YAŞAMAK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YAŞAMAK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Temmuz 2025 Cumartesi

HAYATIN ANLAMI


Hafif esen rüzgâr, son baharın geldiğinin habercisiydi. Havada hafif kızılımsı bir renk vardı. Yapraklar uçuşuyor, dört bir yana savruluyordu. Yemeği çok seven, ama bir o kadar da abur cubura düşkün olan Tülin, son mahsul olan, iri bademleri, fındık ve fıstıkları doldurmuştu kaseye.

Bir önceki ay gittiği şehirden, kardeşi için de getirmişti o kuruyemişlerden. Kuruyemişlerin güzel kokusu etrafı sarmıştı. Tülin'in kardeşi, Rana sağlığına çok dikkat eden, güne sporla başlayan biriydi. İki öğün yemek yer, yemek saatlerine dikkat ederdi. Hareketi ve yedikleri ile dinamik, canlı kalmayı başarıyordu. Bir çok kişi ondan daha az hareket etmesine rağmen yoruluyor, Rana günü yine ufak bir yürüyüşle bitiriyordu.

Rana okuduğu şehirden ailesini ziyarete gelmişti. Ailecek hasret giderdikten sonra yemeğe oturuldu. Rana yediklerine dikkat ederek, sofradan bir miktar aç kalktı. Yemeğin ardından, bir süre sonra, tatlı ve Tülin’in getirdiği kuruyemişleri sehpalara koydular. Rana tatlı ve kuruyemişi, saat ve öğün dışı olduğu için yemedi. Tülin kardeşine ısrarla kuruyemişten, yemesi gerektiğini söyledi. Ablasının ısrarına rağmen Rana'nın cevabı değişmedi; "Yarın, gündüz yiyebileceğim!" 

Tülin kardeşinin davranışını anlayamadı ve kardeşine kızdı. Rana durumu açıklasa da, Tülin bu durumu saçma buldu. Rana, Tülin’in neden bu kadar kırıldığını ve kızdığını anlamaya çalıştı. Acaba Tülin, çok emek verip kuruyemişleri aldığı için mi geri çevrilmek, onu bu kadar  kızdırdı...  Ya da kızgınlığı istekleri ile mi ilgiliydi? Rana, bu düşüncelerle geceyi bitirdi. Sabah olduğunda, yürüyüşe çıktı. Ardından da bir saatlik antrenman yaptı. Tülin ise, iş saatine yakın bir saatte kalkarak, hızlıca toparlanıp çıktı. Uzun zamandır aklında, kendisine estetik yaptırma planları vardı. Akşam üzeri iş çıkışında hastaneye gidip fiyat sormuştu. Eve gelip kardeşine, bilgi aldığı işlemi ve fiyatı söyledi. Rana çok şaşırdı, gerçekten bu işlem, bu kadar önemli miydi? Tülin yıllardır bu işlem için para biriktirdiğini, aynaya baktığında kendisinin burnundan dolayı çirkin göründüğünü söyledi. Rana ablasına insanın aynadaki gördüğü ile gerçekte olanın farklı olabileceğini ve asıl güzelliğin davranışlarda olduğunu anlattı. Tülin bu konuşmadan rahatsız olmuş, kardeşinin kendisini anlamadığını düşünerek, konuşmayı yarıda bırakıp, odasına gitmişti. 

Rana ise yeniden düşüncelere daldı. "Gerçekten insanın hayatında en çok dikkat etmesi gereken şey, dış görünüşü ya da genç gözükmek mi olmalı? Yaş geçtikçe kendini beğenmemek, ama bir yandan da sağlıksız beslenmek garip değil mi? İnsanın kendisine spor ve beslenmesi ile bakması daha doğru değil mi?" 



Artık kardeşi ile farklı düşündüğünü ve isteklerinin yönünün, aynı amaca göre olmadığını fark etti. İnsanların kendisine bakmayı, yanlış anladıklarını, kolay yoldan bunu istediklerini düşündü. Yenilen besinlere dikkat etmeyip,  uzun yürüyüşler ve spor yapmak yerine, çaylarla veya bazı aletlerle zayıflıyorlardı. Anlık acılar çekmeden, sadece güzelleşmek uğruna yapılan davranışlar, ona garip geliyordu. Hayatın tümünü, somutu iyileştirmeye adamak, gerçekten yapılması gereken bu muydu? Somut ne ara bu kadar önemli hale gelmişti?

Birkaç ay önce bir seminere katılmıştı. Orada eğitmenin söylediği sözler kulağında fısıldıyordu. Şuan ki durumu, aslında orada anlatmışlardı. Aslında insanın gözleri yerine, bakışının güzel olması gerektiği, somutta imkanları arttırmak yerine, soyut da imkanları arttırması gerektiğini, dinlemişti. İnsan marifetlenmeliydi, davranışlar da, dününden hep daha iyi olmak, ölçülü olmak gerekirdi. İnsanın amacının somutta değil, soyutta olması gerektiğini anlatmışlardı. İnsan somuta önem verdikçe aslında soyutu kaçırır ve aslında insan soyutlaştıkça güzelleşir demişlerdi...

