HAKİKAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HAKİKAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2025 Salı

GÖKÇE...

Deneyimsel Tasarım Öğretisi


Aramamıştı anneler gününde annesini... Nedeni ise; annesinin isteklerine karşı şeyler söylemiş olmasıydı... 

Gökçe, kırk yaşındaydı. Bir oğlu vardı on yaşında ve dünyalar güzeli üç yaşında bir kızı... Bir de kendisine düşkün bir eşi... Bugün anneler günüydü... Kutlandı tabi ki onunda günü. Eşi Kenan, Gökçe'nin uzun zamandır istediği pırlanta kolyeyi takmıştı boynuna, çocuklarının anneler günü hediyesi olarak. Mutluydu Gökçe, "İyi ki sizi doğurmuşum, iyi ki sizin annenizim, ben doğurdum çokta güzel doğurdum!" diyerek sarıldı çocuklarına...

Çocuklar söz konusu olunca akan sular dururdu Gökçe için. Evlendiğinde küçük bir hastalık geçirmişti. Hastalığının iyi yönde gidişatı için doktoru bir süre hamile kalmaması yönünde şart koşmuştu ona... Tedavisi biraz uzun sürmüştü ve sonunda yüzü gülmüştü. Tedavisi sonlandıktan bir kaç ay sonra anne olacağını öğrenmişti. Küçüklüğünden beri annesinin üzerine titrediği bir kızdı Gökçe. İki kız kardeşi vardı ama onlarla pek iyi geçinemezdi. Kendisine göre daha hareketli ve sosyal çevreleri geniş olması saçma geliyordu Gökçe'ye. Kardeşlerinin başarılarında mutlaka olumsuz bir taraf bulurdu. Ailedeki bu uyumsuzluğundan dolayı dışlanmasın diye annesi onu hep destekleyerek büyütmüştü. Düşkünleşmişti annesi ona ve Gökçe'de bu durumun farkındaydı. Rahatça insanların kalbini kırabiliyor ve annesi onu koruyordu.

Çalıştığı bir kurumda tanışmıştı Kenan'la Gökçe. İlk zamanlarda kendisine herkese davrandığı gibi katı davranmış, sonralarda Kenan'ın ısrarlarıyla ilişkileri başlamıştı... Evde kardeşlerine nasıl davranıyorsa Kenan'a da pek farklı değildi aslında. Durum böyle olunca Kenan kendini Gökçe'ye beğendirmek için elinden gelenin fazlasını yapar olmuştu. Zamanla Kenan'da Gökçe'ye düşkünleşti... Dokuz ay süren ilişkilerinden sonra gelen evlenme teklifine evet dedi Gökçe... Annesinin kızı yuvadan uçmuştu. Tabi evden gitmesi annesini Gökçe'ye daha düşkünleşmesine sebep oldu... Özlüyordu kızını ve hastalığa yakalanmış olması çokta tedirgin ediyordu onu. Uzunca bir dönem hastahaneler ilaçlar derken hep yanındaydı kızının. Gün geçtikçe daha da düşkünlüğü artmıştı... Gökçe hastalığını da bahane ederek daha geçimsiz bir hale gelmişti. Herkesin onun için bir şeyler yapmasını bekliyor, ancak yapılanları da beğenmiyordu. Ona göre hep o haklıydı. Annesine karşıda saygısız tavırları artmıştı... 

Böyle böyle günler geçti ve iyileşti Gökçe. Hamile haberini annesine verdiğinde, yaşlı annesi çok sevinmişti... Doğumunda da koştu kızının yanına... Her gün yanındaydı, evdeki işlerini yapıyor, yemeklerini pişiriyor, bebeğe bakıyor, Gökçe'nin konforu için her şeyi sağlıyordu... Gökçe annesinden rahatsız olup onu evine gönderinceye kadar...

