GERÇEK TEPKİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GERÇEK TEPKİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2025 Cumartesi

BABAMIN ÖĞÜDÜ

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Babamın, “Sakın ama sakın! Zulme ortak olma, cesur ol!” sözü her zaman küpedir kulağıma. Bugünlerde de nasıl bir dönemden geçtiğimizi anlamakta zorlanıyorum... 

Hem en iyi, hem de en kötü zaman,

Hem akıl, hem de akılsızlık çağı,

Hem aydınlık, hem de karanlık çağı, 

Her şeyimiz var ama hiçbir şeyimiz yok gibi,

Zulmü engellemeye çalışan güçsüz, güçlü olanlar da duyarsız, 

Dünya değil ama insanlar çelişkilerle dolu...

Tarih kitaplarında okuduğum, beni dehşete düşüren, anlamakta zorlandığım olaylara birbiri peşi sıra şahit oluyorum. Zalimlerinmazlumlara zulmettiği ve Müslümanların buna nasıl izin verdiğini anlayamadığım dönemlere. Üstelik o zamanlar, ulaşım zordu. Haberleşme de şimdiki gibi kolay değildi. Bütün bunlara rağmen, neden zulme engel olmadılar, neden sessiz kaldılar, diye kızardım onlara. Şimdi, kendime kızıyorum. 

Neden bir şeyler yapamıyorum? Neden? 

Peki doğru olan ne? 

Yaşanabilir bir dünya için, herkes bir olup üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeli değil mi? Kafamda deli sorular…

İlim büyük bir güç olmasına rağmen, gerçeği bilenlerin sessiz kalması, eyleme geçmemesi; cahillerin de bilmediği halde konuşup eyleme geçmesi, adaletsizliği güçlendiriyorZulmü durdurmak isteyenin güçsüzlüğüyle, güçlü olanın duyarsızlığı arasındaki acı gerçekleri göz önüne seren bir dünyadayız. Ama ne yazık ki, güçlü olanlar da genellikle bu adaletsiz düzeni değiştirmek yerine, korumaya çalışıyor. Böylelikle dünya, mazlumlar için yaşanmaz bir hal alıyor.

Filistin’deki saldırılar aylardır devam ediyor. Gece yatağıma uzandığımda, uyumakta zorlanıyorum. Kafamdaki düşünceler, odada daireler çizerek vızıldayan bir sinek gibi rahatsız ediyor beni. Uykularım bölük pörçük. Ne zaman gözümü kapatsam, kanlar içinde tir tir titreyen, aç ve susuz çocuklar geliyor gözümün önüne. 

Yine öyle bir gecede, bunaltıcı bir rüyayla uyandım. Kim bilir hangi acı uyandırmıştı beni? Kaldıranın vardır bir bildiği, diyerek doğruldum yatağımdan. Böyle zamanlarda gecenin şerrinden, sabahın Rabbine sığınan annem gelir aklıma. Gözlerini göğe diker, ellerini yukarı kaldırır, aklına gelen bütün duaları sıralardı. Ben de öyle yaptım. Belki dualarım, Gazze’deki çocukların dualarıyla buluşur diye; kalbimden geçen bütün duaları savurdum yerin ve göğün Rabbine.

Ne yemek yemek, ne içmek, ne gezip tozmak, ne alışveriş yapmak keyif vermiyor artık. 

Sadece ağlamak geliyor içimden. 

Bir çizgi film kahramanı gibi bir anda oraya gitmek, 

Filistin’deki çocuklarla şehitçilik oynamak,

Ya da sokaklardaki yıkık binaları umursamadan, araba lastiklerini onlarla birlikte ellerimle itmek, 

Veya yırtık bir leğenin içinde onlarla belli bir yükseklikten aşağı kayıp, kahkahalar atmak isterdim.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Ah Baba! Her şey ne zor! 

Hep öyle çocuk kalabilseydim ama kalmadım, 

Ve bil ki babacığım;

Belki gidip onları oradan çıkaramadım ama 

Elimden gelen ne ise onu mutlaka yaptım, 

Mazluma sırtımı dönmedim,

Acılarına sessiz kalmadım,

Yoklarmış gibi davranmadım, 

Kınayıcıların kınamasından korkmadım, 

İnsanlarında düştüğü çelişkiye düşmedim, 

Mazluma destek oldum, yönümü tayin ettim,

Senin de dediğin gibi;

Cesur oldum babacığım, zulme ortak olmadım...