Gerçekten de öyledi, ablasıyla yaşadığı şu kısacık olayda bile Rana gerçeğin ispatıyla karşılaşmıştı. "Keşke her insan gerçeğin farkına varsa..." dedi Rana. "Keşke insan somutluğun arttırmak için gösterdiği çabayı, soyut güzelliğini arttırmak için gösterebilse...Ama bunun için önce hayatı anlamaya ihtiyacı var insanın.. Sonrada o hayata anlam katacak davranışlarda bulunmaya..."





Okumaya Devam Et

8 Nisan 2025 Salı

SELAM OLSUN...

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

İnsanoğlu bazen bildiğini sandığı, sürekli kullandığı kelimelerin anlamını bilemeyebiliyor... 

Mesela güç deyince ne geliyor aklına?

Kaslı bir insan mı, parası olan bir insan mı?

İnsan güç kelimesini çok eksik anlamış aslında... 

Ta kii o asil insanları görene kadar.

İnsanoğlu güç kavramını onlarla öğrendi,

Uçak gemileriyle, binlerce füze ile insan güçlü olmazmış,

Aslında o güç, küçük çocuğun attığı mandalina kadarmış.

"Peki, nasıl güçlü olunur?" diye düşündü insan...

Güç, yaratıcıya sığınıp her düştüğünde ayağa kalkmakmış,

Bazen açken tebessüm etmekmiş,

Annesini kaybettikten sonra “İyi ki son anda yanındaydık.” diyen küçük çocuğun şükrüymüş,

Bazen kendinden çıkıp küçük kardeşini teselli etmekmiş,

Güçlü olduğunu zannedene acizliğini gösterebilmekmiş...

Bize her şeyi siz öğrettiniz güzel insanlar,

Selam olsun sizlere...

Sarp yokuşta belli olurmuş insan,

Annesiz babasız kalan yavrucağı kendi evladı bilen,

Kendi acısına rağmen diğerine tebessüm ettirebilen,

Açken başkasını düşünebilen...

Nedir bilir misin sen sarp yokuşu?

Selam olsun o sarp yokuşu geçenlere...

Selam olsun o bombaların altında dahi, RAB'bini zikredenlere...

 


Okumaya Devam Et

27 Mart 2025 Perşembe

ÖLÜM...

Deneyimsel Tasarım Öğretisi



Ölüm kim bilir nerede?

Kimde, kimin kapısında?

Kime ne kadar mesafede?

Ne zaman uğrayacağını bilmediğimiz...

Belki şimdi, belki yarın, belki günler sonra, belki yıllar sonra..

“Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Hiç kimse nerede öleceğini bilemez.” 

Ama kesin gelecek misafir, sevgili, mülkün sahibinin elçisi...

Huzura erdirmek için posadan ayıran, huzura kavuşturan şey.

Sen ne güzel misafirsin ey ölüm.

Kimi misafirini güzel ağırlamak ister, temizler evini barkını. 

Hazırlanır süslenir dört gözle bekler sevgilisine kavuşturacak, huzura erdirecek olanı.

"ALLAH eceli gelen bir kimseyi geri bırakmaz. ALLAH bütün yaptıklarınızdan haberdârdır.”

Kimi de kapısını camını kapar, ışıklarını söndürür ve istemez misafir gelsin.

Saklanır ki gelmeyeceğini sanır. 

Ne büyük yanılgıdır ki gözünü gerçeğe kapayan insanın kendi görmediği için görünmediği sanması. 

Eninde sonunda gelecek olana kapıyı kapamanın çare olmadığını bilmemesi...

“Ölümün rengi sarmış evi” derken... Neydi ölümün rengi? 

Neydi yas sebebi? 

Neydi karalar bağlatan, ağıtlar yaktıran?

Geçiş için kapı, köprü olan varacağı yere vardıran...

O kapıdan geçmeden huzura eremeyeceğini bilmez misin? 

Neden kaçarsın ki kaçılamayan şeyden ey insan?

“Her can ölümü tadacaktır. Kıyamet günü mükâfatlarınız tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete gönderilirse, o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı aldatıcı bir metâdır.”

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Vazgeçmediğin her şeyden kurtulmak için, tüm dertlerden sıyrılmak için iyi ki var denen ölümden...

Kimine göre temizlik olan onca insanı paklayan, fazlalıklardan arındıran ölüm…

Kimine göre ayrılık, kimine göre kavuşma olan ölüm...

Sahteden, yalandan sıyırıp gerçeğine kavuşturan...

