadığını söyleyecekti. Eşinin de kendine hak vereceğini düşünüyordu. Böylece bundan sonra aldıklarına daha fazla dikkat edecek ve gereğinden fazla hiçbir şey almayacaklardı.
Hatice, doğru bir karar almanın mutluluğuyla gözünü muzlara dikti. O muzlarla ne yapabileceğini düşündü. Aklına kurabiye yapmak geldi ve coşkuyla ayağa fırladı. İsraf etmemeye hemen başlayacaktı ve böylece karar verilen bir işe erken başlamanın bereketini de alacaktı. Hemen kollarını sıvadı, muzları soyup çatalla ezmeye başladı. Fındık ununu, balı ve kakaoyu ekleyip iyice karıştırdı. Elde ettiği hamuru küçük küçük yuvarlayarak yağlı kağıt serdiği fırın tepsisine yerleştirdi. Özenle yerleştirdiği hamurları önceden ısıtılmış fırına koydu. Çok geçmeden eve mis gibi bir koku yayılmaya başladı. Muzlar israf olmaktan kurtulmuş ve akşama kurabiyeleri hazırdı işte. Hatice, fırından tepsiyi çıkarırken mutluydu. Çocuklar okuldan eve geldiğinde kocaman bir bardak sütle kurabiyeleri yerken Hatice’nin yüzündeki gülümseme daha da artmıştı.
İnsanların pek çoğu az olanı küçümser. Bir çok konu da “Şuncacık şeyden ne olacak ki?!” der ama asıl olayın orada döndüğünü unutur."Az yesem ne olacak ki, benim hiç yememem lazım zayıflamak için!" der bazen abartır... Bazen de; "Azıcık hareketle insan nasıl kaslansın ki kilometrelerce günlerce yürümesi lazım!" diyerek başlangıç hareketini durdurur.
İnsan her konuda asıl bereketin o az olanda olduğunu bildiğinde,Hatice’nin mutfağındaki gibi göz ardı edilen çürümeye mahkum bırakılan muzlar, günün mutluluğu ve yüzlerdeki gülümsemenin sebebi oluverir. İşten eve yorgun gelen babayı evdeki mutlu yüzler dinlendirir. O baba ertesi gün işe gittiğinde iş arkadaşlarına bulaştırır mutluluğunu… Az olan birden çoğalıverir...
Deneyimsel Tasarım Öğretisider ki; azı küçümseme… Aslında tüm işin bereketi, az olana verilen değerde saklı…
Yine bir bayram telaşı sarmıştı mahalleyi... Ramazan ayı gelirken "Nasıl olacak? Uzun saatler oruç tutmaya dayanabilir miyiz?" diye hesaplar yapılırken, şimdi "Ne çabuk geçti Ramazan" deniyordu. Arife günüydü... Çocuklar
Ramazan ayında tuttukları yarım gün oruçlarını
hesaplıyorlardı. Hangisi
daha uzun aç kalmış yarışı vardı aralarında...
Ne
tuhaf değil mi? "Hangimiz
daha çok aç kaldık?" Bunu
başarı sayacaklardı o çocuklar. Ramazan orucunun açlığı da başkaydı... Mezarlık
ziyaretleri, Evdeki
son hazırlıklar, Baklavalar
börekler...Hepsi
sırayla yapılıyordu o gün.
Ve
akşam oldu.
Ramazan ayı yerini bayram akşamına bırakmıştı.
Bayram
akşamı... Kimisi
için heyecanla sabahın gelmesini beklediği, kimisi için de sabah
olunca bayram getirecek kimsem yok diye düşündüğü bayram
akşamı...
Nihayet sabah olmuştu. Çoluk çocuk
herkesin gözünün erkenden açıldığı sabah. Bayram
namazına gitme hazırlığı vardı evde, büyükten küçüğe... Bayram
namazına gidildi, evdekilerde de sofra kurma telaşı başladı... Otuz
günden sonraki ilk kahvaltı...Sofrada da bir şenlik havası
vardı...
Ve aile büyüğü bayram namazından dönünce,
öpüldü eller. Eve
bayram gelmişti. Sıraya geçti aile üyeleri, Kucaklaşıldı,“Bayramın
mübarek olsun” dendi
içten.
Küçüklerin gözlerinden, büyüklerin ellerinden öpülecekti üç
gün boyunca, Samimiyetle yüzler gülecekti... Yaşlılar
yapılan ziyaretlerle mutlu edilecekti, Çocuklar
şeker ve bayram harçlığı almak için yoğun bedel ödeyecekti...
Kahvaltı
masasında başladı aslında eskiyi yâd etme mesaisi... “Nerede
kaldı o eski bayramlar?” dedi
evin büyük babası. Bütün aile destekledi tabi... “Evet,
nerede kaldı o eski bayramlar?”
İnsan hep eskiyi anar böyle zamanlarda,
Peki şimdiki
bayramlar?
Yeni adı tatil...
Ramazan Bayramı denirdi
veya Kurban Bayramı, şimdi ise bayram tatili...
“Zaten
çok yoğun çalışıyoruz bir bayram tatilimiz var onu da akraba
dolaşarak mı tüketelim yani?”
“Bu
tatilde dinlenelim sonraki bayramda akraba ziyaret ederiz...”
“Geçen
bayram akrabaları görmüştük zaten şimdi tatil yapalım...”
“Ben
gece yarısına kadar mesaideydim sabah bayram namazına falan
gidemem, uyuyacağım!”
“Nerede
kaldı o eski bayramlar?” dedi
yine ailenin büyük babası. “İnsanın
içi acıyor bu cümleleri duydukça. Şimdilerde hiç önem
vermiyorlar eski değerlere. Keşke bizim bu aile değerlerini
korumaya çalıştığımız gibi her aile buna dikkat etse...”
...
İnsanoğlu
hep sonuçla ilgilenir bu dünyada. Bayrama konsantre olur ama asıl
mesele bayrama gelene kadar yapıp ettiklerinde... Çünkü
bu hayatta her sonuç oluşturduğu sebebe göre verilir insana. İnsan
doğru sebepleri oluşturduğunda ulaştığı sonuç bayramıdır
aslında.
Nerede mi kaldı o eski bayramlar? İmkanlar
arttıkça insanın aldığı doyum azalmaya başladığında, o
bayramların tadı da bozulmaya başladı yavaş yavaş... Bayramın
yerini tatiller aldı...
Yaşlıların
gözü kapıda kaldı...
Nerede mi kaldı o eski bayramlar? Halen
o bayramları yaşayanlar da vardı, Çok
değil pek azıda olsa, Hala
imkanı arttırmadan doyuma ulaşanlarda vardı.
O zaman
anlaşılan o ki; Mesele
eski bayramlarda değildi, Mesele
insanın hayata karşı
verdiği tepkiye bağlıydı...
Pek azlardan
olabilmek dileğiyle;
Bayramınız mübarek olsun...
Vazgeçmeye en yakın olduğun yerde ne için yola çıkmıştın hatırla… doğru bir amaç için yoldaysan engellerle karşılaştığında geri dönmeyi değil, engelleri nasıl aşabileceğini düşün… Mutlaka bir çıkış yolu vardır; Umudunu diri tut…