DENEYİM TRANSFERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DENEYİM TRANSFERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2025 Cumartesi

YUSUF'TU ONUN ADI

Yusuf'tu onun adı... 

Kardeşleri vardı, yaşlıda babası... birde onu çok seven halası...

Bilmiyordu henüz kardeşleri tarafından kuyuya atılacağını...

Ve bilmiyordu bir gün o kuyudan çıkıp devlete bakan olacağını...

Bilse insan başına bir bir gelecek şeyleri, 

Sabır gösterebilir miydi?

Duyguları artarak doğru yapayım derken, hatalara sürüklenmez miydi?

Yusuf'tu onun adı...

Kardeşleri arasında bir yarış vardı...

O yarışı kazanmak için onlara göre her şey mübahtı...

Hırs vardı, sonuç isteği vardı, andaki kârı hesaplamak vardı,

Yusuf'tan ise bunların hepsi uzaktı...

İnsan hırsla nereye kadar yaşayabilirdi ki?

O sonucu elde edeceğim derken, yakıp yıktığı sebepleri görmeden,

Anlık kazanç için kendini ikna ederken,

Nerede başarıya ulaşabilirdi ki?

Yusuf'tu onun adı...

Bir gün kuyuya atıldı...

Günler günleri kovaladı...

Kuyudan çıkmaya çalışmadı,

Kuyudan çıkartacak olanı ikna etmeye yoğunlaştı...

İnsan düştüğü kuyularda çırpınırdı oysa, 

Duyurmak için sesini insanoğluna...

Peki nereye kadar, kaç gün kaç saat yeter ki bu sesi duyurmaya?

Hele ki çözüm insanın insiyatifine kalmışsa?

Yusuf'tu onun adı...

Bir gün kuyudan çıkarıldı...

Belli ki kuyudan çıkaracak olan artık iknaydı...

Öyle iknaydı ki, kuyudan sonra sarayla ikramladı...

Peki insan hangi kuyusundan kurtulmaya çalışmadı ki bu hayatta?

Hangi kuyusunda yoğunlaştı iknaya?

Hangi kuyusunda sabrı vardı Yusuf'un sabrı kadar?

Hangi kuyudan memnundu, "RABbim halimden haberdar!" diyecek kadar?

Yusuf'tu onun adı...

Saraydan sonra zindanlarda bulunan...

Biri çıkar gerçeği söyler diye yıllarca sabrını koruyan...

Unutulup zindanda bırakılan, yine de oradan kurtulmaya çalışmayan...

İnsan hangi zindandan memnun oldu ki hayatında?

"Burası benim için, diğer yanlışlardan daha hayırlıdır!" diyecek kadar?

Yusuf'tu onun adı...

Bir gün zindandan çıkarıldı...

Sabrı onu yüksek mevkiye taşımıştı...

Güç eline geçince merhameti bırakmayandı o,

İhtiyacı olanın ihtiyacını giderendi o,

Adaleti koruyandı...

Peki ya insan, ne zaman güç eline geçince merhametli oldu ki?

Ya da adalet için savaştı?

Sahi adalet ne demekti insan için?

Ya da merhamet?

Yusuf'tu onun adı...

Kokusuna hasret babası olan...

Bulunduğu devleti koruyan, ileriye taşıyan...

Doğru ve güzel davranışlarıyla ilmi hak eden,

Aldığı ilimle dününden daha iyi olan,

Danışılan...

Peki ya insan?

Var mı doğru ve güzel davranan?

İyilerden olan?

Düştüğü zindanı ilimle çepeçevre saran?

Yusuf'tu onun adı...

Bir amacı olan...

O amaca yönelik davranışlar yaparken,

Düştüğü kuyudan çıkıp devlete hükümdar olan...

Yusuf'tu onun adı...

Peki ya şimdi, var mı Yusuf olan?














Okumaya Devam Et

19 Ağustos 2025 Salı

KEŞKE

“Keşke” küçücük çocuğun bile ağzından dökülüveren bir sözcük. Aslında düşünülürse anlamı pek büyük ama kendisi küçük bir ifadeymiş gibi sanki. Hani böyle bir an yere düşüp kalkmış ve sonra geçmiş gitmiş bitmiş gibi, insanda bir ömür böyle unutup geçirip gidiveriyor işte. Keşkenin altında yatan pişmanlığını, hüznünü, üzüntüsünü, hayıflanmasını, tüh dediğini, kalbine çöken acısını, tövbesini ve bazen de utancını...

Şimdi herkesin eline bir kalem bir kâğıt verseler ve deseler ki “keşke” dediklerinizi yazın, kim bilir kaç tanesi unutulup gittiği yerden geri çıkacak. Üzerine örtü çekilen, toprak dökülen keşkeler. Bazıları da tekrar hatırlamak istenmeyecek hatta belki çoğu ama hayat yani gerçek öyle değil ki, yarın bir gün öykü tekrarlanıyor ve döngü tekrar başa dönüyor, şimdi aynı pişmanlığı yaşamamak için belki de gerçekten yazıp en azından kalemi kâğıdı şahit tutmak gerekir. Ne de olsa “söz uçar yazı kalır”. Bir şeyin kalıcı olması için de zaten öyle yapılmıyor mu?

Tıpkı evlenince, araba alınca, çocuk doğunca, hesap ödenince, iş açarken, borç alırken verirken ve ve ve... İnsanoğlu yazarak en başta kalemi ve kâğıdı şahit tutar sonra orada bulunanları ama onlar olmazsa da veya bir gün unutulsa dahi yazılmış bir ispatı var. Şimdi inkâr eden edecek olsa bile yazılmış somut bir delil var, kimse yoksa da şahidi kalem ve kâğıt var.

İnsanoğlu yazının icadını çok yeni zannediveriyor ama aslında bu öykü insanoğlunun var olduğu günden beri var. Kâğıdı bulamadıysa taşa kazıdı zamane nesli onları ilkel zannettiği için mağara oyan taşı kazıyan diye atfetti ama aslında onlarda yazılı bir şahit bıraktı ve belki sadece sonraki nesilleri için sadece keşke demesinler diye bu çabayı gösterdi.

Şimdi keşkelerimizi yazmaya başlasak... Kimilerinin ilk aklına gelen ne olur? Kimi her gün dayanılmayacak zulme seyirci bırakılması; “Keşke bu kadar çaresiz kalmasaydık...” “Keşke daha fazla gücümüzü olsaydı...” “Keşke daha fazla haykırsaydık...” 