İnsanın çıkış kapsı, sınavın bitiş zili ey ölüm, iyi ki varsın dediğimiz Rabbime kavuşturan aslına ulaştıransın...

Kiminin kabusu, kiminin uyanmak istemediği rüyası...

Zor gelen, can yakan, yürek burkan, boğazında düğüm...

Rabbine kavuşmanın, huzura ermenin bedeli ölüm...

 ***

“Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Hiç kimse nerede öleceğini bilemez.” (Lokman sûresi, 34)

"ALLAH eceli gelen bir kimseyi geri bırakmaz. ALLAH bütün yaptıklarınızdan haberdârdır.” (Münâfikûn sûresi, 9-11)

“Her can ölümü tadacaktır. Kıyamet günü mükâfatlarınız tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete gönderilirse, o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı aldatıcı bir metâdır.” (Âl-i İmrân sûresi, 185)





Okumaya Devam Et

15 Mart 2025 Cumartesi

PENCERE ÖNÜ ÇİÇEĞİ

Yağmur diner dinmez kendini dışarı attı Sümeyra. Kafasını puslu gökyüzüne kaldırdı. Bir kaç saat önce yağmura fırtına eşlik etmişti. Her yeri kırıp dökmüş ama arkasında inanılmaz bir dinginlik bırakmıştı telafi etmek istercesine. Bazı insanlar fırtınaya ne kadarda benziyordu… Gökyüzü mavi gri arası bir tona bürünmüştü. Durdu ve ciğerlerine hava yerine toprak kokusu çekti ve düşünmeden edemedi insanoğlu ne kadar da nankördü. Oysa gören göz için ıslak toprak zeminde duran bir salyangozdaydı mucize. Soluduğumuz hava, gözümüzün gördüğü gökyüzü, sırtımızı dayadığımız ağaçlar ve ya yürürken sana yoldaş olan bir kedideydi mucize ama insanların çoğu göremedi. Bunu düşündükçe üzüldü…

Yürümeye devam etti yürüdükçe fırtınanın arkasında bıraktığı hasarı daha yakından görmeye başlamıştı: devrilen ağaçlar, kuru bir yer bulmaya çalışan hayvanlar, dükkanlarına giren suyu çıkartmaya çalışan ustalar, harap olan arabalar… Yetmezmiş gibi hava kararıyor ve insana bir hüzün hakim oluyordu. Öyle ki nereye baksa bir keder fotoğrafı görüyordu hiç umut yokmuşçasına. Üstelik hava giderek kararıyor, insanlar birer birer içlerine çekiliyor, kimse tutunacak bir dal, sığınacak bir merdiven altı bulamıyordu ama yılmadı yürümeye devam etti çünkü biliyordu tüm bu karanlığa inat aydınlık da vardı. Çünkü bu hayatta her şey çiftiyle yaratılmıştı: gece-gündüz, iyi-kötü, aydınlık-karanlık, kadın–erkek… Ve bu çiftlerdi eşsiz olan tekleri var eden…

Yürüyor, yürüyor, yürüyordu… Birden durdu, gözleri tek bir noktadaydı. Öyle ki gözünü kırpsa o görüntünün gitmesinden korkuyordu. Gece çökmeye bu kadar yaklaşmışken , karanlık adım adım hakim olmaya başlarken tüm bunlara inat oradaydı. Çölde su bulmuşçasına sevinçle gözlerini parlatan bir evdi, insana sıcacık kömür sobasının dibinde oyunlar oynadığı zamanları hatırlatıyordu. Aslında oldukça sıradan bir evdi, ah! pencerelerin önünde ki çiçekler olmasa… O çiçeklerdi sadece varlığıyla yüz güldüren, insanın gözbebeklerine ışık yerleştiren, iyiye dair ne varsa hatırlatan. İnsana iyi olmayı öğreten, hem faydalı hem güzel… 

İnsan bu hayatta neyi algılıyorsa zamanla ona benziyordu. Belki de bu yüzden o çiçeklerin tam karşısına bir tabure çekip oturmak istedi. Çünkü sadece görmek bile insanın içinde bahar bahçe uyandırıyordu. Sadece varlığı insanın içindeki umudu dürtüyordu. Düşünmeden edemedi insan nasıl çiçeklere benzerdi? Çünkü bazen bazı insanlar pencere önü çiçeği hissiyatı verirdi. O insanların o kadar güzel bir tebessümü olur ki bir ortama girdiğinde sanki o ortama güneş doğmuş gibi bir neşe gelir. Öyle iyi ihtiyaç görür ki yanında kendini güvende hissedersin. O kadar faydalıdırlar ki o faydadan pay alabilmek için etrafında haleler oluşturur insanlar. O kadar canlıdır ki o insanlar; bazı yerlere sırf o var diye gidilir, bazı yerlerden o yok diye dönülür. Öyle güzel bağ kurar ki onunla dertlenip ağlamayı, onsuz gülmeye yeğlersin.

