DÜNYA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DÜNYA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2025 Salı

SADECE GERÇEK

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

"Ama ben bunları toplamak zorunda mıyım anneeee…’’ diye şımarıklık yaptı Defne.

"Evet çünkü senin oyuncakların onlar ve kaybolmasın istiyorsan toplamalısın, tekrar oynayabilmek için. Zaten onlara sahip çıkmalısın çünkü bu kadar oyuncağın olduğu için çok şanslısın!’’ dedi Zeynep.

Bunu dedikten hemen sonra sosyal medyaya baktı. Ana sayfasına battaniyesine kardeşini koymuş hastanedeki çocukların şehitçilik oyunu düştü. Kafasını kaldırıp gözlerini oyuncaklarını topladığı için deviren kızına baktı, tüyleri diken diken oldu, kanı çekildi eli kolu kalkmadı. Gözünü tekrar telefona çevirdiğinde kapatamadı ve aynı video tekrar tekrar döndü… 

"Bir çocuk bırak oyuncakla oynamayı, biz askerlerimizin şehit olmasına dayanamazken küçük bir kız kardeşinin şehitliğini mi oynuyor? Bu nasıl bir anlayış, bu nasıl bir dünyaya bakış, bu yaşta ne yapmış olmalısın bunu normalleştirmek hatta övünebilmek için? Nasıl bir ailen var, nasıl bir toplumda büyüdün? Neler yüklenmiş olmalı ki sana bir yetişkinin yüreğinin kaldıramadığına sen şükür sebebi olarak bakarsın? Aklım almıyor!

Biz çocuğumuz bileğini burktu diye anne baba dakikalarca sarılıp telkin etmeye çalışıyoruz, bizim kız daha da zırlayarak ağlıyor. Sus kızım millet bir şey yaptık zannedecek. Oradaki ise benim kızımdan küçük yaşta ama kucağındaki kardeşinin gözlerini kapatıyor üç yaşındaki kardeşi görmesin bomba düştüğünü diye. Bir dakika aynı dünyada yaşıyor olamayız aslında aynı dünyayı yaşıyor olamayız… Arkasını toplayamayan kızım kendini kurtaramaz bir bomba düşse, değil ki yanındaki başka bir çocuğu korumaya çalışsın. Bu dünyada bir gariplik var, dünyayı herkes farklı yaşıyor olmalı. Bu nasıl bir kodlama ki sen sana söylenmeyeni o yaşta yapabiliyorsun, nasıl akıl ediyorsun. Bir insan başkasını ne zaman düşünmeye başlar ve nasıl düşünmeye başlar. Kim başkasının yükünü almaya gönüllü olur hem de bu kadar ölüm tehlikesi varken etrafında. Her an yanına düşen bir bomba ile hayatı bitebilir. Ama o ihtimaller içinde yüzün güler, yıkıntılar içinde oyun oynarsın..." 

Düşüncelerle beyni yoruldu Zeynep’in…

"Biz bir şeyleri ya kendimiz de bilmiyoruz ya da yanlış yapıyoruz. Çünkü dört tarafımızda savaş varken ve bize gelmesi de bu kadar muhtemelen ben ne kendime ne kızıma… Hatta dur ya güvenirim sandığım insanların bile arkasına bakmadan gideceğini biliyorum… Offff bir anda kıyaslayınca ne kadar sefil olduğumuzu hissettim. Güçlü görünen ama zayıf… Gerçek güç neydi peki?  Zorlukta ne olursa olsun sahnene devam edebilmekti, koşullar çok kötüye de gitse sen bu gücü nereden bulabilirsin? Tek başınayken, tanıdıkların ölmüşken, ailen kayıpken, eşin kampa kaçırılmışken. Teksin, her yer sen ve senden daha aciz insanlar dolu, her yer yıkık dökük virane ve sen yola devam edeceksin. Neye dayanırdın?" 

Hayal etti Zeynep kendini savaş meydanında... 

"Bugün bunlar olana kadar bir hayatım vardı ve ben bu dünyaya getirildim, hayatıma insanlar verildi, hiç var olmayacağını düşündüğüm, imkanlar, insanlar, olaylar geldi hayatıma. Ve şimdi yoklar. Ben gelirken de bunların var olacağını bilmiyordum, bunları bir yaradan var, benim için ve bu dünyada yaşayan, yaşamış diğer herkes için. Tekrar tekrar dünyaya gelen insanlar, tekrar şekilde yaratılıp yenilenen bir doğa.. Tarih boyunca bu gördüğüm gibi savaşlar oldu, insanlar doğdu ve öldüler, tahrip olan doğa tekrar yeşerdi, hayvanlar tekrar çoğaldı ve şehirler tekrar kuruldu. Benim gibi milyarlarca insan yaşadı bu dünyada gelip geçtiler. Ve benim gibi bu zorluklara da şahitlik eden oldu. Onların da ömürleri bitti, mutlulukla, üzüntüyle ama tüm hediyeleriyle verilen bir ödül yaşam. O ana ömrüm eğer her an bitebilecekse yanlış yaptığım yapamadığım neler var daha neler yapabilirdim bu hayatı doğru yaşamak için..." diye bir kaygı düştü içine. 

"Hayatımın çoğunu neyle geçirdim ben… İnsanlara takıldım, kızdım, üzüldüm onların tepkileriyle iş değiştirdim, ilişki bitirdim. Seçimler yaptım. Ve o insanlar yoklar, gelip geçtiler ve ben yaşamaya devam ettim. Ev alacağım araba alacağım ve toplamaya bile üşeneceği oyuncakları almak için ne kadar emek verildiğini bilmeyen ve bu gidişatı belki de hiç bilmeyecek kızıma o oyuncakları alabilmek için beyaz yaka bir iş için yedi yaşından yirmi dört yaşına kadar okudum, o günden beri de hep daha fazla kazanmak için çalışıyorum. Peki ne için, bir bomba düşse elimden alınabilecek veya bir deprem olsa hiçbirisi bana kalmayabilir ihtimali olan insanlar ve imkanlar için! 