Kimileri şu an sevdiklerinin başında çaresiz kalışını “Keşke o arabayı vermeseydim...” “Keşke kızmasaydım...” “Keşke ona son söylediğim bu olmasaydı...” mı? Ve kimileri için “Keşke söz vermeseydim, almasaydım, satmasaydım, evlenmeseydim, boşanmasaydım, çok yemeseydim, az uysaydım, gitmeseydim, yapmasaydım, yapsaydım, alsaydım, satsaydım…Keşke bu olanlara şahit olmasaydım..." Ve daha nice keşkeler...

İnsan hep aynı yerden vuruluyorum, soru hep aynı yerden geliyor der ve hayıflanır. Bir gün bir alim dedi ki; Keşke söylenenler ilk söylendiğinde anlaşılsaydı... Her şey çok daha kolay olacaktı ama insan önce kendi bildiğini yapmak ister. 

Ne vurucu ne anlamlı bir cümle, gerçekten keşke işareti en başından anlayabilseydi insan. Ömrü hiç bitmeyecekmiş gibi göz çekip düşünmeden, irdelemeden, kendi bildiğini yapıverdi. Oysaki çoğu belki annesinden babasından, arkadaşından, öğretmeninden ya da birileri söylemişti bir yerlerde okumuştu belki ama yine de önce bildiğini denemek istedi ki aslında bütün hepsi insanoğlu için zaten satır satır yazılmıştı. Yarını pişman olmayıversinler diye yarınını sevince çevirebilsinler diye hepsi yazılı vermişti. Bazen elçiler anlatmıştı, büyüklerimiz hatırlatmıştı ama insan en çok bileni oynamak isterken en çok pişmanlığını yaşayacağını hiç düşünmeden perdeyi çekiverdi ve yoluna devam etti, ömrü bitiverinceye kadar. Bazen küçümsedi bazen alay etti. Oysaki ömür kısa ve sadece belirli bir süreydi, herkesin bildiği ama hemencecik unuttuğu şey, keşke insan hep hatırlasa ve keşke ilk söylenenler söylendiğinde anlaşılsaydı...

 


 

 

 

 

 

Okumaya Devam Et

9 Ağustos 2025 Cumartesi

KIZIMA MEKTUP -2

Sevgili yavrum, 

Sana daha anlatmak istediklerim bitmedi. Bu hayatın çok çok önemli sana iyi gelecek birçok kuralı var. Bu kuralları bildiğinde ve onlara uyumlu yaşadığında hayat sana hem çok kolay gelmeye başlayacak hem de daha mutlu ve istediğin hedeflere ulaşabildiğin bir hayat yaşayacaksın. İşte uyman gereken kurallardan biri de şu; sen sana yakınlığına göre insanların ihtiyaçlarını karşılarsan hayatta senin ihtiyaçlarını karşılar. Hep ben mi ihtiyaç karşılayacağım anne, insanlar bunu yapmıyorlar ki diyebilirsin. Ama bu kuralı doğayı izlediğinde tüm yaratılmışlarda açık seçik görebilirsin. Çünkü onların insanlar gibi egosu, nefsi yok. Doğaya insanlar çöp bırakır, zarar verir. Ama insan olmazsa doğa tertemizdir. 

Sistem mükemmel bir denge ile devam eder. Bir varlığın atığı başka birinin ihtiyacını giderir. Bir kürdan kuşu, etçil olan timsahın ağzına girer ve dişlerinin arasını temizler. Bu sayede birinin karnı doyarken diğerinin temizlik ihtiyacı görülür. Bir ağaç yapraklarını döker toprağa gübre olur. Toprak içindeki tüm mineralleri bitkilere ihtiyaçları kadar sunar. Rüzgâr eser bir bitkinin polenlerini başka bir bitkiye taşır. Bir bulut içinde taşıdığı suyu yeryüzündekilere sunar. Bu o kadar sonsuz bir döngü ki evladım, örneklere bizim aklımız bile yetmez. Sen de hayatın bu yönüne uyumlu olursan göreceksin ki başka insanlar ya da varlıklar da senin ihtiyaçlarını giderecek. 

Peki ihtiyaç gidermek ne demek? 

Bir insan nasıl ihtiyaç giderir? 

Mesela bir öğrenci öğretmeninin işini kolaylaştırdığında onun ihtiyacını gidermiş olur. Bir öğretmenin hedefi öğrencisine vereceği ilmi en iyi şekilde aktarmak ve onu daha ileriye taşımaktır. Sen de öğretmenini anlamaya çalışarak dinlersen, öğretmek istedikleri üzerine düşünür merakla sorular sorarsan iyi bir öğrenci olur öğretmenini memnun edersin. Bir komşu ya da arkadaş olarak, komşularınla, arkadaşlarınla ilişkilerini sıkı tutarsan, hasta olanlara, muhtaç olanlara destek olursan ihtiyaç gidermiş olursun. Hatta komşunun, arkadaşının halini hatırını sormak bile ihtiyaç gidermektir. 

Meslek sahibi olduğunda da mesleğine göre ihtiyaç karşılarsın. O mesleği yaparken meselen para kazanmak olmamalı. Ben bu işi yaparken, profesyonel olarak ulaştığım tüm insanların ihtiyaçlarını en güzel nasıl karşılarım diye düşünmelisin. Bir doktor hastasını iyi dinleyip onu tedavi edecek önerileri en iyi şekilde ona sunduğunda ihtiyaç gidermiş olur. Bir tüccar müşterisine mal satarken ihtiyacını en iyi şekilde anladığında ve ona sunduğunda ihtiyaç gidermiş olur. 

