Reşad, artık yer değiştirmekten yorulmuştu. Ailesi ile birlikte kaçıncı çadırlarını kurdular, kaç km yol yürüdüler hatırlamıyordu. En son çadırlarını kurup bir kaç parça eşyayı da yerleştirdiler.
Reşad, hemen çadırın etrafına elinde getirdiği tohumları ekmek için toprağı çapaladı. Yanından hiç ayırmadığı tohumları özenle toprağa dikti, bereketlensin inşallah diye dua etti.
Bundan üç yıl öncesine gitti, çok büyük coşkuyla sınava hazırlandığı günleri hatırladı. Ne kadar çok çalışmıştı, Gazze’nin en iyi üniversitesine yerleşmiş bütün aile çok mutlu olmuştu. Aynı zamanda sporlarda ilgileniyordu Reşad, okulun basket takımındaydı, ekip arkadaşları ile büyük başarılara imza atmıştı.
Gazze’nin üç yıl önceki halini düşündü caddeleri, sahili herkes burada mutlu ve gayretliydi. Babasının unlu mamulleri satan bir işletmesi vardı, fırsat buldukça oraya gider, poğaça, simit ve pasta yapımı için mutfakta ki aşçılara yardım ederdi.
Nerden bilebilirdi savaş öncesinde yaptıklarının onu daha güçlü bir yere hazırladığını?
Altı yüz otuz gündür bir mücadelenin içinde olmak hiçte kolay değildi. Güçlü olmalıydı, ailesi ile birlikte çadır kurup kilometrelerce yürümek gerekebiliyordu. Çok az bir yiyecek ile saatlerce yürüyor yürüyor yürüyorlardı... Bu yorucu tempoda öncü olmak Reşad’ a düşmüştü.
Etrafında bombalar patlarken yanı başında baban şehit olmuş ve hızlıca oradan da uzaklaşman gerekebiliyordu. Ailene yiyecek bulup onları da doyurmak ta gerekiyordu. Bütün imkanların elinden alınmıştı. Ev, araba, babasının işletmesi, babası, kardeşi... Reşat bir de baktı ki elinde sadece marifetleri var. Sınava hazırlanırken oluşturduğu sorumluluk duygusu, sporla birlikte oluşan fiziksel gücü, babasının işletmesinde oluşturduğu pasta börek yapımı...
Şimdi bunlar o kadar çok işe yarıyordu ki!
Sorumluluk sahibi olmak onu lider yapmıştı. Bir çuval un ile etrafında ki çadırda bulunan bütün çocuklara küçük kekler yapıp dağıtıyor, onlarla maç organize ediyor onları eğlendiriyordu. Hayat devam ediyordu, gülmeye de ihtiyaç vardı.
Ardından ailesini savunması gerektiğinde en öndeydi, daha güvenli bölgeyi hızlıca bulup onları oraya ulaştırıyordu. Etrafında annesi babası ölmüş, yetim ve öksüz kalmış çocuklar, bir uzvunu kaybetmiş çocuklar, yetişkinler... Onlarla da ilgileniyordu Reşad... Hem ilgileniyor hem kendi kendine konuşuyordu;
"Müslümanın her sahnede yapabileceği bir şeyler olmalı. Üç yıl önce başka bir sahne ve orada yapılacak iyi işler. Bu günde farklı bir sahne ve yapılacak çok güzel işler var. Ömrümde hiç kendini bu kadar işe yarar hissetmedim kendimi. Ve Rabbime bu kadar yakın olmamıştım. Rabbimizin bizi sarıp sarmaladığını bu kadar yakınında hissetmemiştim. O kadar imkânsızlığın içerisinde her birimizde ayrı bir huzur var. Çok küçük şeylerden mutlu olmayı öğrenir olduk. Her gün musluktan akan suyun kıymetini şimdi çok iyi biliyoruz. Birkaç bidon su bulduğumuzda sevinçten havalara uçuyoruz. Bizi mutlu eden her şey değişti hayatımızda... Çadırımızın etrafında tohumlar bütün olumsuzluklara rağmen büyümeye başladığında sevinçten ağlıyoruz... Mutlu olmak için çokta büyük işler yapmaya gerek yokmuş aslında... Mutluluk imkanla da olmuyormuş, biz bütün imkansızlıklara rağmen mutluyuz ve Rabbimizden ümidimizi hiç kesmedik... Onun bizi çok yakından takip ettiğini artık hissediyoruz. Her sahnede yapılacak iyi işler var..."
