KARDEŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KARDEŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2025 Cumartesi

YUSUF'TU ONUN ADI

Yusuf'tu onun adı... 

Kardeşleri vardı, yaşlıda babası... birde onu çok seven halası...

Bilmiyordu henüz kardeşleri tarafından kuyuya atılacağını...

Ve bilmiyordu bir gün o kuyudan çıkıp devlete bakan olacağını...

Bilse insan başına bir bir gelecek şeyleri, 

Sabır gösterebilir miydi?

Duyguları artarak doğru yapayım derken, hatalara sürüklenmez miydi?

Yusuf'tu onun adı...

Kardeşleri arasında bir yarış vardı...

O yarışı kazanmak için onlara göre her şey mübahtı...

Hırs vardı, sonuç isteği vardı, andaki kârı hesaplamak vardı,

Yusuf'tan ise bunların hepsi uzaktı...

İnsan hırsla nereye kadar yaşayabilirdi ki?

O sonucu elde edeceğim derken, yakıp yıktığı sebepleri görmeden,

Anlık kazanç için kendini ikna ederken,

Nerede başarıya ulaşabilirdi ki?

Yusuf'tu onun adı...

Bir gün kuyuya atıldı...

Günler günleri kovaladı...

Kuyudan çıkmaya çalışmadı,

Kuyudan çıkartacak olanı ikna etmeye yoğunlaştı...

İnsan düştüğü kuyularda çırpınırdı oysa, 

Duyurmak için sesini insanoğluna...

Peki nereye kadar, kaç gün kaç saat yeter ki bu sesi duyurmaya?

Hele ki çözüm insanın insiyatifine kalmışsa?

Yusuf'tu onun adı...

Bir gün kuyudan çıkarıldı...

Belli ki kuyudan çıkaracak olan artık iknaydı...

Öyle iknaydı ki, kuyudan sonra sarayla ikramladı...

Peki insan hangi kuyusundan kurtulmaya çalışmadı ki bu hayatta?

Hangi kuyusunda yoğunlaştı iknaya?

Hangi kuyusunda sabrı vardı Yusuf'un sabrı kadar?

Hangi kuyudan memnundu, "RABbim halimden haberdar!" diyecek kadar?

Yusuf'tu onun adı...

Saraydan sonra zindanlarda bulunan...

Biri çıkar gerçeği söyler diye yıllarca sabrını koruyan...

Unutulup zindanda bırakılan, yine de oradan kurtulmaya çalışmayan...

İnsan hangi zindandan memnun oldu ki hayatında?

"Burası benim için, diğer yanlışlardan daha hayırlıdır!" diyecek kadar?

Yusuf'tu onun adı...

Bir gün zindandan çıkarıldı...

Sabrı onu yüksek mevkiye taşımıştı...

Güç eline geçince merhameti bırakmayandı o,

İhtiyacı olanın ihtiyacını giderendi o,

Adaleti koruyandı...

Peki ya insan, ne zaman güç eline geçince merhametli oldu ki?

Ya da adalet için savaştı?

Sahi adalet ne demekti insan için?

Ya da merhamet?

Yusuf'tu onun adı...

Kokusuna hasret babası olan...

Bulunduğu devleti koruyan, ileriye taşıyan...

Doğru ve güzel davranışlarıyla ilmi hak eden,

Aldığı ilimle dününden daha iyi olan,

Danışılan...

Peki ya insan?

Var mı doğru ve güzel davranan?

İyilerden olan?

Düştüğü zindanı ilimle çepeçevre saran?

Yusuf'tu onun adı...

Bir amacı olan...

O amaca yönelik davranışlar yaparken,

Düştüğü kuyudan çıkıp devlete hükümdar olan...

Yusuf'tu onun adı...

Peki ya şimdi, var mı Yusuf olan?














Okumaya Devam Et

2 Ağustos 2025 Cumartesi

FARKLILIKLAR


Kaç kere yazıp yazıp sildi mesajı. Bir sürü bir şey yazmıştı ama yine de gönder tuşuna basamıyordu. İç sesi ona söyle de rahatla derken, bir taraftan da yanlış anlaşılacağının korkusu vardı içinde. Ne yapmalıydı, nasıl hareket etmeliydi? Susmak mı yoksa konuşmak mı fayda verir bir türlü karar veremiyordu...

