GERÇEK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GERÇEK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2025 Salı

KEŞKE

“Keşke” küçücük çocuğun bile ağzından dökülüveren bir sözcük. Aslında düşünülürse anlamı pek büyük ama kendisi küçük bir ifadeymiş gibi sanki. Hani böyle bir an yere düşüp kalkmış ve sonra geçmiş gitmiş bitmiş gibi, insanda bir ömür böyle unutup geçirip gidiveriyor işte. Keşkenin altında yatan pişmanlığını, hüznünü, üzüntüsünü, hayıflanmasını, tüh dediğini, kalbine çöken acısını, tövbesini ve bazen de utancını...

Şimdi herkesin eline bir kalem bir kâğıt verseler ve deseler ki “keşke” dediklerinizi yazın, kim bilir kaç tanesi unutulup gittiği yerden geri çıkacak. Üzerine örtü çekilen, toprak dökülen keşkeler. Bazıları da tekrar hatırlamak istenmeyecek hatta belki çoğu ama hayat yani gerçek öyle değil ki, yarın bir gün öykü tekrarlanıyor ve döngü tekrar başa dönüyor, şimdi aynı pişmanlığı yaşamamak için belki de gerçekten yazıp en azından kalemi kâğıdı şahit tutmak gerekir. Ne de olsa “söz uçar yazı kalır”. Bir şeyin kalıcı olması için de zaten öyle yapılmıyor mu?

Tıpkı evlenince, araba alınca, çocuk doğunca, hesap ödenince, iş açarken, borç alırken verirken ve ve ve... İnsanoğlu yazarak en başta kalemi ve kâğıdı şahit tutar sonra orada bulunanları ama onlar olmazsa da veya bir gün unutulsa dahi yazılmış bir ispatı var. Şimdi inkâr eden edecek olsa bile yazılmış somut bir delil var, kimse yoksa da şahidi kalem ve kâğıt var.

İnsanoğlu yazının icadını çok yeni zannediveriyor ama aslında bu öykü insanoğlunun var olduğu günden beri var. Kâğıdı bulamadıysa taşa kazıdı zamane nesli onları ilkel zannettiği için mağara oyan taşı kazıyan diye atfetti ama aslında onlarda yazılı bir şahit bıraktı ve belki sadece sonraki nesilleri için sadece keşke demesinler diye bu çabayı gösterdi.

Şimdi keşkelerimizi yazmaya başlasak... Kimilerinin ilk aklına gelen ne olur? Kimi her gün dayanılmayacak zulme seyirci bırakılması; “Keşke bu kadar çaresiz kalmasaydık...” “Keşke daha fazla gücümüzü olsaydı...” “Keşke daha fazla haykırsaydık...” 

Kimileri şu an sevdiklerinin başında çaresiz kalışını “Keşke o arabayı vermeseydim...” “Keşke kızmasaydım...” “Keşke ona son söylediğim bu olmasaydı...” mı? Ve kimileri için “Keşke söz vermeseydim, almasaydım, satmasaydım, evlenmeseydim, boşanmasaydım, çok yemeseydim, az uysaydım, gitmeseydim, yapmasaydım, yapsaydım, alsaydım, satsaydım…Keşke bu olanlara şahit olmasaydım..." Ve daha nice keşkeler...

İnsan hep aynı yerden vuruluyorum, soru hep aynı yerden geliyor der ve hayıflanır. Bir gün bir alim dedi ki; Keşke söylenenler ilk söylendiğinde anlaşılsaydı... Her şey çok daha kolay olacaktı ama insan önce kendi bildiğini yapmak ister. 

Ne vurucu ne anlamlı bir cümle, gerçekten keşke işareti en başından anlayabilseydi insan. Ömrü hiç bitmeyecekmiş gibi göz çekip düşünmeden, irdelemeden, kendi bildiğini yapıverdi. Oysaki çoğu belki annesinden babasından, arkadaşından, öğretmeninden ya da birileri söylemişti bir yerlerde okumuştu belki ama yine de önce bildiğini denemek istedi ki aslında bütün hepsi insanoğlu için zaten satır satır yazılmıştı. Yarını pişman olmayıversinler diye yarınını sevince çevirebilsinler diye hepsi yazılı vermişti. Bazen elçiler anlatmıştı, büyüklerimiz hatırlatmıştı ama insan en çok bileni oynamak isterken en çok pişmanlığını yaşayacağını hiç düşünmeden perdeyi çekiverdi ve yoluna devam etti, ömrü bitiverinceye kadar. Bazen küçümsedi bazen alay etti. Oysaki ömür kısa ve sadece belirli bir süreydi, herkesin bildiği ama hemencecik unuttuğu şey, keşke insan hep hatırlasa ve keşke ilk söylenenler söylendiğinde anlaşılsaydı...