Günün birinde anne olacaksın belki sen de benim gibi. Evlatlarının zaman zaman otoriteye, baskıya zaman zaman ise sevgiye, şefkate ihtiyacı olacak. Bunları evlatlarına ihtiyaçları karşılığında sunmalısın. Böyle davrandığında onları da daha iyi yetiştirmiş olacaksın. İhtiyaç gidermek çok önemli ve çok geniş bir konu evladım. Ama sen ana meseleyi anladın bence… 

İhtiyaç karşılayan ve ihtiyaçları karşılanan güzel bir insan olman duasıyla… 

Seni çok seven ve cennette buluşmayı dileyen annen…





 

Okumaya Devam Et

31 Temmuz 2025 Perşembe

MİNİK SERÇE



Akşam üzeri ayakları kendini geriye doğru iterken eve doğru yürüyordu Nermin. Tam sitenin bahçesine girmişken yerde çırpınan kanadı kırık bir serçe gördü. Yavaşça yaklaştı; korkmasına rağmen minik serçeyi eline aldı. Avucunun içinde yumuşacık bir canlı duruyordu, kalbi korkudan küt küt atan. Yere çöktü Nermin; birden o minik serçe ile eşleşti. "Canımın içi senin de mi kolunu kanadını kırdılar, uçamıyorsun bak. Sana da mı yalan söylediler, seni de mi kandırıp zarar verdiler?diye ağlamaya başladı. 

Nermin o serçenin çaresizliğinde kendi çaresizliğini görmüştü. Kendi kanadı kırılmış, uçamıyordu. Uzun zamandır yaşadığı üzüntülere çare bulamamanın, bırakıp gidememenin kapana sıkışmışlığın acısını yaşıyordu. Problemlerine çözüm bulamadıkça kederi artıyor, kendini koca bir labirent içinde kaybolmuş gibi hissediyordu. Çıkış yolunu göremiyor, kapana sıkışmış gibi çaresizlik içinde bekliyordu. Elinden yaşadığı kaderi kabullenmekten başka bir şey gelmiyordu. Her akşam hüzünle yatıyor, yeni güne ise keder içerisinde uyanıyordu. Nerede hata yaptığını, neden bunları yaşadığını anlayamamanın vermiş olduğu ümitsizlik içinde minik serçeye baktı. Serçeyi eve götürdü ona yem ve su vermek istedi. Ama serçe o kadar çaresizdi ki verilenleri görmüyordu bile. Tıpkı Nermin gibi... 

Nermin yaşadığı hayat için mücadeleyi bırakalı uzun zaman zaman olmuştu. İçinden hiçbir şey yapmak gelmiyordu, üzgün yüz ifadesi artık mimiklerine oturmuş, mutluluğun ne olduğunu unutmuş, her şeyden vazgeçmişti. Kapının zilinin çalması ile Nermin birden irkildi, gözyaşlarını sildi. Gelen üst komşusu Narin Hanımdı. Narin hanım görmüş geçirmiş, hayatta deneyimleri olan bir kadındı. Nermin’in buğulu gözlerini fark etti. Ne oldu diye sordu? Nermin serçeyi gösterdi, kanadının kırılmış olduğunu söyledi, "Aynı benim gibi..." Narin Hanım "Bir veterinere götürelim bu böyle olmaz ki" dedi. Nermin, neden bu benim aklıma gelmedi ki diye düşündü. 

Aslında problemin bir çözümü vardı. Narin Hanım "Ağlamak neyi değiştirir Nermin'ciğim? Uzun zamandır, mutsuz olduğunun farkındayım ama mücadele etmediğinin de farkındayım. Hayatta her şey bir seçimdir ve insan seçimlerinin sonucunu yaşar. Her problemin mutlaka çözümü vardır. Çözüm sadece harekete geçenlere verilir, oturup bekleyenlere değil. İnsanlar yoğun duygular altındayken gerçeği göremezler. Çıkış yolunu bulamayınca da problemler artarak devam eder. Zamanında halledilmeyen her şey daha da büyür." dedi.

İşte Nermin’in yaşadığı şey tam olarak buydu. Tepkilerini zamanında ortaya koyamamak, seçimleri görememek. Narin hanım Nermin'in bu kara bulutlu halinde ışık olacak cümleler söylemişti. Dikkatini çekti Nermin'in... Beraberce minik serçeyi veterinere götürmek için yola çıktıklarında da Narin hanım devam etti sözlerine....

"İnsan bu hayatta problem yaşar. Mutlaka bu problemlerinden çıkış noktası verir hayat ona. Önemli olan ümidini kırmadan yola devam edebilmektir. İnsanın ümidi olduğu takdirde çözüm için yola çıkabilir. Ve insan hiçbir zaman yaşadığı olay ne olursa olsun, kendini elememelidir. Sende hiçbir zaman hayat seni elemeden kendini eleme Nermin... Çünkü bir problemin mutlaka sayılarca çözümü vardır..." 





Okumaya Devam Et

26 Temmuz 2025 Cumartesi

HAYATIN ANLAMI


Hafif esen rüzgâr, son baharın geldiğinin habercisiydi. Havada hafif kızılımsı bir renk vardı. Yapraklar uçuşuyor, dört bir yana savruluyordu. Yemeği çok seven, ama bir o kadar da abur cubura düşkün olan Tülin, son mahsul olan, iri bademleri, fındık ve fıstıkları doldurmuştu kaseye.

Bir önceki ay gittiği şehirden, kardeşi için de getirmişti o kuruyemişlerden. Kuruyemişlerin güzel kokusu etrafı sarmıştı. Tülin'in kardeşi, Rana sağlığına çok dikkat eden, güne sporla başlayan biriydi. İki öğün yemek yer, yemek saatlerine dikkat ederdi. Hareketi ve yedikleri ile dinamik, canlı kalmayı başarıyordu. Bir çok kişi ondan daha az hareket etmesine rağmen yoruluyor, Rana günü yine ufak bir yürüyüşle bitiriyordu.

Rana okuduğu şehirden ailesini ziyarete gelmişti. Ailecek hasret giderdikten sonra yemeğe oturuldu. Rana yediklerine dikkat ederek, sofradan bir miktar aç kalktı. Yemeğin ardından, bir süre sonra, tatlı ve Tülin’in getirdiği kuruyemişleri sehpalara koydular. Rana tatlı ve kuruyemişi, saat ve öğün dışı olduğu için yemedi. Tülin kardeşine ısrarla kuruyemişten, yemesi gerektiğini söyledi. Ablasının ısrarına rağmen Rana'nın cevabı değişmedi; "Yarın, gündüz yiyebileceğim!" 