Sema kızı ve oğluyla oyunlar oynayıp eğlenmeyi çok seviyordu, onların mutluluğunu görmek bambaşkaydı. Nasıl da güzeldi çocuklar… Çocukların masumluğunu görmek çok iyi geliyordu ona. Yetişkinlerin bozulan dünyasında, çocukların dünyası sığınılacak liman gibiydi. O limana sığınınca derin bir nefes alıp rahatlatan, bunca karmaşadan uzaklaştıran bir liman…
O gün marketten birlikte aldıkları kutu oyununu oynayıp keyifli vakit geçirmişlerdi çocuklarıyla. Ailecek birlikte vakit geçirmek, birlikte yaptıkları şeyler çok mutlu ediyordu onları. Aile olmak ne güzeldi… Çoğu zaman sabah erken kalkıp kek yapar, çocukların evi saran mis gibi kek kokusuyla uyanması çok hoşuna giderdi. Bunu düşünmek bile huzur veriyordu Semaya. Çoğu zaman evine bakıp şükrederken buluyordu kendini. Huzur veren bir ev, çocuklar, aile olmanın güzelliği… İçinden bunlar geçerken, yüzünde tebessüm belirmişti kendiliğinden. Çocukları yatağına yatırdı, güzel yanaklarını öptü. Etrafı toparlayıp yanlarına geldiğinde çocuklar çoktan uyumuştu bile. Uyurken sessizce onları izlemek çok hoşuna gidiyordu. O uyku anında masumiyet her yeri kaplıyordu Sema için, onları sessizce izlerken huzur doluyordu içine, baktıkça bakmak istiyor o huzur bitmesin istiyordu.
Ama artık çocuklarını izlerken hissettiği o huzur geride kalmıştı. Çocuklarını uyurken izliyor ancak bambaşka düşüncelere dalıyordu, yüreği sıkışıyordu. Yaşanan zulüm bitmiyordu. Çocuklar öldürülüyor, hastaneler bombalanıyor, evler yıkılıyor, aileler paramparça ediliyor, türlü türlü işkenceler yapılıyordu. Ve insanlık uyuyordu… Sanki bu zulüm hiç yaşanmıyormuşçasına insanlar hayatlarına devam ediyordu.
Alış veriş merkezleri insanlarla dolu alış verişler yapılıyordu, kafeler keyifle içeceklerini yudumlayan sohbet eden insanlarla doluydu… İnsanların büyük bir çoğunluğu hiçbir şey olmamışçasına yaşamaya devam ediyordu. Sema derin bir iç geçirdi, çok uzağa gitmeye de gerek yoktu, yakın çevresindekiler de maalesef bu konuda duyarlı değildi. Kimi bu yaşananları Arapların meselesi olarak görüyor, kimi onların Müslümanlığına laf ediyor, kimi geçmişten alakasız örnekler veriyor, bir dolu gereksiz yere takılıp bu meseleyi görmezden gelmeyi tercih ediyorlardı. Bunları görmekte çok acıydı, insanlığın bu noktaya gelmesine şahit olmak çok acıydı… Asıl mesele insanlara zulüm edilmesi olmalıydı. Masum çocukların öldürülüyor olması, hastanelerin bombalanması, yapılan işkenceler olmalıydı. Dil, din, ırk fark etmeden önemli olan tek şey yapılan zulüm olmalıydı. Tüm insanların tek meselesi bu olmalıydı şu an… İnsanlık ölüyordu aslında, ya da çoktan ölmüştü de yaşananlara verilen tepkiler ile yeni anlaşılıyordu.
