NEDEN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
NEDEN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2025 Salı

GÖRÜNÜŞE ALDANMAK

Deneyimsel Tasarım Öğretisi






Emir’in elleri direksiyondaydı. Araba sessizce yol alıyordu. Camdan içeri süzülen güneş ışığı, gösterişli torpido üzerinde parlıyordu. Deri koltukların kokusu hâlâ yeniydi; direksiyonun yumuşak dokusu, elinin altındaki gücü hatırlatıyordu. Jantlar yolda kayar gibi ilerliyordu. Bu, uzun zamandır hayalini kurduğu arabaydı. Varlığıyla dikkat çeken, durduğu yerde bile bakışları üzerine çeken o son model… Emir artık onun sahibiydi. İçindeydi ama garip bir şey vardı. İçindeki sevinç eskisi kadar coşkulu değildi. Yan koltukta oturan arkadaşı Ömer, bir süredir sessizdi. Sonunda hafifçe döndü ve sesi yumuşak ama net bir ifadeyle sordu;

"Bu arabayı ilk gördüğünde ne hissetmiştin? Gerçekten buna ihtiyacın olduğunu mu düşündün, yoksa... sadece hayalini mi sevdin?"

Emir, bu soruya hemen yanıt veremedi. Sanki biri içindeki kilitli bir kapıyı açmıştı. Gözlerini yoldan ayırmadan sessizce düşündü. Aklı, zamanın gerisine gitti. Henüz bu arabaya sahip değilken, onunla ilgili düşlerini hatırladı. O gösterişli farlar, parlak jantlar, hayran bakışlar...

Aylarca çalışmıştı, gece vardiyalarına kalmış, hafta sonlarını bile işe ayırmıştı. Yeni kıyafet almamış, sosyal hayatını kısıtlamıştı. “Bir gün o arabayı süreceğim!” demişti kendine defalarca.

Ve sonunda o gün gelmişti.

İlk zamanlar her şey mükemmeldi. Hız, konfor, insanların dönüp bakışı ama zaman geçtikçe, heves yerini başka duygulara bırakmıştı.

Yakıt masrafları, vergiler, bakım ücretleri… Özel parçalar yüzünden her bakım cüzdanını eritiyordu.

Emir, Ömer’in sorusunu yeniden düşündü. Bu araba gerçekten onun hayatına ne katmıştı? Zihninde başka anılar da canlanmaya başladı.

Daha önce aldığı pahalı bir saat geldi aklına. Şık ve ünlü bir markanın saatiydi. Onu bileğinde gören herkes etkileniyordu. Ama zamanla fark etti ki, saatin ağırlığı onu rahatsız ediyordu. Camı çok hassastı, en ufak darbede çiziliyordu. Gösterişliydi ama kullanışsızdı.

Sonra ayakkabı geldi gözünün önüne. Vitrinde görüp özel bir davet için aldığı o lüks ayakkabı… Harika görünüyordu, ama giydiğinde ayaklarını sıkıyor, yürüdükçe acı veriyordu. Onunla yürümek değil, sadece vitrinde durmak mümkündü.

Hepsinin ortak bir yönü vardı. Parlak dış görünüşler ve şimdi aynı yanılgıyı arabada da yaşıyordu.

Emir fark etti ki yaptığı seçimler, çoğu zaman gösteriş içindi. Dikkat çekme arzusu, onaylanma isteği, dış görünüşe verilen önem... Ama gerçek ihtiyaçlar hep geri planda kalmıştı. Kendi kendine sordu;

“Gerçekten neye ihtiyacım vardı? Huzura mı? Konfora mı? Yoksa sadece görünmeye mi?”…

Emir’in hikâyesi, her insanın zaman zaman düştüğü bir hatayı anlatıyor aslında. Çoğu zaman sadece görünüşe aldanır insan. Oysa bir şeyin güzel olması yetmez; onu değerli kılan, hayatına kattığı faydadır. Faydalı olan bir şeye estetik de eklendiğinde, işte o zaman gerçekten kıymetli hale gelir. 