Tülin kardeşinin davranışını anlayamadı ve kardeşine kızdı. Rana durumu açıklasa da, Tülin bu durumu saçma buldu. Rana, Tülin’in neden bu kadar kırıldığını ve kızdığını anlamaya çalıştı. Acaba Tülin, çok emek verip kuruyemişleri aldığı için mi geri çevrilmek, onu bu kadar  kızdırdı...  Ya da kızgınlığı istekleri ile mi ilgiliydi? Rana, bu düşüncelerle geceyi bitirdi. Sabah olduğunda, yürüyüşe çıktı. Ardından da bir saatlik antrenman yaptı. Tülin ise, iş saatine yakın bir saatte kalkarak, hızlıca toparlanıp çıktı. Uzun zamandır aklında, kendisine estetik yaptırma planları vardı. Akşam üzeri iş çıkışında hastaneye gidip fiyat sormuştu. Eve gelip kardeşine, bilgi aldığı işlemi ve fiyatı söyledi. Rana çok şaşırdı, gerçekten bu işlem, bu kadar önemli miydi? Tülin yıllardır bu işlem için para biriktirdiğini, aynaya baktığında kendisinin burnundan dolayı çirkin göründüğünü söyledi. Rana ablasına insanın aynadaki gördüğü ile gerçekte olanın farklı olabileceğini ve asıl güzelliğin davranışlarda olduğunu anlattı. Tülin bu konuşmadan rahatsız olmuş, kardeşinin kendisini anlamadığını düşünerek, konuşmayı yarıda bırakıp, odasına gitmişti. 

Rana ise yeniden düşüncelere daldı. "Gerçekten insanın hayatında en çok dikkat etmesi gereken şey, dış görünüşü ya da genç gözükmek mi olmalı? Yaş geçtikçe kendini beğenmemek, ama bir yandan da sağlıksız beslenmek garip değil mi? İnsanın kendisine spor ve beslenmesi ile bakması daha doğru değil mi?" 



Artık kardeşi ile farklı düşündüğünü ve isteklerinin yönünün, aynı amaca göre olmadığını fark etti. İnsanların kendisine bakmayı, yanlış anladıklarını, kolay yoldan bunu istediklerini düşündü. Yenilen besinlere dikkat etmeyip,  uzun yürüyüşler ve spor yapmak yerine, çaylarla veya bazı aletlerle zayıflıyorlardı. Anlık acılar çekmeden, sadece güzelleşmek uğruna yapılan davranışlar, ona garip geliyordu. Hayatın tümünü, somutu iyileştirmeye adamak, gerçekten yapılması gereken bu muydu? Somut ne ara bu kadar önemli hale gelmişti?

Birkaç ay önce bir seminere katılmıştı. Orada eğitmenin söylediği sözler kulağında fısıldıyordu. Şuan ki durumu, aslında orada anlatmışlardı. Aslında insanın gözleri yerine, bakışının güzel olması gerektiği, somutta imkanları arttırmak yerine, soyut da imkanları arttırması gerektiğini, dinlemişti. İnsan marifetlenmeliydi, davranışlar da, dününden hep daha iyi olmak, ölçülü olmak gerekirdi. İnsanın amacının somutta değil, soyutta olması gerektiğini anlatmışlardı. İnsan somuta önem verdikçe aslında soyutu kaçırır ve aslında insan soyutlaştıkça güzelleşir demişlerdi...

Gerçekten de öyledi, ablasıyla yaşadığı şu kısacık olayda bile Rana gerçeğin ispatıyla karşılaşmıştı. "Keşke her insan gerçeğin farkına varsa..." dedi Rana. "Keşke insan somutluğun arttırmak için gösterdiği çabayı, soyut güzelliğini arttırmak için gösterebilse...Ama bunun için önce hayatı anlamaya ihtiyacı var insanın.. Sonrada o hayata anlam katacak davranışlarda bulunmaya..."





Okumaya Devam Et

12 Temmuz 2025 Cumartesi

KIZIMA MEKTUP-1

Güzel kızım...Her fani insan gibi hepimiz bir gün bu dünyadan göçüp gideceğiz. Kimin önce gideceği bilinmez tabi… Ben hayatta iken sana birkaç tavsiye bırakıp öyle gitmek isterim. Bu mektuplarımın ilki ancak sonuncusu olmaz belki de…

Canım evladım ben seni çok severek büyüttüm ve kendimce deneyimlerimi sana aktarmayı ve bu hayatı huzurlu, mutlu ve başarılı yaşamanı istiyorum. Sana ilk ve en önemli tavsiyem, sana gelen sınavları, zorlukları, problemleri şikayet ederek karşılama. Bilmelisin ki o şikayet ettiğin her ne ise mutlaka seni geliştirecek. Mutlaka seni daha iyiye taşıyacak ama tek bir şartla! Sen şikayet etmezsen, nasıl çözerim ben bu problemi diye bakarsan…

Okula gitmek gibi düşünebilirsin bu süreci… Yazı yazmakta çok zorlanmıştın ama yazı yazmayı öğrendikten sonra en sevdiğin şey bir mektup, bir şiir yazmak oldu. Eğer o zorluğu yaşamasaydın o güzel yazıları, şiirleri yazamazdın. 

Ya da ilk bisiklet sürdüğün zamanları düşün. Düştün, kalktın, yaralandın ama hep çabalamaya devam ettin. Sonrasında bisiklet sürmek, arkadaşlarınla beraber bisikletle dolaşmak çok keyifliydi. Aynı bunun gibi hayatta da seni zorlayacak problemler olacak. Bazen kalbini kıran kişiler en yakınların olacak. Bazen gecelerce uykusuz kalmak zorunda kalacaksın. Ama işin sonunda eğer şikayet etmeden, nasıl daha iyiye dönüşebilirim diyerek çözüm ararsan göreceksin ki hepsi senin iyiliğin için gelen sınavlarmış. Gelmişler ve seni bir üst sınıfa taşımışlar. O zaman problemlerini de seveceksin. Zor zamanlarını da seveceksin. Zor zamanını sevmeyi başaran zaten sonrasındaki güzel günleri daha da çok sever ve şükürle karşılar… 




Şimdilik bu kadar… Bu benim sana en önemli tavsiyelerimden biridir. 

Hayatın hep seni daha iyiye taşımasını dilerim güzel yavrum.  

Seni çok seven ve cennette buluşmayı dileyen annen… 

 

 


Okumaya Devam Et

3 Temmuz 2025 Perşembe

HANGİ SINAV?

Hangi Sınav?

