İNSAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İNSAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2025 Salı

KEŞKE

“Keşke” küçücük çocuğun bile ağzından dökülüveren bir sözcük. Aslında düşünülürse anlamı pek büyük ama kendisi küçük bir ifadeymiş gibi sanki. Hani böyle bir an yere düşüp kalkmış ve sonra geçmiş gitmiş bitmiş gibi, insanda bir ömür böyle unutup geçirip gidiveriyor işte. Keşkenin altında yatan pişmanlığını, hüznünü, üzüntüsünü, hayıflanmasını, tüh dediğini, kalbine çöken acısını, tövbesini ve bazen de utancını...

Şimdi herkesin eline bir kalem bir kâğıt verseler ve deseler ki “keşke” dediklerinizi yazın, kim bilir kaç tanesi unutulup gittiği yerden geri çıkacak. Üzerine örtü çekilen, toprak dökülen keşkeler. Bazıları da tekrar hatırlamak istenmeyecek hatta belki çoğu ama hayat yani gerçek öyle değil ki, yarın bir gün öykü tekrarlanıyor ve döngü tekrar başa dönüyor, şimdi aynı pişmanlığı yaşamamak için belki de gerçekten yazıp en azından kalemi kâğıdı şahit tutmak gerekir. Ne de olsa “söz uçar yazı kalır”. Bir şeyin kalıcı olması için de zaten öyle yapılmıyor mu?

Tıpkı evlenince, araba alınca, çocuk doğunca, hesap ödenince, iş açarken, borç alırken verirken ve ve ve... İnsanoğlu yazarak en başta kalemi ve kâğıdı şahit tutar sonra orada bulunanları ama onlar olmazsa da veya bir gün unutulsa dahi yazılmış bir ispatı var. Şimdi inkâr eden edecek olsa bile yazılmış somut bir delil var, kimse yoksa da şahidi kalem ve kâğıt var.

İnsanoğlu yazının icadını çok yeni zannediveriyor ama aslında bu öykü insanoğlunun var olduğu günden beri var. Kâğıdı bulamadıysa taşa kazıdı zamane nesli onları ilkel zannettiği için mağara oyan taşı kazıyan diye atfetti ama aslında onlarda yazılı bir şahit bıraktı ve belki sadece sonraki nesilleri için sadece keşke demesinler diye bu çabayı gösterdi.

Şimdi keşkelerimizi yazmaya başlasak... Kimilerinin ilk aklına gelen ne olur? Kimi her gün dayanılmayacak zulme seyirci bırakılması; “Keşke bu kadar çaresiz kalmasaydık...” “Keşke daha fazla gücümüzü olsaydı...” “Keşke daha fazla haykırsaydık...” 

Kimileri şu an sevdiklerinin başında çaresiz kalışını “Keşke o arabayı vermeseydim...” “Keşke kızmasaydım...” “Keşke ona son söylediğim bu olmasaydı...” mı? Ve kimileri için “Keşke söz vermeseydim, almasaydım, satmasaydım, evlenmeseydim, boşanmasaydım, çok yemeseydim, az uysaydım, gitmeseydim, yapmasaydım, yapsaydım, alsaydım, satsaydım…Keşke bu olanlara şahit olmasaydım..." Ve daha nice keşkeler...

İnsan hep aynı yerden vuruluyorum, soru hep aynı yerden geliyor der ve hayıflanır. Bir gün bir alim dedi ki; Keşke söylenenler ilk söylendiğinde anlaşılsaydı... Her şey çok daha kolay olacaktı ama insan önce kendi bildiğini yapmak ister. 

Ne vurucu ne anlamlı bir cümle, gerçekten keşke işareti en başından anlayabilseydi insan. Ömrü hiç bitmeyecekmiş gibi göz çekip düşünmeden, irdelemeden, kendi bildiğini yapıverdi. Oysaki çoğu belki annesinden babasından, arkadaşından, öğretmeninden ya da birileri söylemişti bir yerlerde okumuştu belki ama yine de önce bildiğini denemek istedi ki aslında bütün hepsi insanoğlu için zaten satır satır yazılmıştı. Yarını pişman olmayıversinler diye yarınını sevince çevirebilsinler diye hepsi yazılı vermişti. Bazen elçiler anlatmıştı, büyüklerimiz hatırlatmıştı ama insan en çok bileni oynamak isterken en çok pişmanlığını yaşayacağını hiç düşünmeden perdeyi çekiverdi ve yoluna devam etti, ömrü bitiverinceye kadar. Bazen küçümsedi bazen alay etti. Oysaki ömür kısa ve sadece belirli bir süreydi, herkesin bildiği ama hemencecik unuttuğu şey, keşke insan hep hatırlasa ve keşke ilk söylenenler söylendiğinde anlaşılsaydı...

 


 

 

 

 

 

Okumaya Devam Et

14 Ağustos 2025 Perşembe

KİMDİ O?

Kimdi o beni her girdiğim yoldan saptırmaya çalışan?

Yola çıkmadan yapamazsın sen, senden olmaz deyip beni ezen?