Ancak insan sadece görüntüsü güzel diye bir şeyi seçince, sonunda mutsuz olabilir. Çoğu zaman arzuladığı şeyin yalnızca parlak yüzeyine kapılır. Ama sahip olduktan sonra, o parlaklığın ardında gizlenen sorumlulukları ve zorlukları fark eder.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi



Bu yüzden, insan seçimlerinde neye öncelik verdiğini iyi bilmelidir. Sağlam bir temel üzerine kurulmayan hiçbir şey uzun ömürlü olmaz. Eğer seçimlerimiz bizi üzmeyecek kadar sağlam dayanaklara sahipse, pişmanlık da az olur. Ama yanlış temeller üzerine kurulu bir hayal, zamanla ağır bir yük haline gelir.

İnsanın bu hayatta sahip olduğu her şeyin hem avantajı hem de dezavantajı vardır. 

Çünkü mükemmellik, insanın ulaşabileceği bir gerçeklik değil; sadece bir yanılsamadır. Ne kadar çekici görünürse görünsün, her tercihin bir yükü vardır.

Bu yüzden bir şeyi isterken sadece cazibesine kapılmak yerine, hayatımıza neler katacağını ve bizden neler alacağını da göz önünde bulundurmak gerekir. Gerçek değer, yalnızca gösterişte değil; anlamda, işlevde ve katkıdadır.
Bir kararın değeri, anlık heyecandan çok, uzun vadede sunduğu fayda ile ortaya çıkar.

Ve insan avantajlar ile dezavantajları doğru tarttığında, kendisini gerçekten mutlu edecek seçimler yapar...

 



Okumaya Devam Et

11 Mart 2025 Salı

NE VAR Kİ BUNDA?








İnsanların birçoğu hayatı boyunca "Ama neden ben?" diye söylenir durur. Yaptıklarının kendisi ile alakalı olduğunu kabul etmekte zorlanır. Nesrin’de bu insanlardan biriydi. Öyle bir dönemdeydi ki artık nefes alamıyorum diye kriz geçirmiş, evde ki bütün eşyaları birbirine katmış, mutfakta ki tabakları kırıp dökmüştü. Yine de sorusuna bir cevap bulamıyordu.    "Ama neden ben?!!!" diye çığlık atmak da onu sakinleştirmiyordu. 

Onun istekleri de diğer insanlardan farklı değildi ki; o da mutlu olmak, gezmek, dolaşmak, rahat yaşamak istiyordu. O mekana da sırf bu nedenle gitmişti. Arkadaşları ile birbirine söz vermişlerdi. On sekiz yaşına girince kutlamayı bir bar da yapacak, eğleneceklerdi. Artık reşittiler. Özgürlüğün tadına varmalıyız dediler. Nesrin daha önce hiç böyle ortamlara gitmemiş, ortamdaki içecekleri tatmamıştı. Ama merak da etmiyor değildi hani. Nasıl bir yer? İnsanlar, nasıl eğleniyor acaba? Ali, bu konu da arkadaşlarına göre daha tecrübeli idi. Ballandıra ballandıra anlatıyordu; "Kızım bir kere geldik dünyaya. Gezip, tozmak, eğlenmek bizim de hakkımız."  Arkadaş gurubunda herkes bu konuda birbirini gazlardı. Ve beklenen o gün geldi. Doğum gününü kutlamak için Ali, bir mekanda yer ayarladı. Nesrin ortamı çok merak ediyordu ama biraz da tedirgindi. İçinden bir ses "Gitmesek mi acaba?" diyordu.  Tedirginliğini Zeynep’e söyleyince, "Kızım ödlek misin sen ya? Alt tarafı gidip bir şeyler içeceğiz, eğleneceğiz ne var ki bunda." dedi Zeynep. Nesrin de arkadaşlarına uydu.

Evet o gün başlamıştı aslında her şey. "Ne var ki bunda?" diye olayı basitleştirdiğinin kendisi de acı tecrübelerle anlamıştı. Her şeyin başlangıcı önemsemediği bu soru idi, ne var ki bunda? Ama henüz yaşadıklarının, yaptıklarından dolayı olduğunu kendi de kabul edemiyordu. Şu anki istemediği, isyan ettiği yaşantısının başlangıç noktası orasıydı. Bir kereden bir şey olmaz dediği yerde başlamıştı çöküşü. O karanlık, izbe, dumanlı, gürültülü yerde… Şimdi keşkeler fayda vermiyordu. Önce bir tadına bakayayım dedi. Acı da bir şeydi, hiç de hoş değildi ama ilk yudumu aldığında arkadaşlarının "Ooooo aramıza hoş geldin" demeleri de hoşuna gitmişti. Kendine o an için saçma sapan bir özgüven hissi geldi. "Bak ben de yapabiliyorum ne var ki bunda?" 

