Gökten yere, yerden göğe uzanan bir yolculuğun parçasıyım. Bir araya geldikçe deniz olur, ayrıldıkça toprağa süzülürüm. Var oluşum yaşamın kaynağıdır; yokluğumda hayat solar ve durur. Çünkü ben suyum ve her zerremde hayat taşırım. Ne zaman bir tohuma dokunsam, orada filizlenen bir umut olurum. Tüm canlıların damarlarında dolaşır, varlıklarına güç katarım. Az olduğumda toprak çatlar, nehirler kurur, yapraklar solar. Fazla olduğumda ise taşarım, sel olurum.
Ben bir su damlasıyım…
Şekilden şekile girerim ama özümü kaybetmem. Soğuk beni dondurur, kar ve buz olurum. Ama bu bir son olmaz; güneş doğduğunda tekrar akışkan hale gelir, yeniden yola koyulurum. Sıcaklık beni göğe yükseltir, buhar olurum, havaya karışırım ama er geç tekrar yağmur olup toprağa düşerim. Hiçbir hâlim boşuna değildir; her değişimim bir amaca hizmet eder. Dengeyi koruduğumda yaşamı beslerim ama aşırıya kaçtığımda felakete dönüşürüm.
Ben bir su damlasıyım…
Sürekli bir döngü halindeyim, hareket etmek zorundayım. Hareketsiz kalırsam zamanla kirlenir, kokar veya varlığımı kaybederim.
Ve sen, insan…
Oku beni. Çünkü sen de benim gibi olabilirsin. Bazen durgun bir göl gibi sessizleşirsin, bazen coşkulu bir nehir gibi akarsın. Durgun olduğunda dinlemeyi öğren. Ben nasıl gökyüzünü, ağaçları ve martıları içine alıp yansıtıyorsam, sen de sakinken çevreni algılayabilirsin. Çünkü en net görüntü, en az dalganın olduğu yerde ortaya çıkar.
Coşkulu bir nehir olduğundaysa, akmaktan korkma. Düşüncelerini, hislerini paylaş. Su, aktıkça hayat verir. Sen de aktar; bilgini, sevgini, neşeni başkalarına taşı.
Bazen hayat kolaydır, bazen zordur. Ama her hâlinin bir vakti ve kıymeti vardır. Tıpkı benim bazen su, bazen buz, bazen buhar olmam gibi…
Her şey geçicidir. Önemli olan, bulunduğun yere ve zamana göre en doğru hâli almaktır.
Her mevsimde rahmet ol. İnsanlar sende hayat bulsun.
İnsanların hayatına sessizce dokun varlığınla iyi gel ve yokluğunda aranılan ol…
Ve unutma, bazen fazlalığın zarar verir. Tıpkı sele dönüştüğümde önüme kattığım her şeyi alıp götürmem gibi, sen de bazen haddinden fazla yük taşırsan kendine ve çevrene zarar verirsin.
Dengede kal. Azı kurutur, fazlası boğar. Orta yolu bul, akışını doğru yön ver.
Hayat çok garipti çoğu zaman. İnsanın anlamaya çalışsa anlamakta zorlanacağı ancak anlamaya da çalışmadığı bir gariplik… İnsan kaptırıp gidiyordu yaşamaya, düşünmeden irdelemeden. Bu dünyaya neden gelmişti insan? Büyümek, yemek, içmek, meslek sahibi olmak, para kazanmak zamanı geldiğinde evlenmek, çocuk yapmak, sıradaki gibi yaşamak mı? Eğlenmek, anı yaşayıp keyif yapmak, zevk içerisinde bir hayat yaşamak mı? Ne için gelmiş olabilirdi ki insan bu dünyaya?
İnsan bu dünyaya neden geldiğini ne kadar düşünüyordu? Kaç insanın bir yaşam amacı vardı?
