İYİLİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İYİLİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2025 Perşembe

BİR DENEYİMİM VAR

Okulların açılmasına birkaç gün kalmıştı. Kendi için değil kızı için heyecanlanıyordu Aslı. Kreşe başlayacaktı kızı fakat kendi çalıştığı üniversitesinin kreşiydi. Bu onu da heyecanlandırmıştı. Sanki kendi de okula yeni başlıyor gibi hissediyordu.

Artık evden beraber çıkacaklar, kızını okula bırakacak, iş çıkışı okuldan alıp eve döneceklerdi. Yeni bir düzenin getirdiği koşuşturmaya yetişebilmeleri için, iyi bir zaman yönetimine ihtiyaç vardı. Zaten Aslı’nın son yıllardaki yaşadığı en büyük problemler zamanı yönetememekten kaynaklanıyordu. İş hayatı yoğunlaşmış, iş dışı meşguliyetleri derken bir koşturmanın içerisinde, yaptığı şeylerin hakkını veremediğinin rahatsızlığını yaşıyordu. Şimdi daha da programlı olması gerekiyordu. Yeni okul, yeni başlangıçlara, yeni bir düzene vesile olur ümidiyle günlük programını yapmaya başlamıştı.

Zaman hızla akmış okulun ilk günü için yola çıkmışlardı bile. Okul yolu daha önce kullandıkları bir yoldu fakat sabah okul saatinde, mesai başlangıcında kullanmamıştı yolu. Tahmininden de uzun sürdü gidişleri. Okulun üç ana giriş kapısı vardı. A kapısından girmişti Aslı. Kampüsün içinde bile epey yol almaları gerekiyordu. Okula gelmişler kızını bırakıp işine doğru yola koyulmuştu tekrar. Yaptığı programa göre yarım saat geç kalmıştı işe. Demek ki biraz daha detaylı program yapması gerekiyordu. Bunu başka süreçlerde de deneyimliyordu. Kontrol dışında gelişebilecek şeyleri de öngörmesi gerekiyordu. Hayatında genelde olan bir süreçti, fakat ne kadar deneyim çıkarıp aktarabiliyordu? Yaşadığı problemler aslında çokta ders çıkarmadığının işaretiydi.

Akşam iş çıkışı kızını almaya gitti. En son saat beşe kadar okulda kalınabiliyordu. Öğretmenler bu saatten sonra ayrılıyorlardı. Riski kendine göre yüksekti. Geç kalmaması gerekiyordu. Yakın mesafe, yarım saatte yetişebilirim diye düşündü. Sabah yaşananlardan sonra tedbirli davranmaya çalışıyordu. Her sürecin başında çıraklık olur, olumsuz sonuçlar vardır, bunu biliyordu. On beş dakikalık yol, iş çıkışı yarım saate yeterli olurdu. Çok şükür okula erken gelmişti fakat daha önce okul içindeki yollarla ilgili deneyimi yoktu. Farklı farklı üç yolu vardı kreşe gidişin fakat Aslı henüz bunu bilmiyordu, deneyimlememişti. 

Kızını aldıktan sonra eve döndüler. Konsantrasyonu zaman yönetimindeydi. Ertesi gün bir önceki günün deneyimiyle daha erken yola çıktılar. Bu kısım tamamdı. Bir önceki gün yaşadıklarından bugün için deneyim transferi yapmış rahat rahat okula gitmişlerdi. Yeni bir deneyim kazanmıştı ve onu hayata geçirmenin mutluğunu yaşıyordu Aslı. Bir önceki günün gerginliği, tedirginliği, geç kaldığı sürecin mahcubiyetini yaşamamıştı. Yaşadığı deneyim basit görünse de bunun farkına varması, yaşadığı süreci deneyimselleştirip hayatında uygulaması fayda ve haz vermişti. Sonuçları çokta önemli gibi gözükmese de insanın neyin neye sebep olduğunu, o sebebin doğurduğu sonuçları irdelemesi, benzer sonuçları tekrar yaşamamak için deneyimini kullanması ne büyük konfordu. Kim bilir hayatında yaşayıp ders çıkarmadığı, deneyime dönüştürmediği, unuttuğu, tekrar tekrar yaşadığı neler vardı?

İnsanlar canını acıtan süreçlerde daha tedbirli olabiliyor. Ortağı tarafından dolandırılan insan bir sonraki ortaklığında bir önceki yaşadığı maddi manevi zorlukları tekrar yaşamak istemiyor. Kötü bir evlilik geçirip “Benim dilim yandı senin yanmasın kızım” diye nasihat edebiliyor. Bir mühendis her yaptığı yeni yapıda yeni yöntemler kullanmıyor. Deneyimlenen, olumlu sonuç alınan sistemleri kullanıyor. Bir doktor hastasını muayene ederken her defasında yeni bir tedavi içeriği önermiyor. Benzer vakalara benzer reçeteler yazıyor. Bir ev hanımı yemek yaparken test edilmiş, kıvamı, tadı yerinde tarifleri kullanıyor. Kek yapmada usta ise bir başkasına öğretirken en iyi sonucu veren tarifi öğretiyor, onu yapıyor. Ya da başkalarının deneyimlerini hayatına geçirebiliyor. 