Sonraki günlerde başka başka ortamları da merak etti… Başka başka içeceklerle, başka başka insanlarla tanıştı… Her gelen bir şeyler götürdü Nesrin’den, her içtiği onu daha da bozdu. Şimdi yaşı otuzdu ama hayatındaki bütün hazlarını tüketmiş, hiçbir şeyden mutlu olamayan, krizler geçiren bir insana dönüşmüştü. Aslında kendi de memnun değildi, bu hayattan ama düzeltmek için her adım attığında kendini başladığı nokta da buluyordu. Nesrin basit bir soru gibi görünen bir cümleyi önemsemediğinden uçurumun kenarına yaklaşmıştı henüz on sekiz yaşındayken. 

Aslında insanların başlarına gelenler, yaşları ile alakalı değildir. İnsan gerçeği; doğruyu yanlışı bilir ama önemsemez, sakınmaz. Merakını yanlış yere yerleştirir. Ne var ki bunda? Bir kereden bir şey olmaz ki der. Oysa her başlangıç bir adımla başlar.  Adımlar bizi yaşayacağımız iyi ya da kötü olaylara yaklaştırır. Sonra da keşke o kişi ile tanışmasaydım, keşke gitmeseydim, keşke denemeseydim der. İnsan aslında "Ama neden ben?" sorusunun cevabını da bilir. Her şeyin kendi ile alakalı olduğunu anlar sadece itiraf edemez. Başkalarını suçlamak en kolay yoldur.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; bu hayatta hiçbir şey başı boş yaratılmış değildir. İnsan toparlanmak istiyorsa hayatının sorumluluğunu eline almalıdır. Önce insan olduğunu, hata yaptığını kabul etmelidir. Toparlanmak için gerekli bedelleri ödemeye razı olmalıdır. İnsan bir günde bozulmadığı gibi, bir günde de toparlanamaz. Yönünü doğru olana çevirmeli; amaçlarını, hedeflerini ona göre belirlemelidir. Toparlanmak için; kararlı olmak, sabretmek, doğru bedelleri ödemek gerekir.

 



Okumaya Devam Et

21 Eylül 2024 Cumartesi

İYİLİKLER İYİLERİNDİR

"Her iyi kendi doğasına uygun iyilik yapar, tüm canlı ve cansızlar da.  Bizden beklenen de bu zaten. İyilikler iyilerindir…"

Alışverişe giderken bir panoda okudu bu yazıyı Aynur. Her zaman olduğu gibi çocukların alışverişi kendisine kalmıştı. Osman’ın yine işi vardı. Arkadaşı annesinin yanına köye gideceği için Osman arabası ile onları götürecekti.

"İyi adam Osman." derlerdi tanıdıklar. Peki kime göre, neye göre?

“Sen halledersin Aynur” demişti. “Evdeki tüm yapılması gereken her şeyi hallettiğim gibi bunu da yapabilirim. diye düşündü Aynur. Çocukluğundan beri tanıyordu Osman’ı, aynı mahallede büyümüşlerdi. Herkes için Osman iyiydi, "İyi çocuk Osman, Osman iyidir." Babası “Osman’dan iyi damat mı bulacağız?deyip istemeye geldikleri gibi vermişti. Ne de olsa mahalle kahvesinden tanıyordu.

Aynur da isteme, düğün dernek derken hiç üzmemişti onları. Ne aldı iseler razı oldu, onu yapamayız dediklerinde olmasa da olur diyerek, vazgeçmişti. Annesi aman kızım, iyi insanlar üzülmesinler, tatsızlık olmasın, demişti hep. Aynur da üzmedi ama üzülmüştü hep. 

İyiler insanı üzer miydi?

İkizler doğduğunda çok sevinmişti, çok şükretmişti. Bir kızı bir oğlu olmuştu. İsimlerinin koyulacağı zaman, Osman annem gücenir diyerek, annesinin istediği isimleri koymuştu. Aynur; “Tamam ben de Ayşe ismini seviyorum ama Zeynep olsun çok isterim diyebilmişti sadece. Sonrası Ayşe ile Ali olmuştu artık hayatı. Osman çok çalışıyor, yorgun eve geliyor diye çocuklar ile hep Aynur ilgilenir olmuştu. Aslında hafta sonu boş olsa da Osman; "Yeterince yoruluyorum dinlenmem lazım çocuklarla uğraşamam." der, arkadaşları ile takılırdı. Çok arkadaş canlısı idi çok...