Etrafımıza baktığımızda dağlar, denizler, uçsuz bucaksız gökyüzü, çeşit çeşit kuşlar, böcekler, çiçekler, ağaçlar… Saymakta zorlanacağımız pek çok şey görürken ve tüm bunlar hiç aksamayan bir düzen içerisinde devam edip dururken insan ne kadar düşünüyor, akıl etmeye çalışıyordu?
Ne kadar normalleştirmiştik etrafımızdaki pek çok mucizeyi…
Hiç aksamadan güneşin her gün doğup batması, sonbaharda kuruyan sararan yaprak döken ağacın ilkbaharda canlanması, topraktaki ağacın çeşit çeşit meyve vermesi. Üstelik her birinin tadı, kokusu, dokusu, rengi bambaşka lezzetli meyveler… Yağmurun yağması ardından güneşin çıkması. Rengârenk çiçekler ve hepsinin görünüşü farklı ihtiyacı farklı. Kimi güneşi seviyor kimi gölgeyi, kimi daha az su istiyor, kimi daha çok…
Hepsi birer mucizeyken ne kadar da normalleştirmiştik etrafımızdaki bunca şeyi…
Tıpkı ölüm gibi, ölüm gerçeğini normalleştirdiğimiz gibi…
Doğan her canlının bir sonu vardı. Hepimiz öleceğimizi bilirken, üstelik ölümle her an dip dibe yaşarken, bunun ne kadar farkındaydık? Ne kadar farkında gibi yaşıyorduk?
Oysa ne deniyordu? "Tadını çıkar, anı yaşa, düşünme kafana takma, ye iç eğlen…" Bunun için gelmiş olabilir mi insan dünyaya? Bu muhteşem dizayn, normalleştirdiğimiz mucizeler, hiç aksamayan bir düzen… İnsanın amacı keyifli bir hayat yaşayıp yiyip, sürekli eğlenerek bu dünyadan ayrılmak olamazdı. Ama düşünmüyordu ki insan.
Ve yine gariptir ki doğan her canlının öleceğini bilen insan, bir yakınını kaybettiğinde bir ölümle karşılaştığında büyük tepkiler veriyor ve durumu kabullenmekte zorlanıyordu. Hâlbuki her doğan canlı bir gün ölmeyecek miydi? Hepimizi bekleyen son belli değil miydi? Neden ölümle karşılaştığında beklenmedik bir şey ile karşılaşmış gibi davranıyordu insan?
Bu hayattaki en gerçek şey ne diye sorsalar, “Doğan her canlının öleceği!” en doğru cevap olurdu sanki.
İnsana baktığımızda her an ölebileceğini bu dünyadaki yaşamının sonlanacağını bilirken, ölüme bu kadar yakın yaşarken; dünyaya, hayata kendisini nasıl kaptırdığını görmek şaşırtıcı değil miydi?
İnsan istekleri olan bir canlıydı. Ancak insanların büyük bir çoğunluğunun istekleri bu dünya ile ilgiliydi. Daha fazla kazanmak, evim olsun, arabam olsun, tatilde şuraya gideyim, daha çok arkadaşım olsun, daha güzel daha yakışıklı olmayım diye gösterilen çabalar… İstekler, istekler…
Oysa insan sahip olmaya çalıştıklarının bir anda nasıl yitirilebildiğini görüyordu da, sahip olmaya çalışmasının ne kadar anlamsız olduğu gösteriliyordu ona. Görse de yine bildiği gibi yaşamaya devam ediyordu, gördüklerini bir kenara bırakıp kaldığı yerden yaşamaya…
Birkaç saniyelik bir sarsıntı, şiddetli bir deprem, yitirilen hayatlar, kaybedilen yakınlar, tüm sahip olduklarının bir anda kaybedilmesi… Onca sahip olunanın bir anda hiçbir anlamının kalmaması… Savaşlar, her şeyini yitiren onca insan, yapılan zulüm, evinden yurdundan olan insanlar, zulme seyirci kalan insanlık… Şiddet, cinayetler, kazalar, kaybedilenler…
İnsanın gördüğü pek çok şey varken, görmemişcesine yaşamaya devam etmesi… Düşünmemesi, irdelememesi… İsteklerinin peşinden koşmaya devam etmesi… Yaşananlardan, yaşadıklarından kendisine çıkarım yapmaması…
İnsanın bir yaşam amacı olmalıydı. Bu muhteşem dizayn içerisinde yaşarken, isteklerinin peşinden koşmak olmamalıydı amacı. Anlık zevkler ile geçmemeliydi ömür. Düşünmeliydi bu dünyaya neden gelmiş olabileceğini. Bir yön belirlemeliydi kendine, bir hedef koymalı ve o hedefe doğru ilerlemeliydi. Hedefi için çabalamalı, hayatının bir anlamı olmalıydı.