"Yaaaani boşandıktan sonra ilk defa bir kız arkadaş yaptım, tam pazar günü buluşacaktık, ona da yengemin annesinin öleceği tuttu! Okul bahçelerinde bakıcılık yapıyoruz. Hayır, sınavın stresi de bana kaldı. Cenazeye de laf edilmez ki… Şu güneşli günde boğazda kızla el ele yürüyor olabilirdim yaaaa…’’  

Homurdanmaların arasında etrafına baktı, daha da gerildi Emre. Okulun bahçesinde anne babalar hatta anneanneler babaanneler nefeslerini tutmuş bekleyiştelerdi. Kimi stresten tırnaklarını yiyor, kimi sanki kendisini zor durduruyormuşta, fırlayıp içeri girecek bir okmuş gibi geriliyordu. Bazıları banklara oturmuş sınıf camlarına gözlerini dikmişti... Sonunda onlar için beklenen an geldi; zil çaldı, kapılar açıldı. İçerden gergin, rahatlamış, üzgün, mutlu her duygu halinde olan çocuk yığını çıktı. Bu duygu seli anne babalarla karşılaştığında bir az olsun kendilerine gelip yerini sarılmalara konuşmalara bıraktı. "Boşun var mı, kaydırmadın demi, ben sana demiştim hiç bakmadın o konuya...’’ cümleleri havalarda dolaştı. Öğrencilerin bazıları güle oynaya çıkarken bahçeden, bazıları da epey hüzünlüydü...

"Kızım çok emek verdin, çalışma senden, takdir ALLAH’tan’’ diyen teslim olmuş, sakin bir annenin sesi Emre için sanki tüm karmaşayı birden durdurdu. Arka bahçede ağacın dibine oturmuş yorgun yüzlü bir annenin dilinden dökülmüştü. Emre de istemsizce dönüp baktı, hırsla ya da gerginlikle ya da beklentiyle dolu olmayan tek ses tonu kime ait diye baktı… Yanına uzanmış engelli oğluyla kızına içten samimiyetle bakan bir anne ama dudakları tam da gülemiyordu. Yine de göz samimiyeti belli eder ya, kadınının gözünün içi gülüyordu. Çoğu insanın ise dudakları gülüyor ama gözü başka dünyalarda olurdu… Emre kadına dikkatli bakınca "yaşlı da değil, hayat yormuş onu sadece belli..." diye içinden geçirdi.

Helal olsun valla siz ne güzel karşıladınız çocuğunuzu. Bu sakinlikte, beklentisiz, olana razı... Ben yeğenimi getirdiğim halde heyecanlandım gerildim şurada üç saattir bankta!

- Çok şükür kardeşim. Çocuğum sağlıklı, o üstüne düşeni yapıyor, elindekiyle, verebildiğimizle. O niyetini ortaya koysun çaba göstersin. RABbim hakkında hayırlı olanı kararlar zaten.

- Ya ne bileyim hani insanın hayatını belirliyor ya bu sınav, meslek sahibi olmak falan... İnsan ister istemez beklenti içine giriyor.

Kadın acı içinde gülümseyerek:

-Sınav derken... Bak ben hemşireydim, çok ta güzel bir genç kızdım. Kendime göre de iyi bir evlilik yaptım. Kızım doğdu sağlıklıydı her şey normaldi çok şükür.  ALLAH biliyor ya hep bir oğlum olsun istemiştim. Hatta ilk çocuğumun kız olacağını öğrendiğimde üzülmüştüm bile az biraz. Sonra oğluma hamile kaldım, ben de bir mutluluk... Bir kızım var bir de oğlum olacak, sağlığım iyi eşim iyi işim iyi. Daha ne isterim? Dünyanın en zengini benim… Sonra kontrolünde yüzde doksan engelli olma ihtimali var dediler. Yanlıştır dedim başka doktora gittim. Gene aynı sonuç... Gecelerce ağladım... "Deli misin ömür boyu bakamazsın, o nasıl bir yük biliyor musun?’’ dediler. Hayır dedim. Ne aptallığım kaldı ne enayiliğim, neyin kahramanlığını yapıyormuşum… Neler neler, ne düşündüğümü bile sormadılar.

- Ama siz de çok cesurmuşsunuz... Peki nasıl hamileliğe devam etme kararı aldınız?

Çekecek olan da bendim yüklenecek olan da… Acıyarak baktılar bana da karnıma da.. Ne düşündüm biliyor musun? Bana neden bunu verdin ALLAH’ım dedim, en çok istediğimi verdin ama beni cezalandırıyorsun. Ben bunu hak edecek ne yaptım? Çok ağladım, sonra dedim ki tamam bunu yaşayan tek ben değilim ki. Sonra araştırdım bir kromozom fazlalığından oluyormuş. İkramlanmışım yani... İnsanların yamuk, anormal, eksik, özürlü gördüğünün arkasında bir fazlası varmış temelinde… Sonra büyüdüklerinde nasıl olacaklarını okudum, duygu dünyaları yüksek ama aktaramıyorlar. Algıları yerinde ama takıntılarını tetikleyecek bir şey olduğunda evi yıkacak güçte..

- Ooo çok zor olmalı, en azından konuşamıyor olması derdini anlatamıyorsa hele..

- Biliyor musun benim oğlum kızımdan daha çok yüzümde duygu görür. Üzgünsem gelir sarılır, gerginsem odasında sallanır müzik dinler. O her şeyde benim yanımda, destek yoldaşım gibi ama dışarıdan yük gibi gelir size. Ay yazık ALLAH ta sana nasıl bir sınav vermiş diyorlar çoğu yerde. Diyorum ki o benim sınavımı kolaylaştıranım. Hayat; elinde her şeyi olanlarla bu kadar zorken, o çok azla mutlu olabilen ve karşısındakine iyi gelen muhteşem bir varlık. Çok şükür ALLAH’ıma onu bana verdi. O olmasaydı ben bana tam verilmiş olanların kıymetini de bilemeyecektim ki hiçbir zaman. Şimdi ben halden anlayabiliyorum, çocuğumda en ufak öğrenmeye şükredebiliyorum, bir gülüşün ne büyük nimet olduğunu biliyorum artık... 