O insanların ortak özelliklerini düşündüğünde tek bir noktaya varıyordu Sümeyra, hepsi ne kadar da albeniliydi… İnsan ne kadar canlı, tebessümlü, faydalı, samimi ve ihtiyaç görüyorsa o kadar çok ilişkilerinde albenili hale geliyordu ve birer pencere önü çiçeğine dönüyordu. Yüzünde bir tebessüm belirdi, aklında ise bazı insanlar. Bazen bazı insanlar bu hayatın pencere önü çiçeği ve iyi ki varlar… Önce gördüğü, sonra hayatında ki çiçeklere şükretti.

Sonra insanları düşündü;

Kimisi fırtına kimisi çiçek.

Hepsi içimizde hepsi seçenek.

Ve aslında tüm mesele ne olacağını seçmek.






Okumaya Devam Et

19 Aralık 2024 Perşembe

ANI YAŞAMAK MI?

Hayat çok garipti çoğu zaman.  İnsanın anlamaya çalışsa anlamakta zorlanacağı ancak anlamaya da çalışmadığı bir gariplik… İnsan kaptırıp gidiyordu yaşamaya, düşünmeden irdelemeden. Bu dünyaya neden gelmişti insan? Büyümek, yemek, içmek, meslek sahibi olmak, para kazanmak zamanı geldiğinde evlenmek, çocuk yapmak, sıradaki gibi yaşamak mı? Eğlenmek, anı yaşayıp keyif yapmak, zevk içerisinde bir hayat yaşamak mı? Ne için gelmiş olabilirdi ki insan bu dünyaya?

İnsan bu dünyaya neden geldiğini ne kadar düşünüyordu? Kaç insanın bir yaşam amacı vardı?

Etrafımıza baktığımızda dağlar, denizler, uçsuz bucaksız gökyüzü, çeşit çeşit kuşlar, böcekler, çiçekler, ağaçlar… Saymakta zorlanacağımız pek çok şey görürken ve tüm bunlar hiç aksamayan bir düzen içerisinde devam edip dururken insan ne kadar düşünüyor, akıl etmeye çalışıyordu?

Ne kadar normalleştirmiştik etrafımızdaki pek çok mucizeyi…

Hiç aksamadan güneşin her gün doğup batması, sonbaharda kuruyan sararan yaprak döken ağacın ilkbaharda canlanması, topraktaki ağacın çeşit çeşit meyve vermesi. Üstelik her birinin tadı, kokusu, dokusu, rengi bambaşka lezzetli meyveler… Yağmurun yağması ardından güneşin çıkması. Rengârenk çiçekler ve hepsinin görünüşü farklı ihtiyacı farklı. Kimi güneşi seviyor kimi gölgeyi, kimi daha az su istiyor, kimi daha çok…

Hepsi birer mucizeyken ne kadar da normalleştirmiştik etrafımızdaki bunca şeyi…

Tıpkı ölüm gibi, ölüm gerçeğini normalleştirdiğimiz gibi…

Doğan her canlının bir sonu vardı. Hepimiz öleceğimizi bilirken, üstelik ölümle her an dip dibe yaşarken, bunun ne kadar farkındaydık? Ne kadar farkında gibi yaşıyorduk?

Oysa ne deniyordu? "Tadını çıkar, anı yaşa, düşünme kafana takma, ye iç eğlen…" Bunun için gelmiş olabilir mi insan dünyaya? Bu muhteşem dizayn, normalleştirdiğimiz mucizeler, hiç aksamayan bir düzen… İnsanın amacı keyifli bir hayat yaşayıp yiyip, sürekli eğlenerek bu dünyadan ayrılmak olamazdı. Ama düşünmüyordu ki insan.

Ve yine gariptir ki doğan her canlının öleceğini bilen insan, bir yakınını kaybettiğinde bir ölümle karşılaştığında büyük tepkiler veriyor ve durumu kabullenmekte zorlanıyordu. Hâlbuki her doğan canlı bir gün ölmeyecek miydi? Hepimizi bekleyen son belli değil miydi? Neden ölümle karşılaştığında beklenmedik bir şey ile karşılaşmış gibi davranıyordu insan?

Bu hayattaki en gerçek şey ne diye sorsalar, “Doğan her canlının öleceği!” en doğru cevap olurdu sanki.

İnsana baktığımızda her an ölebileceğini bu dünyadaki yaşamının sonlanacağını bilirken, ölüme bu kadar yakın yaşarken; dünyaya, hayata kendisini nasıl kaptırdığını görmek şaşırtıcı değil miydi?