Yoldayken de senin gibisi var mı, en iyisisin deyip arşa çıkaran…

Kimdi o, gerçek benle tanışmamdan ödü kopan?

Yapacaklarımdan korkan…

Hatalarımdan ders almamı değil de, onlarla yerin dibine girmemi isteyen…

Başarılarımda sonucu kendimden bilmemi isteyen…

Tövbeme de şükrüme de düşman…

Kimdi o?

Kibrin atası…

Irkçılığın babası…

Kimdi o?

Ey insan bildin mi düşmanını, düşmanın kimdi?

Sen bilmezsen onu, içindeki ses zannedersin…

Sana senin dilinden konuşur,

Sana senin gibi davranır,

Hiç hissettirmez kendini, tanımazsan onun adımlarını

Bilmezsen onun oyunlarını,

Düşmanını dostun zannedersin,

Dostunu düşman gösterir sana…

Ve aynadakiyle tanışamazsın…

Bilemezsin ki neler yapabileceğini,

Bilemezsin haddinin hayırda ne kadar geniş olduğunu…

Bir kere geldiğin şu dünyada yaşayıp gidersin…

Öylesine…

Pekte anlam ifade etmeden…

Kendinle tanışmadan,

En iyi yanlarına şahit olmadan, keşfetmeden lider olduğun yerleri, kapılıp gidersin bu oyuna…

Sonra otobüs durağına avize asmaya benzer seninkisi…

Gitmek için geldiğin dünyada kalıcı olmaya çalışır boşa sararsın pedalları…

Sonrası ağır pişmanlık öyküsü…

Ey insan,

Tanımazsan düşmanını tanımazsın kendini…






Okumaya Devam Et

9 Ağustos 2025 Cumartesi

KIZIMA MEKTUP -2

Sevgili yavrum, 

Sana daha anlatmak istediklerim bitmedi. Bu hayatın çok çok önemli sana iyi gelecek birçok kuralı var. Bu kuralları bildiğinde ve onlara uyumlu yaşadığında hayat sana hem çok kolay gelmeye başlayacak hem de daha mutlu ve istediğin hedeflere ulaşabildiğin bir hayat yaşayacaksın. İşte uyman gereken kurallardan biri de şu; sen sana yakınlığına göre insanların ihtiyaçlarını karşılarsan hayatta senin ihtiyaçlarını karşılar. Hep ben mi ihtiyaç karşılayacağım anne, insanlar bunu yapmıyorlar ki diyebilirsin. Ama bu kuralı doğayı izlediğinde tüm yaratılmışlarda açık seçik görebilirsin. Çünkü onların insanlar gibi egosu, nefsi yok. Doğaya insanlar çöp bırakır, zarar verir. Ama insan olmazsa doğa tertemizdir. 

Sistem mükemmel bir denge ile devam eder. Bir varlığın atığı başka birinin ihtiyacını giderir. Bir kürdan kuşu, etçil olan timsahın ağzına girer ve dişlerinin arasını temizler. Bu sayede birinin karnı doyarken diğerinin temizlik ihtiyacı görülür. Bir ağaç yapraklarını döker toprağa gübre olur. Toprak içindeki tüm mineralleri bitkilere ihtiyaçları kadar sunar. Rüzgâr eser bir bitkinin polenlerini başka bir bitkiye taşır. Bir bulut içinde taşıdığı suyu yeryüzündekilere sunar. Bu o kadar sonsuz bir döngü ki evladım, örneklere bizim aklımız bile yetmez. Sen de hayatın bu yönüne uyumlu olursan göreceksin ki başka insanlar ya da varlıklar da senin ihtiyaçlarını giderecek. 

Peki ihtiyaç gidermek ne demek? 

Bir insan nasıl ihtiyaç giderir? 

Mesela bir öğrenci öğretmeninin işini kolaylaştırdığında onun ihtiyacını gidermiş olur. Bir öğretmenin hedefi öğrencisine vereceği ilmi en iyi şekilde aktarmak ve onu daha ileriye taşımaktır. Sen de öğretmenini anlamaya çalışarak dinlersen, öğretmek istedikleri üzerine düşünür merakla sorular sorarsan iyi bir öğrenci olur öğretmenini memnun edersin. Bir komşu ya da arkadaş olarak, komşularınla, arkadaşlarınla ilişkilerini sıkı tutarsan, hasta olanlara, muhtaç olanlara destek olursan ihtiyaç gidermiş olursun. Hatta komşunun, arkadaşının halini hatırını sormak bile ihtiyaç gidermektir. 

Meslek sahibi olduğunda da mesleğine göre ihtiyaç karşılarsın. O mesleği yaparken meselen para kazanmak olmamalı. Ben bu işi yaparken, profesyonel olarak ulaştığım tüm insanların ihtiyaçlarını en güzel nasıl karşılarım diye düşünmelisin. Bir doktor hastasını iyi dinleyip onu tedavi edecek önerileri en iyi şekilde ona sunduğunda ihtiyaç gidermiş olur. Bir tüccar müşterisine mal satarken ihtiyacını en iyi şekilde anladığında ve ona sunduğunda ihtiyaç gidermiş olur. 