Zihnini kaplayan bu düşüncelerle çocuklarının yanından sessizce ayrıldı, haberleri izleyen eşinin yanına geçti. Yine bombalama haberleri, yıkılan evler, perişan olan insanlar ile dolu görüntüler, her yeri kaplayan dumanlar, televizyondan odaya akan acı… Haberde esir alınan ve bırakılan insanlara ait görüntüler ekrana geldi. Serbest bırakılan esirlere ait görüntüler dayanılacak gibi değildi, adeta insanlıktan çıkarılmışlardı. Dayanmak çok zordu bu acı haberlere, zulme uğrayan insanların durumuna… Haberci bırakılan esirlerden birinin hikâyesinden bahsediyordu. Salah hayatının baharında yakışıklı bir gençti, eski ve yeni fotoğrafları yan yanaydı ekranda… Geldiği hal, uğradığı işkencelerin ne boyutta olduğunu gösteriyordu. Salah zulme uğrayan, işkencelere maruz kalan insanlardan sadece bir tanesiydi. Daha ne öyküler vardı, nice Salah’lar vardı… Bunu yapanda insandı, ama nasıl bir insan… Bunca işkence, zulüm nasıl yapılabilirdi? İnsan bu kadar kötü olmazdı…
Sema kafasında bir dolu düşünce kafasını yastığa koydu, içi daralıyor yüreği daralıyordu. Kısık bir sesle kendi kendine “Şu an bizler rahat yataklarımızda, evlerimizde huzurla nasıl uyuyabilirdik ki…” dedi.Gazze’ deki kadınlar, çocuklar gözünün önüne geldi, Gazze’den yükselen acı sesler her yeri kaplamıştı… Ah çocuklar, masum çocuklar… Gazze’deki çocuklarda kendi annelerinin kıymetlileriydi. O annelerin de huzurlu evleri, çocuklarına mis kokulu kek yaptıkları mutfakları vardı. O annelerde çocukları uyurken sessizce yanaklarına öpücük konduruyordu… Gazze kan ağlarken hayat hiçbir şey olmamışçasına devam edemezdi, etmemeliydi…
Yan odada sessizce uyuyan çocuklarının yanına gitti, onların masumiyetini izlemek istedi. “Çocuklar uyurken sessiz olunur, ölürken değil!”diye tüm dünyaya haykırmak, herkese duyurmak istedi…
“Spora mı geldik, yoksa dayak yemeye mi? Hocam her tarafım ağrıyor, siz direnç lastiğini de kullan diyorsunuz. Benim onu kullanacak direncim kaldı mı acaba!”
Seneler sonra pilatese başlayan Ayla’nın serzenişiydi bunlar. Ayla ofisten eve, evden de ofise bir hayat sürüyordu. Her yere aracıyla gider, yürümez; merdiven kullanmaz, işini de masa başında hallederdi. Zaman zaman aldığı kiloları dert ederdi ama sıkı bir diyet yaptı mı onlardan kurtulması kolaydı. Ancak son zamanlarda Ayla’nın üzerine sanki ölü toprağı atılmıştı. Sürekli kendini halsiz ve yorgun hissediyordu. Yaşam enerjisinin düştüğünün farkındaydı. Günlük rutin işler bile artık yapılası zor işler olmaya başlamıştı. Ayla doktoruna görünmeye karar verdi.
Aile dostu olan Necmi Bey ilerleyen yaşına rağmen dinç, dinamik ve yaşam enerjisi yüksek bir doktordu. Ayla ve ailesi sağlıkla ilgili bir sıkıntı yaşasa Doktor Necmi danıştıkları ilk isim olurdu.
“Ayla kızım testlerin normal ama sen yine de bana anlat bakalım, günde kaç adım yürüyorsun?” Ayla mahcup bir edayla bakınca Necmi bey Ayla’nın yürüyüş yapmadığını anlamıştı.
“Peki, o zaman spor-egzersiz yapıyorsundur, değil mi?”
“Pek fırsatım olmuyor Necmi amca. İş yoğunluğu falan derken uzun süredir ne yürüyor ne de spor yapıyorum.”
Necmi bey,“Kızım, o zaman senin bu haline şükretmek lazım. Biliyorsun her şeyin bir ömrü var. Ömür öyle ya da böyle geçiyor, bedenimiz öyle ya da böyle yaşlanıyor. Ama bunun nasıl olacağı bizim ömrümüze verdiğimiz değerle, bedenimize bakmak için verdiğimiz emekle ilgilidir. Sen daha yaş almadan iki büklüm olmaya başlamışsın. Bedenini diri ve dik tutman için kaslanman şart. Hemen spora ve yürüyüşe başlamalısın.”
Ayla nasıl olacağını anlamamıştı.“Ama ben yapı olarak kaslı biri değilim ki. Hem bu yaştan sonra nasıl kaslanacağım?”