Hele ki insanların bir tebessümü esirgediği ya da menfaati olursa yalandan güldüğü bu zamanda… Üniversite sınavı falan hikaye... Daha onlar kaçına girecek bu sınavların, meslek sınavına, evlenecek o ayrı sınav, eşinin ailesi başka sınav, çocukları olacak onların her biri ayrı sınav. ALLAH varlıkla sınayacak, yoklukla sınayacak yaşam içinde her biri ayrı bir sınav.. Hiçbir zaman bitmeyecek ki… Başlık değişecek sınavlar bitmeyecek. Asıl sınav ne biliyor musun? Sana verilenle ne yapıyorsun, onu nasıl değerlendiriyorsun? Onu güzelleştiriyor musun, yoksa ondan şikayet edip dünyayı kendine ve o nimete ve de etrafındakilere dar mı ediyorsun? Yoksa sen de hatasız değilsin, bende, bana gelen eşte, annede, kardeşte, arkadaşta… Burada mutlu olamayan öbür dünyada da mutlu olamaz kardeşim… ALLAH senin her bir adımda neye samimiyetle şükrettiğine bakar. Benim hayatıma zor diyorlar. Ben oğluma gözümün bebeği gibi baktıkça, rızkım da arttı. İnan dertlerim de azaldı, hem de ben onları birebir çözmek için bir şey yapmadan… Hayatım evde zorlaştı ama dışarıda kolaylaştı. Sence burada bir hediye yok mu? 

Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır… Rabbin seni asla yalnız bırakmaz. Gerçek sınav sahasında neye ne tepki verdiğine, kıymet bilip bilmediğine bakar. Hiç ummadığın yerlerde yolunu açar, kolaylaştırır. Bu ikramlara açıklayamadığım o kadar çok şahitliğim var ki... İnsanlardan, hayatın genel akışından, olmadık işimin çözülmesinden… Bak ben işimi bıraktım herkese hemşireydim; şimdi sadece oğluma hemşireyim. Ama o kadar çok okudum ki, detayda o kadar çok çocuğumu yediğinden, içtiğinden, uyuduğundan, hareket ettiğinden farklılıklarını, gelişimi gözlemledim ki… Dışarıda insanlar sizin çocuğunuz çok ileri düzeyde engelli olmasına rağmen baya becerikli diyorlar. Çocuğumu geliştirmek için o kadar bilincim ondaydı ki, kardeş hastalıkların benzerliklerini bile biliyorum artık. Bakım danışmanlığı veriyorum engelli okullarında. Ben hemşire kalsaydım belki her şeyim tıkırında diye yıl doldurup hiçte kendimi bu kadar geliştiremeyecektim. Elimden alınmış gibi görünen işimi daha iyi bir hale getirmeme imkan verdi çocuğumun rahatsızlığı. İsmimin bir hastanede hemşire diye geçmesine gerek yok ki; fayda veren olduktan sonra… 

Yani asıl sınav burada nasıl tepki verdiğin, şükrettiğin, negatif görüneni pozitife dönüştürdüğün, dünyanı güzelleştirdiğin. Bak ben o bahçeden alı al, moru mor olmuş çıkan annelerden daha mutluyum. Çünkü insanın ne büyük kapasitesi olduğunu öğrendim ne yapabileceğini gördüm, öğrendim. Yüzlerce önüne gelecek her sınavın da onlara bir nimet olduğunu bilirim. Her şey bizim kendi iyiliğimiz için çalışıp emek verip, bedel ödeyip neler becerebileceğimizi görmek için. Hayatını bir sınavla, bir meslekle tanımlamak ve bir daha değişmeyeceğine her şeyi kaybettiğine inanmak çok sığ bir düşünce değil mi! Hayat devam ediyor ve sana hep yeni bir soruyla gelecek şimdi sana verdiğim bu zorlukla ne yapacaksın? Zenginleşecek misin, daha da mı fakirleşeceksin? Karar senin... Hayat bir sınav ve kitap yanda açık, ne yapacağına ise sen karar vereceksin.

Kadın Emre’nin bildiği kelimelerle bilmediği bir dil konuşuyordu sanki... Emre’nin yarı boş yarı anlamlı bakan gözlerine bakıp gülümsedi.

Neyse sen beni anladın bence. Hadi kızım tut kardeşinin kolundan okul boşaldı yavaştan çıkalım biz artık. Yeğeniniz için de hayırlısı olsun kardeşim, iyi günler…

Hangi Sınav?

Emre ağzı açık, ne sordum ne cevap aldım diye hayatını sorgularken buldu kendini… Ne elini tutamadığı kız aklına geldi, ne boğaz. Eşinden ayrıldığı için haftada bir gördüğü beş yaşındaki oğlu geldi gözünün önüne, yutkundu ama ağlamamak için. Bazen şikayet ederdi, arabada uyuyor da dört kat kucağımda çıkarmak zorunda kalıyorum diye... Evde dağıttığı oyuncaklarına gece basıp zıplamaktan şikayet ederdi… "Bunlar dert mi be!" dedi kendi kendine… "Ben ne tepki verdim elimdekilere ve verdiğim tepkilerle hayatım şu an bu halde… Mutlu muyum, gerçekten zengin miyim, kendimi zenginleştiriyor muyum? Yoksa sorulara öfleyip püfleyip çözemeyip sınavdan kalıyor muyum? Tam da 40 yaşındayım, ömrün yarısı... Bugüne kadar yeterince doğru şıkkı işaretledim mi acaba, nerelerde kaybettim…"

-Amcaaa neredesin ya, arka bahçede olurum, seni gölgede beklerim dedin arayıp duruyorum! Telefonunu da duymuyorsun. Ne oldu sana? Ben sınava girdim sen şoka girmiş gibisin. Aloooo….

-Nasıl geçti sınav oğlum?

-Elimden geleni yaptım amca olduğu kadar…

-Eğer sınava kadar hakkını verdiysen, buradan sonrası her türlü kabul, ne görmen gerekiyorsa, ne yaşaman gerekiyorsa sana o gösterilecek oğlum. Sen yeter ki hayatta doğru şıkkı işaretle.

-Amca ne diyorsun başına güneş mi geçti senin ben anlamıyorum ya zaten kafam kazan olmuş...

-Sınava sen girdin ama ben kendi büyük sınavımı düşündüm oğlum... Hepimizin hayatı bir sınav ve onun tek çözme yetkisi olan öğrencisi biziz.