Keyifte olmalıydı hayatının içinde ama tek amaç keyif olmamalıydı. Keyfin peşinden koşarak geçirmemeliydi hayatını. En önemlisi de her an kendisine tanınan sürenin bitebileceği gerçeğini unutmadan yaşamaya devam etmeliydi.
Düşünmeliydi insan, irdelemeli, görünenin arkasındakini de görmeye çalışmalıydı. Bunun içinde akletmeliydi…
Ayla iyi bir üniversiteden başarı ile mezun olmuştu. İş yerinde güler yüzlü ve yumuşak yapısı ile arkadaşları tarafından sevilirdi. İyilik yapmayı pek sever, arkadaşlarına pek çok konuda yardımcı olurdu. Müdürü Ayla’nın iş bitiren yapısını fark edip, ona görevi dışında da işler vermeye başlamıştı. Ayla karşı çıkmaz ve kendisine verilen işleri yapardı, ancak görevi olmadığı halde yaptığı işler zamanla görevi haline gelmeye başladı. Kendi işi dışında yapması beklenenler karşısında bunalmıştı. Arkadaşlarına sürekli yardımcı olmaktan da yorulmuştu. Zamanla işleri yetiştirememeye, geciktirmeye başladı. Müdürü ile bu yüzden sürekli sorun yaşıyordu. Bu yaşananlar karşısında işten ayrılmaya karar verdi.
Bir süre sonra yeni bir işe girdi. Ancak kısa süre sonra burada da benzer problemler yaşamaya başladı. “Yine mi ben ya! Hep mi beni bulur bu müdürler! Kimse benim yardıma ihtiyacım olup olmadığını sormuyor, yoruldum artık!” diye kendi kendine söylenip duruyordu. Yaşadıkları karşısında çok üzgündü, ne yapacağını bilemiyordu. İnsanları kırmamaya, herkesle iyi geçinmeye çalışır; elinden geldiğince fedakârlık yapardı. Çoğu zaman haklı da olsa alttan alıp uyumlu davranırdı. Fakat arkadaşları aynı özeni ona göstermiyordu. Rahatlıkla Ayla’nın yaptığı işi eleştirebiliyorlardı. Bu onu çok üzüyor olsa da elinden bir şey gelmiyor, ne yapacağını bilemiyordu. Acaba yine işi bırakıp yeni bir iş mi arasaydı? Ama daha önce iş değiştirdiğinde gördü ki yeni bir işe girmek de çözüm olmamıştı, aynı şeyleri yaşayıp duruyordu. Ayla ne yapacağını bilmez bir halde düşünürken, aynı problemleri yaşayıp durması kafasına takıldı.
"Acaba nerde yanlış yapıyorum?" diye düşündü. O, hep birilerine yardımcı olur; alttan alır, fedakârlık yapardı. Ayla geçmişte yaşadıklarını derin derin düşünüyor, gelecekle ilgili farklı sonuçlar yaşayabilmek için ne yapması gerektiğiyle ilgili sorular soruyordu kendine... Mutlu olabilmesinin ve başarılı olabilmesinin bir yolu olmalıydı. "Ve bu mutluluk sürekli olmalı! Belki de böyle yapmamalıyım, davranışlarımı değiştirmeliyim!" dedi kendi kendine… Düşünürken fark ettiği detaylardan biri başkalarının ona hak ettiği gibi davranmasını istemesiydi. Ama zaten herkes ona ödediği bedelin karşılığınca, hak ettiği gibi davranıyordu.