Gökçe kendi isteklerine destek olanlarla iyi geçinirdi. Eğer ki birisi aksi bir fikirdeyse onunla direk bağlantısını koparırdı. Annesine karşı da böyle davranırdı ve hiç özür dilemezdi... Annesi ona olan düşkünlüğünden dolayı dayanamaz onu arardı nasıl olsa... Buna çok alışmıştı Gökçe ve annesinin de kalbini kırıp kırıp hiç özür dilemedi senelerce...Yıllar böyle böyle geçmişti. Gökçe'nin ikinci doğumunda da yine annesi yanında olmuştu. Yaşlılığına rağmen kızı için uğraşıyordu... Ve yine Gökçe her zamanki gibi beğenmeyecek bir şey bulup kızardı annesine... 

Öyle böyle derken çocukları büyüdü Gökçe'nin... Herkesten sakındığı çocuklarına düşkünleşmişti Gökçe'de... Oğlunun yaptığı saygısız hareketlere kızan birisi olursa onlarla kavga edip, oğlunu koruyordu. Özür dilemeyi öğretememişti oğluna, tıpkı kendisine öğretemediği gibi... Oğlu yaramazlıklar yapar insanların eşyalarına zarar verirdi. Gökçe özür diletmek yerine "Eşyalarınızı ortada bırakmasaydınız oğlum ellemezdi!" deyip, insanları suçlar ve oğlunu alıp orayı terk ederdi. Konu ne olursa olsun mutlaka kendini haklı çıkartırdı. Gökçe'nin bu hallerinden yaşlı annesi zamanla artık bıkmıştı. Davranışlarını değiştirsin diye bir şey söylemeye başlasa Gökçe onu hiç duymuyordu...

Annesinin bahçesindeki çiçeklere ve ürünlere zarar vermişti bir gün oğlu. Yaşlı kadın torununun bile isteye onları kopardığını, köklerinden çıkarıp attığını görünce kendini tutamayıp sesini yükseltmiş, kızmıştı. Günlerce onları yetiştirmek için uğraşmış, büyümelerini hevesle beklemişti bahçesindeki ürünlerin... Gökçe bahçede olanları görmemişti ama oğlu koşarak yanına gelip "Ananem beni dövdü, her yerim morardı!" diyerek yalan söylediğinde Gökçe hışımla dışarıya çıktı. Adeta gözü dönmüştü. Oğlunu korumak için annesine bağırmaya başladı. Yaşlı annesi bu sefer onu desteklemedi ve oğluna terbiye vermesi yönünde Gökçe'ye sert tepki gösterdi...

Ve Gökçe yine haksız olmasına rağmen haklı çıkmaya çalıştı... Başka yerlerde yaptığını yaptı... Annesine; "Sen benim oğlumdan çiçeklerini kıskandın, ne var yani bir çiçek kopardıysa... Zaten onu sevmiyorsun biliyorum. O benim oğlum onu ben doğurdum, sen dokunamazsın vuramazsın ona!" diyerek alıp oğlunu evden çıkıp gitti.

Aradan aylar geçmişti... Annesini ne aradı ne de ondan bir haber almak için uğraştı. Kardeşleri ona haksız olduğunu, özür dilemesi gerektiğini söylemeye çalıştı bir kaç kez ama Gökçe yine aynı şeyi yaptı ve onlarla da iletişimini kesti. Akrabaları sorduğunda da hep annesini suçladı... "Benim vicdanım rahat, ben bir şey yapmadım, o benim oğlumdan ve benden özür dilemeli..." diyordu sürekli.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Bahçedeki olayda annesi onun istediği gibi tepki vermedi, onu ve çocuğunu korumadı diye olmuştu bütün bunlar. Gerçeği göremeyecek kadar bilinci kapanmış, oğlunun verdiği zararı görmediği gibi yalan söylediğini de anlayamamıştı. Ve çocuğuna olan düşkünlüğü yüzünden bütün ailesini suçlayıp bağını koparmıştı...

O gün anneler günüydü ve aylardır arayıp özür dilemediği gibi, Gökçe yine annesini aramamış, onu doğuran annesine karşı zalimliğine bir gün daha eklemişti... 

Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; bedel alan, bedel ödeyenlere karşı zalim olur.

