DTÖ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DTÖ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Aralık 2023 Cumartesi

VE ÖYKÜNÜN SONUNDA YALNIZCA İKİ TARAF KALIR


Ve öykünün sonunda yanlızca iki taraf kalır


Kelimeler…

İnsanoğlunun özüne işlenmiş…

Ruhundan ruhunu toprağa üfleyenin emaneti…

Bu dünyaya gelirken tembihlenmiş 

“Kaybetme, özünü ve kelimelerini…

Değiştirme onların yerlerini…”

Değiştirirsen anlamları değişir çünkü…

Anlamları değişirse anlayamazsın olması gerekeni…

Anlayamazsan olması gerekeni, yanlış yaparsın seçimini…

Hangi kelime peki?

“İyilik” kelimesine ne dersin şimdi?

En eskilerinden biri…

Basit ama derinlikli…

İçinden dışına yayılan bir vergi 

İyileştirme…

Dert edinme başkalarının derdini 

Onların acısına, yaşadığı zarara kayıtsız kalmama hali…

Nasıl ilgisiz kalabilirsin ki? 

Gördüğünde zor durumda olan birini 

Bunun için kaybetmiş olmak lazım birçok değeri

İyilik… 

Ne hayırlı bir kelime…

Başkasına akma hali “doğru ve güzelin” birlikte

Ne güzel bir verme…

Ne güzel bir birikim kendine…

Kim bu dünyada iyilik yapıp kazanmamış ki?

Kim iyiliğe ihtiyacı olana sırtını dönüp kaybetmemiş?

“Bencillikle” dünyasını daraltan, neyi genişletebilir ki hak edişinde?

Veren el, alan elden güçlüdür her demde…

Ve insan kendi meselesini çözüp başkalarını dert ettikçe yetkinleşir…

Çözüm marifeti, gücü, aklı gelişir…

İki kere kazanır;

Hem başkalarını ayağa kaldırır, hem de daha fazla ayağa kaldırabilecek bir güç kazanır…

İhtiyaç gördükçe, ihtiyaç görebilme potansiyelini artırır…

Çünkü insan bedel ödedikçe güçlenir, olgunlaşır…

Ödemedikçe acizleşir…

Acizleştikçe şikayet eder…

Acizleştikçe meseleler büyür gözünde…

İyilik, iyileştirir hem seni, hem diğerini…

İki kere kazanır insan… 

Kefesine iyilik biriktirmiyorsa, zıddını biriktirmeye başlar

Nedir peki iyiliğin zıddı?

Onu da tanır insan 

Öğretildi ona… Ve seçim, iradesine bırakıldı… 

Kötülük onun adı…

Yanlış ve çirkinin birlikte olması

Zarar ve acı veren olmak…

Kötülük…

Sonu hüsran olan bir seçim…

Kim bir başkasına zarar verip kaybetmemiş ki?

Kim acı verip, acı çekmemiş ki?

İki kere kayıp…

Hem başkasını düşürmek hem kendini…

Kötülüğe şahit olup ondan göz çekmek…

Kayıtsız kalmak zorbalığa…

Bir şey hissetmemek zulme uğrayana…

Kalp denen organın ruhunu kaybedip et parçasına dönüştüğünün alameti

Artık soyutta ölü o kişi…

Acıyı hissedemediği gibi 

hazları da hissedemeyecek şimdi…

Temas etmeyecek tüketimleri…

Algılayamadıkça, daha çok daha çok diyecek…

Oysa ölü bir kalp nasıl hissedebilir ki?

“Sana ne? İstediğimi yaparım”

İyiler böyle konuşmaz aslında… 

Kızgınsın senden bir beklenti olmasına

Oysa bilse değerini ve etkili olabileceğini...

Damlaların içinde bir damlasın ve 1 taneciksin 

O yüzden hürmet edilensin…

“Bana ne? Benim meselem değil ki”

İyiler böyle demez oysa… 

Umursamazlık zehiri akıtılmış damarlarına 

Anlayamıyor olayları, acıyı, yangını…

Uzak bir şey onun için… 

Oysa bir yere ateş düştüğünde, söndürmeye çalışmazsan onu

o ateş yayılır ve gün gelir sana hissedebileceğin kadar yaklaşır…

“Bizim ihtiyaç sahiplerimiz varken bizden olmayana mı yardım edelim?”