 


 

 

 

 

 

Okumaya Devam Et

14 Ağustos 2025 Perşembe

KİMDİ O?

Kimdi o beni her girdiğim yoldan saptırmaya çalışan?

Yola çıkmadan yapamazsın sen, senden olmaz deyip beni ezen?

Yoldayken de senin gibisi var mı, en iyisisin deyip arşa çıkaran…

Kimdi o, gerçek benle tanışmamdan ödü kopan?

Yapacaklarımdan korkan…

Hatalarımdan ders almamı değil de, onlarla yerin dibine girmemi isteyen…

Başarılarımda sonucu kendimden bilmemi isteyen…

Tövbeme de şükrüme de düşman…

Kimdi o?

Kibrin atası…

Irkçılığın babası…

Kimdi o?

Ey insan bildin mi düşmanını, düşmanın kimdi?

Sen bilmezsen onu, içindeki ses zannedersin…

Sana senin dilinden konuşur,

Sana senin gibi davranır,

Hiç hissettirmez kendini, tanımazsan onun adımlarını

Bilmezsen onun oyunlarını,

Düşmanını dostun zannedersin,

Dostunu düşman gösterir sana…

Ve aynadakiyle tanışamazsın…

Bilemezsin ki neler yapabileceğini,

Bilemezsin haddinin hayırda ne kadar geniş olduğunu…

Bir kere geldiğin şu dünyada yaşayıp gidersin…

Öylesine…

Pekte anlam ifade etmeden…

Kendinle tanışmadan,

En iyi yanlarına şahit olmadan, keşfetmeden lider olduğun yerleri, kapılıp gidersin bu oyuna…

Sonra otobüs durağına avize asmaya benzer seninkisi…

Gitmek için geldiğin dünyada kalıcı olmaya çalışır boşa sararsın pedalları…

Sonrası ağır pişmanlık öyküsü…

Ey insan,

Tanımazsan düşmanını tanımazsın kendini…






Okumaya Devam Et

28 Haziran 2025 Cumartesi

SINAV

Sınav


İnsan zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor bir bakmış bir koca dönem bitmiş, son demler yükleniyor okulda… 

Son yazılılar, son denemeler, mezuniyet yemekleri, balolar, eğlenceler son gaz devam ediyor. 

Birkaç yıla unutulacak etkinliklere o kadar önemle hazırlanıyorlardı ki. 

Seneye fotoğraflara baksan ne elbiseni, ne makyajını ne kendini hiç beğenemiyorsun. 

Ama anda o kadar önemli gibi davranabiliyor insan. 

Hep şu gelir aklına; "Ne olacak canım bir kere geliyorum dünyaya bir kere mezun oluyorum tekrar bu günlerime geri dönemem..." 

Abarttıkça abartır o yüzden, somutluğunu çok öne çıkartır.

İnsan bir kere yaşıyorum diye her istediğini yapsa ne olurdu hali? 

Bir kere evleniyorum, bir kere... bunun sonu gelmezdi gerçekten. 

O yüzden insan ne olursa olsun anı değil, toplamı kurtarmakla ilgili tepkisi olmalı. 

Anda her düşündüğünü, her istediğini yaptıkça mutlu olacağını zannediyor, halbuki öyle değil. 

İnsanın zihni kıyasla çalışıyor ve hep bir üst kıyası istiyor bu da onu zora sokunca sınırı aşmış oluyor aslında...

Daha da önemlisi bir tarafta partiler devam ederken, diğer tarafta parti bir yana yerden un toplayan insanlar. 

Onlar da  bir zamanlar okulun bittiğine sevinip tatilde dinlenmek için can atıyorlardı ama şimdi… 

Küçücük yaşta daha kendi çocukken kardeşini avutmaya çalışan çocuklar. 

Üzgün, yorgun ama ümitli bakan gözler. 

İnsan bir durup düşünüyor çocuğu da mı bu kadar metanetli? Evet öyle!