İnsan istekleri olan bir canlıydı. Ancak insanların büyük bir çoğunluğunun istekleri bu dünya ile ilgiliydi. Daha fazla kazanmak, evim olsun, arabam olsun, tatilde şuraya gideyim, daha çok arkadaşım olsun, daha güzel daha yakışıklı olmayım diye gösterilen çabalar…  İstekler, istekler…

Oysa insan sahip olmaya çalıştıklarının bir anda nasıl yitirilebildiğini görüyordu da, sahip olmaya çalışmasının ne kadar anlamsız olduğu gösteriliyordu ona. Görse de yine bildiği gibi yaşamaya devam ediyordu, gördüklerini bir kenara bırakıp kaldığı yerden yaşamaya…

Birkaç saniyelik bir sarsıntı, şiddetli bir deprem, yitirilen hayatlar, kaybedilen yakınlar, tüm sahip olduklarının bir anda kaybedilmesi… Onca sahip olunanın bir anda hiçbir anlamının kalmaması… Savaşlar, her şeyini yitiren onca insan, yapılan zulüm, evinden yurdundan olan insanlar, zulme seyirci kalan insanlık… Şiddet, cinayetler, kazalar, kaybedilenler…

İnsanın gördüğü pek çok şey varken, görmemişcesine yaşamaya devam etmesi… Düşünmemesi, irdelememesi… İsteklerinin peşinden koşmaya devam etmesi… Yaşananlardan, yaşadıklarından kendisine çıkarım yapmaması…

 

İnsanın bir yaşam amacı olmalıydı. Bu muhteşem dizayn içerisinde yaşarken, isteklerinin peşinden koşmak olmamalıydı amacı. Anlık zevkler ile geçmemeliydi ömür. Düşünmeliydi bu dünyaya neden gelmiş olabileceğini. Bir yön belirlemeliydi kendine, bir hedef koymalı ve o hedefe doğru ilerlemeliydi. Hedefi için çabalamalı, hayatının bir anlamı olmalıydı. 

Keyifte olmalıydı hayatının içinde ama tek amaç keyif olmamalıydı. Keyfin peşinden koşarak geçirmemeliydi hayatını. En önemlisi de her an kendisine tanınan sürenin bitebileceği gerçeğini unutmadan yaşamaya devam etmeliydi.

Düşünmeliydi insan, irdelemeli, görünenin arkasındakini de görmeye çalışmalıydı. Bunun içinde akletmeliydi…

 

 

 


 

 

Okumaya Devam Et

10 Ekim 2024 Perşembe

NASIL MUTLU OLACAKTIK?

Murat ile Nurcan nişanlanalı üç ay olmuştu.  Nurcan varlıklı bir ailenin bir tanecik güzel kızıydı. Ailesi Nurcan’ı prensesler gibi yetiştirmiş, bir dediğini iki etmemişlerdi. Nişandan hemen sonra düğün hazırlıkları başladı. Murat güzel nişanlısı Nurcan’a ve varlıklı ailesine yakışır bir düğün yapmalıydı. Nurcan’ın istediği semtte ev kiralandı, kirası yüksek bir evdi ama olsun Nurcan istiyordu. Düğün hazırlıkları zorlamaya başlayınca Murat krediye başvurdu, banka faizleri yüksekti ama paraya ihtiyacı vardı. Herşey Nurcan’ın mutlu olması için” diyerek bankadan kredi çekti. Nurcan’ın istediği gibi mobilyalar, eşyalar alındı. Nurcan baharda kır düğünü istiyordu, düğün için istediği yer seçildi. Nurcan’ın beğeni ve istekleri kolay değildi. Ama Murat elinden geleni, hatta fazlasını yapmaya hazırdı. 

Bir süre sonra her şeyi Nurcan olmuştu. Onun isteklerini yerine getirmeyi görev edinmişti.  Düğün zamanı geldi ve Nurcan ile ailesine yakışır, görkemli bir düğün yapıldı. Düğünün ardından Murat Artık hazırlık telaşı bitti, bundan sonrası daha rahat olacak; bunca koşturmayı, telaşı, yorgunluğu geride bıraktık” diye düşündü. Murat’ın isteği artık evinde sevdiği kadınla huzurla vakit geçirmekti. Ancak düşündüğü gibi olmadı…

Nurcan akşamları, Murat’ın işten yorgun geldiğini göz ardı edip, her akşama planlar yapıyordu. Pahalı mekanlarda yemekler, arkadaş buluşmaları hoşuna giderdi Nurcan’ın. Özel günlerde de maddi değeri yüksek hediyeler beklentisiydi. Nurcan’ın isteklerini karşılamaya, onu mutlu etmeye çalışırken yorulduğunu hissetti Murat. Üstelik bunca yorgunluğa değiyor muydu, bilmiyordu. Bu kadar çabalamasına rağmen Nurcan’dan bir gün bile takdir görmediğini düşünüp üzülürdü. Oysa Nurcan çabasını görebilse, ona destek olsaydı ne güzel olurdu.  