İyiler böyle demez oysa…

Irkçılık mantıklı görünmüş aklına

Oysa her insanın avantajı ve dezavantajı vardır toplamda

Onun yapabildiği ve senin yapamadığın…

Ve tersi…

Her birimiz birbirimizden farklıyız doğru

Ama yaratılıştan gelen farklar üstünlük ya da alçaklık sebebi değildir

Çeşitlilik sebebidir

O yüzden herkes aynı olmadığı için ilişki imkanı oluşur 

Bendeki zenginlik sana temas eder sendeki de bana…

Asıl üstünlük farklılıkların birleşebilmesidir

Zor olan budur…

Ve asıl başarı ırkı ne olursa olsun, davranışta kalitedir…

Çünkü bu kazanımsaldır, kalıtımsal değil…

“Hadi sen git çok istiyorsan onlara yardım et, bizi karıştırma”

Bencillikten kazanabileceğini fısıldamış vesvesesi ona…

Verdikçe daha fazla verebilecek birine dönüştüğünü bilmiyor mu yoksa?

Yukarı çıkardıkça yukarı çıktığını?

Güçlendirdikçe güçlendiğini?

Bilmiyor mu?

Hikmet imkanlarda değil, onları ne için nereye akıttığında gizli…

Kaybediyordur aslında kazandıklarını kendisine saklayan biri

Bu dünyaya sadece kendi zevklerini yaşamak için mi gelmişti?

Oysa insanın yaratılış amacı bundan çok daha ötesi…

Neden göremez peki değerini? Yakınlaşabileceği en kaliteli seviyeyi?

Neden model alamaz onu?

Herkes bakar ama herkes bedeline göre algılar gösterileni…

Ve algıladığına göre olur cümleleri…

Ağzından çıkanlar hedeflese de karşındakini, işareti seninle ilgili…

Meseleyi nasıl okuduğunun… ya da okuyamadığının delili…

Umurunda olmayışının… Rahatını bozmak istemeyişinin alameti…

Bağımlılıkları öyle mıhlıyor ki kişiyi

Yerinden kımıldayamıyor ne zihni, ne kalbi, ne bedeni

Vermek çirkin, almak güzel gelmiş uzun zamandan beri…

Bugün uzaklara üşenir, yarın yakınlarına değer çuvaldızın iğnesi…

“Yine mi aynı konu! 

Ben kötü şeyler görmek ve konuşmak istemiyorum, moralim bozuluyor”

Senin moralini bozan şeyi o insanlar yaşıyor

İletişim çağındayız değil mi?

Savaşlar cep telefonumuza sığdı, bebeklerin ölümü avucumuzun içinde seyirlik şimdi…

Ne acı değil mi?

Herkesin herkesten haberdar olabildiği reels paylaşabildiği bir dünyada kimsenin harekete geçemeyişi…

Ne acayip değil mi?

O zaman ne işe yaradı ki iletişim teknolojileri?

O insanların öldüğü yerde nasıl hiçbir şey olmamış gibi yaşayabiliriz ki?

Aynı ülkede olmadığımız için mi?

Hani komşusu açken tok yatan bizden değildi?

O zaman komşusu öldürülürken rahat yaşamak isteyen kimden?

Bir bebek öldürülürken…

Hayır hayır 

Bebekler ve çocuklar öldürülürken, 

Hayır hayır,

Binlerce bebek ve çocuk öldürülürken acımaz mı kalbi?

İnsana acı hissi sadece kendi canı için mi verildi?

Ya tamamen alırlarsa bu hissi?

Bu kadar büyük olayda göz görmezse gerçeği

O göze ihtiyaç olur mu ki?…

Görmek istemedi ya görülmesi gerekeni

Göz utanmaz mı?

Bundan sonra nereye baksa anlamaz...

Oysa tanıyabilirsin kötülüğü ve iyiliği

Ayrıştırabilirsin bu ikisini

Ve seçmek zorunda kalır insan birini

Ha bugün, ha yarın… 

Çünkü bu dünyada tarafsız kalmadı insanların hiç biri

Ve bu sahne bunun için tasarlanmadı…

Seçim yapman için yaratıldı.