İş yerini değil; kendisini, davranışlarını değiştirmesi gerektiğini fark etmesi zaman aldı. Bugüne kadar aynı şeyleri yapıp aynı sonuçları aldığını fark ederek, probleminin gerçeğini görmeye başlamıştı. Şimdiye kadar hiç böyle düşünmemişti, ama bunu düşünmek ona iyi geldi. Ayla tekrar aynı cümleyi kurdu;
"Yine mi ben:)" Ama bu sefer hayatın ona sunduğu problemlerde doğru cevabı vererek ilerleyecekti.
Aslında bu hayatta insanın yaşadığı her problem, geliştirmek için gelir. İnsan, probleminin çözümü yanı başında olduğu halde onu göremediğinde, aynı şeyleri yaşar durur.
“Gerçekten bunu yapmış olamazsın Mustafa! Bana nasıl yalan söylersin ya! Kaç yıllık karınım!”
Bu sözlerinin arkasından hıçkırıklara boğulmuştu Nurcan. Ne olmuştu da bu adam, bu hale gelmişti? Başta her şey çok güzeldi. Onunla vakit geçirmeyi çok severdi Mustafa. Sadece biraz daha beraber uyumak için bazen işe geç kalır ve patronu arar, hanım hasta der, gitmezdi. Sonrasında kahveye arkadaşlarının yanına gitse de Nurcan için patronuna defalarca yalan söylemişti. Onu çok sevdiği belliydi, onlar iyi bir ekipti. Eltisi öyle miydi ya… Kocası kahveye gidiyor, kumar oynuyor diye eşiyle hep kavga ederdi.
Mustafa abisi gibi değildi, kahveye kumar için değil, arkadaşlarıyla vakit geçirmek için giderdi. O kadar iyiydi ki arkadaşları ile arası, ihtiyaçları var diye onlara borç verirdi. Nereden mi biliyordu Nurcan? Altınlarını vermişti kaç kere. Kayınvalidesi, bileziklerini sorduğunda Mustafa ile ağız birliği yapmış ve “Aman anne, kolumda duracağına bankaya altın hesabına yatırdık.” demişti. Eşi de,“Sağ elin verdiğini sol el duymasın annemlere söyleme canım.” derdi sürekli. Çünkü o kadar iyi biriydi ki yaptığı hayrı kimse bilmesin isterdi.
Ne oldu da iyi olan Mustafa, şimdi kötü oldu?
Eve icra memurları gelmişti. O ise ortada yoktu, kendisine ulaşılamıyordu. Alacaklılar kapıya geldiğinde “Borç verdiğim arkadaşlarım yüzünden.” demişti bir keresinde. “Kimse duymasın, ödeyecekler.” diye de sıkı sıkı tembihlemişti Nurcan’ı.
“Gerçekten mi? Bize bunu nasıl yaparsın Mustafa! Bunlar gerçek olamaz!” Tekrar ediyordu ağlayarak.
Aslında her şey o kadar göz önündeyken Mustafa gözünün içine baka baka ona defalarca yalan söylemişti. Söylemişti de Nurcan niye bu kadar inanmıştı!
“Bunlar gerçek olamaz!” diyerek ağlarken kime, neye ağlıyordu Nurcan?
Gerçek neydi?
Kime, niye kızacaktı?
Bir söylediği bir söylediğini tutmayan, çevresindeki herkesi kandıran, kendi menfaatleri doğrultusunda hareket etmiş yalancı bir adama mı?
Gerçeği bilmesine rağmen onunla yüzleşmek istemeyen kendine mi?