Benzer sebepler benzer sonuçları doğurur. İnsanın yaşadığı her olay bir şey öğretmek için. O zaman insan kendine sormalı, "Ne kadar iyi bir öğrenciyim?"

Ayağına taş takıldığında o taşa dikkat eden evinin konforlu, arabasının, gittiği tatilin konforunu arayan insan, deneyimselleştirmenin konforunun ne kadar farkında acaba?

Öğrenebilen ve öğrendiklerini uygulayabilen, aktarabilenlerden olabilmek ümidiyle..

Aslı A kapısından giriş çıkış yolunu öğrenmişti...

Şimdi sıra B kapısındaydı:)

 



 

Okumaya Devam Et

8 Mart 2025 Cumartesi

MEYVELİ AĞAÇ MİSALİ

 

Sıra sıra dizilmiş ağaçlar; beyazın,   yeşilin, kahverenginin mükemmel uyumu; aşağı süzülen beyaz taç yapraklar… Manzara adeta kartpostaldan fırlamış gibiydi. Hafif ve ılık rüzgar beraberinde daha fazla taç yaprak ve çiçek kokusu getirdi. Uzaktan yanık bir ses yavaş yavaş yaklaşmaya başladı, yaklaştıkça da söylediği türkü daha da anlaşılır oldu,

Çiçekte harman olmaz, yar derde derman olmaz,

Darılmış güle bülbül gelip dalına konmaz,

Loy loy diloy loy loy…”


Hasan Bey, ağaçlarını ziyarete gelmişti yine. Her zamanki gibi keyifliydi, elini belinde bağlamış, yavaş adımlarla yürüyordu kayısı tarlasında. Durdu, bahçenin emektarlarından olan yaşlı ağacın yukarı dallarına baktı. Hasan Bey ilerlemiş yaşına rağmen dinçti, gözleri de keskin görürdü hala. “Yukarıdaki dallar kuruyor galiba, fazla çiçek vermemiş, yaz geçsin de budayalım.dedi alçak sesle. Sonra sesini yükseltip ağaca, “Ortak ikimiz de yaşlanıyoruz galiba. Ben de eskisi kadar hızlı yürüyemiyorum.” dedi gülerek. 


Hasan Beyyürümeye ara verip sırtını az önce baktığı yaşlı ağaca dayadı, çimlerin üzerine bağdaş kurdu. Severdi bu emektar ağaçları, aralarında yürümek terapi gibi gelirdi. Kim sevmezdi ki? Vefalılardı, bakımlarının hakkını verirlerdi. Hem öyle kayısı ağa deyip geçmemeli! Kışın dinlenme vakti bulurlardı sadece. Hasan Bey, bu güzel manzarayı sunan ağaçlarını izlemeye koyuldu.

İlkbahar gelince ağaçlar çiçek açıp güzelliklerine güzellik katardı. Hasan Bey’in çocukları, torunları, tanıdık tanımadık ziyaretçileri fotoğraf çektirmek için gelirdi tarlaya. Kendilerinin mesaisi başkaydı ama çiçekleri korumak için ilaçlama yapardı onlar. Arılar da dört gözle beklerdi ağaçların çiçek açmalarınıvızıldayarak gezinip dururlardı çiçekten çiçeğe. Karıncaları, kuşları ve minik böcekleri de unutmamalı!


Çağla zamanı geldi mi değmeyin çocukların keyfine! Çağlaları tuzlayıp yemeyi nasıl da severlerdi. Eriği ve şeftalileri de severlerdi diye tarlaya onlardan da serpiştirmişti Hasan Bey. Bu ağaçlara çıkmak çok eğlenceliydi çocuklar için. Ceplerine ve karınlarının önüne cep gibi yaptıkları kıyafetlerine ilkbaharda çağla, yazın olgun kayısıları doldururlardı. Küçük çocuklar aşağıda bekler, büyükler ağaca çıkardı; büyükler aşağı yemişlerle inince beraber afiyetle yerlerdi. Ama bir yöntemleri daha vardı, ulaşamadıkları yemişleri dedelerine çaktırmadan taşlamak! Eee meyveli ağaç olunca taşlanmaz mıydı? Taşlayınca, boyları yetişemeyip de dalı çekiştirince ya da ağaca çıkınca arada dallar da kırılırdı. Böyle olunca kızmazdı, görmezden gelirdi Hasan Bey.Meyveler dallarından indirilene kadar tepelerinde gezinir, rahat vermezlerdi bir türlü zavallı ağaçlara. Gerçi Hasan Bey’i de rahat bırakmazdı yaramazlar.