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Bunları bana veren var, bana ve hepimize ayrı ayrı öykülerinde bunları veren bunları bir dizayn eden var. Bana bu yaşamı veren var, verme gücü O’nda olduğu gibi alma kudreti de olan… Ben kime oynadım bugüne kadar, bana bunları veren varken neleri kimleri takıp neyi önemsedim kime yaranmaya çalıştım? Kaynağın sahibinden başka herkese vaktimi ayırdım, arada bir şükrettim bir şeyi çok istediğim şeyler olduğunda dua ettim ne olur ALLAH’ım diye... ama gerçekten her şeyim kimden geldiğine kafa yormadım, bana verilen, gelmiş geçmiş her şey Yaradan’ın… 

Anlıyorum sizi Filistin'liler, her şey O’nunsa eğer, başıma ne gelirse  gelsin kurtaracak olan da O, beni almak istiyorsa alacak olan da O, yani teksin ama yalnız değilsin… Gücün kaynağı kimdeyse ve sen samimiyetle her şeyin O’nun olduğuna inandığında teslim olman ve o gücü içinden bulman mümkün.

Delilik değil, şaşılası değil… 

Sadece gerçekliğin ta kendisi…"






Okumaya Devam Et

26 Nisan 2025 Cumartesi

İNSANLIK UYUYORDU

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Sema kızı ve oğluyla oyunlar oynayıp eğlenmeyi çok seviyordu, onların mutluluğunu görmek bambaşkaydı. Nasıl da güzeldi çocuklar… Çocukların masumluğunu görmek çok iyi geliyordu ona. Yetişkinlerin bozulan dünyasında, çocukların dünyası sığınılacak liman gibiydi.  O limana sığınınca derin bir nefes alıp rahatlatan, bunca karmaşadan uzaklaştıran bir liman…

O gün marketten birlikte aldıkları kutu oyununu oynayıp keyifli vakit geçirmişlerdi çocuklarıyla. Ailecek birlikte vakit geçirmek, birlikte yaptıkları şeyler çok mutlu ediyordu onları. Aile olmak ne güzeldi… Çoğu zaman sabah erken kalkıp kek yapar, çocukların evi saran mis gibi kek kokusuyla uyanması çok hoşuna giderdi. Bunu düşünmek bile huzur veriyordu Semaya. Çoğu zaman evine bakıp şükrederken buluyordu kendini.  Huzur veren bir ev, çocuklar, aile olmanın güzelliği… İçinden bunlar geçerken, yüzünde tebessüm belirmişti kendiliğinden. Çocukları yatağına yatırdı, güzel yanaklarını öptü. Etrafı toparlayıp yanlarına geldiğinde çocuklar çoktan uyumuştu bile. Uyurken sessizce onları izlemek çok hoşuna gidiyordu. O uyku anında masumiyet her yeri kaplıyordu Sema için, onları sessizce izlerken huzur doluyordu içine, baktıkça bakmak istiyor o huzur bitmesin istiyordu.

Ama artık çocuklarını izlerken hissettiği o huzur geride kalmıştı. Çocuklarını uyurken izliyor ancak bambaşka düşüncelere dalıyordu, yüreği sıkışıyordu. Yaşanan zulüm bitmiyordu. Çocuklar öldürülüyor, hastaneler bombalanıyor, evler yıkılıyor, aileler paramparça ediliyor, türlü türlü işkenceler yapılıyordu. Ve insanlık uyuyordu… Sanki bu zulüm hiç yaşanmıyormuşçasına insanlar hayatlarına devam ediyordu.

Alış veriş merkezleri insanlarla dolu alış verişler yapılıyordu, kafeler keyifle içeceklerini yudumlayan sohbet eden insanlarla doluydu… İnsanların büyük bir çoğunluğu hiçbir şey olmamışçasına yaşamaya devam ediyordu. Sema derin bir iç geçirdi, çok uzağa gitmeye de gerek yoktu, yakın çevresindekiler de maalesef bu konuda duyarlı değildi. Kimi bu yaşananları Arapların meselesi olarak görüyor, kimi onların Müslümanlığına laf ediyor, kimi geçmişten alakasız örnekler veriyor, bir dolu gereksiz yere takılıp bu meseleyi görmezden gelmeyi tercih ediyorlardı. Bunları görmekte çok acıydı, insanlığın bu noktaya gelmesine şahit olmak çok acıydı… Asıl mesele insanlara zulüm edilmesi olmalıydı. Masum çocukların öldürülüyor olması, hastanelerin bombalanması, yapılan işkenceler olmalıydı. Dil, din, ırk fark etmeden önemli olan tek şey yapılan zulüm olmalıydı. Tüm insanların tek meselesi bu olmalıydı şu an… İnsanlık ölüyordu aslında, ya da çoktan ölmüştü de yaşananlara verilen tepkiler ile yeni anlaşılıyordu.

Zihnini kaplayan bu düşüncelerle çocuklarının yanından sessizce ayrıldı, haberleri izleyen eşinin yanına geçti. Yine bombalama haberleri, yıkılan evler, perişan olan insanlar ile dolu görüntüler, her yeri kaplayan dumanlar, televizyondan odaya akan acı… Haberde esir alınan ve bırakılan insanlara ait görüntüler ekrana geldi. Serbest bırakılan esirlere ait görüntüler dayanılacak gibi değildi, adeta insanlıktan çıkarılmışlardı. Dayanmak çok zordu bu acı haberlere, zulme uğrayan insanların durumuna… Haberci bırakılan esirlerden birinin hikâyesinden bahsediyordu. Salah hayatının baharında yakışıklı bir gençti, eski ve yeni fotoğrafları yan yanaydı ekranda… Geldiği hal, uğradığı işkencelerin ne boyutta olduğunu gösteriyordu. Salah zulme uğrayan, işkencelere maruz kalan insanlardan sadece bir tanesiydi. Daha ne öyküler vardı, nice Salah’lar vardı… Bunu yapanda insandı, ama nasıl bir insan… Bunca işkence, zulüm nasıl yapılabilirdi? İnsan bu kadar kötü olmazdı…  