Gökçe ve annesinin de durumu buydu. Annesi yıllarca Gökçe için bedeller ödemiş ve her şey yasasına göre ilerlemiş, Gökçe annesine ve bedel ödeyen herkese zalim olmuştu... İsteklerine karşı çıkanları düşmanı biliyordu. Çocuklarına karşı sevecen, merhametli, iyilik meleği olan Gökçe, kendi annesinin lafı açıldığında bambaşka bir insan haline geliyordu. Adeta bir bedende iki kişi gibi davranıyordu. Gökçe'nin eşi Kenan'da kendi düşkünlüğüyle, kendi zalimini doğurduğundan habersiz, Gökçe'yi desteklemeye devam ediyordu...

 


 

 

Okumaya Devam Et

3 Eylül 2024 Salı

GERÇEK MUTLULUK


Akşam yemeği için mutfaktan güzel kokular geliyordu. “Mis gibi koku acaba annem ne pişirdi?” diye geçirdi içinden... “Umarım o sebze yemeklerinden yapmamıştır, köfte tavuk olsa ne güzel olurdu.”

Okuldan gelmiş günün yorgunluğunu atıyordu Kağan. Yatağına uzanmış internetten alacağı ayakkabının modellerine bakıyordu. “Haftaya kulüp maçları başlayacak. Güzel bir kramponla sahaya çıkmam lazım.” diye düşündü. “Bu akşam ailemi yemekte krampon almaya ikna etmeliyim.”  Annesinin sesi ile o kaybolduğu dünyadan çıktı. “Kağan, hadi yavrum yemek hazır.”

"Tam da güzel bir video izliyordum ya şimdi sırası mı?" diyerek yerinden kalktı. Mutfağa geldi yemekler hiç de hayalini kurduğu gibi değildi. “Ben yemek yemeyeceğim, bu yemeklerin hayalini kurmamıştım. Dışarıdan yemek istiyorum. Hep aynı şeyleri yapıyorsun zaten anne!”

“Hayır! Oturmalısın ve bizimle birlikte masada ne varsa onu yemelisin.” cevabını aldı annesinden. Zoraki oturdu, kaşığın ucuyla yemeklerden bir iki tane yiyormuş gibi yaptı. Sonrasında "dışarıdan çiğ köfte yerim ne olacak, annemi ikna ederim.”  diye düşündü. Bu arada da alacağı kramponun muhabbetini açtı.

“Baba, biliyorsun haftaya bizim maçlar başlıyor. Yeni bir tane krampon beğendim onu alabilir miyiz?”

“Olmaz oğlum, bir tane kramponun var, ayak numaran da sürekli büyüyor. İkinciye falan gerek yok o küçüldüğünde alırız. Hem o kadar israf etmeyelim, başka yerlerde Müslüman çocukların ayaklarında hiç ayakkabı yok onları bir düşün istersen.”

“Ama Ahmet’in üç tane kramponu var baba.”

“Olabilir, güzel günlerde kullansın ama bizim ölçümüz Ahmet değil.”

Kağan, oflaya oflaya odaya gitti. Çok mutsuzdu, hiçbir şey istediği gibi gitmiyordu. Hayattan keyif alamadığını düşündü. Odasında mutsuzluğun içine gömülürken babası içeriden seslendi.

“Saat sekizde herkesi salonda bekliyorum!”

Artık salonda oturabilmek için haber vermek gerekiyordu. Çünkü herkes tek kişilik dünyalarında, başka dünyaları izliyor ve mutsuzluğunu kat kat artırıyordu. Saatinde herkes salonda toplandı. Bu da nereden çıktı şimdi? Babamın türlü türlü adetleri var der gibi herkes birbirine bakıyordu.

“Sevgili ailem; şimdi izleyeceğiniz videolar biraz önce izlediğiniz videolara benzemiyor. Bu videoları izledikten sonra biraz düşünelim derim.” 

Televizyondan Filistin videoları akmaya başladı. Çocuklar sağa sola bakmaya başladılar. “Şimdi sırası mıydı neden rahatımızı bozuyorsun baba? Biz bu şekilde videolar görünce rahatsız oluyoruz, bir şey de yapamıyoruz.” Baba onları duymuyordu, videoları izlemeye başlamıştı bile. 

Evin içinde oyun oynarken evi başına yıkılan çocuklar...

Yemek kuyruğunda elinde bir tas ile ayakları çıplak çocuklar...