Günün birinde anne olacaksın belki sen de benim gibi. Evlatlarının zaman zaman otoriteye, baskıya zaman zaman ise sevgiye, şefkate ihtiyacı olacak. Bunları evlatlarına ihtiyaçları karşılığında sunmalısın. Böyle davrandığında onları da daha iyi yetiştirmiş olacaksın. İhtiyaç gidermek çok önemli ve çok geniş bir konu evladım. Ama sen ana meseleyi anladın bence… 

İhtiyaç karşılayan ve ihtiyaçları karşılanan güzel bir insan olman duasıyla… 

Seni çok seven ve cennette buluşmayı dileyen annen…





 

Okumaya Devam Et

7 Ağustos 2025 Perşembe

AKIL PAZARI

Bir atasözü vardır, bilir misiniz? 

“Akılları pazara çıkarmışlar, herkes yine kendi aklını almış...”

Herkes kendi aklını beğeniyor, tüm akılların içinden başkasının daha iyi olabileceğini düşünmeyip kendi aklını tercih ediyor… 

Her an böyleyiz…

Hep biz haklıyız… 

“Bizim gibi kimse bilemez…” 

“O olayı nasıl anlayacaklar ki ben yaşadım, ben bilirim.”

“Benim gibi düşünmüyor ki beğenemem…” 

“Nasıl bu açığı görmüyor?”

“Bak gördün mü ben haklıyım. Benim dediğim gibi oldu…” 

Ve daha neler neler eklenir bu listeye değil mi? 

Öyle haklıyız ki burnumuzun ucuna bakma ihtiyacı hissetmiyoruz, çünkü haklıyız…

Zaten neden zıddını düşünelim ki haklıyız işte… 

“Çok mantıklı düşünüyorum.”

“Marjinal düşünüyorum.” 

“Kimsenin düşünmediği gibi düşünüyorum.” 

“Bu olayları ben biliyorum.” 

“Ben gördüm.” 

“O insanı ben tanıyorum.” 

“O detayı bir tek ben fark ettim…” 

Bir sürü sebep sayıp kendimizi de ikna ederiz… Peki herkes haklıysa o zaman neden ayrışıyoruz? 

Herkes haklıysa herkes aynı yerdedir. O zaman da tartışma olmaz, fikrini değiştirmeye çalışma olmaz, yargılama olmaz… 

Biz “Ona göre haklı o; bana göre haklı ben” diye düşünüyoruz. Haklılığımız için referanslarımız kendimiziz… Kimin haklı olduğu kararı kendimizden çıkıyor…

Oysaki haklı ne demek hak ne demek hiç düşündük mü? 

Düşünmedik… Neden düşünelim ki? Bilmiyor muyuz sanki, bunda bilmeyecek ne var değil mi? 

İnsanlar çok duydukları kelimeleri normalleştirirler ve duyduklarını bildikleri zannederler. Böylece üstünde düşünmeyi bırakırlar… 

Oysa çok tanıdık kelimeleri her duyduğumuzda tanımlamak gerekir, ayrıştırmak gerekir… 

Böylelikle o kelimeden birçok kapıya çıkarız, çünkü o kelimenin gerçeğini bilirsek, gerçek problemleri de anlarız. Gerçek çözümleri de buluruz… İş doğru anlamakla, tanımlamakla başlar… 

Haklı, hak sahibinden gelir, hak ise gerçek demektir… Gerçek kimdeyse haklı odur… 

Şimdi kelimenin gerçeğini biliyoruz. Buradan geçiş yapıp düşünebiliriz.

Hak gerçek demekse herkes kendine göre haklı olabilir mi? 

Herkes kendine göre gerçek… E o zaman gerçek ne derler insana… 

Gerçek; tutarlı içerik demektir. Kişiden kişiye göre değişmez. Değişirse tutarlılık olmaz… 

Bir futbol maçı doksan dakika sürüyor. Bu doksan dakikada kurallar sürekli değişse, oyuncudan oyuncuya göre farklı olsa, kalenin yeri devamlı değişse, bu oyuncular futbolu neye göre oynayacak? Gol attı ama tüh son anda değişmiş, meğer orası kendi kalesiymiş… Hayal edebiliyor muyuz? Tutarsızlık olduğunda, işte diğer şeyler bu kadar anlamsız kalıyor…

İnsanın bir zeminde yürüyebilmesi, ilerleyebilmesi için zeminin sürekli hareket etmemesi gerekir. Değişken olmaması gerekir, yani tutarlı olması gerekir… İşte hayatta da böyle, hayatın zeminini tutan gerçekler vardır ve bu gerçekler hayatta ilerleyebilmemizi, öğrenebilmemizi sağlar. 

Tüm gerçekler sana göre, bana göre değişse; dünyadaki insan sayısı kadar gerçek mi var diyeceğiz… O zaman neye göre hareket edeceğiz? Milyonlarca kendince haklı insan, kendince en iyisini düşünen, en zeki insan… 

O zaman suçlar, cezalar, ödüller neye göre olacak?  