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Sema kafasında bir dolu düşünce kafasını yastığa koydu, içi daralıyor yüreği daralıyordu. Kısık bir sesle kendi kendine  “Şu an bizler rahat yataklarımızda, evlerimizde huzurla nasıl uyuyabilirdik ki…” dedi. Gazze’ deki kadınlar, çocuklar gözünün önüne geldi, Gazze’den yükselen acı sesler her yeri kaplamıştı… Ah çocuklar, masum çocuklar… Gazze’deki çocuklarda kendi annelerinin kıymetlileriydi. O annelerin de huzurlu evleri, çocuklarına mis kokulu kek yaptıkları mutfakları vardı. O annelerde çocukları uyurken sessizce yanaklarına öpücük konduruyordu… Gazze kan ağlarken hayat hiçbir şey olmamışçasına devam edemezdi, etmemeliydi…

Yan odada sessizce uyuyan çocuklarının yanına gitti, onların masumiyetini izlemek istedi. “Çocuklar uyurken sessiz olunur, ölürken değil!” diye tüm dünyaya haykırmak, herkese duyurmak istedi…





Okumaya Devam Et

17 Nisan 2025 Perşembe

BİTMEYEN ZULÜM…

Deneyimsel Tasarım Öğretisi




Bir yıl altı ay oldu artarak devam eden zulüm,

Yetmedi rahatımızı bozmaya…

Sanki onlar yokmuşçasına yaşayıp yok sayıyoruz, görmüyoruz onları. Sırtımızı dönüyoruz.

Neden?

Neden çocuklar öldürülürken susuyoruz?

Torununa sarılıp ruhumun ruhu diyen sakallı dedeyi hepimiz izlemedik mi?

Ölen annesine sarılıp o benim annem ben onu saçlarından tanırım diyen küçük kız çocuğunu görmedik mi?

Vicdanımızın sızlaması için daha hangi görüntüye ihtiyacımız var ya da hangi görüntü yetmedi bizi harekete geçirmeye?

Şehit olan kızını kucağına alıp "Onu buzdolabına götüreceğim!" diyen anne de mi yetmedi?

Çocuklarının parçalarını poşette taşıyıp bağıran adam?

Ayakları koptuktan sonra “Amcacığım ayaklarım geri çıkar mı?” diyen çocuk?

Kafası kopan çocuğu kaldırıp “Bunun ne suçu var?” diyen amca?

Her yerde çocuklarını arayıp onlara seslenen "Yemek yiyemeden öldüler." diyen anne?

Sırtında okul çantası, içinde küçük kardeşinin cesedini taşıyan çocuk?

“Oğlum beyaz tenlidir, başını orada burada hiç görmediniz mi?” diyen baba?

Hangisi vicdanımıza sızlatmaya yetmiyor?

Hangisi elimizden geleni yapmak için bizi harekete geçirmiyor?

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Rahatımızın bize tuzak olduğunu hala neden anlamadık?

Bebek avına çıktık diyen asker de mi bizi öfkelendirmiyor?

Hamile bir kadın öldürüldüğünde bir taşla iki kuş deyip sevinmeleri de mi bize niyetlerini anlatmıyor?

Düşman niyetini açık etti, karşısında inananları görmedikçe daha da azgınlaşıyor...

Hayal dahi edemediğimiz bu görüntüleri şimdi tüm dünya canlı izliyor...

Dünyadakiler dünyadan vazgeçemiyor. 

Peki inananlardaki bu sessizlik neden?

Yoksa Rabbimizin dediği gibi “Ahiretten vazgeçip dünya hayatına mı razı oldular?”

 




Okumaya Devam Et

12 Nisan 2025 Cumartesi

BABAMIN ÖĞÜDÜ

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Babamın, “Sakın ama sakın! Zulme ortak olma, cesur ol!” sözü her zaman küpedir kulağıma. Bugünlerde de nasıl bir dönemden geçtiğimizi anlamakta zorlanıyorum... 

Hem en iyi, hem de en kötü zaman,

Hem akıl, hem de akılsızlık çağı,

Hem aydınlık, hem de karanlık çağı, 

Her şeyimiz var ama hiçbir şeyimiz yok gibi,

Zulmü engellemeye çalışan güçsüz, güçlü olanlar da duyarsız, 

Dünya değil ama insanlar çelişkilerle dolu...

Tarih kitaplarında okuduğum, beni dehşete düşüren, anlamakta zorlandığım olaylara birbiri peşi sıra şahit oluyorum. Zalimlerin, mazlumlara zulmettiği ve Müslümanların buna nasıl izin verdiğini anlayamadığım dönemlere. Üstelik o zamanlar, ulaşım zordu. Haberleşme de şimdiki gibi kolay değildi. Bütün bunlara rağmen, neden zulme engel olmadılar, neden sessiz kaldılar, diye kızardım onlara. Şimdi, kendime kızıyorum. 

Neden bir şeyler yapamıyorum? Neden? 

Peki doğru olan ne? 

Yaşanabilir bir dünya için, herkes bir olup üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeli değil mi? Kafamda deli sorular…

İlim büyük bir güç olmasına rağmen, gerçeği bilenlerin sessiz kalması, eyleme geçmemesi; cahillerin de bilmediği halde konuşup eyleme geçmesi, adaletsizliği güçlendiriyor. Zulmü durdurmak isteyenin güçsüzlüğüyle, güçlü olanın duyarsızlığı arasındaki acı gerçekleri göz önüne seren bir dünyadayız. Ama ne yazık ki, güçlü olanlar da genellikle bu adaletsiz düzeni değiştirmek yerine, korumaya çalışıyor. Böylelikle dünya, mazlumlar için yaşanmaz bir hal alıyor.

Filistin’deki saldırılar aylardır devam ediyor. Gece yatağıma uzandığımda, uyumakta zorlanıyorum. Kafamdaki düşünceler, odada daireler çizerek vızıldayan bir sinek gibi rahatsız ediyor beni. Uykularım bölük pörçük. Ne zaman gözümü kapatsam, kanlar içinde tir tir titreyen, aç ve susuz çocuklar geliyor gözümün önüne. 