Yaz olunca işçilik faaliyetleri başlardı bu seferAğaçların her biri atlanmadan, teker teker ziyaret edilir, neredeyse her dalına temas edilirdi meyveler için. Meyvelerinin dökülmesi için biraz sarsmak gerekirdi tabiHummalı bir çalışmadan sonra kimisinin sofrasına tazesiyle, kimisinin kurusuyla misafir olurdu meyveler. Kimisinin de gelir kapısı olurdu bu ağaçlar. 

Evlere yakın ağaçların bazılarının altına masalar, sandalyeler konulursohbet ortamı oluşturulurdu.  Çocuklar için dallara salıncaklar kurulurdu. Tatil zamanı uzakta olan evlatlar, torunlar gelince edilen sohbetler bir başka olurdu. Özellikle uzakta olanlar Hasan Bey’i çok özler, tatilin gelmesini sabırla beklerdi. Tatil bitip de evlere gitme vakti gelince Hasan Bey’den aldıkları öğütlerlehayır dualarıyla ve tarlanın verdiği nimetlerle uğurlanırlardı.

Sonra sonbaharla birlikte ağaçlarının bakım vakitleri gelirdi.  Ağaçların toprağını havalandırmak, dallarını budamak gerekirdi. Verdiklerinin karşılında birazcık bakımı da hak etsinlerdi değil mi? Kesilen kuru dallar ya kışın bir sobaya odun olur ya da ekmek pişirmek için sacın altında kendini bulurdu. Sacda yapılan böreklerin tadı da közde pişen çayla harika bir ikili oluştururdu. 












Hasan Bey, daldığı manzaradan gözlerini ayırdı, yavaşça ayağa kalktı, başını tekrar kaldırdı: “Hadi bakalım evlatlar bu seneki maratonumuz da başladı. İyi verim bekliyorum sizden babanızı utandırmayın!” dedi, tam da o esnada beyaz bir taç yaprak alnının ortasına düştü. Gülümsedi, sanki: Evet. demişti altında oturduğu kayısı ağacı ona, kendisi ve bahçedeki diğer kayısılar adına İlerlemiş yaşına rağmen hala meyve vermeye devam ediyordu bu ağaç. Hasan Bey, ağacın gövdesine teşekkür eder manada dokundu sonra da elini beline bağlayıp türküsünü söyleye söyleye gözden kayboldu

Sahi iyi kimdi ya da neydi? 

Bize fayda veren miydi? 

Hayatımıza güzellik katan mıydı? 

Yoksa her ikisini birden yapan mıydı? 


Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; bir şey iyiyse hem fayda hem de keyif verir.  Meyveli ağaç misali güzelliğiyle keyif veren, taşlanıp hırpalansa bile meyve vermeye devam eden , kuruyup gitse de faydası devam eden olabilmekti iyi olmak. 


***

İyilerden olmak ve iyilerden kalabilmek dileğiyle…







Okumaya Devam Et

20 Şubat 2025 Perşembe

NET MİYİZ?

Yorucu bir gün olmuştu Ayşe için… Çocuklar uyuyunca biraz da olsa kendiyle kalmak istemiş ve öylece oturup kalmıştı. Ne kadar da yorucuydu şimdiki çocuklar, neden böyle olduklarını anlamak kolay değildi. Oysaki onlara sunulan imkânlar, seçenekler oldukça fazlaydı. Kendi çocukluğuna gitti bir an… İmkânlar kısıtlıydı seçenekler oldukça azdı… Yemeğe oturduklarında annesi ne pişirse evdekiler onu yer, karınlarını doyurur, “Ellerine sağlık.” derdi. “Ben bunu yemem, bana şunu yap!” demezdi kimse. Peki şimdi öyle miydi? 

Kendi çocuklarına, etrafındakilere; arkadaşlarının çocuklarına bakınca, memnun etmek ne kadar zordu. Anneler çocuklara göre hareket ediyor, onların sevdiği yemekleri hazırlıyordu ama yine de çoğu zaman çocuklar memnun olmuyordu. Kendi çocukluğu ve şimdiki çocuklar arasındaki bu büyük fark neden olabilir, diye düşünmeden edemedi… Kendi çocukluğunda aslında çok netti her şey. Anne babanın sözü dinlendirdi. Evde ne pişse yenirdi çünkü başka seçenek sunulmazdı. Başka seçenek olmadığını bildiklerinden, başka bir şey istemek akıllarına bile gelmezdi. Şimdi ki çocukların ne kadar da çok seçeneği vardı. Bu kadar seçenek arasında da belirsizlik yaşıyor ve bu belirsizlikle seçenekler arasında gidip gelirken, anne babalarını da bunaltıyorlardı. Belirsizlik çok yorucuydu aslında tüm insanlar için, pek çok örnek görmüştü bununla ilgili. Belirsizlikler kalkıp da netlik sağlandığında çok daha kolaylaşıyordu her şey.

Büyük kızının üniversite sınavı sonrası, tercih yaparken ki halini hatırladı bir an. Ne istediğini bilen bir çocuktu. Hayali hep öğretmen olmaktı. Tıp fakültesini kazanabilecek bir puanı olmasına rağmen öğretmen olmak için o kadar net durmuştu ki; bir türlü onu ikna edememişlerdi. Kızının şu anki huzurunu, mutluluğunu görünce "İyi ki de bize karşı net durmuş..." diye geçirdi içinden.