İşin özü sayın okuyucu şuraya gelmek istiyorum. Her insan kendi yaşadığı, gördüğü, süzgecinden geçirdiğiyle oluşturduğu düşünce kalıbını yıksa ve yeniden inşa etse ama bu sefer gerçekle inşa etse… Yaşadıklarını tekrar değerlendirse ve öğrense, şahit olduklarına bir kez daha baksa birbirine bağlanan ipuçları görecek… Böylece tutarlı bir yere çıkacak… 

Bunun için kendi aklımızın bize yettiği düşüncesinden vazgeçmemiz lazım… "Ben de yanılabilirim, zannettiğim gibi olmayabilir!" diye düşünmemiz lazım… Kalıpları yıkmamız lazım… 

Akılları pazara çıkarmak yerine, kendi akıllarımızla tüm akıllardan faydalanabilmeyi yani başkalarının tutarlı sebep sonuç ilişkilerini kendi hayatımıza transfer etmeyi öğrenmemiz lazım… 

Ne kadar çok işimiz var değil mi? 

O zaman bir yerden başlayalım mı:)

Nedir Deneyimsel Tasarım Öğretisi?

 




 

Okumaya Devam Et

2 Ağustos 2025 Cumartesi

FARKLILIKLAR


Kaç kere yazıp yazıp sildi mesajı. Bir sürü bir şey yazmıştı ama yine de gönder tuşuna basamıyordu. İç sesi ona söyle de rahatla derken, bir taraftan da yanlış anlaşılacağının korkusu vardı içinde. Ne yapmalıydı, nasıl hareket etmeliydi? Susmak mı yoksa konuşmak mı fayda verir bir türlü karar veremiyordu...

Zaten oldum olası kararsız bir insandı Nergis. Sanki ne yapsa tersi doğru gibi geliyordu; tersini yapsa bile. Nergis karar almakta zorlandığı gibi, aldığı kararların arkasında durmakta da zorlanıyordu. Hep birilerinden onay alma ihtiyacı hissediyor, kendini yanlışı seçmekte usta olarak görüyordu. Hatta bazen bir konu hakkında seçim yapıp karar vermesi gerektiğinde nasıl olsa ben yanlışı seçerim diye diğer seçeneği istemese de tercih etmişliği vardı. "Niye böyleyim ben?" diye düşündü. Başkaları için kolay olan şey, onun için çok zordu. Çocukken bile annesi bir elbise seç dediğinde bile zorlanırdı. 

İnsan neden seçim yapmakta zorlanır? 

Neden doğru karar alamaz ki? 

Davranışlarına bir türlü anlam veremiyordu. Oysa kardeşi Zerrin hiç de onun gibi değildi. Bir şeye karar verdi mi uygulardı. Onu yolundan döndürmek, ikna etmek zordu. Ben yaptım oldu derdi. Aynı anne babanın yetiştirdiği iki kardeş bile ne kadar farklıydı. Hal bu ki; aynı yemeği yemiş, aynı odada uyumuş, aynı kıyafetleri çoğu zaman giymişlerdi. Ama yine de olaylara karşı tepkileri, seçimleri, davranışları farklıydı. Zerrin, kararsızlıklarından dolayı Nergis’i devamlı eleştirirdi. Nergis’ de Zerrin’e kafanın dikine gidiyorsun diye hep kızardı. Ne kadar farklı olsalar da, zaman zaman tartışsalar da aralarında ki kardeş bağı onları bir arada tutuyordu. İnsanın canından kanından birini idare etmesi kolaydı da dışarıdan birini idare etmesi zordu. 

Erkek arkadaşı Erdinç’ de tıpkı kardeşi Zerrin gibiydi. Kaç kere tartışmışlardı. Son görüşmelerinden sonra Nergis baya kötü olmuştu. Yine onun kararsızlığından dolayı atışmışlardı. Şimdi ise kendini ifade etmeye çalışan mesajı yazıp yazıp siliyor, gönderip göndermemek de kararsızlık yaşıyordu. "Ben bile kendimden sıkıldım, başkası nasıl beni idare etsin ki?" diye söylendi. Nasıl olacaktı, nasıl değişecekti? İşe nerden başlamalıydı bilemiyordu.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; İnsanların birbirinden farklı özellikleri vardır. İnsan ancak farklı olduğunu bildiğinde, farklılıkları kabul ettiğinde hem kendini hem de karşısındakini tanır. Farkı fark etmek, farklı olanı kabul etmek, farklılıkları yönetmek ise ancak insanları tanımakla mümkündür.





 

Okumaya Devam Et

29 Temmuz 2025 Salı

SAĞLAM KÖKLER VE UYUM



Günlerdir süren taşınma telaşı nihayet bitmişti. O gün yeni evinde ilk sabahıydı Sinem’in. Evini değiştirmişti ama yine aynı semtteydi. Sadece birkaç sokak öteye taşınmıştı. Buna rağmen zor gelmişti eski evinden ayrılmak. Şimdi yeni evinde uyanmıştı işte. Yıllardır oturduğu evden ayrılmak, yeni bir evde olmak farklı hissettiriyordu. Belli ki alışması biraz zaman alacaktı.