Yine öyle bir gecede, bunaltıcı bir rüyayla uyandım. Kim bilir hangi acı uyandırmıştı beni? Kaldıranın vardır bir bildiği, diyerek doğruldum yatağımdan. Böyle zamanlarda gecenin şerrinden, sabahın Rabbine sığınan annem gelir aklıma. Gözlerini göğe diker, ellerini yukarı kaldırır, aklına gelen bütün duaları sıralardı. Ben de öyle yaptım. Belki dualarım, Gazze’deki çocukların dualarıyla buluşur diye; kalbimden geçen bütün duaları savurdum yerin ve göğün Rabbine.

Ne yemek yemek, ne içmek, ne gezip tozmak, ne alışveriş yapmak keyif vermiyor artık. 

Sadece ağlamak geliyor içimden. 

Bir çizgi film kahramanı gibi bir anda oraya gitmek, 

Filistin’deki çocuklarla şehitçilik oynamak,

Ya da sokaklardaki yıkık binaları umursamadan, araba lastiklerini onlarla birlikte ellerimle itmek, 

Veya yırtık bir leğenin içinde onlarla belli bir yükseklikten aşağı kayıp, kahkahalar atmak isterdim.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Ah Baba! Her şey ne zor! 

Hep öyle çocuk kalabilseydim ama kalmadım, 

Ve bil ki babacığım;

Belki gidip onları oradan çıkaramadım ama 

Elimden gelen ne ise onu mutlaka yaptım, 

Mazluma sırtımı dönmedim,

Acılarına sessiz kalmadım,

Yoklarmış gibi davranmadım, 

Kınayıcıların kınamasından korkmadım, 

İnsanlarında düştüğü çelişkiye düşmedim, 

Mazluma destek oldum, yönümü tayin ettim,

Senin de dediğin gibi;

Cesur oldum babacığım, zulme ortak olmadım...

 







Okumaya Devam Et

27 Şubat 2025 Perşembe

BEN BİR SU DAMLASIYIM


Ben bir su damlasıyım… 

Gökten yere, yerden göğe uzanan bir yolculuğun parçasıyım. Bir araya geldikçe deniz olur, ayrıldıkça toprağa süzülürüm. Var oluşum yaşamın kaynağıdır; yokluğumda hayat solar ve durur. Çünkü ben suyum ve her zerremde hayat taşırım. Ne zaman bir tohuma dokunsam, orada filizlenen bir umut olurum. Tüm canlıların damarlarında dolaşır, varlıklarına güç katarım. Az olduğumda toprak çatlar, nehirler kurur, yapraklar solar. Fazla olduğumda ise taşarım, sel olurum.

Ben bir su damlasıyım…

Şekilden şekile girerim ama özümü kaybetmem. Soğuk beni dondurur, kar ve buz olurum. Ama bu bir son olmaz; güneş doğduğunda tekrar akışkan hale gelir, yeniden yola koyulurum. Sıcaklık beni göğe yükseltir, buhar olurum, havaya karışırım ama er geç tekrar yağmur olup toprağa düşerim. Hiçbir hâlim boşuna değildir; her değişimim bir amaca hizmet eder. Dengeyi koruduğumda yaşamı beslerim ama aşırıya kaçtığımda felakete dönüşürüm.

Ben bir su damlasıyım…

Sürekli bir döngü halindeyim, hareket etmek zorundayım. Hareketsiz kalırsam zamanla kirlenir,  kokar veya varlığımı kaybederim. 

Ve sen, insan…

Oku beni. Çünkü sen de benim gibi olabilirsin. Bazen durgun bir göl gibi sessizleşirsin, bazen coşkulu bir nehir gibi akarsın. Durgun olduğunda dinlemeyi öğren. Ben nasıl gökyüzünü, ağaçları ve martıları içine alıp yansıtıyorsam, sen de sakinken çevreni algılayabilirsin. Çünkü en net görüntü, en az dalganın olduğu yerde ortaya çıkar.

Coşkulu bir nehir olduğundaysa, akmaktan korkma. Düşüncelerini, hislerini paylaş. Su, aktıkça hayat verir. Sen de aktar; bilgini, sevgini, neşeni başkalarına taşı.

Bazen hayat kolaydır, bazen zordur. Ama her hâlinin bir vakti ve kıymeti vardır. Tıpkı benim bazen su, bazen buz, bazen buhar olmam gibi… 

Her şey geçicidir. Önemli olan, bulunduğun yere ve zamana göre en doğru hâli almaktır.

Her mevsimde rahmet ol. İnsanlar sende hayat bulsun. 

İnsanların hayatına sessizce dokun varlığınla iyi gel ve yokluğunda aranılan ol…

Ve unutma, bazen fazlalığın zarar verir. Tıpkı sele dönüştüğümde önüme kattığım her şeyi alıp götürmem gibi, sen de bazen haddinden fazla yük taşırsan kendine ve çevrene zarar verirsin. 

Dengede kal. Azı kurutur, fazlası boğar. Orta yolu bul, akışını doğru yön ver.

Ben bir su damlasıyım…

Hayatın kendisiyim. Akıştayım.

Sen de öyle ol,

Akışta kal,

Su gibi ol...

 


Okumaya Devam Et

10 Aralık 2024 Salı

İNSAN

Şeytan bilmiyordu insana verilen farkındalık ilmini...

ALLAH insanı tanımlama ilmiyle ikramladı ve üstün tuttu.

İnsanı başka bir nesle üstün tutan, RABbin verdiğiydi...

Sonra dünyada bir dönem başladı,

Şeytan nasıl alt olduğunu gördü,

Ve onunla insanı alt etmeye başladı...

Şeytan yanlış tanımladı,

Ve insan ona inandı...

Uzaklaştı RABbinden ve mahrum kaldı ilimden....

Sonra cahil oldu insan...

Ve vesveseler gerçek...

Vesveseler tanım...

Ne acayip...

O gün isimleri sayamayan,

Bugün yanlış sayıp kandıran,

O gün üstünlüğü elinde tutan,

Bugün yanlışa inanıp kanan...