Zaten oldum olası kararsız bir insandı Nergis. Sanki ne yapsa tersi doğru gibi geliyordu; tersini yapsa bile. Nergis karar almakta zorlandığı gibi, aldığı kararların arkasında durmakta da zorlanıyordu. Hep birilerinden onay alma ihtiyacı hissediyor, kendini yanlışı seçmekte usta olarak görüyordu. Hatta bazen bir konu hakkında seçim yapıp karar vermesi gerektiğinde nasıl olsa ben yanlışı seçerim diye diğer seçeneği istemese de tercih etmişliği vardı. "Niye böyleyim ben?" diye düşündü. Başkaları için kolay olan şey, onun için çok zordu. Çocukken bile annesi bir elbise seç dediğinde bile zorlanırdı. 

İnsan neden seçim yapmakta zorlanır? 

Neden doğru karar alamaz ki? 

Davranışlarına bir türlü anlam veremiyordu. Oysa kardeşi Zerrin hiç de onun gibi değildi. Bir şeye karar verdi mi uygulardı. Onu yolundan döndürmek, ikna etmek zordu. Ben yaptım oldu derdi. Aynı anne babanın yetiştirdiği iki kardeş bile ne kadar farklıydı. Hal bu ki; aynı yemeği yemiş, aynı odada uyumuş, aynı kıyafetleri çoğu zaman giymişlerdi. Ama yine de olaylara karşı tepkileri, seçimleri, davranışları farklıydı. Zerrin, kararsızlıklarından dolayı Nergis’i devamlı eleştirirdi. Nergis’ de Zerrin’e kafanın dikine gidiyorsun diye hep kızardı. Ne kadar farklı olsalar da, zaman zaman tartışsalar da aralarında ki kardeş bağı onları bir arada tutuyordu. İnsanın canından kanından birini idare etmesi kolaydı da dışarıdan birini idare etmesi zordu. 

Erkek arkadaşı Erdinç’ de tıpkı kardeşi Zerrin gibiydi. Kaç kere tartışmışlardı. Son görüşmelerinden sonra Nergis baya kötü olmuştu. Yine onun kararsızlığından dolayı atışmışlardı. Şimdi ise kendini ifade etmeye çalışan mesajı yazıp yazıp siliyor, gönderip göndermemek de kararsızlık yaşıyordu. "Ben bile kendimden sıkıldım, başkası nasıl beni idare etsin ki?" diye söylendi. Nasıl olacaktı, nasıl değişecekti? İşe nerden başlamalıydı bilemiyordu.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; İnsanların birbirinden farklı özellikleri vardır. İnsan ancak farklı olduğunu bildiğinde, farklılıkları kabul ettiğinde hem kendini hem de karşısındakini tanır. Farkı fark etmek, farklı olanı kabul etmek, farklılıkları yönetmek ise ancak insanları tanımakla mümkündür.





 

Okumaya Devam Et

21 Aralık 2024 Cumartesi

NEREDE O GÜZEL GÜNLER?

Nasıl da geçmişti onca zaman? Sık sık geçmişi hatırlıyordu Nesrin. Eski günleri hatırladıkça mutlu oluyor, özlem duyuyordu o günlere. Peki, neydi bu kadar geçmişe özlem uyandıran? Eski günler miydi gerçekten güzel olan? Yoksa şimdiki zamanın tadı kalmadığı için mi eski günleri daha çok anıyordu insan?

Aslında şimdi daha çok imkâna sahipti. Güzel bir mesleği, düzenli bir kazancı, evi, arabası her şeyi vardı dışardan bakılınca. Eşiyle ve çocuklarıyla birlikte rahatça geçinip gidiyorlardı. Ama şöyle bir hayatına baktığında sürekli bir koşturmaca, yetişmeye çalışma, bitmeyen işler… Ve yorgunluk. Kısır bir döngü oluşmuştu sanki. Ev, iş, çocuklar… Hayatı bu döngüden ibaret olmuştu. Nasıl kıracağını bilmiyordu bu döngüyü. Azıcık bir şeyler aksayacak olsa her şey birbirine giriyordu. Ne ilginçtir ki çevresindekilerden de benzer şeyler duyuyordu. Herkes yetişmeye çalışıyordu bir yerlere, bir şeylere… Herkes bir koşturmacanın içindeydi ve yorgundu…