“Kötülük de yapmıyorum, iyilik de yapmak istemiyorum” diyen…

Bir süreye kadar diyebilir…

Süre bitince vakası gelir

Öyle olur ki “Ben buyum!” der 

Çünkü hiçbir gerçek gizli kalmaz

Kalbinde sakladığı her şey,

zamanı gelince açığa çıkar 

Netleşir insanlar 

Ya kötülüğün yanındadır ya da iyiliğin…

Ve cümleleri ortaktır kötülükte bir olanların

Ortaktır tepkileri iyilikte bir olanların…

Onlar birbirlerine benzer…

Ve öykünün sonunda yalnızca iki taraf kalır

İyiler ve kötüler...

Meselenin çoğu buraya kadardır

Buradan sonrası değişmeyen bir hükümdür;

Dünyaya varis olmaya layık olanlar o şerefe nail olurlar...

 









Okumaya Devam Et

29 Kasım 2023 Çarşamba

SANA DA TANIDIK GELMEDİ Mİ?

Sana da tanıdık gelmedi mi?


Yeryüzünde acılar vardır, insanları zorlayan, canını yakan…
Bu, onların hiç birine benzemiyordu. 
Ne koşarken düştüğü için ağlayan çocuğun göz yaşındaki sızıya, 

Ne eşinin hasta olduğunu öğrenen adamın kalbindeki yasa, 

Ne de işinden haksızca kovulan bir çalışanın çaresizliğine… 

Bunlar da acıydı ama bu başka bir şeydi gözlerin önüne serilen…

Demek acıların da dereceleri varmış.


Siz hiç büyük bir acıyla, memnuniyeti bir yüzde aynı anda birlikte gördünüz mü?


Düşmanına karşı direnirken,

Öldürülen torununu kucağına alıp, ona sarılıp, koklayıp,

Cenneti gördüğü için gözlerinin tam içinden öpen

Ve RABbine şükreden bir adam tanıdınız mı?

Ben tanıdım…

İsmini bilmediğim ama kabulü kalbime çakılan kahraman bir adam tanıdım

gözümün önünde yüzü…

ince ince zihnime çizildi tebessümü 

Masumiyetti kucağında taşıdığı…

Belki Dört yaşlarındaydı toruncağızı

Günahsızdı

Ama öldürülmeden önce küçücük gözleriyle dünyada ne büyük günahlar işlenebileceğini gördü
ve hemen sonra Melekler onu alırken cennetin iyiliğini…

O gayb sınırı…

Perdenin önü ve arkası…

Sahnedekiler ile seyirciler 

Alkışlananlar ve lanetlenenler 

Hepsi sadece bir seçimdi ve gerçek karşılığı perdenin hemen arkasında gizliydi.

İşte o adam çizginin öte tarafında henüz göremediği ama iman ettiği bir gerçekliği koklayıp öpmüştü… 


Kucağında tuttuğu torununun cansız bedeniydi, 

çizginin arkasında ise mutlu bir diri…

Hani üzeri kalın bir buz tutmuş ama altı su olan göller gibi 

Sen ona bakınca tamamının donduğunu zannedersin hani…

Onun gibi…


Peki ya sahnede diğer tarafın temsilcisi?


Hangi insan yoldan bu derece çıkardı da kontrolü kaybederdi?

Ve kimse ona bir şey diyemezdi?

Kimdi bu insan?

Sana da tanıdık gelmedi mi?


Hangi topluluk aşırı gidip narsistleşirdi de 

kendinden olmayanın yaşam hakkını kendi elinde zannederdi?

Kimdi bu topluluk?

Kimdi onu yönlendiren?

Bebekleri bile öldürmeyi kendi nefsine haklı gösteren?

Sana da tanıdık gelmedi mi?


Nesilden nesile taşıdıkları sahte bir Vaad ve sahte bir kindi…


Yeryüzünde ne zaman görülmüş zulüm edenlerin hayırlı sonuçlara eriştirildiği?


Seninki zulüm değil hak öyle mi?

Yani sen bir GERÇEK açığa çıksın diye savaşıyorsun öyle mi?


Gerçekse peki, “pişman olup, tövbe etmek” yaşam stilinin olmazsa olmazı olan bu topluluk

neden yanlış yaptığını anlayıp yanlışından dönmüyor?