Sonra kendi gitgellerini hatırladı... Hayır demek istediği halde diyemediği zamanları çok canını yakıyordu.  Herkesin fikrinden etkilenip, vazgeçtikleri aklına geldikçe içi yine acıdı. Gözleri doldu... Dur demek, kendi hayatının kontrolünü eline almak bu kadar zor olmamalıydı. Kızının o dik duruşunu görmek, onu cesaretlendirdi. Problemlerinin net olmayışından kaynaklandığını anlamıştı anlamasına da şimdi ne yapacaktı? O gün kafasında hep bu soru vardı. İnsanlara hayır diyemediği için ya kendisi mutsuz oluyor ya da vazgeçiş için çareler arıyordu. O yüzden karşıdaki insanların tepkileri ile karşılaşıyordu. Ayşe derin bir nefes aldı. "Bu böyle devam edemez..." diye düşündü. Bu kez bir karar alması gerekiyordu, ama net bir karar.

Ne yapmayı istemiyorsa, neler onu mutsuz ediyorsa hepsini tek tek yazdı. Ardından, yapmak istediği şeylere odaklandı. O gün, ilk defa küçük bir hayır dedi. Önce evde küçük bir talebe, sonra bir arkadaşının ısrarına... İstemediği şeylere net bir şekilde dur diyebilmek, omuzlarından bir yük almış gibiydi. Netlik... Ne güzel bir şeydi... Kapının önüne gelen kedi bile insanın netliğine göre hamle yapıyor. Ev sahibi bir gün içeri alıp bir gün almadığında o da hep sınırları zorluyordu. "Meğer ne kadar önemliymiş." dedi içinden net olmak. İnsan tutarsız davrandığında netliği de ortadan kalkıyor. Çevresindeki kim varsa sınırlarını delip geçiyor.

Elbette başta her şey -mış- gibi olacaktı. Yeni sınırlar çizmek kolay olmayacaktı ama artık faydaya doğru attığı her adımın onu zarardan da uzaklaştırdığını bildiğinden içi rahattı. Çünkü bu hayatta emin adımlarla yürüyebilmek için gittiğin yolun gerçekliği gerekir. İnsana netlik katan bu gerçekliktir.

Her ne ise insanı o gerçeklikten alıkoyan, farkına varabilmesidir mesele…

 ***

Yollarımızın hep gerçeğe çıkması ümidiyle… 






Okumaya Devam Et

27 Ağustos 2024 Salı

İYİ OLMAK YETMEZ

Ayşe’nin mutlu, huzurlu bir yuvası vardı. Üç çocuğu ve eşiyle rutin bir hayat yaşıyordu ve bu hayattan memnundu. Yine sıradan bir akşamüstü yemeklerini yediler, ailecek sohbet ettiler ve dinlenmeye çekildiler. Her şey yolunda gidiyordu. Küçük bir dünya kurmuşlar ve bu dünyada üzerlerine düşen görevi hakkıyla yerine getirebilmek için gereken özenle yaşamaya çalışıyorlardı. Ancak o gece tüm rutinlerinin değişeceğini bilmeden uykuya daldılar. Sonrası şiddetli bir sarsıntı... 

Gece çok soğuktu. Sanki yeryüzünü bir insanmışçasına birisi tutup omuzlarından sallıyordu. Akla gelen tutunulacak, sığınılacak tek varlık yaratıcı idi. Bu güçte bir sarsıntı insanın aklını başından alabilirdi. O bir dakika, sanki saatler gibi geldi. Eşine ve çocuklarına seslendi. Her yerden bir sürü çığlık yükseliyordu, anlayamıyordu. Tekrar ve tekrar seslendi. Ölmüş olmalarını ve hatta ihtimalini bile kabul etmek istemiyordu. Enkaz altından kurtarılmayı beklerken, gücü yettiğince ses çıkarmaya ve aklını kaybetmemeye çalıştı. Ailesine sağ salim ulaşmak için sürekli dua ediyordu ve kurtarıldı.

“Bir”in ne kadar da büyük bir sayı olduğunu hayatında ilk kez idrak etmişti. “Bir” bu kadar büyük anlam ifade ederken Ayşe, üç can, üç yol arkadaşı kaybetmişti. İki evladı, can parçaları ve ALLAH’ın ona eş olarak verdiği can yoldaşı da gitmişti. Nasıl dayanacaktı bu acılara? Tek başına kalsa depresyona girer, günlerce yemez, içmez, uyumasa da fark etmez, üşüse de aldırmazdı. Ama şimdi yanı başında duran, yedi yaşındaki Salih’e nasıl hayat enerjisi verecekti? Kendini çok yorgun hissediyor, başa çıkmaya çalışıyor ama zorlanıyordu.