Eski günleri düşündüğünde, çocukluğunda zaman geçmek bilmezdi sanki. Mahallede her yaştan çocuk akşam ezanına kadar sokakta oyunlar oynar, eve gelince tüm gün oyun oynamanın verdiği keyifli bir yorgunlukla rahatça uykuya dalardı. Onlar oyun oynarken anneler de sokakta oturur, sohbet eder keyifle demledikleri çayı içerlerdi. Acıkınca ekmek arası yedikleri peynir, zeytin nasılda lezzetli olurdu. Akşam babasının işten eve gelmesini dört gözle beklerdi. Babası eve gelince her şey tam olurdu sanki. Birlikte annesinin yaptığı lezzetli yemekleri yemek, aynı sofrada birlikte olmak paha biçilmezdi.

Ne çok şey vardı eskiye dair özlem duyduğu… Eski ramazanlar nasıl da güzeldi. Sahurda davulcunun sesiyle mahallede evlerin ışıkları bir bir yanardı. Ev halkı olarak birlikte uyanıp sahurlarını yaparlardı. İftara doğru evdeki yemek kokuları dayanılmaz bir hal alır, dakikaları sayarlardı. İftar saatine yakın komşudan gelecek bir kap yemek merakla beklenirdi, acaba ne gelecekti bu akşam komşudan? Gelen bir kap yemek sofrada yerini alır, akşam ezanıyla birlikte orucunu tamamlamanın verdiği huzur ile şükrederek açılırdı oruçlar. Ezanın yanı sıra top sesini duymaya çalışmanın keyfi de bir başkaydı.

Ya bayramlar… Tam bir bayramdı çocukluğunun bayramları. Günler sayılırdı ne zaman gelecek diye, bayram gibi bayram olurdu o gün geldiğinde. Evde hazırlıklar yapılır, bayramlıklar özenle hazırlanırdı. Bayram temizliği yapılır,  gelecek misafirlere özenle ikramlar hazırlanırdı. Mahallede kapı kapı dolaşıp büyüklerin elleri öpülür, şeker kolonya ikramıyla karşılanırlardı. Bayram harçlığı almak ise çok kıymetliydi. "Ah o eskinin bayramları, nasıl özlem duymaz ki insan o günlere?" diye iç geçirdi Nesrin.

Güzel günlerdi… Arkadaşlıklar, komşuluklar, akrabalık, kardeşlik, aile… hepsi bambaşkaydı. Güven vardı insanlar arasında, bilirdi insan sıkışınca yardımına koşacak birilerinin olduğunu. Yardımlaşmak, ihtiyaç görmek ve ihtiyacının görüleceğini bilmenin verdiği güven, huzur başka hiç bir şeyde yoktu. Büyüklere saygıyı, hürmeti öğretirdi aileler çocuklarına, kıymetliydi evin yaşlıları. Yaşlılar da eski günlerden bahsederdi o zamanlar, onlarda kendi özlemlerini paylaşırlardı. Dedesinden çokça duyardı “Ah o eski bayramlar nerde?” diye. Şimdilerde kendi söyler olmuştu “Ah o eski bayramlar nerde?”

Aslında çok da değil yirmi beş, otuz yıl öncesiydi çocukluğu. Peki, bu kadar zamanda bunca şeyin değişimi nasıl olmuştu? İmkânlar artmıştı ve insanların daha rahat bir yaşamı vardı eskiye göre ama tat yoktu, keyif yoktu. İnsanlar keyif alabilmek için tüketimin peşinden koşup duruyordu. Alışveriş merkezleri insanlarla doluydu. İhtiyacım mı, değil mi? diye bakmadan alışverişler yapılıyor, mutlu olmaya çalışılıyordu. Sık sık eve yeni bir eşya giriyor, yeni çıkan ürünler evlerde yerini alıyordu hemen. Tatil planları, daha büyük bir ev, arabanın daha üst modeli, gidilen lüks mekânlar, son model telefonlar, teknolojik aletler… Lakin tüm bunlar anlık mutluluklardı.  İnsan sahtenin peşinde, tükettikçe tüketiyor mutlu olacağını sanıyordu. Sahte ile gerçek iyice birbirine karışmıştı…