Çünkü yanlışı onlar değil, sen yapıyorsun!


Neden içlerinden tövbe edip imana dönen yok?

Çünkü onlar zaten iman edenler…


Senin askerlerin öldürüldüğü zaman siz üzülüyorsunuz 

Onlar ise seviniyor. 

Şimdi kim ALLAH için sahnede o zaman?

Kim gerçekten kutsal olanı nefsi için değil, ALLAH için dert ediniyor?


Çocuklarının bile “şehitçilik” oynadığı bir öyküde imkansızlığına rağmen 

hala mücadele eden kim?


Neden sen onları yok ettikçe onlar her yerde çoğalıyor?

Yok olması gereken yok olurken, neden onlar var olmaya devam ediyor?

Kim onları destekliyor?

Sence ALLAH kimin tarafında?


Yoksa sen ALLAH’ı yenebileceğini mi sandın?

Yoksa sen ALLAH’ın kendi yasalarını değiştireceğini mi sandın?


Sen sadece yanılgısına kör olmuş azgın bir nefissin…

Ve azgınlıkta haddi geçmeyi tercih etmiş her nefis gibi, helakını beklemektesin…


Sana da tanıdık gelmedi mi?




Okumaya Devam Et

24 Kasım 2023 Cuma

AÇKEN, SEN SENSİN!

Açken sen sensin!

“Karnım acıktı anne, hadi yemek yiyelim artık.”

Safiye oğlunun acıktım nidasıyla gözünü zar zor açabildi. Ne olurdu sanki bi düğme olsa da bassam şu çocuk doyuverse diye düşündü. Teknoloji onun isteklerine nazaran yavaş ilerliyordu…

Kafasını kaldırdı ve komidinin üzerinden telefonuna uzandı. Saat on iki olmuştu. Çocuk haklı diye geçirdi aklından. “Kalksam iyi olacak.” Elini yüzünü yıkadı ve sonra mutfağa geçti. Mutfağa geçerken salonun savaş alanı gibi oluşu dikkatini çekti. “Şu evi bir toparlamam şart oldu ama…” Çaydanlığa su koydu, patatesleri soymaya başladı. Zihninden düşünceler geçiyordu…

Yemek yapıyordu ama hiçbir şey canı istemiyordu. Ne yemek ne içmek ne gezmek ne bir şey alıp da giymek, ne de çocuğa, eşine bakmak…

Hiçbir şey istemiyordu hayattan… Sebebini anlamlandıramadığı bir durum içerisindeydi. Oysaki dışarıdan bakan birisi için hayatı çok güzel görünebilirdi. Eşi sabah sekiz, akşam beş çalışır, kahvaltı aramaz, akşam yemek yapmasa gider yumurtasını kırar yer. Mülayim bir adam… Çocuğu akranlarına göre uyumlu, kendi halinde… Aç değil açıkta değil. “RAB'bimden daha fazla ne isterim” demesi gerekirken neden bu halde olduğunu anlamıyordu.

Bütün gün sadece yapması gerekenleri yapıp geri kalan zamanda ise ya yatıyor, ya sosyal medyada geziniyor, ya da dışarıya çıktıysa komşularla lak lak yapıyordu.

Arkadaşlarıyla bir araya geldiğinde onlar uğraşlarından bahsederken; çocuk yetiştirirken neler yaptıklarından, yüksek lisans yapanlar derslerinden, kendini farklı konularda geliştirenler o konulardan bahsederken, Safiye’nin söyleyecek bir şeyi olmuyordu. Sadece hakim olmadığı konular hakkında eleştiri boyutunda kalıyordu. Eve daha da bitkin dönüyordu. Akşam yemeği yedikten sonra günlük dizisini izleyip uyuyordu. Tabi öncesinde çocuğu uyutmak gibi bir yükü vardı. Çünkü çocuğu beş yaşında olmasına rağmen ayakta sallanarak uyuyabiliyordu. “Bıktım artık seni böyle uyutmaktan” deyip aksi için hiçbir çaba sarf etmeden hayatlarına devam ediyorlardı. Küçük kızını ise hiç aklına getirmek istemiyordu. Zamanı gelmesine rağmen tuvalet alışkanlığı kazanamamış, hala bezleniyordu.