Sınav

Bir kişi bir sınavı kötü geçtiğinde dünyanın sonuymuş gibi davranırken, 

Gazze’de tekbir sesleriyle yükselen nidalar gerçekten insanın tüylerini ürpertiyor. 

Onları gördükçe insan takıldığı her problemin ne kadar önemsiz, geçici ve halledilebilir olduğunu bir kere daha görüyor.

Sınav, sınav, ders, ders diye kendimizi odalara kapattık hayattan koptuk, 

Marifetsiz kaldık, asıl sınavımızı unuttuk. 

Gerçekten ders almak isteyenler için çok büyük ibretler vardı Gazze’de. 

Tabi ki görebilene…

 


 

Okumaya Devam Et

26 Haziran 2025 Perşembe

DENEYİM NE ZAMAN BAŞLAR?

Deneyim ne zaman başlar?

Bir şey yaşadım, geçti sandım. Geçti mi? Hayır. Sadece şekil değiştirmiş meğer. Ama neden böyle oluyor? Neden bazı duygular, olaylar bitmiş gibi yapıp başka kılıkla geri dönüyor? O an anlıyorsun…  Yaşadığın her şey, aslında bir öğretmen gibi. Ama sen dersi almamışsan, aynı hikâye farklı yüzlerle yeniden başlıyor.

İşte yine böyle, iş yerinde bir soruya takıldım kaldım. “İnsanlar neden bu kadar gürültülü olmak zorunda?” Sabah işe gelir gelmez bilgisayarımı açar, çayımı alır, günün ilk dakikalarını sessizlikle geçirirdim. Sessizlik bana iyi gelirdi. Düşüncelerimi toparlar, işime odaklanırdım. Ama çevremdeki insanlar… özellikle de birkaç kişi, sabahın ilk saatlerinden itibaren konuşur, gülerdi. Bir şey anlatılırken sesler yükselir, kahkahalar arka arkaya gelir, ben de o anda içten içe gerilirdim. Aslında bu durum ilk değildi. Hayatıma giren birçok kişi hep o yüksek sesli, dağınık, neşeli ama yorucu tiplerden olmuştu.

Özellikle bir kişi vardı. Masası yakınımdaydı. Telefonla konuşurken ofisin bir ucundan diğerine sesi yayılırdı. Arkadaşlarıyla yüksek sesle sohbet eder, sık sık kahkahalar atardı. Ben ise içten içe şu cümleyi tekrar ederdim, “Neden herkes bu kadar sesli olmak zorunda?”

Zamanla bu durum, sadece bir rahatsızlık değil, bir iç dirence dönüştü. Konuşmalar uzadıkça, odaklanma alanım daraldı. Bir türlü konsantre olamıyor, sessizliğe olan ihtiyacımı giderek daha derin hissediyordum. Sonra bir gün, yeni bir projede o kişiyle birlikte çalışmamız gerekti. Başta isteksizdim. Yine gürültü, yine dağınık anlatımlar, yine bölünen dikkatim… Ama işler beklediğim gibi gitmedi. Onun sesinin içinde sadece gürültü yoktu, bir enerjisi vardı. Ekip yorgun düştüğünde, o bir şey anlattı, hepimizi güldürdü. Bir sorun çıktığında, en pratik çözümleri o buldu. İletişimi kuvvetliydi. İnsanları birleştiriyor, motive ediyordu. 

Ben o zamana kadar sessizliği verimlilikle eşleştirmiştim. O ise, sesin içinde hareketi taşıyordu. Toplantı sonrası onunla konuşurken şöyle dedi: “Ben biraz yüksek sesliyim evet, ama o enerjiyle çalışabiliyorum. Ama farkındayım, herkesin ihtiyacı aynı değil. Dilersen daha dikkatli olmaya çalışırım.”

O an fark ettim, yıllardır içten içe yargıladığım şey, aslında bir farklılıktı. Ben sessizliği tercih ediyordum, o ise sesin içindeki canlılığı. Ama ikimiz de işimizi iyi yapmaya çalışıyorduk. Yollarımız farklıydı sadece. Ve o gün kendime şu soruyu sordum: 

“Ben, başkalarının rahat nefes alabileceği kadar alan bırakıyor muyum?” 

Hayat bana belki de yıllardır aynı şeyi göstermeye çalışıyordu. Her şey senin istediğin düzende, sessizlikte olmak zorunda değil. Bu fark edişle içimde bir şey yumuşadı. Sessizliğe hâlâ ihtiyacım vardı, ama artık başkalarının kendi düzenine de kulak vermeye başladım.