İnsanların imkânları artmıştı ama gerçekten uzaklaşmışlardı. Sahtenin ardında bir tüketim toplumu haline gelinmişti. Tüketim toplumunun dayatması ile insanlar oradan oraya koşturuyor ama yetişemiyordu ve bu döngüden çıkmaya çalışmak gerçekten zorluyordu. Herkes yoğun, herkes yorgundu. Bunları düşünürken yaşadıklarını daha iyi anlamaya başladı Nesrin. “Basit yaşamalı” diye düşündü. Mutlu olmak için bunca kargaşaya, koşturmaya hiç gerek yoktu aslında. İnsan sürekli imkânlarını artırmaya çalışmadan, sürekli bir şeylere sahip olmak için çabalamadan, sahip olduklarıyla mutlu olabilirdi. Bu döngüyü kırmak mümkündü ama görebilene, yaşadıklarını irdeleyebilene...

Her şey çok daha güzel olabilirdi, tıpkı eski günlerde olduğu gibi…

O zaman her yolun atılan o ilk adımla başladığı gibi, Nesrin’ de başlamaya karar verdi. Bu karar ile birlikte üzerinden ağır bir yük kalkmıştı sanki. Hafiflediğini hissetti. Bir kez daha anladı ki insan kendi yapıp ettiklerinin sonucunu yaşıyordu. İrdeleyerek doğru sebepler oluşturmaya çalışmaktı yapılması gereken… Doğru sebepler oluşturarak doğru sonuçlar yaşamak için çabalamak ne kıymetliydi. Dalıp durduğu o eski günleri düşünürken güzel çıkarımlar yapmıştı kendine. Geçmişe, o güzel günlere gülümsedi ve uzun zamandır hissetmediği umutla geleceğe, gelecek güzel günlere baktı. Doğru adımlar atmaya, doğru sebepler oluşturmaya hazırdı.

...

İnsanların çoğu, imkânlarını artırarak mutlu olacağını zanneder. İmkânlar arttıkça insanların mutlu olacağını sanması ne büyük yanılgıdır. Aslında herkes kendi yapıp ettiğinin sonuçlarını yaşar, sonrada niye bu benim başıma geldi der. İnsan yaşadıklarını irdeleyerek çıkarımlar yapabilir, sahteyi ve gerçeği ayırt ederek, doğru sebepler oluşturarak daha doğru sonuçlar yaşayabilir.



Okumaya Devam Et

17 Eylül 2024 Salı

EVETÇİ BEN:)


Evvet...

Sorulara karşılık olarak kullanılan, öyledir anlamında, doğrulama ya da onama bildiren bir sözcük. “Evet” cümleyi pekiştirmek içinde kullanılan, kendi düşüncesi olmayan "Ben de katılıyorum evet, evet ondan" dediğimiz. Bazen de dalkavukluk, evet efendimci olmak da olsa, insanların hayatında birçok kelimeden fazla kullandığı bir sözcük. Dört harften oluşan, bir çok duygunun özeti. Aslında önemli anların tanığı…

-Benimle evlenir misin?

-Evet, evet, evet… 

Çok güçlü çıkan evetler, sevinç, mutluluk yüklü.

-Emin misin kızım boşayacak mısın bu adamı?

-Evet... 

Sessiz, üzgün, pişmanlık içeren…

Aynı cevap, iki farklı duyguyla yüklenen.

-Anne dondurma alabilir miyim?

-Evet çocuğum…

-Hatun akşam yemekte bir karnıyarık yapar mısın?

-Evet canım yeter ki sen iste…

-Abla ya bu hafta sonu hanımla şehir dışına kaçalım diyorum, çocuklara bakar mısın?

-Evet kardeşim...

Evet anne, evet baba, evet çocuğum, evet arkadaşım, evet, evet, evet…

Ve o kadar çok evet demişim ki, hem de ne kadar çok…

Kimse kırılmasın dedikçe kırılmışım..

Kimse yorulmasın dedikçe yorulmuşum…

Kimse üzülmesin dedikçe üzülmüşüm…

Herkesi mutlu etmek istedikçe mutsuz olmuşum meğer… Evetin yorgunluğu deseler, vücut bulmuş hali olarak ben! Hayatımda ötelediğim, önceliklerim, vazgeçtiklerim, bazen işte, bazen de ailemde, bazen birine verdiğim sözde, bazen kendimden. Yapmak istediğim o anda uygun olmadığım halde hayır diyecekken evet dediğimde ne kazanıyorum ya da neyi kaybediyorum. Neden hayır diyemiyorum? Evet gibi hayır da var aslında… Düşündükçe kendime kızdığım bu huyumun sebebini buldum sonunda:) Meğer sebebi sağ loblu olmakmış. Nerden mi biliyorum? Kızımın elimden tutup götürdüğü bir seminerden.