Murat bir gece uykusundan uyandı. Kafasında bir dolu ses, durmak bilmiyordu. Birden son bir yılı gözünün önünden geçti. Oysa hiç böyle hayal etmemişti. Aslında istediği evlenip, huzurlu bir yuvaya sahip olmaktı. Her şeyinin Nurcan’ı mutlu etmek olduğunu fark etti. Ama Nurcan’ın bitmeyen istekleri onu tüketmişti adeta. Ne olmuştu, nasıl bu hale gelmişti? Tek isteği mutlu olmakken üstelik… İyi gününü de kötü gününü de paylaşabileceği bir eş istemişti. Bunun için çok çabalamıştı. “Ne yapsam da olmuyor...” dedi içinden... Çok mu zordu mutlu olmak?

Evlenmeden önce gayet mutluydu aslında. İş yerinde başarılıydı, hazırladığı projeler takdir görürdü. Ailesine, işine, arkadaşlarına zaman ayırırdı. Hafta sonları dahil olduğu ekip ile doğa yürüyüşlerine katılır, zaman zaman kamp yaparlardı. Ailesinden başka bir şehirde tek yaşadığı için, yalnızlığını paylaşmak, evde keyifle zaman geçirebileceği, hayatı paylaşabileceği birini istemişti. Mutlu evliliklere imrenirdi hep... Sevmek, sevilmek, birbirini düşünüp destek olmak çok kıymetliydi Murat için.  En yakın arkadaşı Ali’nin evliliği de onu heveslendirmişti aslında. Murat ve Ali üniversitede aynı sınıfta okumuştu. Ali dürüst, güvenebileceği bir dosttu. Ali’nin Esra ile evlendikten sonra ne kadar mutlu olduğunu gördü. Ali ve Esra çok iyi anlaşıyor, birbirlerine destek oluyor, keyifli zaman geçiriyorlardı. Onların yanındayken mutluluklarını hissediyordu. Hayatı paylaşmak bu olmalıydı. Oysa Nurcan’ı mutlu etmek çok zordu, aynı evdelerdi, karı kocaydılar ama sanki tek taraflı bir yaşam gibiydi. Varsa yoksa Nurcan’ın istekleri, üstelik bitmeyen istekler…

Ben bu evliliğin neresindeyim?” diye düşündü, evlilik bu muydu? Bir süre sonra Nurcan’ı mutlu etmek için aldığı hediyeler, gittikleri mekanlar, tatiller derken kazandığı da yetmez oldu. Kredi kartı son limitinde, her ay nasıl yaparım, nasıl öderim diye düşünerek geçmeye başlamıştı. Hiç böyle hayal etmemiş, bu duruma geleceği aklının ucundan bile geçmemişti. Küçük, sıcacık, eşiyle huzurla birlikte olacağı bir evdi istediği… İşten gelince eşinin yaptığı güzel yemeklerle karşılanacak, salatayı beraber hazırlayacaklardı… Çok şey istememişti ki!  Peki ya şimdi? Lüks bir semtte büyük bir ev, gösterişli mobilyalar, pahalı eşyalar ile dolu bir ev… Devam edip duran istekler… Somut olarak imkanların fazla olduğu ama gözünde o tebessümün olmadığı bir yaşam...

Daha ne yapsaydım ki ben? Böyle olmadıysa biz nasıl mutlu olacaktık?

Düşündükçe sorularının cevabını bulmaya başladı Murat. Mutluluk sahip olunan koşulların yüksek olmasıyla, maddi koşullar ile ilgili değildi. Anladı, ama acı oldu bu gerçeği anlamak. Yüreğinin ortasında ince bir sızı belirdi. İnce bir sızıydı, ama derin bir hüzündü hissettiği. Son bir yılını düşündü. Mutlu etmeye çalışırken nasıl mutsuz olduğunu gördü. Murat çabaladıkça, Nurcan kıymet bilmez olmuştu. Murat kendi zalimini, kendi doğurmuştu aslında. Sert bir tokat gibi yüzüne vurdu gerçekler. Canı yandı, ne yapacağını bilemedi… Karşı tarafı mutlu etmeye çalışırken hem kendini hem onu mutsuzluğa sürüklemişti aslında...

Bedel, bir insandan çıkan maddi ve manevi her şey… Kıymetli olan doğru yere doğru bedeller ödemek. İnsan doğru yere, doğru bedeller ödemediğinde hüsrana uğrar. Kolay değildir, insanın kendi zalimini kendi doğurduğu gerçeğini kabullenmesi. “Ama ben böyle olmasını istemedim, iyi niyetle çabaladım.” der durur insan, bu acı gerçekle karşılaştığında. Ne yapacağını bilemez…

Murat için de  öyle olmuştu. Sevdiği eşi için her şeyi yaparken, kendisinden çıkan maddi manevi her şeyi çoğaltırken, farkında olmadan yanlış hamleler yapmıştı. İlişkisi bozulmuştu ve kendini artık yorgun ve güçsüz hissetmeye başlamıştı.  Oysa ki bedel, insanın şifasıdır.  Doğru yere, doğru bedeller ödeyebilenlerden olduğu taktirde insan hem mutlu, hem de hayata karşı daha güçlü olur.