Kaldıkları çadırın içerisine su girmiş uyumaya çalışan çocuklar...

Her şeye rağmen kaldığı kamplarda oyun oynamayı unutmamış çocuklar....

Annesini babasını evini kaybetmesine rağmen yanındaki arkadaşını teselli edecek güce sahip olan çocuklar...

Mahallesi yıkılmış evinin önünde gülümseyerek dans eden çocuklar...

Ayakları çıplak çocuklar...

Bir tane ekmek alabilmek için bir kilometre kuyruğa girmiş çocuklar...

Yağmur yağdığında su bulduğu için sevinen çocuklar...

Ölüme gülümseyerek giden babalar...

Evladını cennete gülümseyerek gönderen anneler...

Videolar bitti ve evde uzun bir sessizlik oldu. Uzunca bir süre hiç kimse konuşmadı... “Eğer gerçek mutluluğu bulmak istiyorsanız, gidin isteklerinizi ve ihtiyaçlarınızı yeniden gözden geçirin. İmkanlar insana zannettiği mutluluğu vermez." dedi Kağan’ın babası ve devam etti.

“Kardeşlerimiz bu kadar sıkıntıdayken biz bolluk içerisinde olmamalıyız. Onlar için bir şeyler yapmanın yollarını aramalıyız. Belki o zaman Filistin’deki her şeyini kaybetmesine rağmen tebessümünü kaybetmemiş anneler babalar çocukların mutluluğuna yetişebiliriz. Onlar mutluluk ne demek biliyorlar ama biz mutluluk kavramının dahaca gerçeğini de bilmiyoruz. O yüzden imkanlarımızı daha arttırmanın peşinde kalpler kırıyoruz.  Onlar ise bu kadar imkansızlık içerisinde bize örnek olacak davranışlar sergiliyorlar. O Filistin halkı bize böyle güzel örnek olurken, haydi düşünün bakalım biz onlar için neler yapabiliriz?”





 

Okumaya Devam Et

27 Temmuz 2024 Cumartesi

GÜÇ ZALİMLEŞTİRİR

Güç insanı zalimleştirir,

Güçlendikçe daha çok ezmek ister mazlumu,

Mazlumu ezdikçe bir şey sanar kendini...

Şeytan insana güzel göstermiştir yaptığını,

Ama bilmez kendine yazık ettiğini...

Güç insanı zalimleştirir,

Halbuki asıl güç sahibi ne kadar da merhametli zalime bile,

Bekler belki yolundan döner diye,

Ve bir süre izin verir masumun canının yanmasına,

Ama zalim bilmez mühlet verildiğini kendine,

Ve azar da azar,

Ve kimsenin yapamayacağı kötülüğü yapar kendine...

Masum çocuklar,

Savunmasız kadınlar,

Güçsüz bırakılmış erkekler,

Sana kendini güçlü hissettiriyorsa,

Aslında kimsenin yapamadığını yaptın kendine...

Aşağıladın,

Aşağılandın,

Neydi sana bunu yaptıran?

Neydi seni hakka bu kadar düşman kılan?

Hiçbir büyüğün bir öğüt vermedi mi sana?

Neydi sana bu kadar kendine düşman kılan?

Rüzgâr ektin fırtınadan başka ne kaldı payına?

O kadar zaman,

O kadar para,

O kadar emek,

Ne içindi?

Yeni bir şey var edemeyen,

Eskiyi geri getiremeyen,

Batıl için bu savaşınız,

Ne içindi?

Hak gelip batıl yok olduğunda,

Sığınacak bir liman kalmadığında,

Çepeçevre sarıldığını anladığında,

Kaçacak bir yer kalmadığında,

Seni yaratana bu kadar mahcup olmanın sebebi,

Ne içindi?

Güç insanı zalimleştirdi,

Halbuki merhametli olduğunda yükselecekti...







Okumaya Devam Et

18 Temmuz 2024 Perşembe

ÇIĞLIĞIN DİRENİŞİ

Bir sabah Züleyha çığlıklarla uyandı. Ne olduğunu anlamadan odanın yolunu tuttu. Annesi, babasının üzerine kapanmış ağlıyordu. Züleyha durdu ve düşündü, evet bu çığlık bir gün kopacaktı. İçinde bir an derin bir boşluk hissetti. Şu an ne yapacaktı Züleyha?