Oysa insan şeytanı aldatmamıştı...

Ona da gerçeği aktarmıştı...

RABbimizin ilmiyle izniyle,

Ve o davete icabet etmedi...

Sonra işler nasıl bu noktaya geldi?

Aşağılanan şeytandı oysa...

Üstün tutulan insan.

İşte...

Aslında cevabı oradaydı,

Üstün kılana yakın olmadan üstün olmazdı insan...

Şeytan...

Yine yanlış tanımladı,

Boş vaad ile oyaladı,

Makamların üstün yaptığına inandırdı,

Bazıları buna inandı...

Bazıları pişman oldu...

Bazıları ise zaten RABlerine secdedeydi...


                     


Okumaya Devam Et

7 Kasım 2024 Perşembe

VADEDİLMİŞ TOPRAKLAR

İnsanoğlu kendine verileni değil, verilmeyeni istiyor.

Verilenler insanın hayrınadır; ancak insan verilenlerin kıymetini bilmiyor.

İnsan yetinmiyor. Kendine verilmeyeni bekliyor, beklentisini yükselttikçe yükseltiyor...

İnsanın gönlü verilmeyende olunca, gözü hiçbir zaman verilenle doymuyor.

Gözü doymayanın gönlü doymuyor, kalbi tatmin olmuyor.

Tatmin olmayan kalp huzur arıyor.

Somutluklarla o huzuru bulacak zannediyor.

Bir beklenti ki alıp başını gidiyor...

İnsan aldanıyor, huzuru beklentiye kavuşmakta arıyor.

İnsan beklentisini gerçekleştirmek için harekete geçiyor.

Beklenti yükseldikçe ona çıkan her yol meşru olmaya başlıyor,

Medeniyetler yıkılıyor, her şeyden habersiz, yıkıntılar arasında dolaşan kuzular keskin nişancılarla vuruluyor, 

Açlıkla ölüm arasında sıkışan masumlara, konserve kutulu bombalar yağdırılıyor,

Soykırım yapılıyor...

İnsan gerçekten çok zalim! Ne yazık ki beklentisine kavuşmak için insan olmaktan çıkıyor...

O kadar inanıyor ki beklentisine kavuşacağına, 

Bunun kendisine vaat edildiğini dünyaya haykırıyor. 

Başkalarını inandırmak için söz veriyor ama sözünü tutmuyor, 

Emanet alıyor ama ona ihanet ediyor ve hep yalan söylüyor. 

O kadar çok yalan söylüyor ki, artık kendi bile sahte ile gerçeği ayırt edemez oluyor. 


Vadedilmiş topraklara kavuşmak için hayatı bir illüzyonda yaşamayı tercih ediyor…

Vadedilmiş topraklar varsa muhakkak onu vaat eden Bir’i de var. 

O, gerçekten insana toprak vadetti: "Her canlı ölümü tadıcıdır" dedi.

İnsan elbet vadedilmiş toprağına kavuşacaktır. 

O gün, bulduğunun umduğundan farkını gören nasıl bir travma yaşayacak?

Ne mutlu verilene şükredenlere!

Ne mutlu verenden razı olanlara!

 




Okumaya Devam Et

24 Eylül 2024 Salı

BOYKOT NE DEĞİLDİR?

Boykot, ilişki bağlarımızı kesmek istediğimiz, düşmanlık yaptığından emin olduğumuz bir topluluğun ürettiği ürünleri satın alıp yakmak, atmak, dökmek değildir.

Boykot bilinçsiz bir öfke değildir… Aksine bilinci açık, ne yaptığını bilen, strateji üretebilen, düşmanına karşı doğru konum almış bir aklın ve duygunun sahibi olan insanların yapabileceği bir eylemdir.

Boykot, bir ırk düşmanlığı değildir. Sorun insan veya topluluk değildir; sorun o insanın veya topluluğun amacındaki kötülük, davranış seçimlerindeki zarardır.

Boykot, zorbalık yapan bir grubun azgın isteklerine, şımarıklığına, kötülükte had geçmesine ket vurmaktır.

Boykot, diğer insanları zorla uymaya zorlayabileceğimiz bir eylem de değildir.

Boykot da bir seçimdir. Ve her insan kendi öyküsünde ilmi kadar, şahitliği kadar, idraki kadar seçimlerinden sorumludur. Ve tabi ki her seçimin nihayetinde bir sonucu vardır. İyi ile kötü, daha iyi ile daha kötü, kararsız ile net, cahil ile alim, düşünen ile ezberci bir değildir; sonuçları da aynı olmayacaktır.

Peki, Boykot Nedir?

Zulmü yapan zalimin beslendiği can damarlarına baskı uygulamaktır. Bu damarların besin kaynakları kesilirse zorba yavaş yavaş zayıflar ve güç kaybeder. Sürekli güç kaybeden her yapılanma gibi onun da bir süre sonra enerjisi tükenir, sağlığını kaybeder, hasta düşer. Ve zorbalığından vazgeçmek zorunda kalacağı bir konuma düşer.

Başkalarının yaşam hakkını, evini, ülkesini, ailesini gasp eden, hırsızlık yapan, tecavüz eden, ölmüş bedenlere bile saygısızlık eden, organlarını çalan, bebekleri ve çocukları öldürmekten çekinmeyen bir toplulukla savaşma konusunda boykot, şahit olan, anlayan, idrak eden, vicdanı uyanık olan her birey veya topluluk tarafından akıllara düşen yavaş, küçük ama süreklilik sağlanırsa etkili bir yöntemdir.

Onların şah damarını kesmeye henüz gücümüz yetmiyor!

Biz de gücümüzün yettiği yere odaklanırız!

Çözümsüz değiliz!

Boykot, en büyük düşmanın kılcal damarlarına zarar veren,

Uygulayıcısına netlik, şeref ve güç katan,

Masuma ümit veren, yalnız olmadığını hissettiren,

Küçük ancak biriktiği zaman büyük yerlere varabilen etkili bir savaş stratejisidir!