Pencereden dışarıya baktığında pırıl pırıl hava insanın içini açıyordu. Pencereden bakarken gördüğü palmiye ağacı gövdesi dikkatini çekti. Apartmanın girişindeki küçük toprak alandaydı bu ağaç. Sinem’in baktığı kısımdan sadece yukarı doğru uzanan upuzun bir gövde görünüyordu. Daha yakından baktığında palmiye ağacının beş katlı apartmanın boyunu aşmış olduğunu gördü. Oldukça şaşırmıştı doğrusu. Bu kadar uzun bir gövde böyle sapasağlam nasıl ayakta durabiliyordu? Düşünmeden edemedi. “Kökleri çok sağlam olmalı ki böylesine yukarı doğru uzanabilsin” dedi kendi kendine. Gördüğü kısımdan görünmeyen kısımlar aklına geldi. Köklerin sağlamlığı, derinliği ne kıymetliydi; koskoca ağacı dimdik ayakta tutuyordu. Bir palmiye ağacı küçücük bir toprak alanda yaşama tutunmuştu.

Apartman girişindeki göğe doğru uzanan palmiye ağacının ne kadar yalnız olduğunu fark etti. Bir tanecik palmiye orada öylesine bir başına hayata bağlanmıştı. Aslında palmiye ağacı deyince sıcak hava, tropik bölgeler akla gelmiyor muydu? “Ah bir palmiye ağacı!” Düşününce, insanın aklına neler geliyordu. Sinem pencereden dışarı bakarken gördüğü palmiye ağacı gövdesinden düşüncelere dalmıştı. İpin ucunu tutup ilerlemek gibi, şimdi irdeledikçe aklına düşenlere şaşırıyordu. Sinem “bir başına güçlü bir şekilde böylesine uzanıp, ayakta kalabilmenin sırrı ne olmalı?” diye düşünmeye başladı. Bu sorunun cevabı uyum olabilir miydi? Evet, kökleri sayesinde böylece sağlam durabiliyordu; ama diğer sebepte uyum olmalıydı. Bakıldığında bulunduğu bölgede uyumsuz gibi görünen ağaç nasılda uyum sağlamıştı.

Doğaya bakıldığında pek çok canlının yaptığı da bu değil miydi? Şartlar, imkânlar nasılsa hemen uyum sağlıyordu diğer canlılar. İnsan gibi şikâyet etmiyordu; “Neden böyle oldu, niye bu oldu, yine mi beni buldu” demiyordu. Hemen değişen şartlara kendi imkânları doğrultusunda uyum sağlıyordu. Hayatlarını devam ettiren, onları güçlü yapan da buydu.

Taşınma sürecini düşündü. Ne zor olmuştu alıştığı evden, komşularından ayrılmak. Şimdi birkaç sokak ötede olsa bile yeni bir düzene uyum sağlamak için zamana ihtiyacı vardı. Aslında insanda tıpkı diğer canlılar gibi uyumlanmak zorundaydı. Uyumlanmadığında ilerleyemiyordu. Değişen koşullara, şartlara uyum gerçekten çok önemliydi. Geçen gün palmiye ağaçlarını kesmenin cezası olduğunu, yasaklandığını duymuştu. Bölgede nadir rastlanan ağaç korunmaya çalışılıyor olmalıydı. Yaşadığı yere uyum sağlayan, köklerini salıp hayata tutunan palmiyeye kıymet verilmişti. Onu kesmeye, toprağından sökmeye çalışana ceza veriliyordu.

Birden uzun zamandır devam eden zulüm gözünün önüne geldi. Filistin topraklarında devam eden zulüm karşısında, oradaki insanların acı durumu… Bu insanlar yaşadıkları onca şey karşısında topraklarına sahip çıkmışlardı. Çok derinlere kök salmış gibiydiler. Onca yaşanana rağmen hala dimdik ayaktaydılar… Onları uzun zamandır devam eden zulüm karşısında ayakta tutan neydi? Topraklarına güçlü bir şeklide sarılmalarını sağlayan ne olabilirdi? Yoksa onlarda mı uyum sağlamışlardı? Uyum sağlayarak mı devam edebilmişlerdi böylesine bir zulüm karşısında yaşamaya?

Bulunduğu yerde hayata tutunan palmiye ağacı korunmaya çalışılırken, toprağından sökene ceza varken; topraklarından söküp alınmaya çalışılan insanlar… Toprağına sahip çıktığı için bunca zulüme uğrayan Gazze’lilerin durumu… Yaşananlar şaşırtıcı değil miydi?