-Amca sen felsefe oku bence.

-En iyi felsefeyi ALLAH yapar oğlum hem de doğaçlama olmadan…

 




 

Okumaya Devam Et

1 Temmuz 2025 Salı

NİŞAN YÜZÜĞÜ

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

“Tanıdıkça seversin oğlum” yazmıştı babam zarfın içinde nişan yüzüğümü askere postaladığında. Artık üstüne çarpı attığım son günler yaklaşıyordu. Memlekete dönünce neler yapacağımın hayallerini kurarken elimde tuttuğum nişan yüzüğüm ve bir mektupla sandalyeye oturdum. Katladığım mektubu tekrar yavaşça açtım. Bir de tane tane okuyayım diye düşündüm. İlk heyecanla hızlıca okumuştum ve zihnimde yankılanan tek cümle buydu işte.

Tekrardan okudum tüm yazdıklarını babamın. Sayılan sevilen bir katipti babam memlekette, hitabeti kuvvetli, yazısı özenliydi. Dokuz çocuğundan sadece bir tanesiydim. Hepimizi koruyup kollamaya çalıştığı, yetiştirmek için çaba sarfettiğini gençlikte çok anlamamışım. Şimdi dönüp bakınca anlıyor insan o zor şartlarda tüm bunları yapmak… Şimdi rahmet okuduğum babama o zamanlar içten içe çok kızmıştım. Çünkü her delikanlı gibi benim de memlekette vardı bir sevdiğim. Dönünce babama söyleyecek, onu gidip isteyecek sonra da mutlu mesut yaşayacaktık. İki oğlan iki kızımız olur diye hayal ediyordum. Ama babam benim yerime hakkımda hayırlı olacağını düşündüğü birini uygun görmüştüm bana, hala kızım Hatice. Hatice’yi az çok tanırdım, kendi halinde, edepli, ailesinin yanında bir genç kızdı. Benim hayallerimi süsleyen Neriman’ın ise masmavi gözleri vardı… Kızlarımın gözleri de deniz gibi olur sanıyordum.

Babama karşı gelmek bir yana, fikrimizi söylemeye bile çekinirdik. Bu korku değil, saygıydı. Evin büyükleri, dokuz tane çocuk, yavaş yavaş evlenenlerle eve gelen yeni gelinler… Tüm bunlarla başa çıkabilen bir liderdi gözümde babam. İnsanın yanlışını doğru şekilde öğretirdi. Karşıdakinin halinden anlayarak, onun hatasını anlamasını son derece müşfik bir şekilde bekleyerek, anlamazsa tatlı dille uyararak… İyi bir lider, iyi bir otoriteydi.

Peki ama ya Neriman ne olacaktı? Neriman’ın olanlardan haberi yoktu. Belki de evlendi gitti başka memlekete. Tam on sekiz ay olmuş askere geleli, haberim bile yoktu. Babam benim için uygun gördüyse mutlaka benim için daha hayırlıdır diyerek mektubu katladım, yüzükle beraber zarfa koydum. Artık Hatice’nin nişanlısı Mehmet’tim.

Mutlu Evlilik

Yıl olmuş iki bin yirmi beş... Hatice’yle mutlu bir evliliğimiz, kırmadan dökmeden geçirdiğimiz senelerimiz oldu. İki oğlumuz iki de kızımız oldu. Onlar da evlendi, torunlarımız oldu. Onlar geldikçe evimiz renkleniyor. Birbirimize nasıl yaklaşacağımızı öğrendik zamanla. O beni, ben onu bildim tanıdım. Tanıdıkça daha çok sevdik. Sevdikçe daha çok birbirimizin çıkarlarını gözettik. Hatice benim için iyi bir yoldaş oldu. İyi bir ilişki bizi hem birbirimize hem de bize tüm bunları verene yaklaştırdı. Babamın dediği gibi oldu aslında... Tanıdıkça sevdik birbirimizi... Babamın da dediğinden daha önemli bir şey vardı aslında... Hatice ile aynı yönde olmamız... Eğer yönümüz aynı olmasaydı, bu kadar yıl koca bir ızdırap olurdu ikimize de... Şimdi ise birbirimizi tamamladığımız, aynı yönde hedefimize baktığımız, sınavı geçmek için birbirimize destek olduğumuz bir öykü oldu...

İnsan tanıdıkça sever, sevdikçe yaklaşır, yaklaştıkça birleşir, bütünleşir. Tıpkı bir mıknatısın iki ucu gibi… İşte bu yüzden bu dünyada neye doğru yaklaştığımız çok önemli. Seni tamamlayacak olana mı, ayrıştıracak olana mı? Seni doğruya yönlendirene mi yanlışa yönlendirene mi? Seni aşağıya çeken mi yukarıya çeken mi? İnsanın bütün seçimleri bunun üzerine olmalı, yaklaştıkça çiçekler açtırana… 

 


Okumaya Devam Et

19 Haziran 2025 Perşembe

AYLİN’İN İRDELENMEMİŞ HAYALİ

Aylin'in irdelenmemiş hayatı



Evin salonundan görünen göle boş gözlerle bakıyordu Aylin. Gölün üzerindeki sandalın hareket etmesiyle daldığı düşüncelerden ayıldı. 

Bunun için gelmişti Hollanda’ya. Ailesinin tanıştırdığı gençle çok da irdelemeden kısa sürede evlendi ama işler hiç de hayal ettiği gibi olmamıştı...

Aylin’in arkadaşlarının çoğu evlenmiş hatta boyunca çocukları olmuştu. Artık o da evlenmek istiyordu. Hayalindeki ev Avrupa’daki gibi yeşillikler içinde kocaman bahçeli bir ev... Ne de olsa film izlemeyi çok seviyordu ve filmlerde evler saray gibiydi. Kendisinin de en azından bahçeli bir evi olsaydı, bunu hak etmiyor muydu? Kendini o evlerden birinde hayal ederdi. Tabii bir de zengin bir eş...  