Neden Boykot Etmeliyiz?

Kötüler kötülüklerini açıkça ve aşırı yapmaya başladılarsa, iyiler iyilikte aciz ve yetersiz durumdadır demektir…

İyiler yeniden sorumluluk almalı çünkü…

İyi olmak isteyenler ayağa kalkmalı çünkü…

Çünkü sana ihtiyaç var,

Çünkü biz duyarsız değiliz, zorbanın yaptığı zararı ve çirkinliği görüyoruz, duyuyoruz ve hissediyoruz!

Çünkü İsrail ve onun dostları yer yüzünü kötülüğe sevk ettiler ve bunda hadlerini geçtiler…

Çünkü biraz uzaktalar diye onların yaptıklarından gözümüzü çekemeyiz, görmezden gelemeyiz.

Çünkü iyiliği ayağa kaldırmak için bir pay almalıyız!

Çünkü sen YARATICININ yönetici sıfatıyla yer yüzüne gönderdiği en yüksek değersin…

Bazen güç kaybedebilirsin ama ayağa kalmaya niyet ettiğinde desteklenirsin…

Çünkü sen burada kan döküp bozgunculuk yapanlardan değilsin…

Seyirci olmak için de gönderilmedin…

Çünkü biz eğer boykotu küçük görmez ve vazgeçmez isek… daha büyük işler yapmayı da hak edebiliriz.

Çünkü bugün yapabildiklerimizi yaparsak, yarın yapmayı hayal ettiklerimiz için yeterli olmayı hak edebiliriz.

Çünkü zalimin yaptıklarına karşı sessiz ve duyarsız kalırsak kötülüğe onay verenlerden olmuş oluruz.

Çünkü bir damla suyun Nemrut’un kötülüğünü söndürdüğünü biliyoruz. Çünkü o damlanın da Nemrut’un da sahibini tanıyoruz.

Çünkü nice azların nice çoklara üstün geldiğini duyduk ve emin olduk…

Çünkü nice az olan doğru, nice çok olan yanlıştan üstündür, şahidiz…

Boykot ediyoruz!

Onların Mallarını,

ticaretlerini,

kötülüklerini,

zulümlerini,

boykot ediyoruz!

Nasıl Boykot Edebiliriz?

Boykot için hassas bir irdeleme, doğru bir seçim ve sakınmada netlik gerekiyor…

Boykot etmek istediğimiz ürünlerin çoğu, birçoğumuz için, kullanmadığımız veya az kullandığımız ürünler değildir. Aksine özellikle gıda, içecek, temizlik, ilaç ve kırtasiye konularında hayatımıza nüfus etmiş, alışkanlık olmuş hatta bazıları bağımlılık boyutuna gelmiş, vazgeçemediğimiz ürünlerdir. Bu sebeple boykota karar vermek ve uygulamak zordur. Bizi motive edebilecek üst sebepler olması gerekir ki zorluğuna rağmen bu mücadeleye cesaret edebilelim.

Peki neden boykot etmek konusunda geri dururuz?  
Nedir bizi kaygılandıran şey?

1-Tat Eksikliğinin Özlemini Sürekli Yaşayacağını Zannetmek

Tüketiciler için belirli bir süreden sonra yediği, içtiği ürünler, sürekli kullanıldığında, beğendiği bir tada dönüşmeye başlar. Kişi bu tadı “Güzel” olarak kodlar. Ve benzer ürünü farklı bir elden tükettiğinde yeni tadı yabancılar ve alışık olduğuna geri dönmek ister. Ancak adaletli olmamız gerekiyor; tabi ki uzun zamandır tükettiğimiz bir şeye verdiğimiz beğeni puanıyla, ilk defa tüketeceğimiz ürün, kısa vadede birbirine denk olamaz. İçerikte kullanılan malzemeler benzer olsa da kıvam miktarları farklı olabileceği için detayda tat farklılıklarının olması olası bir sonuçtur.

Ve bundan önce,

“Güzel” olarak tanımladığımız ürünün de yabancısıydık. Ondan lezzet almayı öğrendik. Alışkanlıklarımızın değişebilmesi ve yeni tatların beğendiğimiz seviyelere gelebilmesi için zamana, netliğe ve sürekliliğe ihtiyacımız var.

Bize düşen,

-Somut bir tüketimden neden vazgeçtiğimizi hatırda tutmak,

-Daha üst seviyede kazançlar için detayda somut kayıplar verebilmeyi göze alabilmektir.

2-Ekonomik Kaygılar

Tüketici alışkanlıklarından dolayı işletmeler çoğu zaman onların beğenilerine göre konum alır. Tedariğini, en çok ve sık tüketilen ürünlere göre yapar. Popüler olmuş ürünlerin satışından vazgeçebilmek de cesaret ister. İşletmeler eğer piyasaya hakim olmuş bu ürünleri kaldırırlarsa müşteri kaybedeceklerini düşünürler. Müşteri kaybı, gelir kaybı demektir. Bu sebeple boykota girmeye çekinirler. Oysa gerçekte müşteriler yok olmaz, sadece farklılaşırlar. O ürünlerin alıcısı olan kitle gider, yerine alternatif ürünleri tercih eden müşteri kitlesi gelir. Yani sadece bir yer değiştirme olur. İşletmeler, bu yer değişikliğinden kaynaklı, azalan müşterilere bakar ve bunun sürekli olacağını zanneder. Bu yüzden daha fazla kayıp yaşamamak için boykotu kırıp geriye dönebilirler. Ancak bu bir geçiş dönemidir. Bizler o ürünleri dükkanlarımızdan kaldırırken, o ürünleri ısrarla isteyenleri de kendimizden uzaklaştırmış oluruz. Masuma zorbalık yapanları, soykırım suçu işleyenleri destekleyen firmaları beslemekte ısrar eden bir müşteri kitlesini de kendimize yakıştırmayız. Aslında bizler boykot ile aynı tarafta durduğumuz, aynı yöne baktığımız müşterileri hak ederiz. Tabi ki bu dönüşümün bir bedeli vardır. O yüzden geçiş döneminde niyetimizde kararlı ve net olmalıyız. Anlık kayıplara veya geçici olarak tercih edilmemenin verdiği baskılara sabretmeliyiz.