“Ayla kızım, atalarımız işleyen demirin ışıldayacağını söylemiş. Vücudumuz mükemmel işleyen bir makine. Ama bazen bizim yaşam tarzımız bu makinanın işleyişini sekteye uğratır. Bu durumda kullanmadığımız şeyler işlevsizleşmeye başlar. Sen bedenini hiç mi hiç zorlamamışsın. Bu yüzden vücudun kasa ihtiyaç duymamış, var olan kasların da şimdiden küçülmeye başlamış. Kendini zorlamaya, bedenini zorlamaya başlarsan kaslarının da geliştiğini göreceksin ve kendini daha dinç, daha enerjik hissetmeye başlayacaksın…”
Ayla doktorunu hayretle dinliyordu. Belli ki bu tespitler sadece Ayla’nın bedeni için değil hayatı için de geçerliydi. Ne fırsatlar gelmişti ayağına iş için ama Ayla hiç zorlamamıştı kendini, rahatını bozmak istememişti. Evliliğin kıyısından da bu yüzden dönmüştü. Rahat bir yaşantısı vardı, evliliğin sorumluluğunu almaya gerek yoktu. Ne gerek var, dedi her seferinde ve nice fırsatlardan vazgeçti. Ancak şimdi vücudu ondan vazgeçiyordu. Çünkü her somut gerçeğin ardında yatan soyut bir gerçeklik vardı.
Ayla hayata karşı, mücadele ve çaba göstermede ne kadar dirençli olduğunu fark etmeye başladı. Ailesinin ona sunduğu imkanların, onun becerilerini geliştirmesine engel olduğunu anlıyordu. Hayata karşı sorumluluk almakla ilgili direnç geliştirmişti. Dirençlerinin üzerine gidip onları kırmaktansa konfor alanında yaşamayı tercih etmişti. Ancak Ayla’nın hem ruhu hem de bedeni yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunun işaretlerini veriyordu.
Ayla Necmi Beyin tavsiyesiyle sağlıklı beslenmeye ve spor yapmaya karar verdi. Ancak uzun bir hareketsizlik döneminden sonra aldığı pilates dersinin kendisini bu kadar zorlayacağını tahmin etmemişti. Spor hocası Ayla’nın durumunu analiz etmiş, bütün kaslarını çalıştıracağı bir program hazırlamıştı. Zaman zaman direnç lastiklerinin kullanılmasını gerektiren hareketlerdi bunlar. Hocası“Aman dikkat edin direnç lastikleri kopabilir.” dedikçe Ayla hayret ediyordu. Ona göre bu lastikleri koparmak imkansızdı!
Ayla sporun ilk günü çok zorlanmıştı ama devam etmesi gerektiğinin farkındaydı. Kasları çok acıyordu ama bu acının kendisine uzun vadede iyi geleceğini de biliyordu. Çünkü her zorlukla beraber gelen bir kolaylık vardı. Zaman geçtikçe Ayla’nın yorgunluğu azalmış, uykuları da düzene girmişti. Artık direnç lastikleri onu eskisi kadar zorlamıyordu. Ayla da onları esnettikçe esnetiyordu. Bir gün kopmaz dediği o lastik kopmuştu. O zaman Ayla her şeyin bu hayatta emek ve istikrar istediğine bir kere daha emin oldu.“Demek kırılmaz dediğim nice dirençler de böyle kırılacak, böyle kopacak… Onları gözümde ne çok büyütmüşüm… Neyse yeni bir lastik almanın zamanı geldi.”
Ayla bir elinde eski, diğerinde tuttuğu yeni direnç lastiğine bakıyor ve gülümseyerek mırıldanıyordu.
Boykot, ilişki bağlarımızı kesmek istediğimiz, düşmanlık yaptığından emin olduğumuz bir topluluğun ürettiği ürünleri satın alıp yakmak, atmak, dökmek değildir.
Boykot bilinçsiz bir öfke değildir… Aksine bilinci açık, ne yaptığını bilen, strateji üretebilen, düşmanına karşı doğru konum almış bir aklın ve duygunun sahibi olan insanların yapabileceği bir eylemdir.
Boykot, bir ırk düşmanlığı değildir. Sorun insan veya topluluk değildir; sorun o insanın veya topluluğun amacındaki kötülük, davranış seçimlerindeki zarardır.
Boykot, zorbalık yapan bir grubun azgın isteklerine, şımarıklığına, kötülükte had geçmesine ket vurmaktır.
Boykot, diğer insanları zorla uymaya zorlayabileceğimiz bir eylem de değildir.
Boykot da bir seçimdir. Ve her insan kendi öyküsünde ilmi kadar, şahitliği kadar, idraki kadar seçimlerinden sorumludur. Ve tabi ki her seçimin nihayetinde bir sonucu vardır. İyi ile kötü, daha iyi ile daha kötü, kararsız ile net, cahil ile alim, düşünen ile ezberci bir değildir; sonuçları da aynı olmayacaktır.
Peki, Boykot Nedir?