Okumaya Devam Et

28 Eylül 2024 Cumartesi

KIŞA HAZIRLIK

Bütün gün koşturmanın verdiği yorgunlukla kendini koltuğa bırakmıştı. Eh kış geliyordu artık. Eylül ayı kışlıkların hazırlanma zamanıydı. Fatma da başladı hazırlıklara, pazar gününü domates konservesi hazırlamaya ayırdı. Kavanozlarını önceden hazırlamıştı. Sabah ailecek yaptıkları güzel kahvaltıdan sonra pazara gitti, iki kasa domates aldı. Tüm gün uğraşmıştı ama dizi dizi kavanozları görünce mutlu olmuştu, “Kışın ne güzel olacak, elimin altında hazır mis gibi domatesler!” diye içinden geçirdi. Tatlı bir yorgunlukla kendini koltuğa bıraktığında, kızı “Anneciğim diyerek elindeki fincanla yanına geldi.

Nasıl yani, annesine yorgunluk kahvesi mi yapmıştı?

Ne zaman büyümüştü ki minik kızı?

Daha dün gibiydi, küçücük ayaklarla evin içinde pıtır pıtır dolaştığı günler. Geçmişe gitti bir an... Çocukları büyütmek ne zordu, ama bir o kadar da güzeldi. Bu zorluk muydu bu kadar güzel yapan? Kolay olsa yine bu kadar güzel olur muydu acaba? Çocuklarla birlikte tam bir aile olduğunu hissetti. Eşiyle bir olmuş, çocukları büyütmek için birlikte emek vermişlerdi. Ah o hasta olduğu zamanlarda sabaha kadar başında bekledikleri zamanlar... Onların mutluluğu ile mutlu olmak... Bu düşünceler aklından geçerken kızının onun için yaptığı kahveden keyifle bir yudum aldı, nasıl da lezzetliydi anne için yapılan yorgunluk kahvesi.

Telefonu eline aldı ve fotoğraflara daldı. Çok severdi fotoğraflara bakmayı, güzel günleri hatırlamayı. Sosyal medyaya yüklediği fotoğraflara bakarken, bir film şeridi gibi gözünün önünden geçti yaşadıkları. Tam o sırada karşısına bir fotoğraf çıktı ve o an zaman onun için durdu sanki. Ah nasıl bir şeydi bu? Kalbinin ezildiğini, göğsünün daraldığını hissetti bir an… Depremde duvarı yıkılan bir evin fotoğrafıydı bu. Duvara asılı kalan birkaç bölme raf ve üzerinde duran domates konserveleri, sıra sıra kavanozlar… Rafta hala öylece sağlam duranlar, yere düşenler… Bu fotoğraf karesi aldı götürdü onu, binlerce düşünce üşüşmeye başladı zihnine, tokat yemiş gibiydi. Hem de ani ve sert bir tokat!

O kadın da yapmıştı kışlık hazırlığını, dizmişti kavanozları raflara, başına ne geleceğini bilmeden. Lezzetli, keyifli yemeklere katık olması için hazırlanmıştı o kavanozlar. Ve bir deprem, yıkılan evler, sönen ocaklar, dağılan mutfaklar…

Gerçek değişmiyordu oysa. Doğan her canlının öleceği gerçeğini hepimiz bilirken, üstelik bu ölümün her an olabileceğini, yanı başımızda olduğunu bilirken, ne kadar hazırlık yapıyorduk ölüme… Yoksa ölmeyecek gibi, o kaçınılmaz son bize çok uzakmış gibi mi yaşıyorduk? Evet, o kadın da yapmıştı kışlık hazırlığını, mutlu akşam yemeklerini, eşine çocuklarına yapacağı lezzetli yemekleri hayal ederek belki de… Oysa şimdi rafta hala duran kavanozlar kalmıştı geriye…

İnsanoğlu gerçeği bilir. Görür ve duyar üstelik bunun gibi nice öyküler, fotoğraflar… Ama kaldığı yerden devam eder aynı şekilde yaşamaya. Fatma gördüğü bir fotoğraf ile yediği tokatın etkisindeydi hala. Gerçeği yüzüne çarpmıştı gördüğü bir kare fotoğraf. Bunca koşturmaca, yorgunluk, yapılan hazırlıklar, yetişilmeye çalışılanlar, asıl amacımdan uzaklaştırıyor mu beni? diye düşündü. Öyle ya dünyaya geliş amacı vardı insanın ve bu amaç dünya telaşı ile oradan oraya koşturmak olmamalıydı. Asıl amacını hatırla!” dedi kendine. Bu dünyanın telaşı hiç bitmiyordu, bitmeyecekti çünkü.  Asıl amacını hatırla ve hedeflerini doğru belirle!