Yıllar geçiyor ama Aylin hayalindekileri karşılayacak biriyle bir türlü denk gelememişti. Ta ki akrabaları birlik olup onunla birini tanıştırıncaya kadar. Yıllar önce ailesiyle Hollanda’ya göçen bir ailenin oğlu. Aylin inanamıyordu, içi içine sığmıyor ama belli de etmemeye çalışıyordu. Sonunda hayalleri gerçek oluyordu. Artık ailede yaşı gelmiş tek evlenmeyen kişi olmayacaktı. Hem de zengin bir aileye gelin gidecekti… 

Başlarda her şey heyecanlıydı. İsteme, düğün hazırlıkları, başka bir ülkeye taşınma, yeni evi… göle bakan bahçeli bir ev…

İç içe bir aileye gelin gitmişti. Nerdeyse ya her gün birbirine çat kapı gidiyor, gidemediklerinde de illa telefonda konuşuyorlardı. Bu yakınlık bir süre sonra sorun olmaya başladı. Yanlış anlamalar, lafların akrabalar arasında dönmesi, sinir olmalar, inada gitmeler, sonra bir sessizlik, sonra yeni bir eften püften problem. Ne evin, ne gölün tadını çıkaramıyordu. Hatta çoğu zaman gölün yanında oldukları aklına bile gelmiyordu. Kendi kendine sordu; “Neydi yani şimdi, hayalim bir ev miydi?” Aylin geç de olsa irdelemenin yolunu zihninde açmıştı. Çünkü; düşünce soru cevapla çalışır. İnsan istekleri olan bir canlıdır ve istemesinde sorun yoktur. İsteğini düşünmeden harekete geçmesinde sorun vardır. Düşünce insana has bir özelliktir. Diğer canlılarda düşünce yoktur. İnsandan beklenen şey düşünüp, irdeleyerek seçimler yapıp, kararlar almasıdır.

Aylin de pek çoğumuz gibi hayatındaki en önemli kararı bile irdelemedi. Çalışmam, rahata ererim dedikçe daha çok yoruldu. İstemekte sorun yoktu. Önemli olan istediğim şey sonunda bana ne verecek? O kadar emek verip yorulup bir de sonunda bir rahatlık gelmemesi, üstüne gergin ve mutsuz olmak için mi istemişti bunu? Niye görememişti?

İnsan irdelemeden bir şeyi çok istediğinde onun zıttında bir şeyi düşünemez oluyor. Çok istediği bir şey bizzat mutsuzluğunun sebebi oluyor. Bir şeyi neden istiyorum? O bana sonunda ne getirecek?  

- Araba istiyorum, arabasız işe gidemiyorum, çok yoruluyorum artık.

- Ama şu an paran yok.

- Olsun borç alırım. Ayda az az öderim.

- Evlenmek istiyorum.

- Ama evlenmek nedir? Aile nedir? O çocuğa nasıl davranmam gerekiyor?

- Özel okula gitmezse olmaz. Özel okula giden herkes başarılı mı oluyor?




Kimisi imkanları arttırdığında kaliteli yaşayacağına inanır. O yüzden fazla da irdelemeden sürekli somutluklarını arttırmaya çalışır.

Kimi de hayatı irdeleyerek yaşayan, neyi neden istediğini bilen, neyi neden yaşadığını bilendir.

Bu insanın hayat kalitesi ile somutluk peşinde olanın, onu amaç haline getirenin hayat kalitesi bir olmaz. Aradaki fark ne? Biri irdeledi, diğeri irdelemedi.

 



Okumaya Devam Et

12 Haziran 2025 Perşembe

YAKLAŞMAMAK

Yaklaşmamak




Oldukça düşünceliydi Serap, eşine oğlunun disiplin cezası aldığını nasıl söyleyeceğini düşünüyordu. Birkaç gün önce öğretmen aramış durumu anlatmış ve okula gelmesi gerektiğini söylemişti. Serap okula gittiğinde müdür yardımcısı Ali ve arkadaşlarının derste öğretmene yaptıklarını anlatıp, bu durumda disiplin cezası alacaklarını söylemişti. Çok mahcup olmuş, ne diyeceğini bilememişti. Ali kendi halinde, çalışkan, saygılı bir çocukken nasıl bu hale gelmişti?  Liseye başladığı günler daha dün gibiydi. Bu kadar zamanda oğlu, biricik Ali’si bambaşka birine dönüşmüştü. Serap Ali’deki değişiklikleri fark etmiş ama bir şey yapamamıştı, aslında işlerin buralara kadar gelebileceğini de düşünememişti. Uzak tutamamıştı arkadaş çevresinden, Ali yeni davranışlar edinmeye başlamış, arkadaşlarıyla çokça zaman geçirmeye başlamıştı. Şimdi O da arkadaşlarına benzemiş, sorumsuz saygısız bir genç olmuştu işte…

Hep söylerlerdi aslında arkadaşın önemini, doğru arkadaşlar seçmek gerektiğini. Serap şimdi anlamıştı, ne kadarda doğruymuş. İnsanın yakınlaştıkları, arkadaş bildikleri ile bambaşka olabiliyormuş her şey. Üzüm üzüme baka baka kararıyormuş. İnsanın çevresinde olumlu özellikler taşıyan, onu destekleyen kişiler olunca, onlar ile birlikte insan olumlu özellikler kazanıyor onlara benzemeye başlıyormuş. Tam tersine çevresindekiler olumsuz özelliklere sahip kişiler olunca da insan bozuluyor, onlara benzemeye başlıyormuş, tıpkı üzümün üzüme baka baka kararması gibi…

Serap "Keşke onu koruyabilseydim, arkadaş çevresine daha çok dikkat etseydim...” diye düşündü. Farklı arkadaşları olsa Ali şimdi bambaşka olabilirdi… İnsan doğru seçmeliydi kime yaklaşıp, kimden uzaklaşacağını. Yakınlaştıkları ve uzaklaştıklarına göre insan ya bozuluyor ya da toparlanıyordu. Öyleyse insanın yönünü belirliyordu aslında yakınlaşıp uzaklaştıkları.

Yaklaşmamak


Yaklaşmamalıydı insan kötüye, kötülüğe. Yönünü doğru belirlemeliydi.

Aslında insanın ilk öyküsü de böyle başlamamış mıydı? 

O ağaca yaklaşmaması söylenmesine rağmen o ağaçtan uzak duramamıştı ve yaklaştıkça karşı koyamamıştı.

Öyleyse neye yaklaşıp neye yaklaşmaması gerektiğini çok iyi belirlemeliydi insan, oyunu büyütmeden, öykünün başlangıcını unutmadan…





Okumaya Devam Et