Zulmü yapan zalimin beslendiği can damarlarına baskı uygulamaktır. Bu damarların besin kaynakları kesilirse zorba yavaş yavaş zayıflar ve güç kaybeder. Sürekli güç kaybeden her yapılanma gibi onun da bir süre sonra enerjisi tükenir, sağlığını kaybeder, hasta düşer. Ve zorbalığından vazgeçmek zorunda kalacağı bir konuma düşer.
Başkalarının yaşam hakkını, evini, ülkesini, ailesini gasp eden, hırsızlık yapan, tecavüz eden, ölmüş bedenlere bile saygısızlık eden, organlarını çalan, bebekleri ve çocukları öldürmekten çekinmeyen bir toplulukla savaşma konusunda boykot, şahit olan, anlayan, idrak eden, vicdanı uyanık olan her birey veya topluluk tarafından akıllara düşen yavaş, küçük ama süreklilik sağlanırsa etkili bir yöntemdir.
Onların şah damarını kesmeye henüz gücümüz yetmiyor!
Biz de gücümüzün yettiği yere odaklanırız!
Çözümsüz değiliz!
Boykot, en büyük düşmanın kılcal damarlarına zarar veren,
Uygulayıcısına netlik, şeref ve güç katan,
Masuma ümit veren, yalnız olmadığını hissettiren,
Küçük ancak biriktiği zaman büyük yerlere varabilen etkili bir savaş stratejisidir!
Neden Boykot Etmeliyiz?
Kötüler kötülüklerini açıkça ve aşırı yapmaya başladılarsa, iyiler iyilikte aciz ve yetersiz durumdadır demektir…
İyiler yeniden sorumluluk almalı çünkü…
İyi olmak isteyenler ayağa kalkmalı çünkü…
Çünkü sana ihtiyaç var,
Çünkü biz duyarsız değiliz, zorbanın yaptığı zararı ve çirkinliği görüyoruz, duyuyoruz ve hissediyoruz!
Çünkü İsrail ve onun dostları yer yüzünü kötülüğe sevk ettiler ve bunda hadlerini geçtiler…
Çünkü biraz uzaktalar diye onların yaptıklarından gözümüzü çekemeyiz, görmezden gelemeyiz.
Çünkü iyiliği ayağa kaldırmak için bir pay almalıyız!
Çünkü sen YARATICININ yönetici sıfatıyla yer yüzüne gönderdiği en yüksek değersin…
Bazen güç kaybedebilirsin ama ayağa kalmaya niyet ettiğinde desteklenirsin…
Çünkü sen burada kan döküp bozgunculuk yapanlardan değilsin…
Seyirci olmak için de gönderilmedin…
Çünkü biz eğer boykotu küçük görmez ve vazgeçmez isek… daha büyük işler yapmayı da hak edebiliriz.
Çünkü bugün yapabildiklerimizi yaparsak, yarın yapmayı hayal ettiklerimiz için yeterli olmayı hak edebiliriz.
Çünkü zalimin yaptıklarına karşı sessiz ve duyarsız kalırsak kötülüğe onay verenlerden olmuş oluruz.
Çünkü bir damla suyun Nemrut’un kötülüğünü söndürdüğünü biliyoruz. Çünkü o damlanın da Nemrut’un da sahibini tanıyoruz.
Çünkü nice azların nice çoklara üstün geldiğini duyduk ve emin olduk…
Çünkü nice az olan doğru, nice çok olan yanlıştan üstündür, şahidiz…
Boykot ediyoruz!
Onların Mallarını,
ticaretlerini,
kötülüklerini,
zulümlerini,
boykot ediyoruz!
Nasıl Boykot Edebiliriz?
Boykot için hassas bir irdeleme, doğru bir seçim ve sakınmada netlik gerekiyor…
Boykot etmek istediğimiz ürünlerin çoğu, birçoğumuz için, kullanmadığımız veya az kullandığımız ürünler değildir. Aksine özellikle gıda, içecek, temizlik, ilaç ve kırtasiye konularında hayatımıza nüfus etmiş, alışkanlık olmuş hatta bazıları bağımlılık boyutuna gelmiş, vazgeçemediğimiz ürünlerdir. Bu sebeple boykota karar vermek ve uygulamak zordur. Bizi motive edebilecek üst sebepler olması gerekir ki zorluğuna rağmen bu mücadeleye cesaret edebilelim.
Peki neden boykot etmek konusunda geri dururuz? Nedir bizi kaygılandıran şey?