 







Okumaya Devam Et

25 Ocak 2025 Cumartesi

TUTARLILIK

Üniversitede üçüncü yılıydı Nihal’in. İlk gün yanına oturduğu kız şu an en yakın arkadaşıydı. Ne kadar çabuk geçmişti zaman. Birbirlerine yakın olduklarını düşünürlerdi. Biri diğerinin yanında olmadığında ‘ekürin nerde’ derlerdi. Ayrılmaz ikili gibi olmuşlardı. İkisi de başka şehirlerden gelmişlerdi, ailelerinden ayrılarak geliyorlardı, bir araya geldiklerindeyse birbirlerine kapı olmuşlardı.

Birinin canı sıkıldığında diğeri yanında olurdu, olmalıydı değil mi?

Biri yalnız kaldığında diğeri ona kapı değil miydi?

En azından Nihal öyle sanıyordu.

İnsan zanneder, beklentiye girer bu nedenle yanılır…

Peki hiç karşımıza çıkan insanı irdeliyor muyuz?

Davranışları gerçek mi?

Tutarlı mı?

Nihal düşünüyordu; üç yıl boyunca bu kadar yakın davranırken, neden gerçekten ihtiyacı olduğunda yanında olmuyordu?

Burada bir tutarsızlık yok muydu?

Merak ediyordu; bu dostluk Ebru için de bu kadar önemli miydi?

Bir süre kenara çekildi ve tepkisiz kaldı. Ve fark etti ki ne yazık ki haklıydı… 

Bu kadar yakın oldukları dostluk bir kaç gün içinde bitivermişti. Şaşkındı. Sonradan Ebru’nun davranışlarındaki tutarsızlığı kabul etti. Çünkü bir insan tutarlıysa güvenilirdi. Mezun olduğu ilk yıl işe girdi Nihal. İş yerinden kendisine teklif gelmişti, tecrübesiz olduğunu ve hata yapabileceğini söylemişti ama her şeyi öğreteceklerini söylemişlerdi. Kabul etti, üç ay ücretsiz çalıştı tecrübesizliğinden dolayı, yeni yeni öğrendiği işte hatalar yapıyor ama yanlış yapmamak için çok çabalıyordu. Buna rağmen hatalarından dolayı bir gün fena azar yediğinde fark etti…

Bu davranış bir yerden tanıdık geliyordu…

Burada yine bir tutarsızlık vardı.

Sahi tutarlılık ne demekti?

Güvenle bir ilişkisi var mıydı?

Birine nasıl güvenilir veya nasıl güvenilmez?

İnsan güvenmek ister. Bunun için tutarlılık arar. Herhangi bir davranışta sürekliliğe ihtiyaç vardır o güven için. Herhangi bir duruma göre, herhangi bir zamana göre değişmemesi gerekir. Bir manav aynı kalitede ürünleri sattığı sürece müşteri ona güvenip rahatça alışveriş yapabilir. Hatta başkalarını yönlendirebilir. Bir kişi davranışları öncekiyle sonraki tutarlı olduğu müddetçe güvenilir bir insandır.

İnsan bir iş yerine, ilişkide olduğu kişiye veya duyduğu bir bilgiye güvenmek ister. İnsan aslında güvenmek için hep tutarlılık arar. Gerçek olup olmadığını bilmek ister. Zamana mekana, kişiye göre değişmeyen bir zemin ister...

Zamanında irdelemeden karşısındakine inandığında başına gelenlerden ders almamış mıydı?

Düşündü… Tutarlıydı :)

 

 


Okumaya Devam Et

2 Ocak 2025 Perşembe

GERÇEĞE TEPKİ

Yeni yıla girilecekti bir kaç saat sonra...Dünyadaki saatler sırayla yeni yıla hoş geldin çanları çalacaktı... Herkes bekliyordu bir şeyleri... Kimisi saat on iki olunca gösterileri izlemeyi bekliyordu... Kimisi heyecanla on, dokuz, sekiz, diye saymayı... Kimisi hoş gel yeni yıl diyerek, yeni yılda huzur bekliyordu, mutluluk bekliyordu... Kimisi hastane odasında sevdiğinin başında nefesinin normale dönmesini bekliyordu... Kimisi kırılan ayağının alçıya alınmasını... Kimisi kazara çarptığı kişinin iyi haberinin gelmesini bekliyordu... Kimisi hastasının kalp masajıyla geri dönmesini...

Herkes için saatler on ikiyi gösterecekti az sonra... Ancak kimse için yeni yıl, aynı yıl olmayacaktı...