Küçük dünyası daha da küçülmüştü. Bir çadırı, bir yavrusu bir de kendisi vardı. Eski zamanlarını düşündü, başkasına imrenmeden, verilene razı olduğu küçük dünyasında şükrettiği günleri... Tutunacak bir dala ihtiyacı vardı hem kendisi için hem de masum ve çaresiz bakan evladı için. O gün ayağa kalktı. Çadırın içini temizledi. Yardımlarla gelen eşyaları düzenledi. Biraz da olsa güzelleştirmeye çalıştı. Oturttu Salih’i yanına, onunla sohbet etti. Gidenlerin aslında yok olmadığından, hayatın geçici olduğundan ancak sonunda yok oluş olmadığından bahsetti. "İnsanlar iyi ve ahlaklı bir hayat yaşarsa, ALLAH onları çok daha güzel olan cennete gönderir Salih. Böyle zor zamanlarda ALLAH’tan ümit kesilmez ve insanın hep çaba göstermesi gerekir..." Bunları anlatıyordu ama anlatarak olmazdı. Yaşantısıyla da örnek olmalıydı.

Belki dünyaları daha da küçüldüğünden, belki de artık yardımlara ihtiyaç duyduğundan Ayşe insanları daha çok gözlemliyordu. Bazı şeyleri yeni fark ettiğine şaşırdı. İhtiyacı olanlara bağış yapma, verme stilleri bile çok farklıydı insanların. Yardım ederken sadece vicdanı rahatlasın diye verenler vardı. Evlerindeki zaten kurtulmak istediği eşyalardan yardım adı altında kurtulmaya çalışanlar... Ya da sanki onlar yardım etmese, muhtaç olan insanların yok olacağını zannedenler... Kendi gibi mağdur olanlar arasında sürekli şikayet edenler... Ya da hemen bu hayattan kaçıp yeni bir hayat kurmaya çalışanlar... Tüm bunlara rağmen hala şükredenler ve yaşam sevinci ile dolu olanlar...

“Belki ben de iyi bir stille yardım edememiştim eskiden. Belki yardım ettiğimi zannederken incitmiştim insanları. Ya da hiç yanlışı düzelten olmaya çalışmamıştım. Ailemin dışında hiç kimseyi yetiştirme amacı taşımamıştım. Ne acı, insan hep insana muhtaç... Ve o tanımadıklarımın hayatı beni de ilgilendiriyor aslında...” diye düşündü Ayşe... Bu fark edişle dünyası yepyeni bir hale bürünecekti, bu fark ediş gideceği yolu da yönü de değiştirecekti.

Bu şehir darmadağın olmadan önce, erdemli, ahlaklı, kimseye zararı olmayan, ailesine, işine ve etrafındakilere karşı sorumluluklarını yerine getiren biri olmak yeter diye inanırdı. Ama şimdi kendisine şunu soruyordu: “Tüm bu ahlaklı insanlar kendi küçük dünyalarından çıkmazsa, dışarda var olan kaosa el uzatmazlarsa, savaş ve zulüm olan şehirleri sessizce izlerlerse, kendilerini dış dünyaya kapatırlarsa toplumun bozulmasında bir payları olmaz mıydı?” Ve düşüncelerine ekledi; "Sadece iyi olmak yetmez, iyiliği yaymakta gerekir."

Bir akvaryum içinde yaşayan balıklar gibiydik aslında, o yüzden başka bir ülkede çıkan bulaşıcı bir hastalıktan korkuyorduk bize de ulaşır diye. Bu yüzden tedbirler alıyorduk. İnsanların yozlaşmasından, ahlaki bozulmalardan, terörden, terörü destekleyenlerden neden korkmuyorduk? Bunlara karşı neden tedbir almıyorduk? Evimizin kapılarını kapatsak da bahçemize duvarlar örsek de nasıl ki gözümle bile göremediğim o mikrop evimi, ailemi buluyorsa, bu ahlaki bozulmalar, bu terör bizi bulmayacak mıydı? O zaman bu hayatta aslında kendi halinde yol almak diye bir şey yoktu. Ya iyiyi yaymaya çalışan olacaktı ya da kötünün yayılmasına engel olmayarak kötülüğe destek olan... 

Şimdi bu gerçekleri fark etmişken susarsa hep iyiler ve masumlar zarar görecekti. Zaten hayat çok kısaydı. Bunu evinin başına yıkılmasıyla öğrenmişti. O zaman bu dünyada iyiden yana ses çıkarmayı, bir şeyleri gücü yettiğince düzeltmeyi istiyordu Ayşe.

Salih’e baktı, soğuk bir çadırda uykuya dalmıştı. Ama annesi bambaşka bir motivasyonla yeni bir hayata uyanacaktı.





Okumaya Devam Et

6 Temmuz 2024 Cumartesi

NİYET

Işıl ışıl bir yaz akşamında ılık bir rüzgâr esiyordu. Ay bir yandan gülümsüyor, yıldızlar pırıl pırıl parlıyordu. İş arkadaşlarının kimisi, memleketine çoktan gitmiş yaylanın soğuğunda sobada pişen çaylarını yudumluyor, mısırlarını yiyor; kimisi ise sıcacık kumsallara kendini çoktan atmış denizin tadını çıkarıyor, akşamında ise sahilde yürüyüş yapıyordu.