 “Anne tam senlik, yok suratsız, yok çok cıvık, yok çok sade, yok çok renkli aman ne de çok konuşuyor diye sürekli söylediğin şeylerin nedenini öğrensen mi acaba?” deyip beni götürdüğü..

Neden bazılarımız evet çok kullanırken, bazılarımız hayır kelimesini çok kullanırmış? 

Bazı insanlar neşelendirmek için uğraşırken bazıları da ciddiyete davet edermiş. 

Biri için sevgi olmazsa olmaz, bazıları içinde saygı olmadan olmaz. Neden?

Hayatın benim için hep bir anlamı vardı ama şimdi daha farklı boyut kazandı. Farkındalık oluştu, bakış açım değişti. Sınırlarımı koruyorum artık ve artık Kim Kimdir? biliyorum. Bu yüzden Kim Kimdir? herkese naçizane tavsiyemdir...

 


Okumaya Devam Et

7 Eylül 2024 Cumartesi

SANA SELAM OLSUN İNSAN KARDEŞİM

Filistinli bir annenin feryadı ile doğdu bir sabah güneş, 

Bir babayı hedef alan bir kurşunla ışıdı etraf.

Bombalanan bir çocuğun çığlığı böldü tüm gece korkuyla ağlayan bir başka çocuğun sesini,

Bir dedeye kaldı yetimleri ve öksüzleri sırtlanıp güvenli bir alana yalınayak yürümek.

Bir kimsesize kaldı Filistin’de kimsesiz kalanları sahiplenmek... 

Bir hastane bombalanırken öldü yaşatmaya çalışan bir doktor,

Aş evi yok edilirken öldü açları doyurmaya çalışan biri.

Annesinin cansız bedeni başında “lütfen ölme anne” diye ağladı bir minik yürek, 

Bakıma muhtaç bir nene baktı kolunu, bacağını, anasını, babasını kaybetmiş bir evlada.

Bir bebek doğdu karanlık gecelerden birinde, babası önceki gün şehit edilmiş.

Bir bebek doğdu işgal altında bir gün, annesi birkaç gün sonra şehit edilecek... 

Oyuncak taşırken zorlanacak birkaç minik el yiyecek taşıdı, gökyüzünden paraşütle bırakılan.

Yolda dökülen unları topraktan ayırmaya çalıştı günlerdir aç susuz olan bir minik beden.

“Sen benim ruhumun ruhusun” diye ağladı bir dede, kollarında cansız bir bedenle,

Kalanlar şehitçilik oynadı ölenlerin ardından...

Dünyanın başka bir yerinde bir dükkana girdi bir kadın, 

Elini içmeye alıştığı o içeceğe uzattı,

Susuz bir anneyi düşünerek vazgeçti.

Markette çok temiz yıkayan deterjanın başına geldi alışveriş yapan bir baba,

Kucağında yavrusunun bedenini taşıyan babayı düşündü vazgeçti.

Torunu mutlu olsun diye şeker alacakken bir dede,

“Ruhunun ruhu” geldi aklına vazgeçti.

Son model arabasına yakıt alacakken bir genç,

Kapkaranlık gecelerde bombalarla aydınlanan şehri düşünüp vazgeçti.

Spor ayakkabısı eskiyen biri, yalınayak güvenli bölgelere yürüyenleri düşünüp vazgeçti.

"Sen bunu almayınca mı bitecek Filistin’de savaş?" dedi birileri. 

Boykota katılan herkes biliyordu belki bir içecekle, ayakkabıyla, şekerle, yakıtla son bulmayacaktı ama öyle başlamıştı. Yerli ürünlerden ufak ufak vazgeçilmiş, zalimin ürünleri yavaş yavaş işgal etmişti herkesi. Önce ticari olarak tüm dünyayı, sonra da Filistin’i işgal etmişlerdi. İşte şimdi de bir yerden başlama zamanıydı. Dünya bu kadar net ayrışmışken artık bir sakız kadar bile olsa zalime destek olmama zamanıydı. Zira âlemde insanların “benim yapmamamla ne olacak?” düşünceleri olmasa zalimin bunca zulme gücü de olmayacaktı.