Gonca'da hastaneydi o gece... Arkadaşı bir kaç gün tedavi görmesi için hastaneye yatırılmıştı ve kendisine refakatçi gerekiyordu. Gonca gönüllü oldu ve gitti hastaneye... O, sadece arkadaşına refakat edeceğini zannediyordu... “Ne kadarda kalabalık bir hastane, hem de yeni yıl gecesi.” diye düşünmekten kendini alamadı. Arkadaşının yanında onun iyi olması için dualar ediyordu. Onu keyiflendirip, ihtiyaçlarına yardımcı oluyordu. O gece mesaide olan çok hemşire vardı. “Yeni yıla onlarla gireceğiz, bütün bir yılı hastanede geçirmem değil mi?” diye şakasını da yapmadan geçemedi Gonca... Takdir ediyordu onları, insan hayatı için canla başla çalışıyorlardı... Odaya gelen hemşire hastanın biraz hareket etmesi gerektiğini söyleyince koridora çıkmışlardı. 

Gonca küçük adımlarla arkadaşına eşlik ediyordu. O sırada koridorun başındaki odadan bir kadın çıktı koşarak... “Hemşireee hemşiree yetişin kocama bir şey oldu!” Gonca bir an irkildi. Hemşirelerin ardınca koşması onu daha da ürpertti. Odadan gelen çığlıklar koridorda yankılanıyordu... Kadının, uyuduğunu zannettiği kocası oracıkta son nefesini vermişti. Çok tuhaf bir andı Gonca için... Daha önce bu kadar yakından bir kayıp anına denk gelmemişti. Kendini bir anda arkadaşı ile beraber, o kadını teselli ederken buldu.

Kadının ihtiyaçlarını almak için eve giden oğlu da yanlarına geldi o sırada. O an kadın oğluna sarılıp daha çok ağlamaya başladı. “Baban... Baban... Uykusundayken, son kez konuşamadan gitti oğlum... Konuşacak çok şey vardı daha...Ben ona iyi bakamadım...” Gonca arkadaşını tekrar odaya götürmek için ayaklanmıştı. İkisi de bu duruma çok üzülmüşlerdi. Gözleri yaşlı yaşlı bu aile nasıl dayanacak bu acıya diye düşünürken; kadının oğlu “O’ndan geldik, tekrar O’na döneceğiz anne!” dedi yüksek bir sesle. Gonca yüzündeki şaşkın ifadeyi gizleyemedi. “Bu kadar yoğun acının olduğu bir anda, babasını kaybetmişken, ne kadar emin bir  şekilde Rabbini andı! Ne kadar emin! Bu durumda demek ki böyle oluyor...” diye düşünerek arkadaşını odaya bıraktı. 

O uykuya dalınca biraz hava almak istedi ve hastanenin bahçesine indi Gonca. Az sonra yeni bir yıla girilecekti... Acısıyla tatlısıyla geçen üç yüz altmış beş gün yerini, yenisine bırakacaktı. Hastanede ki kalabalık git gide artıyor gibiydi... Gonca bahçedeki insanları izledi bir süre... Kimse onun gibi refakatçi olmaya gönüllü olmadıysa, bu geceyi hastane de geçirmek istemezdi...Tekrar arkadaşının yanına odaya çıkarken, acilin önünden gelen seslere doğru yöneldi... “Babamı geri getirin!” diye bağırıyordu biri. Yanındakiler onu tutmaya çalışsa da zorlanıyordu. Genç adam hem ağlıyor hem tekrarlıyordu sözlerini, “Babamı geri getirin! Benim babam ölemez!” Doktorların; “Tüm müdahaleleri yaptık, ancak sonuç bizim elimizde değil!” cümlelerini bile duymuyordu.

Gonca kapıdan bakakalmıştı bu duruma. Aynı gecede iki farklı insanın kaybına şahit olmuştu. Çok değil kısa bir süre önce, “Bu durumda demek ki böyle oluyor...” diye düşündüğü aklına geldi. "Demek ki öyle olmuyormuş,  demek ki herkes o an Rabbini anamıyormuş" diye geçirdi içinden... Şu an ki gencin tepkisi az öncekinden çok değişikti. Olay aynıydı, bir kayıp yaşanmıştı ama verilen tepkiler çok farklıydı...

***

Gerçeklik vardır bu dünyada ve insanların gerçeğe verdiği tepkiler. Duyguları aktifleştiğinde bilinci daralır insanların ve gerçeğe farklı tepkiler verirler. Tıpkı Gonca’nın karşılaştığı iki kayıp anında olduğu gibi. Bir taraftaki üzüntüsü de olsa duyguları kontrolünde olup gerçeği kabul ederken, diğer tarafta duyguları aktifleşip karşısına çıkan gerçekliğe yanlış tepki veren...

Hayatı boyunca karşılaştığı her olayda böyledir insanoğlu. Gerçek varken kabul eder veya gerçeği ret eder. Ve böylelikle bu dünyada birileri sınavını kazanırken, birileri sınavını kaybeder. İnsan ancak duygularını kontrol edip bilinci açık oldukça, sınavına kazanacağı sebepleri oluşturur.