 

Apartmanın girişindeki derinlere kök salan palmiye ağacı gibi; Gazze’ deki insanlar da vatan toprağına adeta sapasağlam kökler salmışlardı. Onları da ayakta tutan derin inançlarıydı. Öylesine güçlü bir inançtı ki bu; onca acıya rağmen yaşamaya devam ediyorlardı. İnançlarını yitirmeden, çoğu zaman insanı hayran bırakan sakinlikleri ve güçlü duruşları ile hayat onlar için devam ediyordu. İmkânların yetersizliğine rağmen yapabilecekleri ne varsa yapıyorlardı. Onlarda bunca imkânsızlığa uyum sağlamışlardı aslındaVe savaşın ortasında devam ediyorlardı yaşamaya...

İnsanı her şartta güçlü kılan uyum sağlamak ve sağlam kökler olmalıydı. Apartmanın girişindeki küçücük toprak alanda da, savaşın ortasında da; insanda da diğer tüm canlılarda da… Uyum sağlamak çok kıymetliydi. Sağlam kökler ve uyum tüm canlıları üstün kılıyordu. Bunca zamandır devam eden zulmün ortasındaki yaşamda ve güçlü duruşta olduğu gibi…

 




Okumaya Devam Et

22 Temmuz 2025 Salı

SİYAH KÜREYE DÜŞEN BEYAZ DAMLA

Dünyanın gözlerini kapattığı, hukukun sustuğu bir çağda, Gazze karanlığı yaran bir hakikat oldu. Sadece bir coğrafya değil, insanlığın aynasıdır Gazze. Simsiyah bir kürenin tam ortasına düşen beyaz bir damla... Karanlığın içine sızan bir ışık zerresi...

Ama bu karanlık rastgele değildi; sistemliydi. Disiplinli adımlarla yıllarca inşa edilen bir yapıydı bu. İnsanları, ülkeleri ve kaynakları kendi çıkarları için kullanan şirketler, yatırım fonları, siyasi liderler ve onları destekleyen kurumlar...

Amaçları açıktı, insanları duyarsızlaştırmak, sahteyi gerçekmiş gibi kabul ettirmek, mutsuz etmek, anıların peşine sürükleyip köleleştirmek ve kendileri için daha fazla imkân oluşturmak. Üstelik tüm bunları hukuk, yasa, düzenleme ve uluslararası kurumlar kisvesi altında yapıyorlardı.

Ve sonra sahneye bir beyaz nokta çıktı, Gazze.

Gazze, unutan insanlığı sarsarak uyandırdı.
Zulmün çıplak yüzünü gösterdi.
Soykırım artık gizlenemiyor, siyah örtüler, karanlığı saklamaya yetmiyor.

Gazze bir bedense, artık gözüdür bu bedenin.
İnsanın vicdanıyla, insanlıkla dünyaya baktığı bir pencere.
Ve o pencereden görülen şey, kırmızıya boyanmış bir hakikat.
Bebeklerin ve çocukların kanı, suskun dünyanın üzerine damladı.

Artık taraflar netleşti:
Siyah, gerçeği örterek çıkarını korumaya çalışanların rengidir.
Beyaz, hakikati savunan, adalet isteyenlerin sesidir.
Ve kırmızı, bu vahşetin masum rengidir.
Dökülen kandır, susturulamayan çığlıktır.
Kurbanların sesi ve hatırasıdır.

Siyah taraf, zayıf temellerini koruyabilmek için
baskıyı, ırkçılığı ve şiddeti “hukuk” ve “insan hakları” maskesiyle meşrulaştırmaya çalışıyor.
Ama o beyaz damla, o yapıya düştü bir kere.
Ve şimdi yayılıyor, bulaşıyor…
Hakikat artık gizlenemiyor.

Az da olsalar, aydınlığı taşıyanlar çoğalıyor.
Ve sistemin gerçek yüzü giderek daha görünür hâle geliyor.
Vicdan sahibi halklar, insanlar
gözlerini Gazze ile yeniden dünyaya açtı.
Artık hiçbir şey eskisi gibi değil.

Bu beyaz damla, sistemin içinde derin kırılmalar oluşturuyor.
İyiler ve kötüler tanımlandı.
Denklemler değişti, taşlar yerini aldı, saflar sıklaşıyor, beyazlar ve siyahlar ayrışıyor.

Ve şimdi kırmızı, bu zıtlığın vicdanı, az imkânla direnenlerin duruşu, kendini feda edenlerin ışığı, geleceğe kalan mirasıdır.

Karşı karşıya gelme anı yaklaşıyor. Ne siyah zulmünden vazgeçecek, ne de beyaz hakikati savunmaktan...

Kırmızı, büyük bir kırılmanın habercisi artık.
Beyazın yavaş yavaş kurduğu zeminde, sistemin içindeki çatlaklara sızan sessiz bir fısıltı gibi büyüyor.
Siyahın üstünü örtemediği bir çığlığa dönüşüyor. 
Sistemi çökertecek vicdani bir akıştır bu.

Çünkü kırmızı, zulmün haddi aşılmasına haber veriyor.
İnsana yapılan her haksızlık, aslında insanın kendine ettiği bir zulümdür.
Ve insan, er ya da geç, kendi zulmünün altında kalır.

O beyaz damla Gazze, artık yalnız bir direniş değil, dünyanın kalbindeki hakikat merkezidir.