Zamana, mekâna, kişiye göre değişmeyen gerçek; bu kadar göz önündeyken, avaz avaz bağırırken, kendisini iliklerine kadar hissettirirken kime kızacaktı!
Peki neden insan gerçeğe bu kadar kör, sağır ve hissizdi?
Nurcan’ı teselliye gelen arkadaşı, yaşantılarını biliyordu. Okul yıllarından beri Nurcan’ın en yakın arkadaşıydı. Daha evlenmeden önce Mustafa’nın bir kaç konuyu geçiştirmesini fark etmiş, Nurcan’ı dikkatli olması için uyarmıştı. Ancak insan istekleri doğrultusunda duyguları aktifleştikçe gerçeği göremediği için; Nurcan’da önemsemediği bu gerçeğin yıllar sonra büyüyerek başına dert açacağının farkında olmamıştı.
Gerçek yıllar öncesinde gözünün ucunda olsa bile, isteklerine göre davrandığı sürece, Nurcan gibi hıçkırıklara boğulmak herkes için kaçınılmaz bir sondu. Oysa ki bu hayatta insana kazandıran şey, olaylar daha olmadan gerçeği görebilmekti. Sonunda değil, başında “Gerçekten mi?” sorusunu sorup irdeleyebilmekti.
İnsan problemsiz bir hayat yaşamak ister. Ama hayat problem fabrikası gibidir. Sabah kalktığı andan itibaren cevaplanacak sorular verir.
Bugün ne giyeceğim?
Kahvaltı yapayım mı?
Kahve mi yoksa çay mı?
Bugün ne kadarlık satış yaparım?
Sınavda başarılı olur muyum?
Toplantı çok uzar mı?
Böyle devam eder ve bu soruları yanıtlamakla geçer insanın ömrü. Öyle sorular olur ki bazen, cevapları barışa yada savaşa götürür.
İnsan cevabında evet der; yeni bir işe ve iş yerinde hiç anlaşamadığı bir çalışan ile diyalog kurmaya... Bir evliliğe evet der mesela veya evliyken boşanmaya...
Bazen cevabıyla hayır der; alışkanlıklarından vazgeçmeye, yeni düzenlere, sınırlarını aşan meselelere, bir davete veya bir insana...
Yani hayat boyunca hep seçim yapar insanoğlu; evetle, hayırla... Hatta fark etmez demek bile bir seçimdir... Tabi bir de cevapların avantajları ve dezavantajlarıyla bu hayat şekillenir. Cevaplar, içinde yeni sorular hazırlar ve beraberinde dizayn olanı getirir. Emek sarf etmekten zevk aldığımız bir iş kapısına evet derken, meslek arkadaşları da seçimimizin yanında gelir. “Her şey çok iyi de şu Mehmet olmasa…” diye düşünülen günler meydana geliverir. Veya evlendiğimiz kişi çok iyiyken, ah annesi olmasa...
İnsan iletişim kurduğu her insanı seçemez ki. Peki, o zaman neden karşısına çıkar bu problemin önde gidenleri? “Hep beni buluyor bu insanlar” dediği, burnunun dibinde bitenler... Mıknatıs gibi çektikleri...
Pekiii...Hiç dönüp baktı mı insan kendine?
Ben nasılım diye sordu mu?
Hayattaki eksiklikleriniveya marifetsiz olduğu yerleri gördü mü?
Aslında neye ihtiyacım var diye düşündü mü?
Hayatta her şeyin bir sebebi var. O insanların beni bulmasının da, aynı problemleri yaşıyor oluşumun da, zorlandığım veya tahammül edemediğim her şeyin ve her kişinin bir sebebi var. İnsanları değiştirmeye çalıştıkça, bataklığa sürüklenir gibi çıkılmaz bir hal almasının bir sebebi var... Aslında insan ancak kendini değiştirdiğinde çevresi değişir ve problemine göre marifeti gelişir.