1-Tat Eksikliğinin Özlemini Sürekli Yaşayacağını Zannetmek
Tüketiciler için belirli bir süreden sonra yediği, içtiği ürünler, sürekli kullanıldığında, beğendiği bir tada dönüşmeye başlar. Kişi bu tadı “Güzel” olarak kodlar. Ve benzer ürünü farklı bir elden tükettiğinde yeni tadı yabancılar ve alışık olduğuna geri dönmek ister. Ancak adaletli olmamız gerekiyor; tabi ki uzun zamandır tükettiğimiz bir şeye verdiğimiz beğeni puanıyla, ilk defa tüketeceğimiz ürün, kısa vadede birbirine denk olamaz. İçerikte kullanılan malzemeler benzer olsa da kıvam miktarları farklı olabileceği için detayda tat farklılıklarının olması olası bir sonuçtur.
Ve bundan önce,
“Güzel” olarak tanımladığımız ürünün de yabancısıydık. Ondan lezzet almayı öğrendik. Alışkanlıklarımızın değişebilmesi ve yeni tatların beğendiğimiz seviyelere gelebilmesi için zamana, netliğe ve sürekliliğe ihtiyacımız var.
Bize düşen,
-Somut bir tüketimden neden vazgeçtiğimizi hatırda tutmak,
-Daha üst seviyede kazançlar için detayda somut kayıplar verebilmeyi göze alabilmektir.
2-Ekonomik Kaygılar
Tüketici alışkanlıklarından dolayı işletmeler çoğu zaman onların beğenilerine göre konum alır. Tedariğini, en çok ve sık tüketilen ürünlere göre yapar. Popüler olmuş ürünlerin satışından vazgeçebilmek de cesaret ister. İşletmeler eğer piyasaya hakim olmuş bu ürünleri kaldırırlarsa müşteri kaybedeceklerini düşünürler. Müşteri kaybı, gelir kaybı demektir. Bu sebeple boykota girmeye çekinirler. Oysa gerçekte müşteriler yok olmaz, sadece farklılaşırlar. O ürünlerin alıcısı olan kitle gider, yerine alternatif ürünleri tercih eden müşteri kitlesi gelir. Yani sadece bir yer değiştirme olur. İşletmeler, bu yer değişikliğinden kaynaklı, azalan müşterilere bakar ve bunun sürekli olacağını zanneder. Bu yüzden daha fazla kayıp yaşamamak için boykotu kırıp geriye dönebilirler. Ancak bu bir geçiş dönemidir. Bizler o ürünleri dükkanlarımızdan kaldırırken, o ürünleri ısrarla isteyenleri de kendimizden uzaklaştırmış oluruz. Masuma zorbalık yapanları, soykırım suçu işleyenleri destekleyen firmaları beslemekte ısrar eden bir müşteri kitlesini de kendimize yakıştırmayız. Aslında bizler boykot ile aynı tarafta durduğumuz, aynı yöne baktığımız müşterileri hak ederiz. Tabi ki bu dönüşümün bir bedeli vardır. O yüzden geçiş döneminde niyetimizde kararlı ve net olmalıyız. Anlık kayıplara veya geçici olarak tercih edilmemenin verdiği baskılara sabretmeliyiz.
3-Alternatif Bulamamak / Alternatifleri yetersiz bulmak
Boykot ürünlerini uzun süreden beri kullanıyor olabiliriz. Kalitesini beğeniyor olabilir yerine alternatif bulamadığımız için bırakmak istemiyor olabiliriz. Seçeneksiz kalacağımızı düşünmek bizi boykottan alıkoyuyor olabilir. Oysa, her sonucun gerçekleşmesi için önce bir seçim yapmış olmamız gerekir. Yani bizi tatmin edebilecek alternatif ürünlerle karşılaşmayı hak etmek için önce zıddından net bir şekilde vazgeçmiş olmamız gerekir. Hayat aynı anda iki zıt yönü bize vermez. Ürünleri kaliteli bile olsa ancak zalimlere sırtımızı döndüğümüzde, yüzümüzü de doğruya ve gerçeğe dönmüş oluruz. Ve bu sayede yüzümüzü döndüğümüz yerin imkanlarıyla karşılaşma hakkını hak etmeye başlarız. Sadece bir süreliğine netliğimiz sınanır. Bu evrede baskı yiyebilir geçici bir süre seçeneksiz kalabiliriz. İşte burada amacımızdan şüpheye düşmememiz, netliğimizden taviz vermememiz düğümü çözer. Ve bir süre sonra da seçeneksiz olmadığımızı görebileceğimiz süreçleri deneyimleriz.