***

Gonca, arkadaşı uyurken onu izliyordu hastane odasında... Hem karşılaştığı olayları hem verilen tepkileri düşünüyordu... Yeni yıl Gonca için çok başka başlamıştı... Sadece arkadaşına refakat için geldiğini zannederken o hastaneye, ne çok şeye şahitte edilmişti oysa... Sonra Rabbini andı o da... “Rabbim sen tüm hastalara şifalar ver, sınavlarımızı kolaylaştır... Senden geldik ve sana döneceğiz... Ne kadar duygularımız aktifleşse de, sen bizim gerçeği kabul edip, doğru tepkiler verebilmemize destek ol...”

 

 


 

 

Okumaya Devam Et

14 Aralık 2024 Cumartesi

HER ŞEY GEÇER...

Çantadan anahtarını çıkardı, kapıyı açtı ve işte günün en sevdiği anına giriş yaptı. Eve gelmişti, içerisi sıcacık ve huzur doluydu. Evde olmayı çok seviyordu Selen. Çantasını komodine, elindeki poşetleri de mutfağa bıraktı. Her akşam eve gelir, televizyonu açar ve haberleri dinlerken yemek yapardı. Haberler biraz can sıkıcı olsa da, gündemden haberdar olmayı seviyordu Selen. Bu artık rutini olmuştu, yine aynısını yaptı. Patatesleri soyarken bir ses duydu, bu seste değişik bir şey vardı. Sevinç ile keder, özlem ile huzur el eleydi sanki. Patatesleri bıraktı, sesin sahibine döndü. O sesin nedenini sözlerini dinlerken anladı...

“Beni yaktığında ve küllerim üzerinde dans ettiğinde, kimliğimi yok ettiğini, tarihimi, inançlarımı sildiğini mi sanıyorsun? Boşuna uğraşıyorsun. Kıyamet gibiyim, bir gün mutlak geleceğim...”

Vatanından edilmiş bir mazlumun, yıllar sonra vatanına geri kavuştuğunda söylediği sözlerdi bunlar. Bu cümleleri haberleri izlerken duymuştu ve insan olan herkes gibi yüreğine işlemişti Selen’in. Haber bitmiş ama etkisinden çıkamamıştı. Kulağında yankılanmaya devam ediyordu bu cümleler. Vatansız bırakılmak ne demekti anlayamazdı. Çok sevdiği, huzur bulduğu evini ve o evden sürüldüğünü düşündü. Evsiz kalmak bu kadar zorken, vatansız kalmanın zulmünü düşünmek bile istemedi.  Nedendi bu kadar zulüm, anlayamadı. O an, “Doğrusu insanoğlu çok nankör...” deyiverdi.

İnsanoğlu başına bir şey gelmediği için neler gelebileceğini bilmiyor ve şükretmiyordu çoğu zaman. 

Oysa şükredecek ne çok şey vardı... 

Sıcak bir ev, sağlıklı bir beden, aile, dostlar, meslek, yaşarken sıkılsa bile yaşadığı o belli rutinleri... Rutin nimetti ve insanoğlu bunu o rutini bozulmadan anlamıyordu. Asıl mucize olan biten her şeydi ama insanoğlu illa bir mucize bekliyordu. Esas mesele iyi olmaktı, oysa insanoğlu malı, mülkü, şöhreti esas yapmıştı. Herkes kral olmak istiyordu, halbuki şahların şahı olsa bir nefeslik saltanatı vardı.

İçinde büyüyen gerçeği anlatmak istedi o an Selen. Bütün dünya telaşı boşunaydı aslında. Çünkü bu hayatta her şey gelip geçer özellikteydi. Hiçbir şey sonsuza kadar sürmeyeceği koca bir gerçekti. Her gündüz geceye, her kış yaza, her ömür ölüme varırdı... Daha önce çok şahitliği olmuştu sonsuza kadar devam eden bir şey olmadığına. En büyük sevincini de en büyük acısını da düşündü, geçmişti hepsi. Üstelik yeni kaybetmişti çok sevdiği anneannesini. Anlamıştı her doğan ölüyor, en karanlık gecenin sabahı oluyor ve görünen oydu ki her zalimin sonu geliyordu. Çünkü hayatta heplik veya hiçlik yoktu. Bunun insanın içini ne kadar rahatlatan, sırtını sıvazlayan bir şey olduğunu düşündü...

Ya her doğan ölmeseydi de artık yaşlılıktan, hastalıktan çürüseydi olduğu yerde nefesini veremeden?