Mine, Temmuz’da tam üç haftalık tatiline çıkacakken ve son hafta onun için oldukça önemli olduğu halde, doğumu yaklaşmış ve süreci sıkıntılı olan iş arkadaşına izne çıkma noktasında öncelik verilmesini patronundan talep etti. Aylardır çalışmış iznini kullanmamış, Temmuz’a göre kendisini ayarlamıştı. Ancak ekstra bir durum olunca destek vermenin gönlünü rahatlatacağını biliyordu. Arkadaşı ise bir süre hastanede yatacaktı. Mine işini aynı titizlikle yapmaya devam etti. Patronu her seferinde teşekkürlerini dile getiriyor, partneri ise bu jestini asla unutmayacağını söyleyerek her gün Mine’ye dualar ediyor ve süreci ile ilgili onu bilgilendiriyordu. Bir hafta, iki hafta derken Mine’nin hiç şikâyet etmeden, tebessümü hiç eksik etmeden sürecini devam ettirmesi herkesin dikkatini çekiyordu. 

Yetişmesi gereken tüm veriler erkenden yetişmiş, departmanında tek başına dev kadro olabilmişti. Diğer departmandaki arkadaşları da ellerinden geldiğince desteklerini eksik etmiyordu. Mine zorlandığı yerlerde çok daha hızlı ve akıllıca hamleler yapmaya başlamış, yıllardır sıkıntı çektiği detayları bir çırpıda yapabilir hale gelmiş, çözüm marifeti şaşılacak seviyede artmıştı. Patronu Mine’yi yanına çağırdı ve bu süreçteki duruşunu takdir ettiğini, çok iyi bir rol model olduğunu gözlemlediğini söyledi. Sonra, vaktinden önce düşünülen ve planlanan tüm belgeleri ilettiği için Temmuz üçüncü hafta itibariyle bir ay tatili olduğunu söyledi. Mine ne diyeceğini bilemedi, gözlerinin dolmasına da engel olamadı…

Niyeti öyle güzeldi ki, ihtiyaç gidermeyi öncelik yapmıştı zira ortada acil bir durum vardı. Ancak olaylar öyle dizayn oldu ki, tam istediği zamanda tatiline çıkacak ve bir hafta da ek olarak tatil yapabilecekti. Hem kendisine hem de sevdiklerine vakit ayırabilecekti. Düşünüp de uygulamaya dökemediği birçok şeyi yapabilirdi. Arkadaşının hastanedeyken durumu daha iyiye gitti, sağlıkla evladını kucağına aldığı bilgisi de aynı gün geldi. Mine bir kez daha anladı ihtiyaç gidermenin ne şifalı bir detay olduğunu...


Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; İhtiyaç giderenin ihtiyacı giderilir.

İnsanın niyeti ne kadar güzelse, akıbeti o yönde şekillenir. Mesele o tebessümü elden bırakmadan, yük alındığında şikâyet etmeden yol almaya çalışabilmektedir. Sonucu düşünmeden hareket edince o yollar açılır. Birinin yarasına merhem olunca, hiç olmadık anda insanın yaralarını kapatacak güzellikler yaşanır.

Her daim güzel niyetlerle, ihtiyaç giderenlerden olmak dileğiyle…





Okumaya Devam Et

27 Haziran 2024 Perşembe

YA SONRA?

Ya sonra?

İnsan ister mi en kıymetlisini, evladını bir gün sonsuza dek kaybetmeyi?

Düşüncesi bile üzüyor… Yokluğunu düşünmek duygulandırıyor…

Hayal ediyor muyuz? Bir gün bin bir hevesle döşediğimiz, kendimizce saraya dönüştürdüğümüz huzurlu evimizin bir depremde yıkılıp yok olabileceğini? Dillendirmesi bile huzursuz ediyor…

Uğruna kavgalar ettiğimiz altınların, büyük borçlarla sahip olduğumuz arabanın, canımızı siper edebileceğimiz sevgili eşimizin, mesleğimiz elimizden alındığında dünyanın başımıza yıkılmasının bir gün hiç bir anlamı kalmayacak…

En güzel gülün sonunda solması gibi, elbet bir gün her şey bitecek…

Gülü seven dikenine katlansa da, o bitiş çok acı veriyor. Bitişe hazır olmasak da, bir gün muhakkak kapımızı çalacak…

Düşünmedik, anlamadık kısıtlı, pek kıymetli zamanımızı. Ah keşke zamanı geri döndürebilsek. Döndürebilsek de bir gün biteceğinin bilincinde olup kıymet bilsek.

Ama öyle bir yetkimiz yok. Süre bitti! Elimiz kolumuz bağlı.

Kabullenmek dışında elimizden bir şey gelmiyor.

Tıpkı dünyada yapılan kötülük gibi. Savaş eninde sonunda duracak. Yaşatılan zulümler bir gün bitecek.