Deneyim ne zaman başlar?



Hayat bazen insanı aynı sahnede tekrar tekrar oynatır. Oyuncular değişir ama senaryo değişmez. Ta ki rolünü fark edene kadar… Çünkü olaylar durmadan yinelenir. İçinde hala anlaşılmamış bir şey varsa, tekrar karşısına çıkar insanın ve  hep benzer kişileri hayatına çeker. Hep aynı duygularda takılı kalır insan...

Ben de yavaş yavaş anlamaya başladım. Sadece başkalarının değişmesini bekleyerek yürünmüyor bu yol. İnsanın kendine dönüp bakması, kendini şefkatle irdelemesi gerekiyor. Meğer deneyim dediğimiz şey, yaşadıklarımızın toplamı değilmiş.

Yaşanmışlık, bu hayatta başımıza gelen her şey demekken, deneyim ise bu yaşanmışlıklar içinden anlam çıkarabilmek; olumlu ya da olumsuz bir sonuç elde edebilmekmiş.

Yaşamak yetmiyor, anlamaya çalışmak gerekiyor. Çünkü ders çıkarılmamış her yaşanmışlık, bir gün yeniden karşımıza çıkmak zorundadır…






Okumaya Devam Et

19 Haziran 2025 Perşembe

AYLİN’İN İRDELENMEMİŞ HAYALİ

Aylin'in irdelenmemiş hayatı



Evin salonundan görünen göle boş gözlerle bakıyordu Aylin. Gölün üzerindeki sandalın hareket etmesiyle daldığı düşüncelerden ayıldı. 

Bunun için gelmişti Hollanda’ya. Ailesinin tanıştırdığı gençle çok da irdelemeden kısa sürede evlendi ama işler hiç de hayal ettiği gibi olmamıştı...

Aylin’in arkadaşlarının çoğu evlenmiş hatta boyunca çocukları olmuştu. Artık o da evlenmek istiyordu. Hayalindeki ev Avrupa’daki gibi yeşillikler içinde kocaman bahçeli bir ev... Ne de olsa film izlemeyi çok seviyordu ve filmlerde evler saray gibiydi. Kendisinin de en azından bahçeli bir evi olsaydı, bunu hak etmiyor muydu? Kendini o evlerden birinde hayal ederdi. Tabii bir de zengin bir eş...  

Yıllar geçiyor ama Aylin hayalindekileri karşılayacak biriyle bir türlü denk gelememişti. Ta ki akrabaları birlik olup onunla birini tanıştırıncaya kadar. Yıllar önce ailesiyle Hollanda’ya göçen bir ailenin oğlu. Aylin inanamıyordu, içi içine sığmıyor ama belli de etmemeye çalışıyordu. Sonunda hayalleri gerçek oluyordu. Artık ailede yaşı gelmiş tek evlenmeyen kişi olmayacaktı. Hem de zengin bir aileye gelin gidecekti… 

Başlarda her şey heyecanlıydı. İsteme, düğün hazırlıkları, başka bir ülkeye taşınma, yeni evi… göle bakan bahçeli bir ev…

İç içe bir aileye gelin gitmişti. Nerdeyse ya her gün birbirine çat kapı gidiyor, gidemediklerinde de illa telefonda konuşuyorlardı. Bu yakınlık bir süre sonra sorun olmaya başladı. Yanlış anlamalar, lafların akrabalar arasında dönmesi, sinir olmalar, inada gitmeler, sonra bir sessizlik, sonra yeni bir eften püften problem. Ne evin, ne gölün tadını çıkaramıyordu. Hatta çoğu zaman gölün yanında oldukları aklına bile gelmiyordu. Kendi kendine sordu; “Neydi yani şimdi, hayalim bir ev miydi?” Aylin geç de olsa irdelemenin yolunu zihninde açmıştı. Çünkü; düşünce soru cevapla çalışır. İnsan istekleri olan bir canlıdır ve istemesinde sorun yoktur. İsteğini düşünmeden harekete geçmesinde sorun vardır. Düşünce insana has bir özelliktir. Diğer canlılarda düşünce yoktur. İnsandan beklenen şey düşünüp, irdeleyerek seçimler yapıp, kararlar almasıdır.