 





Okumaya Devam Et

19 Temmuz 2025 Cumartesi

BİZE DÜŞEN PAY


Hayatımda hiçbir ses bana bu kadar acı vermemişti….

Bir video denk geldi Gazze de...

İki kardeş yan yana oturmuş anne ve babaları şehit olmuş,

Abi diye dizine yattığı çocuk yedi yaşında,

Ağlayan kardeşi en fazla dört yaşındadır... 

Küçük kardeşi öyle bir ağlıyordu ki,

O ağlama sesi kulaklarımdan hiç gitmiyor...

Abisi de onu teselli etmeye çalışıyordu.

O zaman düşündüm ve dedim ki,

Bu dünya bizim gerçekten mutlu olacağımız bir yer değil.

Bu kadar mazlum bu kadar günahsız insanın zulüm gördüğü yer,

Gerçek bir yer olamaz...

Gerçek mekanda da tabi ki onlarla hak ettiğimiz sonsuz hayatta bir olamaz. 

Peki neden bu sesi duydum?

Neden sürekli gözümüzün önünde bu olanlar? 

Demek ki bana bir şeyler anlatıyor, bana buradan da bir pay var. 

Ben nasıl tepki veriyorum gördüklerime ve gördüklerim karşısında ne yapıyorum?

Zulmü duyurmaya mı çalışıyorum?

Yoksa görmezden gelip herkes  kendi kaderini yaşar diyerek geçiyor muyum?

Hani hayat bir sınav ya... 

İşte bu zulme verdiğimiz tepkilerde bu sınavın en büyük parçalarından diye düşündüm.

İnsanın amacı neydi bu dünyada?

Sorulan sorulara doğru tepki vermek ve sınavı geçmek değil miydi?

Annen, baban, kardeşlerin.. İş yerindeki sıkıntılar, maddi sıkıntılar derken,

Hepsi bir soruyken ve bizden cevap beklerken,

Filistin'den de zor sorular geldi. 


Bir soykırım var,

Ve soykırıma destek olanlar ile,

Soykırıma karşı gelenler ile,

Soykırıma sessiz kalanlar var...

Sordu hayat bize sorusunu,

Hangi payı almak istersin dedi...

Peki biz sorduk mu kendimize?

Bize düşen pay neydi?

***


Bize düşen payda doğru tepki ve doğru cevap verebilenlerden olmak dileğiyle...






Okumaya Devam Et

10 Temmuz 2025 Perşembe

İMKAN NEDİR?


Herkes elinde olmayandan bahseder olmuş, hep bir halinden memnun olmama, şikayet, şu da şöyle olsa, bu da böyle olsa daha güzel olurdu cümleleri... 

Hep bir dış dünyayı suçlama ya da sanki kişi kendisi hiç iyi bir şey yapmamış gibi kendini gereksiz yermesi..

Karşıdan çok çirkin görünen bir manzara..

Hepimizin zaman zaman yaptığı ve farkında bile olmadığımız bir durum. O kadar alışmışız ki şikayet etmeye.. O kadar normalleşmiş ki.. 

Peki olmayana değil de olana odaklansak hayat nasıl olurdu diye sorsak kendimize?

Ben kendime sorunca manzara bir anda bambaşka bir hal aldı. Ne de çok şeyim varmış diyor insan.

Elimdeki kaslar düzgün çalıştığı için şuan yazabiliyorum, 

Zihnim düşünceler üretebildiği, irdeleyebildiği için cümleler kurabiliyorum, 

Gördüğüm için şu an bu yazıyı okuyabiliyorum, 

Etrafımda birileri seslendiğinde kulağım olduğu için duyabiliyorum. 

Nefes aldığımın farkında bile değilim. Ya her nefesimin farkında olsaydım?

Burnumdaki koku alma özelliğimden dolayı güzel kokuları algılayabiliyor, kötü kokudan kendimi sakındırabiliyorum. 

Yanık kokusunu ya da gaz kokusunu fark edip bir an önce tedbir alabiliyorum. 

Tat alma reseptörlerim sayesinde yediklerimden keyif alıyorum, yemeğin bozulduğunu anlayıp onun bana zararını engelleyebiliyorum..

Bunların hiçbiri bende olmayabilirdi. Nasıl elde ettim ki ben bunları?

Kim verdi?

Ben nerden satın aldım?

Kaç para verdim?

Bedeli neydi bende olanların?

Veren niye vermişti?

Nasıl bir akitleşme yaptık bu alışverişte?

İmkan; insana verilen her şeydir.. Somut ya da soyut. Her imkanın ise bir avantaj ve dezavantajı vardır. Sonuçta insanın seçme hakkı vardı ve seçmek demek sonuçlarını da kabul ediyorum demekti.

İmkanlarımızın bize ne gibi sorumluluklar getirdiğinin farkında olsak, acaba isteklerimiz değişir miydi?  