Ya her gecenin bir sabahı olmasaydı da karanlıkta kalsaydı insan bir ömür ?

Ya her sevinç sonsuza kadar sürseydi de sevinçten de tat alamaz hale gelseydi?

Ya her zalimin sonu gelmeseydi de sonsuza kadar devam etseydi zulüm?

Hayatta haz veren şey de acı veren de geçiyordu ve iyi ki geçiyordu. İnsansa sadece seçim yapıyordu; 

Adını iyiye mi yazdıracaktı?

Yoksa kötüye mi? 

 



Okumaya Devam Et

22 Ekim 2024 Salı

TAŞ USTASI

Mahir kalabalık şehirlere uzak, süsün şehir ışıkları değil; doğanın olduğu bir köyde yaşıyordu. Köyün girişinde onu çeşit çeşit meyve ağaçları karşılardı. Merkezindeyse büyük bir çınar ağacı vardı, kimse yokken de ben buradaydım dercesine… Taş ustasıydı Mahir. Babasından ve dedesinden öğrendiği ustalıkla yıllardır taşları işler, onları birer sanat eserine dönüştürürdü.  Yaz demez kış demez, bir dağın eteğindeki en nadide taşları bulur çıkartırdı. Ayrıca her sabah erkenden kalkar, köyün arkasındaki büyük kayanın yanına gider ve gün boyu o taşla çalışırdı. Bu kaya, Mahir için sadece bir hammadde değil, aynı zamanda gerçeğin simgesiydi. Taşın değişmeyen sertliği ve şekil alması, ona her zaman gerçeği hatırlatırdı. Yolda yürürken görüp alınmayacak taşlar, onu işlemeyi bilen insanın elinde birer zarafet simgesine dönüşüyordu.

Köydeki insanlar Mahir'in taşlarla konuştuğunu düşünürdü. Bir gün, şehirde yaşayan genç bir adam geldi köye. Bu genç, gerçeği; hayatın anlamını bulmak istiyordu. Neden insanlar en yakınlarında olan şeyi uzaklarda ararlardı ki!? Mesela Tibet’e gitmezse bulamaz mı insan hayatın anlamını, gerçekliğini!? Mahir’in koca bir kayayla uğraştığını görünce selam verdi ve ne yaptığını sordu. Mahir, elindeki çekici yere bırakıp gence döndü.

-“Ben bir taş ustasıyım, taşları işliyorum.”

-“Aaa ne değişik bir meslek!”

"Peki sen ne yapıyorsun, buralarda?" diye sorunca Mahir, “Ben gerçeği arıyorum.” dedi delikanlı. Mahir hızlıca cevap verdi ona; “Gerçek mi? O, her zaman gözümüzün önünde. Tüm zaman, tüm mekân ve tüm insanlar için geçerli. Yani değişmez ve tutarlı. Tıpkı bu taş gibi.”

Genç adam kaşlarını çatıp “Ama gerçek, kişiden kişiye göre değişir. Senin gerçeğinle benimkisi aynı değil ki. Bak, taş bile senin elinde farklı bir şekil alıyor.” dedi. Mahir, genç adamın eline bir parça taş tutuşturdu. “Bu taşın sertliğini hissediyor musun? Her ne kadar şekli değişse de özü aynı kalır. Taş yine taştır. Sen onun şeklini değiştirebilirsin ama gerçekliği değişmez.” Genç adam, taş parçasını avucunun içinde sıktı. “Peki, ya duygu ve düşüncelerimiz? Onlar da sürekli değişiyor. Bu durumda gerçek, nasıl tutarlı kalabilir ki?” Mahir gülümsedi. “Duygu ve düşünceler, dalgalanan bir deniz gibidir. Dalgalar yükselir ve alçalır. Ama denizin kendisi, yani derinlerdeki su hep aynıdır, değişmez.”

Genç adam derin bir düşünceye daldı. Mahir, çalıştığı büyük kaya parçasına tekrar döndü ve çekiciyle taşın üstüne vurdu. Taştan bir parça kopup yere düştü. “Bak, bu taşın şekli değişti ama özü değişmedi. Ne kadar parçalarsam parçalayayım, her bir parçası yine taş.” Genç adam başını salladı. “Yani, gerçeğin özü değişmez, sadece bizim onu algılama şeklimiz değişir.” Mahir, gencin omzuna dokundu. “Aynen öyle. Gerçek her zaman yanı başımızda ve çok sade. Bize düşen tek şey, onu görüp anlamak ve ona göre yaşamak...”