Aylin de pek çoğumuz gibi hayatındaki en önemli kararı bile irdelemedi. Çalışmam, rahata ererim dedikçe daha çok yoruldu. İstemekte sorun yoktu. Önemli olan istediğim şey sonunda bana ne verecek? O kadar emek verip yorulup bir de sonunda bir rahatlık gelmemesi, üstüne gergin ve mutsuz olmak için mi istemişti bunu? Niye görememişti?

İnsan irdelemeden bir şeyi çok istediğinde onun zıttında bir şeyi düşünemez oluyor. Çok istediği bir şey bizzat mutsuzluğunun sebebi oluyor. Bir şeyi neden istiyorum? O bana sonunda ne getirecek?  

- Araba istiyorum, arabasız işe gidemiyorum, çok yoruluyorum artık.

- Ama şu an paran yok.

- Olsun borç alırım. Ayda az az öderim.

- Evlenmek istiyorum.

- Ama evlenmek nedir? Aile nedir? O çocuğa nasıl davranmam gerekiyor?

- Özel okula gitmezse olmaz. Özel okula giden herkes başarılı mı oluyor?




Kimisi imkanları arttırdığında kaliteli yaşayacağına inanır. O yüzden fazla da irdelemeden sürekli somutluklarını arttırmaya çalışır.

Kimi de hayatı irdeleyerek yaşayan, neyi neden istediğini bilen, neyi neden yaşadığını bilendir.

Bu insanın hayat kalitesi ile somutluk peşinde olanın, onu amaç haline getirenin hayat kalitesi bir olmaz. Aradaki fark ne? Biri irdeledi, diğeri irdelemedi.

 



Okumaya Devam Et

12 Haziran 2025 Perşembe

YAKLAŞMAMAK

Yaklaşmamak




Oldukça düşünceliydi Serap, eşine oğlunun disiplin cezası aldığını nasıl söyleyeceğini düşünüyordu. Birkaç gün önce öğretmen aramış durumu anlatmış ve okula gelmesi gerektiğini söylemişti. Serap okula gittiğinde müdür yardımcısı Ali ve arkadaşlarının derste öğretmene yaptıklarını anlatıp, bu durumda disiplin cezası alacaklarını söylemişti. Çok mahcup olmuş, ne diyeceğini bilememişti. Ali kendi halinde, çalışkan, saygılı bir çocukken nasıl bu hale gelmişti?  Liseye başladığı günler daha dün gibiydi. Bu kadar zamanda oğlu, biricik Ali’si bambaşka birine dönüşmüştü. Serap Ali’deki değişiklikleri fark etmiş ama bir şey yapamamıştı, aslında işlerin buralara kadar gelebileceğini de düşünememişti. Uzak tutamamıştı arkadaş çevresinden, Ali yeni davranışlar edinmeye başlamış, arkadaşlarıyla çokça zaman geçirmeye başlamıştı. Şimdi O da arkadaşlarına benzemiş, sorumsuz saygısız bir genç olmuştu işte…

Hep söylerlerdi aslında arkadaşın önemini, doğru arkadaşlar seçmek gerektiğini. Serap şimdi anlamıştı, ne kadarda doğruymuş. İnsanın yakınlaştıkları, arkadaş bildikleri ile bambaşka olabiliyormuş her şey. Üzüm üzüme baka baka kararıyormuş. İnsanın çevresinde olumlu özellikler taşıyan, onu destekleyen kişiler olunca, onlar ile birlikte insan olumlu özellikler kazanıyor onlara benzemeye başlıyormuş. Tam tersine çevresindekiler olumsuz özelliklere sahip kişiler olunca da insan bozuluyor, onlara benzemeye başlıyormuş, tıpkı üzümün üzüme baka baka kararması gibi…

Serap "Keşke onu koruyabilseydim, arkadaş çevresine daha çok dikkat etseydim...” diye düşündü. Farklı arkadaşları olsa Ali şimdi bambaşka olabilirdi… İnsan doğru seçmeliydi kime yaklaşıp, kimden uzaklaşacağını. Yakınlaştıkları ve uzaklaştıklarına göre insan ya bozuluyor ya da toparlanıyordu. Öyleyse insanın yönünü belirliyordu aslında yakınlaşıp uzaklaştıkları.

Yaklaşmamak


Yaklaşmamalıydı insan kötüye, kötülüğe. Yönünü doğru belirlemeliydi.

Aslında insanın ilk öyküsü de böyle başlamamış mıydı? 

O ağaca yaklaşmaması söylenmesine rağmen o ağaçtan uzak duramamıştı ve yaklaştıkça karşı koyamamıştı.