Bazen bir çığlık direnişin hikayesidir, bazen ise bir fısıltı...

Sonra içeride ağlayan, isyan içerikli kardeşinin sesini duydu. “Neden benim babam ALLAH’ım? O daha çok gençti. Biz ne yapacağız şimdi?” dedi. Biliyordu Züleyha, bu sözleri kardeşinin isteyerek söylemediğini. Ama insan baskı altındayken kalpteki açığa çıkıyordu. O sahneyi gören Züleyha sessizce odasına giderek Yaratıcıdan özür diledi. “Biz senden razıyız ALLAH’ım merhametinden de, adaletinden de...”

Sonra bir an Kudüs kalbine düştü. Oradaki insanlar bu çığlığı her an duyuyordu ama o çığlık biraz hüzün, biraz huzur çığlığıydı. Çünkü herkes biliyordu; ALLAH kuluna zulüm etmez. 

Nasıl sakin kalabilirdi ki insan?  Anne yok baba yok, bir kız çocuğu anne olmuş, küçük bir erkek çocuğu ise kardeşini ve annesini korumak zorunda kalmıştı. Dışarıdan bakıldığında Yaratıcı sessiz kaldı,  diyerek bazıları O'nu  suçlamaya çalışıyordu. Ama bu sahnede ALLAH bir şey yapsaydı gazabı daha az olurdu, bekletti ve bu sahnede herkes ayrıştı. Dünyanın bir çok yerinde farklı zamanlarda farklı insanlar, o masumlar için ayaklandı... Dünyanın bir çok yerinde farklı zamanlarda farklı insanlar da, o masumların farkına bile varmadı... Rabbim zamanı geldiğinde kendini gösterecek ama o sahne o kadar kolay olmayacaktı. Rabbimi bilen tarzında bilir.

Züleyha bunları düşünerek derin bir sessizliğe büründü. Sonra ellerini semaya kaldırarak dua etti.

"Rabbimiz; biz senden razıyız... Adaletinden de, merhametinden de, gazabından da eminiz... Sen bizim göremediklerimizi görür, duyamadıklarımızı duyar, bilmediklerimizi bilirsin... Müslümana ne zaman yardım edeceğini, kafiri ne zaman kahredeceğini en iyi sen bilirsin... En doğru anı sen bilirsin... Biz senden eminiz...

Bizim dualarımız ancak kalplerimizdekini dile getirmek içindir... Senin hükmüne karışmak için değil... 

Rabbena...

Ya Kudüs halkına galibiyet ver, ya da onlar gibi bize de sabır ver...

Ya onlar gibi senin yolunda yaşasın ya da biz de senin yolunda ölelim...

Rabbena...

Bizi aynı analar doğurmadı... Ama aynı ALLAH yarattı. Bizim kardeşlerimizi bize bağışla, onları kurtar...

Biricik babamızın da mekanını cennet eyle...

Peygamberimize selam, sana hamd ederiz...

Senin yolunda yaşarken de, ölürken de teşekkürlerimizi, şükürlerimiz iletir, kabul etmeni dileriz..."

Züleyha’nın ağzından dökülen dualar kalbine merhem oldu. Babasının yanına giderek onu son yolculuğuna dualarla uğurladı.

İnsanın kendi acısı varken dahi başka birinin acısını düşünebilmesi... Kendinden önce başkalarının ihtiyacı için dualar edebilmesi... İnsanın sen boyutunda olabilmesi... Daha da iyisi insanın kendi hayatına dahi dışarıdan, duygularını pasifleştirip bilinç açıklığıyla bakabilmesi... İnsanın gerçeği bilip, gerçeğe uygun hareket edebilmesi...

Züleyha'da ki farkta buydu. Gerçeği algılayıp, gerçeğe tepki veren ve beklentisini en doğru yere yerleştiren bir yapıdaydı. Züleyha, içindeki çığlığı şükre dönüştürenlerdendi...







Okumaya Devam Et