 




Okumaya Devam Et

10 Haziran 2025 Salı

ZOR DEĞİLDİR

Zor değildir


Ezgi, o gün de diğer günler de olduğu gibi mutsuz uyanmıştı. Hayatı evle iş arasında geçiyor, yaşamın anlamsızlığı ile ilgili umutsuz cümleler kuruyordu.  Oysa bir sevdiği olsaydı böyle mi olurdu diye düşünmeden kendini alamadı. Sevgiye açtı. Evlenmek, mutlu olmak benim de hakkım olmalıydı diye düşündü.

Yalnız geçen tüm hafta sonları onu daha da üzüyordu. Alında arkadaşları olmasına rağmen, hepsinin de sevgilisi olduğu için onlarla plan yapmak istemiyor, kendini onların yanında eksik hissediyordu. Bir erkek arkadaşım olsa böyle mutsuz olmayacaktım; ben de mutlu olacaktım.’diye düşünüp kendini daha da dibe doğru çekiyordu.

Günlerden pazardı, yine çok sıkıcı bir güne uyanmıştı. Telefonu çaldı; arayan Aysun’du. Heyecanlı bir ses tonu ile Ezgi’ye Kuşum seni biri ile tanıştıracağız, Murat’ın bir arkadaşı var. Bak çocuk çok yakışıklı, çok karizmatik dedi. Ezgi birden şaşırdı, hiç beklemediği bir haberdi bu. “Ya gerçekten yakışıklı mı?” diyebildi sadece. “Akşama görüşelim” dedi Aysun. Ezgi panikledi birden “Ama hiçbir hazırlığım yok, bir kuaföre gidip fön çektirmem gerek! dedi.

Apar topar evden çıkıp arka sokakta bulunan kuaföre gitti. Bir taraftan ne giyeceğini düşünüyordu. Özene bezene hazırlandı. Belki bu sefer aradığını bulmak ümidi onu heyecanlandırmaya yetmişti bile. Saatler ilerledikçe Ezgi sabırsızlanıyordu. Sonunda buluşacakları mekana gitti. Aysun ve Murat oradaydı. Yanlarında da gerçekten hoş bir adam vardı, ismi Ali idi.

Ezgi çok kısa zamanda Ali ile olan arkadaşlığını ilerletti. Sık sık beraber vakit geçirmeye başladılar. Bir iki derken neredeyse her akşam buluşuyorlardı. Ali, dışa dönük; enerjik bir adamdı. Çevresi çok genişti. Her gittikleri ortamda birilerine selam veren, popüler biri idi. Ezgi, Ali ile beraber daha önce hiç gitmediği ortamlara girmeye başladı. Alkollü içecek falan kullanamazdı ama Ali ile gittiği her yer alkollü ortamlardı. Ali, Ezgi’ye bu konuda ısrar etmemesine rağmen kendisinin elinden de bardak hiç eksik olmazdı. Ezgi de zamanla Ali’nin çevresine ve ortamına ayak uydurdu. Önce eskisi gibi yadırgamadı, alıştı ortamlara. Sonra bir tadına bakayım dedi. Daha sonra uzatılan bir ikramı geri çevirmek istemedi. Bir iki derken artık o da mekanın gereği neyse yapmaya başladı. Bir müddet sonra içecekler de marka tercih eder hale gelmişti. Ezgi artık çok değişmişti. O kendi halinde ki kız gitmiş; Ali ile beraber yeni bir Ezgi’ye dönüşmüştü. Gerek evde gerekse iş de agresif davranışlar sergilemeye başlamıştı. İşe geç gitmeler, verilen işi aksatmalar, saçma sapan sebeplerden dolayı insanlarla tartışmalar… Artık Ezgi öyle bir hale gelmişti ki içmeden kafasını toparlayamadığını, dikkatini işe veremediğini söylüyordu. İçince kendini daha özgüvenli hissettiğine, insanlarla daha iyi iletişim kurduğuna inanmıştı. Zaman içerisinde onun bu hali Ali’yi de rahatsız etmeye başladı. Daha az arar oldu. Ezgi Ali’nin ilgisizliğine dayanamayıp kendini daha da içmeye veriyordu. Her şey sarpa sarmaya başlamıştı. Kendisi de bunun farkında olmasına rağmen hayatını bir türlü toparlayamıyordu. Zamanla öfke nöbetleri, ağlama krizleri arttı. Hayatı kendine de etrafında ki insanlara da zehir ediyordu. Nasıl bu hale geldim? diye düşündü. Alt tarafı sevilmek istedim. Bunun bedeli bu kadar ağır olmamalıydı! diye bağırdı. Bağırdı bağırmasına ama artık bağımlılık aşamasındaydı.

Zor Değildir

Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; her yanlışın başı, ona yaklaşma ile başlar. İnsan yaklaştığına benzer.  Zamanla yaklaştığı şey insanı etkisi altına alır. Siyah da yaklaştıkları onun bağımlılığı olur.

Hayat, sınavlarla dolu bir oyun sahasıdır. Aslında en başta oyunu kazanmak zor değildir. İnsan yaptığı davranışlarla zorlaştırır. Kazanmanın en kestirme yolu yasak olana yaklaşmamak ve sakınmaktır. Ancak insan  her zamanki gibi yanılır...





Okumaya Devam Et