Şöyle bir düşündü Safiye…

“Daha önce böyle değildi hayatım, çok boş yaşıyorum sanki, keyif alamaz hale geldim.” diye aklından geçirdi. Okulu kazanmak, bitirmek, sonrasında evlenmek, çocuğunun olması… Yetmez miydi insana hayatta?

Bu kadar olması yeterli miydi?

Peki, yeterliyse şimdi niye kendini mutlu ve tatmin hissetmiyordu?

Hayatta tok olmak isteriz. Hatta çocuk doymamıştır diye istemediği halde yedirmeye çalışırız bazen.

Ya bu hayatta açlık şifaysa?

Ya Safiye çok doyduysa hayatta? 

Ve çok doymak insanın gelişimini, merakını, hareketini öldürüyorsa?

Açken kendimizi düşünelim…

Büyük bir enerjiyle yemek hazırlama gayretine gireriz değil mi? Açken ne kadar bitkin olursak olalım tokken yaşadığımız bitkinlik gibi olmaz. Tokken kolumuzu kaldırmak bize zor gelir. Eskiler derler ya “doydun mu ya kırk adım yürü ya da sırt üstü yat.”

Yani ya yeni bir açlık belirle git yürü, kendine gel ya da yat! yani çaresizce…

Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki, açlık insanı canlı yapar. Kazanmak istediği şeye henüz ulaşamamanın verdiği motivasyon insanı çözüm üretmeye sevk eder. Ne zaman insan hayatta fazla doyarsa canlılığını da kaybetmeye başlar; durağanlaşır. O yüzden her zaman bir miktar açlık bırakmak insanın üretkenliğini diri tuttuğu için iyidir.

O zaman hadi açlıklarımızı bulmaya…

Yeni hedeflerle yol almaya:)

 

  




Her insan bu hayatta mutlu ve başarılı olmak ister. 


"Deneyimsel Tasarım Öğretisi" insanın amacını amaç edinen bir gerçeklik ilmidir. 

Doğru karar alabilmek, doğru seçimler yapabilmek için insanı açık bir bilince yönlendirir. Problemlerin gerçek çözümlerine yönelik stratejiler verir.

"Kim Kimdir?" ile başlayan, "İlişkilerde Ustalık" ve "Başarı Psikolojisi" ile devam eden programları insanların kendi dünlerine göre daha mutlu ve daha başarılı olmalarına katkı sağlar.





Okumaya Devam Et

9 Kasım 2023 Perşembe

HANGİSİYDİ MUTLULUK?

Hangisiydi mutluluk?




“Evet hoşgeldiniz gençler!

Bu sabahki çalışma atölyesinin adı 

“Mutluluk nedir?” dedi, Alper hoca ve beş ayrı öyküden bahsetti;

 

-Biri Aysel, yirmi üç yaşında, kasiyer, haftada yirmi saat çalışıyor. 

Boşanmış, üç yaşında oğluyla yaşıyor. Hemşirelik sınavlarına hazırlanıyor. 

Tatillerini ya ailesiyle veya kamp yaparak geçiriyor. 

 

-Bir diğeri Mehmet, yirmi dokuz yaşında, bekar. 

Beş yıl boyunca elektronik alet satan büyük marka bir  firmada çalışmış. 

Basketbol klübünde yirmi iki yıldır aktif oynuyor ve çocukları eğitiyor. Hayatını tek kaplayan şey basketbol. 

Tatil yapmaya ne zamanı ne de durumu var. 

 

-Bir başkası Emre, otuz beş yaşında. Merve’yle evli. Dokuz, beş ve iki yaşlarında üç çocukları var. Uzun yol şoförü. Üçüncü çocuğun doğumunda işten babalık izni aldı. İki yakayı zor bir araya getiriyorlar. 

Balık tutmayı çok sever. Tatillerini dere, göl gibi, balık tutabilecekleri yerlerde yaparlar.

 

-Bir de Ufuk var; kırk dört yaşında. Tek başına yaşıyor. Evine altmış kilometre uzaklıkta olan, bilgisayar programı 

üreten küçük bir firmada genel müdür. Bilgisayar programcılığı yapan bir ekibi yönetiyor. 