Öyleyse neye yaklaşıp neye yaklaşmaması gerektiğini çok iyi belirlemeliydi insan, oyunu büyütmeden, öykünün başlangıcını unutmadan…





Okumaya Devam Et

17 Mayıs 2025 Cumartesi

OYUNCAK ASKER

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Bazen her şey gözünüzün önündedir.

Herkes rolünü oynar:

İyiler ordadır,

Kötüler de...

Açık seçiktir tüm roller.

İşte mağdur edilenler,

İşte mağdur edenler...

Kim yazıyor bu senaryoyu ?

Biraz uzaklaşınca gösterilmek istenenden,

Anlıyorsun ki aynı bedendeki iki el.

Hani bir çocuk,

İki el;

Ellerden biri düşmanı canlandırır,

Diğeri dostu.

O misal...

Kuralları çocuk belirler,

Hiçbir mantıklı açıklaması olmasa da...

Açıklaması olmak da zorunda değildir hani,

O öyle olsun istiyordur,

Ve öyle olacaktır.

Sorgulanamaz kanunlar koyar.

Tıpkı bir kanun koyucu gibi...

Kendince cezalar verir,

Bir elindeki asker ölür,

Diğer elindeki asker öldürmüştür.

Oysa ikisi de çocuğun oyuncağıdır,

Ama neticede suçlular cezasını bulmuştur.

Çocuğu izleyenler onun senaryosundan habersiz,

Ne olacağını bilmeden,

Kendilerine sunulan oyunu izlerler.

Kimin öldüğünden habersiz,

Kimin düşman olduğunu bilmeden.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi
Ama çocuk biliyordur.

Bir savaş oyunu kuracaksa,

Bir oyuncak askerinin öteki oyuncak askerine vurması gerekir,

Sonra diğerinin kendini savunmak için karşılık vermesi...

İşte...

Savaş oyunu başlamıştır.

Peki sonra ne mi olur?

Oyun bitince tüm oyuncak askerler aynı sepete girer.








Okumaya Devam Et

13 Mayıs 2025 Salı

GÖKÇE...

Deneyimsel Tasarım Öğretisi


Aramamıştı anneler gününde annesini... Nedeni ise; annesinin isteklerine karşı şeyler söylemiş olmasıydı... 

Gökçe, kırk yaşındaydı. Bir oğlu vardı on yaşında ve dünyalar güzeli üç yaşında bir kızı... Bir de kendisine düşkün bir eşi... Bugün anneler günüydü... Kutlandı tabi ki onunda günü. Eşi Kenan, Gökçe'nin uzun zamandır istediği pırlanta kolyeyi takmıştı boynuna, çocuklarının anneler günü hediyesi olarak. Mutluydu Gökçe, "İyi ki sizi doğurmuşum, iyi ki sizin annenizim, ben doğurdum çokta güzel doğurdum!" diyerek sarıldı çocuklarına...

Çocuklar söz konusu olunca akan sular dururdu Gökçe için. Evlendiğinde küçük bir hastalık geçirmişti. Hastalığının iyi yönde gidişatı için doktoru bir süre hamile kalmaması yönünde şart koşmuştu ona... Tedavisi biraz uzun sürmüştü ve sonunda yüzü gülmüştü. Tedavisi sonlandıktan bir kaç ay sonra anne olacağını öğrenmişti. Küçüklüğünden beri annesinin üzerine titrediği bir kızdı Gökçe. İki kız kardeşi vardı ama onlarla pek iyi geçinemezdi. Kendisine göre daha hareketli ve sosyal çevreleri geniş olması saçma geliyordu Gökçe'ye. Kardeşlerinin başarılarında mutlaka olumsuz bir taraf bulurdu. Ailedeki bu uyumsuzluğundan dolayı dışlanmasın diye annesi onu hep destekleyerek büyütmüştü. Düşkünleşmişti annesi ona ve Gökçe'de bu durumun farkındaydı. Rahatça insanların kalbini kırabiliyor ve annesi onu koruyordu.