Çocuklar büyüdükçe istek ve ihtiyaçları da büyümeye başladı. Aynur önceden tek başına her şeylere yetişebilirken artık yetişememeye başladı. Ev işleri, çocuklar, Osman’ın istekleri, kayınvalidesi, annesi o kadar çok yere yetişmeye çalışırken kendisi de çok yoruluyordu. Anaokuluna başladıklarında Osman ile beraber kayıt yaptırmış, sonrasında ise Osman’ı ara ki bulasın durumuna gelmişti. Neyse bir şekilde o dönem geçmişti ama birinci sınıfa geçtiklerinde işler biraz zorlaştı. Yardıma ihtiyacı vardı Aynur’un. Ali mahallelerindeki okula gidecekti, ama Ayşe için durum değişmişti. Motor becerisi daha tam gelişmediğinden uzman eğitmen tavsiyesi üzere özel bir destek alması gerekiyordu. 

Aynur ne yapacağını bilemiyordu, hem bu duruma üzülüyor hem de etrafından destek bekliyordu. Okullar başladığı gibi kırtasiye listesi velilerin elindeydi. Ayşe’den sebep ekstra kırtasiye malzemesi alınacaktı. Onlar da evlerine yakın olmayan bir semtte idi. Ertesi gün iş çıkışı Osman ile halledeceklerdi. Osman öğlen gibi Aynur’u arayıp arkadaşını köye götüreceğini, kendisine de değişiklik olur diye söylemiş, bir de iki gün kalacağı için birkaç eşya hazırlamasını istemişti. Aynur itiraz etse de ayıp olur söz verdim diyerek telefonu kapatmıştı.

Peki Aynur’a verilen sözler, kime ayıp oluyordu!

Her zamanki gibi Aynur yine, iş başa diyerek yapmıştı alışverişini. Akşam çayını yudumlarken, bir yandan çocukların dolaplarına kitap ve defterleri yerleştiriyordu. Arkadaşının dedikleri de kafasının içinde dönüp duruyordu. 

”Aynur, kendin için ne yapıyorsun? Kendine vakit ayırabiliyor musun?” 

Ne demekti ki bu? Niye böyle bir şey söyledi şimdi?

"Uff kafam karıştı, bu yaptığım işler kendimin değil mi!" diye kendi kendine yüksek sesle konuştu. "Bak, Osman köye varınca aradı, çocukların alışverişini yaptım mı diye de sordu. Ne kadar ilgili baba!" diye düşünse de kendini ikna edememişti. 

Arkadaşı bir seminerden bahsedip duruyordu. O da istiyordu eğitime, kurslara gitmek ama çocuklar ufakken nasıl olacaktı. Okula başlasın öyle derdi. Peki şimdi nasıl olacaktı? Çocuklar büyüdükçe problemlerinin, işlerinin de büyüdüğünü fark etti. Okul alışverişi, servisi, Ayşe'nin özel öğretmeni derken hepsini bir düzene koydu Aynur. Çocukların okulda olduğu saatlerde arkadaşının seminerine katıldı. Akşam eve geldiğinde Osman günün nasıl geçti diye sormuştu. Gerçi Aynur tam anlatacakken gelen telefon yüzünden yarım kaldı konuşması. Arkadaşı aramıştı Osman’ı, kahvede dördüncü lazım diye!

Çok ilgili koca Osman!

Halbuki Aynur çok şeyler anlatacaktı ona. Aldığımız her bilginin anlaşılır olması gerekirmiş, epistemoloji varmış kavramların gerçek anlamını veren. Akıl ne demek? Duygu ne demek? İyi ne demek? Kötü ne demek? Kafası karışmıştı, etrafındaki insanları düşünmüştü. Osman, eş olarak Osman, evlat olarak Osman, baba olarak Osman, arkadaş olarak Osman, iyi Osman...

Kim iyi? Neye göre? Kime göre?