Sahip olduklarını kendisine verene şükretti. Eşi, çocukları, huzurlu yuvası, sevdikleri, tüm sahip oldukları… Saymakla bitmezdi aslında, ne çok şükredecek şeyi vardı. Ama yeterince şükrediyor muyum?” dedi kendi kendine. Daha fazla şükretmeye ve asıl amacını unutmadan, asıl amacına daha fazla hazırlık yapmaya karar verdi. Onun için artık tüm zamanlar Eylül olmalıydı…

Kahvesinden keyifle son yudumunu aldı, o fotoğraf karesini karşısına çıkaran; gerçeği kendisine bir kez daha hatırlatan RABbine şükrederek…





Okumaya Devam Et

13 Nisan 2024 Cumartesi

YAŞADIĞIMI HİSSETTİM

Yaşadığımı Hissettim

Bir insan işini ya iyi yapardı yada kötü,

Arabasını ya iyi kullanırdı yada kötü,

Evlatlığını ya iyi yapardı ya kötü,

Komşuluğunu ya iyi yapardı ya da kötü...

Aslında davranışlar sonunda ya iyiye varırdı yada kötüye varırdı... İnsan kıyas sistemiyle öğrenirken, iki seçenekten biri diğerinden daha az kötüyse onu iyi zannederdi. Oysa ki o seçenekte hala kötüydü... Ve dünya ne zamandır varsa, o zamandan beri bu böyleydi... 

Toplamdaki sonuca baktığında hiçbir vakitte kötü olan kazanamadı aslında. Ama hep kazanıyormuş gibi göründü. Hatta oyun yapmıştı insan bunu; "İyi olan kazansın! "denirdi. "Kötünün iyisi" denirdi bazen seçim yaparken. Aslında insanın içinden bir ses hep iyiyi seçiyordu. 

Peki hep iyiyi seçe seçe nasıl kötüye varmıştı? Hani denir ya sürekli;

-"Dünya yaşanmaz oldu."

-"Artık eskisi gibi değil."

-"Nerede o eski Ramazanlar?" 

-"İnsanlar kötü olmuş." 

-"Kimse kimseye bakmıyor."

-"Komşuluk ölmüş artık."

-"Kimseye bir şey denmiyor..."

Oysa hiç kötü bir şeyi seçtiğini düşünmemişken nasıl olmuştu bu?

Bir önceki hamlede mi?

Bir önceki?

Bir önceki? En başı neresiydi?

Peki gerçekten dünya nasıl yaşanmaz bir yer olurdu?

Yaşamak için ne lazımdı da insanda yoktu?

Aslında yaşamaktan kasıt neydi?

Bir insan bayıldığında yaşıyor mu anlamak için nefes kontrolü yapılır ya hani... Nefes alıyorsa "Yaşıyor!" diye yüksek bir sevinç olur. Mesela böyle mi yaşanıyordu?

Nefes almak?

Gözünün açık olması?

Yürüyor olması?

Konuşuyor olması?

Çalışıp para kazanması?

O parayı harcayabilecek imkanlarının olması?

Ya da birisine körkütük aşık olup her an o kadını ya da adamı düşünmek mi?

Ya da zihnini kullanmasını engelleyen acı içecekler içmek mi?

Ya da bunlar olmadığında mı yaşayamaz insan?

Ne zaman insan "Yaşadığımı hissettim" derdi?

Yaşadığımı Hissettim
...

İyi ve kötü vardı insan için…

Doğum ve ölüm vardı insan için…

Bunlarsa ne iyiydi ne kötü. Bu ikisi arasında yapılanlar ya iyilikti ya kötülük.

Demek ki ikisini de insan kendi yapıyordu.

İki adımı vardı insanın...

Yapmak ya da sakınmak.

Bunları nasıl kullandığıydı önemli olan.

Bir haksızlık karşısında, işin gerçeğinin öyle olmadığını bildiği halde sustuğunda, sakındı aslında... Sakındı ama yanlış yerde sakındı insanoğlu...

Bir hareketi oldu bir yöne doğru...

Peki ya "Yaşadığımı hissettim" diyebilecek bir yön müydü bu?

Bu insanın küçük dünyasında böyleyken, dünya üzerinde bir yerde bir zulüm varken sustuğunda ne olurdu?

İnsanın içinde bir değer yokken,

Nefes alsa, gözü açık olsa, hareket etse, imkanları olsa ne fark ederdi?

Nasıl "Yaşadığımı hissettim" diyebilirdi?







Okumaya Devam Et