
Her biri ayı şehirlerde yaşayan kardeşler nihayet baba evinde buluşmuştu. Demini almış, kızılca çaylarını da alıp özenle hazırladıkları kahvaltı sofrasına geçtiler. Çocuklar ise herkesten önce bu geniş masadaki yerini almıştı. Kahvaltı sefası bir lokmaya bin muhabbet ekleyerek devam etti. Geniş ailenin yedi yaşındaki küçük torunu "Bak bu gerçek bal!" diye getirdikleri balı neşeyle dedesine uzattı. Gerçek bal, gerçek zeytin yağı, gerçek tereyağı... Hayatımıza öylesine yerleşmişti ki bu "gerçek" ifadesi, sofradaki kimse şaşırmadı. Sadece inanmadıklarını ima eden bakışlarla tebessüm ettiler.
Öyle ya gerçeğin bu denli pazarlandığı bir dönemde hemen herkes elindekinin gerçek olduğunu iddia ediyordu. Peki nedendir insanın bu gerçek arayışı? Her geçen gün yeni sahteliklere şahit oluyor insan. Bu kadarı da olmaz denilen ne varsa oluyor. Elli sene önce organik yani gerçek yumurta, organik salça gibi kavramlar var mıydı? Sahtesinin olabileceği düşünülmemişti ki... İnsan yediğine benzediği için gıdalarda başlayan sahtelikler, suretlere ve kişiliklere oradan da ilişkilere yansıdı. Sahte güzellik anlayışıyla bütün simalar birbirine benzedi. Aynı yanaklar, dudaklar, kaşlar... Sonra duygular boyut değiştirdi. Herkes kendince gerçek aşkın ve gerçek mutluluğun tanımını yapar oldu. Dahası formülünü de verdiler. Bir sen, bir ben, bir de bebek miydi gerçekten mutluluğun formülü :)
Aşk ile kastedilen neydi peki?
Şairlerin dediği gibi bir kavuşamama hali, ebedi bir hicran mıydı ya da insanın ruh eşini bulması mı?
Yoksa insanı zevale götüren bir taşkınlık hali mi?
Sahte tanımlar denizdeki kum taneleri kadar çoğaldıkça gerçeklik de inci tanesi gibi derinlerde kaldı. Dalıp, bulup çıkarmak ise gerçeği arayanlara düştü.
Gerçeğe temas edemeyince gelişigüzel yaşamaya başlar insan. “Nasılsın?” diye her görüşmede sorar. Peki içtenlikle kimin iyi, kimin bir ihtiyacı olup olmadığını merak eder mi? Sahtelikleri bırakıpta saatlerce karşılıklı muhabbet edemeyen o kadar çok insan var ki... Gözler birbirinden ziyade ekranlardaki akışa değiyor. Aileden, dostlardan, komşu Aysel teyzeden, fırıncı Ümit abiden esirgenen tebessümleri fotoğraf çekilirken dağıtmakta ne kadar da cömert insanoğlu. Yanı başındaki hayatları değil de çok uzaktaki hikayeleri merak ediyor. Peki sevgiler, gülücükler, öpücükler havada uçuşurken gerçek sevginin ne olduğunu biliyor mu insan? Dost dediğin bir diğerini destekleyen, neşesiyle, derdiyle hemhal olandı. Şimdilerde biraz hüzünlü görülenleri bir uzmana yönlendirmek moda oldu.

Son yıllarda başkalarınca adına tasarlanmış hayatlar yaşıyor insanlar. Birilerinin belirlediği standartlara ulaşmaya çalışırken en çok kendinden uzaklaştığının farkında olmadan... İnsanı oyalamak için kurgu içinde kurgu yapılıyorken sanki tüm bunlara ikna olmuş gibi herkes. Oysa her insan yaradılışı gereği gerçeği arar. Bir hastane odasında, hararetli bir tartışmanın ortasında, bir muhabbet arasında ne çok sorulmuştur “gerçekten mi?” diye. Çünkü zihin ancak gerçekle buluşunca rahatlar. Sahteliğin olduğu her alanda ise bulanır. İnsanın bütün bu huzursuzluğu ve dahi mutsuzluğu bundan dolayıdır.
Hadi, kaldır gözlerini, oyalanmayı bırak,
Dünyadasın ve bir kereliğine geldin bu hayata,
Tekrarı yok bu sahnenin,
Neyi aradığını biliyorsun,
Yaratılmış her ruh, gerçeğini arar ve Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; gerçek kimdeyse onu üstün kılar.