Çalıştığı bir kurumda tanışmıştı Kenan'la Gökçe. İlk zamanlarda kendisine herkese davrandığı gibi katı davranmış, sonralarda Kenan'ın ısrarlarıyla ilişkileri başlamıştı... Evde kardeşlerine nasıl davranıyorsa Kenan'a da pek farklı değildi aslında. Durum böyle olunca Kenan kendini Gökçe'ye beğendirmek için elinden gelenin fazlasını yapar olmuştu. Zamanla Kenan'da Gökçe'ye düşkünleşti... Dokuz ay süren ilişkilerinden sonra gelen evlenme teklifine evet dedi Gökçe... Annesinin kızı yuvadan uçmuştu. Tabi evden gitmesi annesini Gökçe'ye daha düşkünleşmesine sebep oldu... Özlüyordu kızını ve hastalığa yakalanmış olması çokta tedirgin ediyordu onu. Uzunca bir dönem hastahaneler ilaçlar derken hep yanındaydı kızının. Gün geçtikçe daha da düşkünlüğü artmıştı... Gökçe hastalığını da bahane ederek daha geçimsiz bir hale gelmişti. Herkesin onun için bir şeyler yapmasını bekliyor, ancak yapılanları da beğenmiyordu. Ona göre hep o haklıydı. Annesine karşıda saygısız tavırları artmıştı... 

Böyle böyle günler geçti ve iyileşti Gökçe. Hamile haberini annesine verdiğinde, yaşlı annesi çok sevinmişti... Doğumunda da koştu kızının yanına... Her gün yanındaydı, evdeki işlerini yapıyor, yemeklerini pişiriyor, bebeğe bakıyor, Gökçe'nin konforu için her şeyi sağlıyordu... Gökçe annesinden rahatsız olup onu evine gönderinceye kadar...

Gökçe kendi isteklerine destek olanlarla iyi geçinirdi. Eğer ki birisi aksi bir fikirdeyse onunla direk bağlantısını koparırdı. Annesine karşı da böyle davranırdı ve hiç özür dilemezdi... Annesi ona olan düşkünlüğünden dolayı dayanamaz onu arardı nasıl olsa... Buna çok alışmıştı Gökçe ve annesinin de kalbini kırıp kırıp hiç özür dilemedi senelerce...Yıllar böyle böyle geçmişti. Gökçe'nin ikinci doğumunda da yine annesi yanında olmuştu. Yaşlılığına rağmen kızı için uğraşıyordu... Ve yine Gökçe her zamanki gibi beğenmeyecek bir şey bulup kızardı annesine... 

Öyle böyle derken çocukları büyüdü Gökçe'nin... Herkesten sakındığı çocuklarına düşkünleşmişti Gökçe'de... Oğlunun yaptığı saygısız hareketlere kızan birisi olursa onlarla kavga edip, oğlunu koruyordu. Özür dilemeyi öğretememişti oğluna, tıpkı kendisine öğretemediği gibi... Oğlu yaramazlıklar yapar insanların eşyalarına zarar verirdi. Gökçe özür diletmek yerine "Eşyalarınızı ortada bırakmasaydınız oğlum ellemezdi!" deyip, insanları suçlar ve oğlunu alıp orayı terk ederdi. Konu ne olursa olsun mutlaka kendini haklı çıkartırdı. Gökçe'nin bu hallerinden yaşlı annesi zamanla artık bıkmıştı. Davranışlarını değiştirsin diye bir şey söylemeye başlasa Gökçe onu hiç duymuyordu...

Annesinin bahçesindeki çiçeklere ve ürünlere zarar vermişti bir gün oğlu. Yaşlı kadın torununun bile isteye onları kopardığını, köklerinden çıkarıp attığını görünce kendini tutamayıp sesini yükseltmiş, kızmıştı. Günlerce onları yetiştirmek için uğraşmış, büyümelerini hevesle beklemişti bahçesindeki ürünlerin... Gökçe bahçede olanları görmemişti ama oğlu koşarak yanına gelip "Ananem beni dövdü, her yerim morardı!" diyerek yalan söylediğinde Gökçe hışımla dışarıya çıktı. Adeta gözü dönmüştü. Oğlunu korumak için annesine bağırmaya başladı. Yaşlı annesi bu sefer onu desteklemedi ve oğluna terbiye vermesi yönünde Gökçe'ye sert tepki gösterdi...

Ve Gökçe yine haksız olmasına rağmen haklı çıkmaya çalıştı... Başka yerlerde yaptığını yaptı... Annesine; "Sen benim oğlumdan çiçeklerini kıskandın, ne var yani bir çiçek kopardıysa... Zaten onu sevmiyorsun biliyorum. O benim oğlum onu ben doğurdum, sen dokunamazsın vuramazsın ona!" diyerek alıp oğlunu evden çıkıp gitti.