O nedenle insan önce kendini tanımalı. Tanımalı ki, karşına çıkan işaretleri fark edebilsin. Seçimiyle gelene razı olabilsin. Hayatta problem çözmekten keyif alabilsin. O zaman devamlı çalışan bu fabrika külfet olmaktan çıkar. Mutlu ve başarılı olmaya giden yol olmaya başlar.
Katmam gerekenler şeyler veya törpülemem gereken sivrilikler?
Çevremdeki insanları anlayamıyor, tahammül edemiyorsam bunun cevabı kendimde gizli...
Kendini tanıma bir yolculuk,hem çok keyifli hem bir çok problemi aydınlatan; azıcıkta kabul gerektiren bu yolculuğa ömür boyu çıkmamak kendimize haksızlık değil mi?
İçinde derin sıkıntıyla kendini arabanın koltuğuna attı. Her zamanki günlerden herhangi birindeydi. Mesaisini bitirmiş, arabasına gelmişti işte. Gelmişti gelmesine ama bırak arabayı çalıştırmayı kolunu dahi kaldırmak istemiyordu Elif, koltuğa çökmüştü adeta. Ne yapacağını bilemez bir haldeydi. Derken radyoda çalan bir şarkı çekti dikkatini: ''Kim anlar derdimi? Biz olduk hem dost hem düşman... Ağlama ben ağlarım, sen benim diğer yarım...''
Ve usul usul akmaya başladı gözyaşları, tutamıyordu kendini. Günlerdir takip ediyordu Filistin'de ki katliamları. Her yaştan, her konumdan olan insanları ve hayvanları... Kadınları, çocukları, yaşlıları, esir alınmış erkekleri... Bütün duygular arasında sıkışıp kalmıştı. Orada zulme uğrayan insanlar için hem üzülüyor, hem bu zulmü durduramamanın utancını yaşıyordu. Hem asıl kazananın onlar olduğunu biliyor, teselli oluyor, hem bu sınav da kendisinin kaybeden olmasından korkuyordu. Hem bir gün bu zulmün biteceğinin ümidi vardı içinde, hem de bu zulüm olurken insanların sessizliğinin kahrı.
Öyle ki bu zulmü engellemek isteyen, yapamadı,
Yapabilen ise, engellemek istemedi.
Gerçekleri bilenler konuşmadı,
Konuşan ise bilmedi.
Ve böylece bu dünya; Masumlar için yaşanamaz oldu…
Ya biz bu dünya da hangi tarafta olmuştuk? Onların acısını acımız bilebilmiş miydik dostları gibi? Ya da tükettiğimiz her bir ürünle mali destek mi olmuştuk atılan bombalara, düşmanları gibi? Sahi hem dost, hem düşman olmak mümkün müydü? Yoksa arada kalmak zaten kötülüğe taraf olmak mıydı? O anda anladı Elif tüm mesele taraf belli etmekteydi. Hiçbir şey yapamasan bile tarafını belli etmek yapılacak her şeydi...
İnsan sadece kendini kandırır net olamayıp ''Tamam ama...'' dediğinde. Ve ne kadar net olursa o kadar bozulur kurulan oyunlar tek tek... Ve o netlikle; ''Tamam, peki ben ne yapabilirim?'' dediğinde, doğru sebepler oluşturmaya başlar. Ne kadar doğru adımlar atıp, doğru sebepler oluşturabilirse, o kadar da hayırlı sonuçlar almaya hak kazanır. Çünkü bu hayatta insan oluşturduğu sebeplerin sonucunu yaşar. Ve insan arada kalmışlıklardan çok yorulur. Sudaki iki kayığa basıp, onunla yol almaya çalışan kişinin hali gibidir hayat onun için. Ne tarafta olduğu belli olmayan, hız yapmak istese bir taraf gitmediği için o hızı yapamayan, durmak istese bir taraf giderken duramayan... O yüzden netlik ister hayat insandan.
Hangi yöndesin?
Hangi taraftasın?
Hayırda mı şerde mi olanlardasın?