Arkadaşı ısrarla bu seminerler insana iyi gelir demişti ama niye kötü hissediyordu? Hafta sonu olmasına rağmen canı ne yataktan kalkmak, ne de kahvaltı hazırlamak istiyordu. Çocuklar uyanmış, yatakta zıplarken uyandı Osman. Bu duruma pek de anlam veremeden biraz sitemkâr kalktı yataktan. Hayatında ilk defa çocuklara kahvaltı hazırlıyordu ve bunu biraz sinirli, biraz sakarca söylenerek yapıyordu.

Aynur bir kez daha düşündü. “İyi ne demekti? Kötü ne demekti?” İçindeki yüzleşme canını yaktı. O kadar canı yansa da saçma bir şekilde kendini iyi hissediyordu. Derin bir uykudan uyanmış gibiydi. "Hiçbir zaman geç değildir, iyi olmak için ve iyi hissetmek için!" diyerek yataktan fırladı. Telefonu aldığı gibi İlknur’u aradı. “Arkadaşım bir sonraki seminere kaydımı yapar mısın?" Ve bu cümle ile Aynur'un dönüşüm yolculuğu başladı... Bu yolculuk ona iyi gelecekti...






Okumaya Devam Et

18 Haziran 2024 Salı

İSTİYORUM, ÖYLEYSE HAKKIM!

İstiyorum Öyleyse Hakkım


"İstiyorum, öyleyse hakkım!" diye düşünüp,

Tüketim derdinde koşarken, 

Üretimde hedefler bu kadar az iken, 

Bugün önümüze bir şeyler konuluyor,

Bunları sünger gibi emiyoruz irdelemeden,

Ve yaşıyoruz ne olduğunu bilmeden,

Önüme konulduğu sürece yevmiyem.

"İstiyorum, öyleyse hakkım!" diye düşünürken,

Algımıza aldıklarımızın ne kadarı seçili?

Ne kadarı benim, ne kadarı gerçekçi?

Bu gün pazara gittiğimde bile iyilerinden seçmeye çalışırken,

Gerçek bilgiye karşı nedir bu umursamazlık, zamanım biterken?

"İstiyorum, öyleyse hakkım!" diyorum,

Özgür olmayı istiyorum!

Ne anlama geldiğini bilmeden.

Olsun ne fark eder yine de istiyorum!

Neden özgür olmam gerektiğini bile bilmezken,

Neyden özgür olmam gerektiğini bile farkında değilken…

Ne demek ki özgürlük?

Gerçeğini hiç merak etmeden... 

Bana gösterilene inanıyorum,

Bana söyleneni yapıyorum,

Bana sunulanı giyiyorum.

Kendimle mi çatışıyorum ki ben?

Nerede burada özgürlük madem?

Yoksa önüme konulan yeterliyse yaşamam için,

Bana dokunmayan yılan bin yaşasın…

Yaşasın, konfor sınırıma kadar yaşasın!

Sınırıma öldürülen insanlar dayanmışken,

Bakmamak için çaba sarf ediyorum,

Adeta direnirken…

Gökyüzündeki ferahlığa ulaşmak için, 

Ölen insanların üzerine basarken,

Özgürüm çünkü diyorum...

Böyle anlatılmıştı bana televizyonumda,

Böyle gösteriliyor medyada,

Beyaz ekranımın arkasında, nasıl da gerçekler varmış simsiyah.

Neyse görmesem yeterli bana...

Herkesin aydınlık dediği dünyada,

Gerçeklik olmadıktan sonra,

"İstiyorum, öyleyse hakkım!" diyen zalimler artmış,

İnsanları yerinden bir bir ayırmış,

Yetmeyince savaş adı altında soykırım yapmış, 

Yanlışlar olmuş doğru, doğrular olmuş yanlış...

İstiyorum Öyleyse Hakkım

"İstiyorum, öyleyse hakkım!" derken, 

Bu kadar gerçekliğe algı kapanmış,

İstekle, hak ediş arasında ki farklardan habersizken,

Kahvenin üstünde isim yazması için o sıraya girerken,

İnsanlar sığındıkları çadırlarda bombalanmış,

Vazgeçemediğimiz her şey bizi esir almışken, 

Biz o eşyalar için çırpınırken,

İnsanlar vatan için canlarından vazgeçmiş...

Şimdi boykot, öyle mi gereksiz olan?

Tırmandığım merdivenin başındayken,

O ilk basamak değil miydi beni götüren başarıya?

Şimdi boykot, öyle mi gereksiz olan?

Tarafsızım en azından, taraf ne gereksiz…

Popüler olanı istiyorum, 

Zalimlik de olsa; niteliksiz...