3-Alternatif Bulamamak / Alternatifleri yetersiz bulmak

Boykot ürünlerini uzun süreden beri kullanıyor olabiliriz. Kalitesini beğeniyor olabilir yerine alternatif bulamadığımız için bırakmak istemiyor olabiliriz. Seçeneksiz kalacağımızı düşünmek bizi boykottan alıkoyuyor olabilir. Oysa, her sonucun gerçekleşmesi için önce bir seçim yapmış olmamız gerekir. Yani bizi tatmin edebilecek alternatif ürünlerle karşılaşmayı hak etmek için önce zıddından net bir şekilde vazgeçmiş olmamız gerekir. Hayat aynı anda iki zıt yönü bize vermez. Ürünleri kaliteli bile olsa ancak zalimlere sırtımızı döndüğümüzde, yüzümüzü de doğruya ve gerçeğe dönmüş oluruz. Ve bu sayede yüzümüzü döndüğümüz yerin imkanlarıyla karşılaşma hakkını hak etmeye başlarız. Sadece bir süreliğine netliğimiz sınanır. Bu evrede baskı yiyebilir geçici bir süre seçeneksiz kalabiliriz. İşte burada amacımızdan şüpheye düşmememiz, netliğimizden taviz vermememiz düğümü çözer. Ve bir süre sonra da seçeneksiz olmadığımızı görebileceğimiz süreçleri deneyimleriz.

4-Karşılıksız kalacağını zannetmek

Bazen çoğunluğun karşısında azınlık bir durumda kaldığımızda başarısız olacağımızı düşünebiliriz. Çoğunluğun üstün geleceğini, azınlığın yapıp ettiklerinin bir şeyleri değiştirmeyeceğini zannedebiliriz. Oysa hayatta sayıca çok olan değil, gerçeğin ve doğrunun yanında yer alan üstün gelir; sayıları az bile olsa… Yaptığımızın doğru olduğundan eminsek, yanlışın karşısında olduğumuzdan şüphemiz yoksa… O zaman kaybetmemiz de mümkün değildir.

5- Kınayıcıların kınaması

Satışlarını kestiğimiz boykot ürünlerinden dolayı bazı müşteriler bizi eleştirebilir, alay edebilir, bu yaptığımızı gereksiz bulabilir. Bu kadar büyük bir suça karşı insanların payına duyarsızlığın düşmesi ayrıca üzücü bir durumdur. Bu dehşetli kötülüğü hissedemeyenler ile bu kötülüğü durdurmak için gücü ölçüsünde sebepler ortaya koyanlar aynı yönde, aynı yerde değildir.

Bu öykünün rolleri vardı ve herkes kendine bir rol seçti. Bizim rolümüze mazluma destek olmak düştü. Kimilerine ilgisizlik… Kimine de boykota engel olmak… Onlar rolünün gereğini yapıyor…

Biz de…

Çözüm Nedir?

1-Tüketim alışkanlıklarımızı lehimize olacak şekilde değiştirmek

Yerli ve milli ürünlere yönelmek bir çözüm olabilir ancak bundan daha iyisi bedensel gücümüz için değerli ve güçlü besinler ve içecekleri tüketmektir. Asitli bir içeceği tercih etmek yerine içerisinde ne olduğunu bildiğimiz, koruyucu ve katkı maddesi olmayan ürünleri hayatımıza alabiliriz.

Boykot seçeneksizlik getirmez. Aksine seçenekleri görmemizi kolaylaştırır. Çünkü bundan önce hiç düşünmeden hayatımıza aldığımız tüketim alışkanlıklarımızı tekrar düşünmemize neden olur. Bunu fırsata çevirmek bizim elimizde, tekrar düşünürken zararlı olan tüketimlerimizi zararlı alternatiflerle değiştirmek yerine faydalı olanlarla değiştirebiliriz.  

2- Netlik ve Süreklilik

Zalimin zulmü normalleşse de herkes tarafından kanıksansa da zulüm zulümdür. Devam ettiği sürece yanlıştır, zararlıdır, zorbalıktır. Kimse artık o zulmü dile getirmese de gündem edilmese de zulüm zulümdür. Hatta böylesi daha acıdır. O nedenle boykot bir süre değil sürekli yapılır.

İnsanın hamlesine süreklilik getirebilmesi için motivasyonunu kaybetmemeye ihtiyacı vardır. Yani popüler kültür, anlık acı bizi boykot için motive edebilir. Ancak konunun gündemden düşmesiyle motivasyonumuz da düşerse hamlemize devam edemeyiz.

O nedenledir ki yazımızın başında bir insan neden boykot eder, detaylıca açıklandı. Çünkü detayda sebepleri olan insanlar, motivasyonlarını koruyabilirler.

Boykot bir yaşam stili değişikliği getirdiği için bu motivasyona ihtiyaç duyarız. Çünkü sevdiğimiz şeylerden vazgeçerken o motivasyon bize güç verir.

İstedikleri sonuç için net davrananlar, sebeplerini iyi bilenlerdir.

 

 

 


 

 

Okumaya Devam Et

31 Ağustos 2024 Cumartesi

HÜZÜNLÜ TEBESSÜM

“İnsan ağlarken güler mi?” diye geçirdi içinden Ceren. Yaşlı gözlerini silerken aynadaki tebessümüne bakıp hayret ediyordu. Son zamanlarda başından geçen olaylar onu iyice bunaltmıştı. İçinde tutamadığı hüznü gözyaşlarıyla akmaya başlamıştı. İş yerinde uğradığı haksızlık, arkadaşlarıyla yaşadığı anlamsız tartışmalar, erkek arkadaşından ayrılışı… Hepsi çok üst üste gelmişti. Dertliydi ama kime ne anlatacaktı? Sanki dünyadaki en yalnız insandı. Böyle hissettikçe kabuğuna çekiliyor, hiçbir şey yapmak istemiyor ve daha çok üzülüyordu.