Elini yüzüne götürdü Elif. Gözyaşlarını sildi, derin bir nefes aldı. Ve kendine sordu; ''Peki ben ne yapabilirim?'' Ve ilk doğru cevabını verdi. Tarafını belli etmekle başlayacaktı... Onun tarafı zalimler değil, masumlardan yana olmaktı...
"What is happiness?", said lecturer Alper and he talked about five different stories;
- One is Aysel, twenty-three years old, cashier, works twenty hours a week.
She is divorced and lives with her three-year-old son. She is preparing for nursing exams.
She spends her holidays either with her family or camping.
- Another one is Mehmet, twenty-nine years old, single.
He worked for a large brand company selling electronic devices for five years.
He has been actively playing in the basketball club for twenty-two years and he’s training children. The only thing that takes up his life is basketball.
He has neither the time nor the situation to go on holiday.
- The other one is Emre, he is thirty-five years old. He is married to Merve. They have three children aged nine, five and two. He is a long distance driver. He took paternity leave from work for the birth of his third child. They are barely making ends meet.
He loves fishing. They spend their holidays in places where they can fish, such as streams and lakes.
- There is also Ufuk; forty-four years old. He lives alone. He is the general manager of a small company that produces computer programs, sixty kilometers away from his home. He manages a team of computer programmers.
He monthly earns seven times the minimum wage. He works almost sixty hours a week. Sometimes he returns home late. He has three children and is in the process of divorcing his wife. Every year, he goes on holiday abroad for three weeks.
He spends one week with his family and one week skiing.
- Selçuk has a great inheritance from his parents. He devoted himself to stamp collecting.
- Now, tell me; Who do you think is the happiest person among these five stories, including the reasons?
Filiz raised her hand and spoke up;
- Of course Mehmet, she said.
- He doesn't have the opportunity to go on holiday, but at least he has a hobby that will give him pleasure in life and this has turned into his profession.
He probably wakes up happy every day.
When Filiz finished her speech, lecturer Alper asked:
- So, does every pleasure last forever?
There was a commotion in the classroom. Ali wanted to speak;
- It can't last, sir, one day something will happen that will upset him.
- Sir, I think Ufuk is the happiest, said Serdar.
- He doesn't consider money as money and goes on holiday as he wishes.
Tuna asked for permission to reply on Serdar;
- I think Emre is the happiest, sir. It's hard to make ends meet, but at least he has a family to spend good time with
Anıl, on the other hand, thought that Selçuk is happy because he became rich without making any effort.
- Okay, said lecturer Alper,
What happens if all these things that you think are the reason for happiness are taken away from them one day?
- They will be unhappy, sir.
- In this case, can we say that their happiness depends on concrete things?
So they enjoy the tangible things they have, but they are unhappy when they get what they want and can't achieve more, right?
Reality is abstract, and abstract things are superior to concrete things.
I may lose my job today, but if I know the real strategies of starting a business, I can get back on my feet.
In happiness, there are momentary pains, but the pleasures are permanent. Despite the pain, there is a constant happiness that keeps me going.
Or I would be buying permanent pain in exchange for momentary pleasures.
When you look at it from the outside, it seems like there is a life that seems full of fun, pleasure and brightness at the moment... However, when you get inside, there is a constant feeling of restlessness, emptiness and meaninglessness...
Whereas, when you see happy people from the outside, their lives are simple, calm, temporary effort but overall peaceful...
If you look at the moments of both lives, you will be wrong. In the moment, pleasure trumps happiness. However, if we do not live in this world for a short term, we need a lifetime of satisfaction.
"That's why in the long run, no pleasure can compete with happiness, kids!"
Vazgeçmeye en yakın olduğun yerde ne için yola çıkmıştın hatırla… doğru bir amaç için yoldaysan engellerle karşılaştığında geri dönmeyi değil, engelleri nasıl aşabileceğini düşün… Mutlaka bir çıkış yolu vardır; Umudunu diri tut…