4-Karşılıksız kalacağını zannetmek
Bazen çoğunluğun karşısında azınlık bir durumda kaldığımızda başarısız olacağımızı düşünebiliriz. Çoğunluğun üstün geleceğini, azınlığın yapıp ettiklerinin bir şeyleri değiştirmeyeceğini zannedebiliriz. Oysa hayatta sayıca çok olan değil, gerçeğin ve doğrunun yanında yer alan üstün gelir; sayıları az bile olsa… Yaptığımızın doğru olduğundan eminsek, yanlışın karşısında olduğumuzdan şüphemiz yoksa… O zaman kaybetmemiz de mümkün değildir.
5- Kınayıcıların kınaması
Satışlarını kestiğimiz boykot ürünlerinden dolayı bazı müşteriler bizi eleştirebilir, alay edebilir, bu yaptığımızı gereksiz bulabilir. Bu kadar büyük bir suça karşı insanların payına duyarsızlığın düşmesi ayrıca üzücü bir durumdur. Bu dehşetli kötülüğü hissedemeyenler ile bu kötülüğü durdurmak için gücü ölçüsünde sebepler ortaya koyanlar aynı yönde, aynı yerde değildir.
Bu öykünün rolleri vardı ve herkes kendine bir rol seçti. Bizim rolümüze mazluma destek olmak düştü. Kimilerine ilgisizlik… Kimine de boykota engel olmak… Onlar rolünün gereğini yapıyor…
Biz de…
Çözüm Nedir?
1-Tüketim alışkanlıklarımızı lehimize olacak şekilde değiştirmek
Yerli ve milli ürünlere yönelmek bir çözüm olabilir ancak bundan daha iyisi bedensel gücümüz için değerli ve güçlü besinler ve içecekleri tüketmektir. Asitli bir içeceği tercih etmek yerine içerisinde ne olduğunu bildiğimiz, koruyucu ve katkı maddesi olmayan ürünleri hayatımıza alabiliriz.
Boykot seçeneksizlik getirmez. Aksine seçenekleri görmemizi kolaylaştırır. Çünkü bundan önce hiç düşünmeden hayatımıza aldığımız tüketim alışkanlıklarımızı tekrar düşünmemize neden olur. Bunu fırsata çevirmek bizim elimizde, tekrar düşünürken zararlı olan tüketimlerimizi zararlı alternatiflerle değiştirmek yerine faydalı olanlarla değiştirebiliriz.
2- Netlik ve Süreklilik
Zalimin zulmü normalleşse de herkes tarafından kanıksansa da zulüm zulümdür. Devam ettiği sürece yanlıştır, zararlıdır, zorbalıktır. Kimse artık o zulmü dile getirmese de gündem edilmese de zulüm zulümdür. Hatta böylesi daha acıdır. O nedenle boykot bir süre değil sürekli yapılır.
İnsanın hamlesine süreklilik getirebilmesi için motivasyonunu kaybetmemeye ihtiyacı vardır. Yani popüler kültür, anlık acı bizi boykot için motive edebilir. Ancak konunun gündemden düşmesiyle motivasyonumuz da düşerse hamlemize devam edemeyiz.
O nedenledir ki yazımızın başında bir insan neden boykot eder, detaylıca açıklandı. Çünkü detayda sebepleri olan insanlar, motivasyonlarını koruyabilirler.
Boykot bir yaşam stili değişikliği getirdiği için bu motivasyona ihtiyaç duyarız. Çünkü sevdiğimiz şeylerden vazgeçerken o motivasyon bize güç verir.
İstedikleri sonuç için net davrananlar, sebeplerini iyi bilenlerdir.
Kasım görünümlü bir Mayıs günüydü. Yağmur alabildiğine yağıyor, hava olabildiğine soğuktu. Kaldırılan montlar tekrar gün yüzüne çıkartılmış, kaloriferler tekrar yanmaya başlamıştı. O gün arkadaşlarını davet etti Mine. Bunca pahalılıkta kafelere gitmek biraz anlamsız, gelin bize ben güzelce hazırlanırım diye heveslendi.