Ceren bu duygusal atmosferden çıkmak için eline kumandayı aldı. Hangi kanalı açsa akşam haberleri bülteni geçiyordu. En son ne zaman haber izlediğini düşündü. O kadar kendiyle, dertleriyle meşguldü ki, dünyada olup bitenlere yabancı kalmıştı. Kendini mutlu etmek için güzel bir yemek yemişti. Ama yine de mutlu değildi. Şimdi de en sevdiği tatlıyı sipariş vermiş, dizisi başladığında abur cubur eşliğinde onu yiyecekti. Daha bir saat vardı, o zamana kadar haberlere göz atmaya karar verdi.

Haberler Gazze’den bahsediyordu, kendi öz vatanında topraksız kalmış insanlardan. Evleri yıkılıyor, toprakları çalınıyor, çocukları öldürülüyordu ve bunlar sadece haberlere yansıyan kısmıydı. Belli ki, görünenin arkasında görünmeyen daha çok şey vardı. Bunları izlerken geçmişe dönmüş, çocukluk arkadaşı Selin’i hatırlamıştı. Selin’in babası gönüllü hekimlik yapar, zaman zaman başka ülkelere gider ve orada ihtiyaç sahiplerine yardımcı olmaya çalışırdı. Ahmet amca sık sık Filistin ülkesinden ve Gazze şehrinden bahsederdi. Çocukken dinlediklerini anımsadı. Sosyal medyada gördüğü boykot çağrılarının ne demek olduğunu şimdi anlıyordu. Küçücük bir alana sıkıştırılmış, üzerlerine bomba yağdırılan milyonlarca insan açlıkla mücadele ediyordu.

Yalnız kalan, daha doğrusu yalnız bırakılan kimdi?

Nasıl bir dünyaydı bu?

Neden kimse engel olmuyordu?

Ceren insanlık dramına kayıtsız kalmak istemiyordu. Kendi yapabileceklerini düşündü. O sırada zil çalmıştı ve en sevdiği tatlısı kapısındaydı. Paketi alırken içten içe utandı ama bir yandan da iyi hissetmeye başlamıştı. Çünkü yapabileceği bir şeyler vardı. 

 

Ceren tek olabilirdi ama yalnız olmadığından emindi artık. Başkasının acısını hissediyor, başkasının derdiyle dertleniyordu. Uzun zamandır hissetmediği bir aksiyon duygusunun verdiği lezzet Ceren’e iyi gelmişti. Sessiz kalmayacaktı. Yapabileceklerinden başlayarak insan olma erdemini gösterecekti.
Aynaya döndü, gözleri yaşlıydı. Ama bu yaşlar kendi derdinden büyük derdi olanlar için akıyordu. Gözyaşlarını silerken şükrediyor, şükreden kalbinin huzuru yüzüne hüzünlü bir tebessüm katıyordu… 

 

 



Okumaya Devam Et

8 Ağustos 2024 Perşembe

ÖLÜMÜN ANLATTIKLARI

 

Yıllarca emek verdiği, sevdiği, canı,

Nasıl bir anda terk etti bu hayatı…

Halbuki çocuklarından önce giderdi anneler,

Biliyordu elbette bu acıyı tadan bazılarını…

Ama kendine konduramamıştı.

Öyle donuk ve bir yandan düşünceli,

Dikti gökyüzüne gözlerini,

Evladı gitti, yüreğinde bir kor ateş,

Ama çok şükretti…

Hayat ona bir evlat,

Ve beraberinde çok mutlu günler vermişti.

Sonra düşündü;

Acaba neye “hep” sahip olabiliyorduk ki?

Her şey ama her şey,

Geliyordu ve gidiyordu.

Dünya var olduğundan beri,

Aksini ispat edebilen yoktu…

Güneş geliyor ve akşamına terk ediyordu tüm memleketleri,


Mevsimler geliyordu,

Kimi çiçeğiyle, yağmuruyla,

Kimi karıyla, soğuğuyla,

Ve yine gidiyorlardı.

Hiç kalan olmamıştı bu dünya üstünde…

Varlığıyla nam salan Karun’un da,

Ateşiyle korkular saçan Nemrut’un da,

Örtmüştü üstlerini bir avuç kara toprak.

Sadece kötüler mi gidiyordu?

İyiler de gidiyordu onlar gibi…

Hayvanlara bile söz geçiren Süleyman,

Alemi güzelleştiren Muhammed'de,

Ardında bırakıp bu dünyayı gitmişlerdi.

Çok sevdiğimiz sakladığımız,

Annemizin, çocukluğumuzun yadigarı,

Kazağımızı bile güveler yiyordu.  

En sevdiğimiz fotoğrafların rengi soluyordu.

Aslında ne çok işaret vardı,

Hayatta bir şeye bel bağlanmayacağına dair…

Bu hayattaki, dünya üzerindeki,

Her şey ama her şey geçiciydi.

Bir “an” vardı insana, yaratılana verilen,

O “an” bitince hepimiz gidiyorduk.

Madem gidiyorduk,

Ve madem götürebildiğimiz hiçbir şey yoktu.

İnsan ne diye yaşardı bu hayatı?

 

Aslında duymuştu bazı kadim bilgiler,

Büyüklerinden anlatılagelmişti hep,

Ama bu sefer kendisi gerçekten idrak ediyordu.

İnsana bir hayat verilmişti,

O hayatla beraber süre verilmişti,

Bu sürenin içinde birçok problem verilmişti,

İnsanın bu hayatta kazanabileceği tüm varlıklar,

Onu bir bir terk ediyordu;

Malı, mülkü, çocuğu, makamı…

Bu hayatta kazanabileceği ancak ve ancak iyiliklerdi,

Bu somut diyardan, o soyut diyara götürebileceği…

Sonra yine evladını düşündü…

Çok şükür, sonsuz şükür ki

Onu da iyi bir ruh, iyi bir ahlakla yetiştirebilmişti.

Bu geçicilikler aleminde bu kadarını,

Yaşayamayanlar da vardı...








Okumaya Devam Et