Boykot ne demekti?

Boykot ürünü almamak zalime ben senden değilim demekti. Mazlumun yanındayım demekti.  Kıyafetlerimizin temiz olması cansız bir bebek bedeninden önemli değil demekti. O içecek susuz bir Filistin’liden önemsiz demekti. O ayakkabı yalın ayak bir delikanlıdan önemsiz demekti. O yiyecek aç bir adamdan önemsiz demekti.

Boykot ne demekti?

Dünyanın bir yerinde zalimler bunca mazlumu öldürürken “ben katilin tarafında değilim!” demekti.

Boykot ne demekti?

Katilin ana damarı eğer ticaretse, Filistinlilerin kanının bulaştığı ürünleri almayarak “ben o damarı keserim!” demekti.

Boykot ne demekti?

Dünya iyiler ve kötüler diye ikiye ayrıldığında “ben kötülerden değilim!” demekti.

Dünya zalimler ve mazlumlar diye ikiye ayrıldığında “ben zalimlerden değilim!” demekti.

Dünya ölenler ve öldürenler olarak ikiye ayrıldığında “ben öldürenlerden değilim!” demekti.

Boykot ne demekti?

Dünya insanlar ve diğerleri diye ayrıldığında "ben insanım!" diyebilmekti.

Sana selam olsun insan kardeşim...

 




Okumaya Devam Et

11 Haziran 2024 Salı

CEMRELER DÜŞÜYOR

Cemreler Düşüyor


Üç...

İki...

Bir...

Cemreler düşüyor; havaya,  suya ve toprağa.  

Göremezsin...

Zaman durmaksızın akıyor toprağa. Düşen her bir cemreyle birlikte Filistin’in mazlumları da düşüyor Cennet’e. Ölüm her yerde...

Bilemezsin...

Cemreler, geride kalanların gönlüne düşüyor. Her şeye rağmen şükredenlerin gönlüne. Evladını yeni kaybetmiş babanın, kardeşinin cesedini sokaktan toplayan bir abinin, geride kalan yavruları için çırpınan annenin, bomba sesleri yüzünden oyun sanıp oynayabildiği tek oyun saklambaç olan çocuğun gönlüne. Ve o yıkıntılar arasında bahar bahçe gönüllerin dillerinden dökülen tek bir  cümle; 

 “HasbinALLAH ve nimel vekil’’ 

İdrak edemezsin...

Herkes hak edişi kadar payına düşeni yapıyor.

Taraf olanlar ve bertaraf olanlar.

Dört bir yanı ihanet dolu bir dava.

Peki ya ihanet ne zamandır?

Kardeşi kardeşe kırdıran o ilk ihanetten beri acıyla barışık insanoğlu. Onduramadığı yaraları var, hiçbir kitapta karşılığı olmayan.  Ölüm kol geziyor zalimin hüküm sürdüğü coğrafyalarda. Zalimin bastığı her toprakta toprak kana doyuyor, zalim kana doymuyor.  

Bir insanı öldüren tüm insanlığı öldürmüş sayılıyordu oysa. Akledemediler...

Çoktandır şirazesi  kaymış terazilerinde haktan bahsediyorlar. Kendilerine gelince insan hakları, kendilerine gelince kadın hakları, kendilerine gelince havyan hakları ve kendilerine gelince...  Hakkımızı alacağız deyip çoluk çocuk demeden bombalıyorlar. Adına da vaad edilmiş topraklar diyorlar, her türlü arsızlıklarına uydurdukları kılıfla. Ki vaad edilenin lanet olduğunu herkesten iyi biliyorlardı aslında...

Bombalar, savaş nidaları... Duyamazsın...

Füzeler senin evine düşmüyorsa,

Roketler senin başının üstünden geçmiyorsa,

Kardeşin kucağında can vermiyorsa;

Kör, sağır, dilsiz bütün evler.

Cemreler Düşüyor

Ateş nasıl olsa düştüğü yeri yakıyor. Ateş senin evine düşüne kadar rahatsın.

Peki, değil miydi Müslüman, Müslümanın kardeşi?

Müslüman, Müslümana ihanet edip görmezden geldi kardeşini.

Nasıl açıklanır çocuğuna bir lokma ekmek olur umuduyla koşup una bulanan kanı bir babanın?  