Okumaya Devam Et

9 Mayıs 2024 Perşembe

RÖTARLI UÇAK

Rötarlı Uçak

Yoğun geçen bir günün ardından hafta sonunu kendine ayıracağına, biraz dinleneceğine dair kendine söz vermişti Oya. Hafta sonuna birkaç günü kalmıştı. Cuma günü vardı sonuçta son rötuşlarını o gün yapıp sonrası feraha ererim diye geçirdi içinden. Ne de olsa bugün şirket yemeği vardı, yarın da Aslı'yla randevusu.

Perşembe günü iş yerine gittiğinde patronu Cumartesi sabah il dışı bir seyahate gitmesi gerektiğini ve kendisinin kurumu temsil edeceği bilgisini verdi. Ne düşüneceğini ve neye uğradığını bilemeyen Oya tabi şaşkınlıkla yapacak bir şey yok deyip kabule geçti. Yol için mi hazırlık yapacaktı, işlerini mi halledecekti, ev işlerine mi yetecekti, çocukları kime bırakacaktı… Sonra ardı arkası kesilmeyen sorular zihnini dahada kemirmeye başladı. 

amaşırları atacaktım cuma atarım dedim, al işte bir sürüde yanıma almam gereken şey var. Ne yapacağım? Dün akşam dizimi izlemek için bulaşıkları öylece bırakıp yatmıştım. Nasıl yetişeceğim? Dolabı temizlemeye niyet ettim ama en sevdiğim komşum Neşe kahveye çağırdı ne yapsaydım yani. Ne zaman bu işleri bitireceğim? Ütüler kaldı, yemek de yapmadım, ahh annemi arayacaktım, peki çocuklar?"

Hep bir sonraki güne ümit bağlayan Oya’nın elinde gün kalmamıştı. Ortada valiz yoktu, sunum için evraklar hazır değildi, şirkette tamamlanması gereken veriler sadece düşünce aşamasında kalmıştı. Onca iş birikmesine rağmen hafta sonuna verilmiş sözleri ise hiç saymıyordu. Çocukları organize etme kısmı nasıl hallolacaktı? Neyse ki kısmen bir şeyleri yoluna soktu, çocukları ablasına bıraktı. Bu seferde uçuş için internetten yer ayarlamayı unuttu. Havaalanında hallederim deyince uzuuun sıralarda bekledi ama vaktinde halledemeyince uçağını kaçırdı. Ardından bir silsile gibi yeni bilet almak durumunda kaldı. Tam sırada beklerken uçağın rötar yaptığı bilgisini aldı. Kendisi her şeyi ertelemeye bu kadar alışmışken hayatta onun için benzeri bir öykü dizayn etmiş olabilir miydi?

"Her şey üstüme üstüme geliyor, rötarlı uçak bile bana denk geldi.’’ demekten kendini alamadı. Gerçekten işin aslı öyle miydi? İşler mi üstüne geliyordu, patron mu çok yükleniyordu, evdekiler mi düzeni aksatıyordu, uçuşun da mı sıkıntılı olanı ona denk gelmişti? Neden bu durum kartopu gibi her geçen gün büyüyordu? Yoksa bu döngünün kaynağı bambaşka olabilir miydi?

 Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; Ertelenen her şey büyür.  

Rötarlı Uçak

İnsanoğlu bu hayatta her şeyi bir sonraki güne, haftaya atmaya meyilli. Böylece anlık olarak kurtulduğu, kafasının rahat olduğu fikrine kapılıyor. Eee her şeyi rötarlı yapınca, süreçte rötarlı ilerliyor. O zaman bazı sorularda cevaplarını bulur hale geliyor. Mesela ;

· Neden dün ertelenenler, bugünün baskısını arttırıyor?

· Neden bugün yapılmayanlar, yarının huzurunu kaçırıyor?

· Neden vaktinde konuşulmayanlar, o ilişkileri zedeliyor?

· Neden vaktinde harekete geçmeyince sonranın gücü azalıyor?

· Neden bir ipin ucu kaçınca, yavaş yavaş her şey sökülüveriyor?

İşte bu yüzden her şey zamanında güzel, her şey vaktinde yapılınca kıymetli, her söz vaktinde söylenince anlamlı. O zaman uçuşlar rötarsız, haberler sıkıntısız oluyor.

 

 


Okumaya Devam Et