Aylık, asgari ücretin yedi katı para kazanıyor. Neredeyse haftada altmış saat çalışıyor. Zaman zaman eve geç 

döndüğü oluyor. Üç çocuğu var ve eşiyle boşanma evresinde. Mutlaka her yıl üç hafta yurt dışına tatile gidiyor. 

Bir haftası ailesiyle, bir haftası da kayakta geçiyor.

 

-Selçuk’un ise anne babasından kalan büyük bir mirası var. Kendini pul koleksiyonculuğuna adamış. 

 

-Şimdi, söyleyin bakalım; Sebepleriyle birlikte, bu beş öykü içersinde en mutlu olduğunu düşündüğünüz kişi kim? 

 

Filiz el kaldırdı ve söz aldı;

-Tabiki Mehmet, hocam dedi. 

-Tatil yapmaya fırsatı yok ama en azından hayatta ona zevk verecek bir hobisi var ve bu mesleğine dönüşmüş. 

Muhtemelen her gün mutlu kalkıyordur.

 

Filiz konuşmasını bitirince Alper hoca sordu;

-Peki, her zevk sonsuza kadar sürer mi? 

 

Sınıfta bir uğultu oldu. Ali söz almak istedi;

-Süremez hocam, illaki bir gün onu üzecek bir şey olur. 

 

-Hocam bence en mutlusu Ufuk, dedi Serdar. 

-Paraya para demiyor ve istediği gibi tatil  yapıyor. 

 

Tuna cevap vermek için izin istedi;

-En mutlusu Emre bence hocam. İki yakayı zor bir araya getiriyor ama en azından birlikte güzel vakit 

geçirebileceği bir ailesi var 

 

Anıl ise hiçbir çaba sarfetmeden zengin olduğu için Selçuk'un mutlu olduğunu düşünüyordu. 

 

-Peki, dedi Alper hoca, 

Bütün bu mutluluk sebebi diye düşündüğünüz şeyler bir gün ellerinden alınırsa ne olur? 

 

-Mutsuz olurlar hocam

 

-Bu durumda, mutlulukları somutta olan şeylere bağlı diyebilir miyiz? 

Yani ellerindeki somut şeylerden zevk alıyorlar ama heveslerini aldıklarında ve daha fazlasına ulaşamadıklarında mutsuzlar değil mi?

Peki, insan sürekli mutlu olabilir mi? 

Nedir bizi sürekli mutlu edecek olan şey? 

 

Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; İnsan gerçeğe sahip oldukça mutlu olur. 

Gerçek soyuttur ve soyut olan şeyler somut olanlardan üstündür.

Bugün işimi kaybedebilirim ama iş kurmanın gerçek stratejilerini biliyorsam yeniden ayağa kalkabilirim. 

 

Mutlulukta anlık acılar vardır ama hazlar süreklidir. Acıya rağmen beni ayakta tutan sürekli bir mutluluk vardır. 

Ya da anlık zevkler karşılığında sürekli acıları satın almış olurum. Dışarıdan bakınca anda bol eğlendiricili, zevkli ve parlak gözüken bir hayat varmış gibi... Ancak içiresine girince süreklilikte huzursuzluk, boşluk ve anlamsızlık hissi...

Oysa mutlu olan insanları dışarıdan gördüğünüzde yaşantıları sade, sakin, anda bedelli toplamda huzurludur...


Her iki hayatın anına bakarsanız yanılırsınız. Anda, zevk mutluluğa üstün gelir. Ancak bu dünyada bir anlık yaşamıyorsak, bir ömürlük doyuma ihtiyacımız var demektir. 

"İşte bu yüzden uzun vadede hiç bir zevk mutlulukla yarışamaz çocuklar!"





Her insan bu hayatta mutlu ve başarılı olmak ister. 

"Deneyimsel Tasarım Öğretisi" insanın amacını amaç edinen bir gerçeklik ilmidir. 

Doğru karar alabilmek, doğru seçimler yapabilmek için insanı açık bir bilince yönlendirir. Problemlerin gerçek çözümlerine yönelik stratejiler verir.

"Kim Kimdir?" ile başlayan, "İlişkilerde Ustalık" ve "Başarı Psikolojisi" ile devam eden programları insanların kendi dünlerine göre daha mutlu ve daha başarılı olmalarına katkı sağlar.










Okumaya Devam Et