İnsan hep gerçeği bulmaya çalışır. Neyi aradığını içinde tam konumlandıramasa da, hep gerçeği arar. Bezen yaşadığı huzursuzluklar, belirsizlikler de bu yüzdendir. O yüzden gerçeği duyduğunda rahatlar. Her şeyi doğru yere konumlandırmaya başlar. Doğru yerde üzülür, doğru yerde kaygılanır. Bir şeyin gerçekliğini bilen üstün olur. O bilgi başarıya götürür. Ne yapması, ne yapmaması gerektiğini ve neden yapması, neden yapmaması gerektiğini bilir. 

Mesela ağaçlar… Eğer ağacın gerçekliğini bilmezse insan, altında çay içip sohbet etmek bile gerginliğe yol açabilir. Salgıladığı gazlar sebebiyle meyve veren ağacın altında çay içilmez, keyifle oturulmaz. Serinletici etkisi olduğu için yapraklı ağaçların, meyvesiz olanların altında keyifle oturulur. Veya bir taş... İnsan bir taşın gerçekliğini bildiğinde, onu bir mücevhere dönüştürme hakkı olur. Veya ticari hayatta... Ülkenin en iyi mühendislik fakültesini bitirmiş biri olsa dahi, kalorifer su kaynattığında onun yerine İsmet Usta gerçekliği biliyorsa, o fabrikanın kalbi olur.

İnsanoğlu bu hayatta aslında çok kıymetli, çok değerli... Aceleciliği, sabırsızlığı, tartışmaya meyli hep oyalar onu ve boşu boşuna gittikçe gerçeklikten uzaklaşır.

Peki, yakınlaşmak için ne yapmak gerek? 

Zıttında hamle yapmak... 

Sabırla, uyumla, sakince, ilimle...

 

 


Okumaya Devam Et

26 Eylül 2024 Perşembe

GERÇEĞİ NE BUNUN?

"Eyvah! Böyle bir şey nasıl olabilir? Nasıl bıraktım elimden? O kadar güzellerdi ki…"

Nikahına bir hafta kala onlarca çiçekçi gezmiş ve en beğendiği çiçeği sipariş etmişti. Detaylı anlattı siparişi verirken. Kurdelesinin renginden bağlanma şekline kadar her ayrıntı önemliydi. Bu mevsimde çok zor bulunan, herkesin çok dikkatini çekecek, masmavi güller seçmişti Elif el çiçeği olarak. Salona girmelerine birkaç dakika kala yurtdışından gelen arkadaşı gelin odasına gelince kucaklaşmak için çiçeği elinden bırakmıştı. Nereden bilebilirdi ki kardeşi farkında olmadan üzerine oturacaktı…Olayı fark ettiklerinde çiçekler çoktan ezilmişti. Az sonra nikah merasimi başlayacaktı ama Elif’in elinde herkesin çok beğeneceği güzel çiçekleri olmayacaktı. Ne büyük şanssızlık…

Hayatı boyunca unutmayacağı o anı düşünürken müstakbel eşi Mustafa “Olsun canım, çiçek olmadan da evlenebiliriz. Nikah için böyle bir şart yok.” diyerek yine rahatlatmayı başarmıştı. Elif o anki duygularını ve içinden geçen “Ama her gelinin çiçeği olur.” fısıltılarını bir kenara bırakıp, gerçekte olması gereken neydi, diye düşünmeye başladı…

Gerçekten her gelinin elinde bir çiçek olmalı mıydı?

Çiçek olmadan nikah eksik mi kalırdı?

Bir genç kızın mutlu bir gelin olmak için olmazsa olmaz denilen herhangi bir şeye ihtiyacı var mıydı?

İnsan hayatında birçok konuda olmasa da olur şeyleri şart koşuyor. Ya da herkesin yaptığını kendisinin de mutlaka yapması gerektiğini düşünebiliyor. Gerçekten herkes yaptığı için doğru olabilir mi tüm bu gereklilikler?

Örneğin, kahvaltı yapmadan evden çıkamaz mıyız ki annelerimiz bu kadar ısrar eder?

Öğle yemeği yemeyince bitkin mi düşeriz?

Deniz olmadan tatil olmaz mı?

İnsanın dinlenebilmesi ekonomisine mi bağlı?

Fark ettiniz mi, birileri bu şekilde yapıyor diye bizim de hiç düşünmeden yaptığımız bir sürü şey var…

Hiç düşünmeden yaptığımız alışverişler…

Bir şeyleri herkes gibi yapmak uğruna üstlendiğimiz yükler…

Peki öyleyse,

Bir iş yaparken, bir karar verirken insan neyi referans almalıydı?

Onu hep kâr ettirecek kararı nasıl anlayabilirdi?

En az maliyetle en verimli sonuca ulaşmanın yolu neydi?

Sadece kendisine değil, çevresine de fayda sağlayacak kararlar nasıl olmalıydı?