Ya sonra?

Ne olacak sanıyorlar?

Yanlarına kâr mı kalacak?

Büyüklerimizin dediği gibi; ‘alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste!’

Ve bitişten sonra zalimlerin pişmanlıkla beraber haykırışları yankılanıyor kulağımıza:

“Ah keşke zamanı geri döndürebilsek!”

Ya sonra?

Ama neydi? Süre bittikten sonra elimiz kolumuz bağlı. Kabullenmek dışında elimizden bir şey gelmiyor.

Şu anda süremiz var. Şarkıda söylendiği gibi; "yapamadığım birçok şey var, hem tatminsizim, hem günahkar… hayat geçiyor perde perde…" Süremiz bitmedi. Şimdi ne yapsak kârımıza. Ne yapsak lehimize.

Zalimlerin de süresi var. Yıkıyorlar, yakıyorlar. Hem evleri, hem hayalleri. Dalga geçiyorlar, korkmuyorlar. Hesap vermeyecekmişçesine. Üzülmüyorlar, umursamıyorlar. Duyarsız olmuşçasına. Şu anda mazlumlarla alay ediyorlar.

Peki ya sonra?



 

 

 

Okumaya Devam Et

11 Mart 2024 Pazartesi

KORKTUN MU?

Korktun mu?


Her insan korkar,
Bazısı zamanının çoğunda korkar,
Bazısı korkusuz görünür, içinden korkar.
Bazısı korktuğu için korkutur,
Korktuğu anlaşılmayacak sanır.
 
Neden korkar insan?
Terk edilmekten,
Fakirlikten,
Açlıktan,
Ölmekten,
Kaybetmekten,
Kaybolmaktan,
Yalnızlıktan,
Hasta olmaktan, yaralanmaktan,
Acıdan,
İnsandan…
 
Korku insana ne yapar?
Kalbi çarpar,
İçini darlar,
Bazen sinir yapar,
Etrafına çatar.
Bazen uyku yapar,
Hissetmemek için…
Bazen etrafındakiler daha çok korkar,
O korkusunu saklar.
Bazen ellerini açar,
Rabbinden yardım umar.
 
Her insan korkar.
İnsanların çoğu, korktuğunda Rabbini hatırlar,
Korku geçtiğinde hayatına dalar.
 
Her insan korkar.
Ama bazı insanlar vardır,
Kendi korkusundan çıkar,
Başkasının korkusuna çare arar.
O korkmasın diye,
Kendi korkularını bir kenara atar.
 
Her insan korkar.
Bu korku nihayetinde iki yere varır,
Ya korka korka, korkakça yaşar,
Ya da korkmasına rağmen
Cesaretle  yaşar.
 
Eğer korkusu doğru yerdeyse…
Bu dünyada korkusuz yaşar.

                                                                          


Okumaya Devam Et

22 Şubat 2024 Perşembe

"AZ"IN BEREKETİ

                   

Azın Bereketi

Okulun duvarlarına şöyle bir göz gezdirdi. Okulda geçirdiği zamanlar geldi aklına. Arkadaşlarıyla bahçesinde koşturduğu, çok sevdiği öğretmenini hayranlıkla dinlediği günler... Şimdi aynı okulda, ailesiyle birlikte sığınmacı olarak kalıyorlardı. Okulun koridorunun bir köşesinde dört kardeşi ve annesiyle birlikteydi Meryem. O şen kahkahaların atıldığı oyunların oynandığı okul, şimdi uzuvlarını veya annesini, babasını, evladını kaybetmiş insanlara yuva olmuştu. Okul keyifsiz, duvarlar soğuk, elektrikler yok, yemekleri de çok az geliyordu. Eskiden yemek beğenmediği günleri hatırladı. En son yemeğini bir gün önce yemişti Meryem. Çok açlık hissetmiyordu.

Meryem ve ailesi için yaşadıkları bu zorluklar sorun değildi. Annesi babasının getirdiği bulgurdan pilav yapar etrafındaki herkese dağıtır ve bir tencere pilavdan bir sürü insan doyardı. Akşamları kardeşler birbirlerine sarılarak uyurlar, eski günlerindeki oyunları anlatırlardı. Birbirlerine sarılarak uyumak, onların ısınmasına da sebep olurdu. Bomba seslerinden korktuklarında birbirlerinden güç alırlardı. Meryem’in babası hastanede çalışıyor, eve üç dört günde bir gelebiliyordu. Her geldiğinde de bir miktar erzak getiriyor, annesi de onu etrafındaki insanlara yemek yapıp dağıtıyordu. “Bugünlerimizde birbirimize yardım etmeyeceğiz de ne zaman edeceğiz?” diyorlardı. Yine gecenin karanlığında, uzak mahallelerden bomba patlamalarını gördü Meryem. Derin bir iç geçirdi. Onlar da evlerini, babaannesini, dedesini bir bombalama sırasında kaybetmişlerdi. O zaman yaşadıkları sıkıntıyı düşündü ve “Aynı şeyleri yine birileri yaşıyor.” dedi. “Şu anda yine birilerinin annesi, babası, çocuğu, kardeşi ölüyor. Belki de bir uzvunu kaybedecek ve hayatta bu şekilde yaşayacak.” diye geçirdi. Onlara dua etti, kardeşlerine sarılıp uyumaya devam etti Meryem.