Peki, öpmeye koklamaya doyamadığı yavrusunun parça parça olmuş cesedine sarılan bir annenin feryadına nasıl sağır olur kulaklar?

Ya çocuklar...?

Hangi vicdana sığar yaşanılanlar? Anlayamazsın...

Gökten üç cemre düştü, üçüne de nankör insanoğlu...






Okumaya Devam Et

30 Mart 2024 Cumartesi

VAHŞİ, KİRLİ, ÇİRKİN

VAHŞİ, KİRLİ, ÇİRKİN

"Vahşi, kirli ve çirkindir bu dünya!” dedi kadın.. 

Sonra sordu kendine:

Sahi bu dünya ne zamandan beri vahşi, kirli ve çirkindi? 

Mesela unutmasaydı insan,

Bezm-i elestte Rabbiyle yaptığı sohbeti… 

Duruverseydi sözünde… 

Yine de böylesine vahşi, bu kadar kirli ve bunca çirkin olur muydu bu dünya?

Mesela ağaca hiç yaklaşmasalardı Adem* ile Havva… 

Yasak meyveler yine de bu kadar tatlı 

Ama dünya bir o kadar vahşi, kirli ve çirkin olur muydu? 


Çocuklar, anne babalarının sözünü daha çok dinler miydi?

Adem* ile Havva’nın sınavı evlatları olmasaydı?

Hepi topu üç beş insan varken şu dünya denilen yerde, 

Sözünü evladına dinletememişken bir Peygamber… 

Biz bunca uğraşı vermez miydik acaba?

Öldürmeseydi Kâbil, Hâbil’i… 

Kardeş kardeş yaşar mıydı acaba sonradan gelen bütün insanlık? 


Öldürmeyi bilmeseydik, biz sonradan yaratılanlar, 

Azrail’in bir sebebi eksik olur muydu acaba kıyamete kadar? 

Bir kargaya mecbur kalmasaydı Kâbil ve kıyaslamasaydı kendini onunla, 

Daha çok sever miydik, insandan gayrı yaratılan her şeyi? 

Yoksa her hâlükârda kuzgun daha mı efdal olurdu gözümüzde kargadan… 

Önce dışına değil, içine bakmayı bilir miydik yoksa?

 

Sahi bu dünya ne zamandan beri vahşi, kirli ve çirkindi? 

Nuh’a* kavmi karşı geldiğinden, bir peygamberle alay edildiğinden beri mi yoksa?

İnansalardı bir olup ona…

Yapılmasaydı gemi…

Kopmasaydı tufan…

Sular altında kalmasaydı… 

Daha mı güzel bir yer olurdu bu dünya? 

 

Kirli dünya

Sahi bu dünya ne zamandan beri vahşi, kirli ve çirkindi? 

İbrahim*, ateşe atıldığından beri mi?
İsmail*, kurban olmaya razıyken, o büyük düşman aklını çelmeye çalıştığından beri mi?
Lut’un* kavmi, meleklere musallat olduğundan beri mi?
Yusuf*, kuyuya atıldığından beri mi?
Musa*, sepetle nehre bırakıldığından beri mi?
Süleyman’ın* saltanatından beri mi?
İsa’nın* ihanete uğrayışından beri mi?
Muhammed’in* taşlanışından beri mi?

Sahi bu dünya ne zamandan beri vahşi, kirli ve çirkindi? 

İnsan düşmeseydi bu denli dünyaya; 

Yine de bu kadar vahşi, kirli ve çirkin olur muydu?

Kendi eliyle bozduğundan mıdır bu kadar dert yanması…

Kendi başına açtığı beladan bu kadar sızlanması…

Ben, ben, ben dedikçe yanıp yanıp kavrularak bir yudum suya hasret kalması…

Evladıyla, malıyla sınandıkça dünyayı suçlaması…

Elinin değdiği hemen her şeyi bozup, altında kaldıkça Yaradan’a isyana kalkışması…

Alsak insan denilen yaratılanı; 

Yine de böylesine vahşi, bu kadar kirli ve bunca çirkin olur muydu bu dünya?

 

Sahi bu dünya ne zamandan beri vahşi, kirli ve çirkindi? 

 


*(Allah'ın selamı üzerinize olsun)

    


 

 


 

 

Okumaya Devam Et