Sadece bugün değil, yıllar sonra da arkasında duracağı kararları nasıl bilecekti?

Üstünde düşündükçe işlerin kalıcı ve geçici ayrımını yapmaya başlamıştı.

Geçici olan şeyler nasıl gerçek olabilirdi?

Ama insan işlerini gerçeğine göre değil, etraftan gördüğüne göre yapmayı alışkanlık edinmişti. Oysa; havanın, suyun, toprağın bir gerçeği olduğu gibi; evliliğin, çocuk yetiştirmenin, kariyer yapmanın da bir gerçeği vardı. Bu gerçeklik ise elinde tuttuğun bir gelin çiçeğinden, yiyemeyeceğin maketten bir düğün pastasından, havai fişeklerden çok öteydi. İnsan nasıl ki toprağın, bitkinin gerçeğini bilmeden ondan verim alamıyorsa, evliliğin gerçeğini bilmeden mutlu evlilik beklememeliydi. Bu gerçekliğin içinde tıpkı eşinin dediği gibi, el çiçeği yoktu. Anlayış, iyi bir ilişki, ihtiyaç görme, ortak hedefler, çiçekten çok daha önemliydi…




Okumaya Devam Et

31 Ağustos 2024 Cumartesi

HÜZÜNLÜ TEBESSÜM

İnsan ağlarken güler mi?” diye geçirdi içinden Ceren. Yaşlı gözlerini silerken aynadaki tebessümüne bakıp hayret ediyordu. Son zamanlarda başından geçen olaylar onu iyice bunaltmıştı. İçinde tutamadığı hüznü gözyaşlarıyla akmaya başlamıştı. İş yerinde uğradığı haksızlık, arkadaşlarıyla yaşadığı anlamsız tartışmalar, erkek arkadaşından ayrılışı… Hepsi çok üst üste gelmişti. Dertliydi ama kime ne anlatacaktı? Sanki dünyadaki en yalnız insandı. Böyle hissettikçe kabuğuna çekiliyor, hiçbir şey yapmak istemiyor ve daha çok üzülüyordu.

Ceren bu duygusal atmosferden çıkmak için eline kumandayı aldı. Hangi kanalı açsa akşam haberleri bülteni geçiyordu. En son ne zaman haber izlediğini düşündü. O kadar kendiyle, dertleriyle meşguldü ki, dünyada olup bitenlere yabancı kalmıştı. Kendini mutlu etmek için güzel bir yemek yemişti. Ama yine de mutlu değildi. Şimdi de en sevdiği tatlıyı sipariş vermiş, dizisi başladığında abur cubur eşliğinde onu yiyecekti. Daha bir saat vardı, o zamana kadar haberlere göz atmaya karar verdi.

Haberler Gazze’den bahsediyordu, kendi öz vatanında topraksız kalmış insanlardan. Evleri yıkılıyor, toprakları çalınıyor, çocukları öldürülüyordu ve bunlar sadece haberlere yansıyan kısmıydı. Belli ki, görünenin arkasında görünmeyen daha çok şey vardı. Bunları izlerken geçmişe dönmüş, çocukluk arkadaşı Selin’i hatırlamıştı. Selin’in babası gönüllü hekimlik yapar, zaman zaman başka ülkelere gider ve orada ihtiyaç sahiplerine yardımcı olmaya çalışırdı. Ahmet amca sık sık Filistin ülkesinden ve Gazze şehrinden bahsederdi. Çocukken dinlediklerini anımsadı. Sosyal medyada gördüğü boykot çağrılarının ne demek olduğunu şimdi anlıyordu. Küçücük bir alana sıkıştırılmış, üzerlerine bomba yağdırılan milyonlarca insan açlıkla mücadele ediyordu.

Yalnız kalan, daha doğrusu yalnız bırakılan kimdi?

Nasıl bir dünyaydı bu?

Neden kimse engel olmuyordu?

Ceren insanlık dramına kayıtsız kalmak istemiyordu. Kendi yapabileceklerini düşündü. O sırada zil çalmıştı ve en sevdiği tatlısı kapısındaydı. Paketi alırken içten içe utandı ama bir yandan da iyi hissetmeye başlamıştı. Çünkü yapabileceği bir şeyler vardı. 