Aradan aylar geçmişti... Annesini ne aradı ne de ondan bir haber almak için uğraştı. Kardeşleri ona haksız olduğunu, özür dilemesi gerektiğini söylemeye çalıştı bir kaç kez ama Gökçe yine aynı şeyi yaptı ve onlarla da iletişimini kesti. Akrabaları sorduğunda da hep annesini suçladı... "Benim vicdanım rahat, ben bir şey yapmadım, o benim oğlumdan ve benden özür dilemeli..." diyordu sürekli.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Bahçedeki olayda annesi onun istediği gibi tepki vermedi, onu ve çocuğunu korumadı diye olmuştu bütün bunlar. Gerçeği göremeyecek kadar bilinci kapanmış, oğlunun verdiği zararı görmediği gibi yalan söylediğini de anlayamamıştı. Ve çocuğuna olan düşkünlüğü yüzünden bütün ailesini suçlayıp bağını koparmıştı...

O gün anneler günüydü ve aylardır arayıp özür dilemediği gibi, Gökçe yine annesini aramamış, onu doğuran annesine karşı zalimliğine bir gün daha eklemişti... 

Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; bedel alan, bedel ödeyenlere karşı zalim olur.

Gökçe ve annesinin de durumu buydu. Annesi yıllarca Gökçe için bedeller ödemiş ve her şey yasasına göre ilerlemiş, Gökçe annesine ve bedel ödeyen herkese zalim olmuştu... İsteklerine karşı çıkanları düşmanı biliyordu. Çocuklarına karşı sevecen, merhametli, iyilik meleği olan Gökçe, kendi annesinin lafı açıldığında bambaşka bir insan haline geliyordu. Adeta bir bedende iki kişi gibi davranıyordu. Gökçe'nin eşi Kenan'da kendi düşkünlüğüyle, kendi zalimini doğurduğundan habersiz, Gökçe'yi desteklemeye devam ediyordu...

 


 

 

Okumaya Devam Et

1 Mayıs 2025 Perşembe

İNSANIN ARAYIŞI

Deneyimsel Tasarım Öğretisi


Sahi neydi insanın arayıp durduğu?

Herkesin bir şeylerin peşinden koştuğu,

Ne yapsa da dolduramadığı içindeki boşluğu,

Çabalasa da eksik olduğu...

İnsan gerçekten uzaklaştıkça eksik olmaya başlamıştı,

Göremedikçe gerçeği, kendine yabancılaşmıştı.

Gerçeğin yerini doldurmaya çalışan sahtelikler ise bir türlü olmamıştı

Oldurmaya çalışsa da insan sahteliği, özü biliyordu gerçeği,

İşte tam da bu yüzden ne kadar oldurmaya çalışsa da olmuyordu,

Olamıyordu tüm çabalar, onca arayışlar...

Böyle böyle insan eksildikçe eksiliyor, gerçekten uzaklaşıyor, tam olamıyordu.

Ancak insanın özü, ruhu, zihni, tüm parçaları gerçeği görüp tam olmak istiyordu,

Bu yüzden insan arıyordu da arıyordu, kaybettiğini bulmaya çalışıyordu.

Ne kadar çabalasa da kimse aradığını bulamıyor, hep eksik kalıyordu

Ta ki gerçeği duyuncaya kadar...

İnsan tanışınca bir kez gerçekle, artık gerçeği duymak istemekte,

“İşte aradığımı buldum!” dercesine tamamlandığını hissetmekte.

Peki, neydi gerçeği böyle üstün kılan?

Kendisine sahip olanı böylesine yüce yapan.

Aslında her şeyin özü değil miydi gerçek?

İnsanın zihnini rahatlatan, tüm parçaları tastamam yerine oturtan,

Bak aradığım işte bu dedirten “Gerçek!”

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Gerçektir her zaman üstün olan, üstün olacak olan,

Kendisine sahip olanı güçlendiren, özüne döndürecek olan.

İnsan gerçeği arar da arar, ta ki buluncaya kadar,

Bulup tamamlanıncaya kadar.

Gerçeği bulan insan artık vazgeçemez ondan,

Artık arayışlar biter, boşluklar dolar, eksiklik hissi gider,

Tam olma hali kaplar her yeri, her şeyi,

Çünkü gerçektir tüm arayışların ta kendisi...






Okumaya Devam Et