Birkaç gün sonra babası kucağında bir çocukla geldi. Dokuz on yaşlarında bir çocuğu içeriye getirdi ve yatağa yatırdı. "Artık Ahmet bizim ailenin bir ferdi... Bundan sonra bizimle birlikte kalacak."  dedi. Birkaç gün önce bir hava saldırısında bütün ailesini kaybetmişti Ahmet. Aynı zamanda iki ayağını da kesmişlerdi.  Meryem’in babası, hastanede yer olmadığı için yanlarına getirmişti ve onunla ilgilenmelerini istedi. Hepsi çok sevindiler, “ALLAH, Ahmet için bizi seçti diye düşündüler. Onun için ne yapabilirlerdi?

Meryem’in babası Ahmet’e bir tekerlekli sandalye getirdi. Kardeşlerinden hepsinin birer görevi vardı. Kimisi onu bahçede gezdiriyor, kimi mutlu olması için ona eski günlerdeki oyunlardan oynuyor. Annesi de ona güzel güzel yemekler yapıyordu. Evimiz dedikleri okulun havası değişti Ahmet’le birlikte. Tatlı bir meşguliyetleri vardı ve onun yürüyemeyen ayakları, olmayan ailesi olmaya çalışıyorlardı. Babası yine bir şeyler getiriyor; annesi yine onlara güzel yemekler yapıyor, bu sefer daha çok kişiye yemek dağıtıyorlardı. Eski günlerine döndüklerini hissettiler. Birbirlerine güzel anıları anlatıp Ahmet’i güldürmeye çalışıyorlardı. Eskiden olduğu gibi şen kahkahaları atmaya devam ediyorlardı. Bir anda o kasvetli okul, Ahmet’le birlikte, bir gül bahçesine dönüşmüştü. Aynen İbrahim’in ateş çemberinin gül bahçesine dönmesi gibi...

Az bir yemekle doydukları, uzun süre acıkmadıkları gibi sayıca az olarak kalmalarına rağmen onlar çok güçlüydüler. ALLAH’a teslim olmuş kişiler azdı ve azın bereketi vardı. Bunu yemeklerde, rızık kazanmada görüyor ve şahit oluyorlardı. Savaşta ve zulümde de az insanların, çok kalabalıklara galip geleceğine inanıyorlardı artık...

“Bizim evlerimiz yok ama kalplerimiz çok sağlam. Bir gün o yıkılan kalpleri ve binaları onaracağız. Tıpkı Ahmet’in kırılan kalbini onardığımız gibi...” diye geçirdi Meryem içinden...

 

 



Okumaya Devam Et

11 Şubat 2024 Pazar

ÇIĞLIĞI TEBESSÜM


 

Çığlığı Tebessüm


İnsan!
Sınırı aştığında nasıl da aşağıların aşağısına inen,
İnsan!
Haddini bilemeyen.
Kendinden olmayana karşı, kelimelerini nasıl da müsrifçe kullanan,
Cezası geciktikçe azmaktan geri dur-a-mayan.
 
Dediler ki; “Onlar insan değil hayvan!”
Sahi kimdi bu yakıştırmaya maruz kalan?
 
Kimdi?
Başından aşağıya bombalar yağan...
Kimdi?
Evinin yıkıntısını kendisine barınak yapan…
Kimdi?
Tüm ailesi bir anda yok olan ve sükûnetini koruyan…
Enkazda kalmış hayvanını kurtaran ve eminliğini koruyan…
Bulabildikleri bir tas yemeği, kuşlarla paylaşan ve tebessümünü koruyan…
 
Hiç bir olur muydu yıkan ile yapan?
Öfkeli ile huzurda olan bir olur muydu?
Hiç öfkeli olan, yapan,
Huzurda olan, yıkan olur muydu?
Hiç kötülükte haddi aşan, iyilerden,
İyilikte haddi aşan, kötülerden olur muydu?
 
Hiç zora düştüğünde ve sıkıştığında sayıp sövenin ahvali ile
ALLAH’ı vekil kılanın ahvali bir olur muydu?
 
Kimdi o? Evlere bomba atıp doğum günü kutlayan adam...
Kimdi o? Ailesi kalmayan, tebessümü yüzünde şükreden adam...
 
İnsan,
İpi uzadıkça dur-a-mayan.
İpini koparıp, önü alınamayan.
Sınırı aştıkça aşan, aşağıların aşağısını kollarıyla kucaklayan…
 
Ey tebessümüyle çığlık atan! 
Ey bizleri uyandıran, silkeleyip kıyama kaldıran!
Ey özleri birleştirmeye vesile kılınan!
Ey Filistin halkı! 
Zafere ulaşacak olan...







Okumaya Devam Et