 

Ceren tek olabilirdi ama yalnız olmadığından emindi artık. Başkasının acısını hissediyor, başkasının derdiyle dertleniyordu. Uzun zamandır hissetmediği bir aksiyon duygusunun verdiği lezzet Ceren’e iyi gelmişti. Sessiz kalmayacaktı. Yapabileceklerinden başlayarak insan olma erdemini gösterecekti.
Aynaya döndü, gözleri yaşlıydı. Ama bu yaşlar kendi derdinden büyük derdi olanlar için akıyordu. Gözyaşlarını silerken şükrediyor, şükreden kalbinin huzuru yüzüne hüzünlü bir tebessüm katıyordu… 

 

 



Okumaya Devam Et

18 Temmuz 2024 Perşembe

ÇIĞLIĞIN DİRENİŞİ

Bir sabah Züleyha çığlıklarla uyandı. Ne olduğunu anlamadan odanın yolunu tuttu. Annesi, babasının üzerine kapanmış ağlıyordu. Züleyha durdu ve düşündü, evet bu çığlık bir gün kopacaktı. İçinde bir an derin bir boşluk hissetti. Şu an ne yapacaktı Züleyha?

Bazen bir çığlık direnişin hikayesidir, bazen ise bir fısıltı...

Sonra içeride ağlayan, isyan içerikli kardeşinin sesini duydu. “Neden benim babam ALLAH’ım? O daha çok gençti. Biz ne yapacağız şimdi?” dedi. Biliyordu Züleyha, bu sözleri kardeşinin isteyerek söylemediğini. Ama insan baskı altındayken kalpteki açığa çıkıyordu. O sahneyi gören Züleyha sessizce odasına giderek Yaratıcıdan özür diledi. “Biz senden razıyız ALLAH’ım merhametinden de, adaletinden de...”

Sonra bir an Kudüs kalbine düştü. Oradaki insanlar bu çığlığı her an duyuyordu ama o çığlık biraz hüzün, biraz huzur çığlığıydı. Çünkü herkes biliyordu; ALLAH kuluna zulüm etmez. 

Nasıl sakin kalabilirdi ki insan?  Anne yok baba yok, bir kız çocuğu anne olmuş, küçük bir erkek çocuğu ise kardeşini ve annesini korumak zorunda kalmıştı. Dışarıdan bakıldığında Yaratıcı sessiz kaldı,  diyerek bazıları O'nu  suçlamaya çalışıyordu. Ama bu sahnede ALLAH bir şey yapsaydı gazabı daha az olurdu, bekletti ve bu sahnede herkes ayrıştı. Dünyanın bir çok yerinde farklı zamanlarda farklı insanlar, o masumlar için ayaklandı... Dünyanın bir çok yerinde farklı zamanlarda farklı insanlar da, o masumların farkına bile varmadı... Rabbim zamanı geldiğinde kendini gösterecek ama o sahne o kadar kolay olmayacaktı. Rabbimi bilen tarzında bilir.

Züleyha bunları düşünerek derin bir sessizliğe büründü. Sonra ellerini semaya kaldırarak dua etti.

"Rabbimiz; biz senden razıyız... Adaletinden de, merhametinden de, gazabından da eminiz... Sen bizim göremediklerimizi görür, duyamadıklarımızı duyar, bilmediklerimizi bilirsin... Müslümana ne zaman yardım edeceğini, kafiri ne zaman kahredeceğini en iyi sen bilirsin... En doğru anı sen bilirsin... Biz senden eminiz...

Bizim dualarımız ancak kalplerimizdekini dile getirmek içindir... Senin hükmüne karışmak için değil... 

Rabbena...

Ya Kudüs halkına galibiyet ver, ya da onlar gibi bize de sabır ver...

Ya onlar gibi senin yolunda yaşasın ya da biz de senin yolunda ölelim...

Rabbena...

Bizi aynı analar doğurmadı... Ama aynı ALLAH yarattı. Bizim kardeşlerimizi bize bağışla, onları kurtar...

Biricik babamızın da mekanını cennet eyle...

Peygamberimize selam, sana hamd ederiz...

Senin yolunda yaşarken de, ölürken de teşekkürlerimizi, şükürlerimiz iletir, kabul etmeni dileriz..."

Züleyha’nın ağzından dökülen dualar kalbine merhem oldu. Babasının yanına giderek onu son yolculuğuna dualarla uğurladı.

İnsanın kendi acısı varken dahi başka birinin acısını düşünebilmesi... Kendinden önce başkalarının ihtiyacı için dualar edebilmesi... İnsanın sen boyutunda olabilmesi... Daha da iyisi insanın kendi hayatına dahi dışarıdan, duygularını pasifleştirip bilinç açıklığıyla bakabilmesi... İnsanın gerçeği bilip, gerçeğe uygun hareket edebilmesi...

Züleyha'da ki farkta buydu. Gerçeği algılayıp, gerçeğe tepki veren ve beklentisini en doğru yere yerleştiren bir yapıdaydı. Züleyha, içindeki çığlığı şükre dönüştürenlerdendi...







Okumaya Devam Et