Uzun zaman sonra hakkını vererek mutfağa girdi, sarmalar börekler derken herkesin sevebileceği her kategoride bir şeyler yapmaya çalıştı. Kapı çaldı kızlarda el emeği yaptıkları kurabiyeleri, kekleri masaya bıraktı. Tabi bir araya gelince sofranın bereketi arttı da arttı. Yemekler yenirken başladı Mine anlatmaya. Önce annesini, sonra teyzesini, ardından bir türlü uzlaşamadıkları halasını, sonra eşini ve elbette hiç hoşlanmadığı kaynanasını, son olarak bir problem yumağı olarak gördüğü alt komşusunu.. Derken olur olmaz her şeyi dile dökmeye başladı, kendine engel olamıyordu, herkeste yorum yapmadan geçmiyordu. Sonra kızlar kendi öyküleri ile ilgili bir bir döküldü. İş yeri anlaşmazlıkları, patron sıkıntıları, aile kavgaları, çocukların bitmeyen dertleri...
Çaylar, kahveler derken zaman akıp gidiyordu. Yarın iş görüşmesi olduğunu bir an unutmuştu Mine. Kızlara git diyemedi, konu konuyu açtıkça susması gereken yerde susamadı, onay aldıkça iyi hissetti, iyi hissettikçe bir çay daha getirdi. Misafirlerini sabaha karşı uğurladı. Ev alıp başını gitmiş, her şey birbirine girmişti. Yere dökülen kuruyemişler, tezgahtaki tabak yığınları ve niceleri. O gün eşi rahatsızlık vermemek adına kendi annesinde kalmıştı. Çocuklar ise okul gezisine gitmişti. Mine yıllardır kovaladığı yerden o hafta teklif almış, ancak iş görüşmesine gitmesi gerekirken verilen randevunun saatini kaçırmıştı. Arkadaşlarına çok kıymet veriyordu fakat neden böyle oldu? Haftalar sonra bir araya gelmişlerdi ancak bu sefer eskisi gibi bu görüşme ona iyi gelmemişti. Bir akşam sebebine hayatı rayından çıkmış trene dönmüş gibi hissediyordu. Halbuki ne kadar istekliydi. Peki neden?
·Umarsızca davranması buna etken olabilir miydi?
· Zamanı iyi yönetememiş olabilir miydi?
· Sınırlarını doğru yerde doğru şekilde koyamamış olabilir miydi?
· Koyamadığı sınırlar hayatında tıkanıklıklara neden olmuş olabilir miydi?
Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; Sınırları olmayanın imtiyaz hakkı yoktur.
İnsanoğlu bazen sınırsız olmayı konfor zannediyor, hal böyle olunca konuştukça konuşası geliyor ve anlattıkça rahatlayacağını düşünüyor. Böylece hiç fark etmeden akrep ve yelkovan ellerinden kayıp gidiyor. Zamanı geri alamayınca da cebine pişmanlıklar koyuyor. Sanki eline verilen anahtarı kaybediyor ve açacak kapısı da kalmıyor. İşte bu yüzden sınırlar ilişkilerin düzelmesini, sağlıklı ilerlemesini sağlıyor. Ev işe, iş eve karışmıyor. Hayır diyebilmenin bir anlamı oluyor. Dostlarla dertleşme deyince akla dedikodu gelmiyor. Sınırlar insanı ayrıcalıklı kılıyor.
Peki ya biz, elimizdeki anahtarın ne kadar farkındayız? Sınırları olan ve elimizdeki anahtarın kıymetini bilenlerden miyiz?
“Günün birinde ormanda bir tilki varmış” diye başladı hikâyeye Ezgi. Kızı Meryem ise hikâye dinlemeyi çok sevdiği için uykusu da olsa gözleri annesinin üzerinde, kulaklarını açmış dinliyordu.
-“Bu tilki, ormandaki diğer hayvanları rahatsız ediyormuş… Köstebeklerin yuvalarına gidip evi gibi davranıyor, kendi hakkı olduğunu söyleyerek ormandaki dereden diğer hayvanların su içmesine engel oluyormuş. Ağaçlardaki meyvelerin çoğunu toplayıp biriktiriyor ve azını diğer hayvanlara bırakıyormuş. Diğer hayvanlar yeterince beslenemiyor ve bundan rahatsız oluyorlarmış. Hatta karıncaların stok için topladıklarını da ellerinden alıyormuş…”
“Ama bu haksızlık!” dedi Meryem annesinin sözünü keserek. “Bu tilkiyi hiç sevmedim. Ormanı paylaşmamayı bırak, başkalarının hakkını da alıyor. Okulda Mertcan da öyle yapıyor ve öğretmenimiz ceza veriyor. Bu tilkiye de ceza verilmeli değil mi anne?”
- “Evet kızım haklısın, bu adaletli olurdu.”
Kızının öyküdeki tilkiyi Mertcan’ın davranışına benzeterek yaptığını reddetmesi, Ezgiyi gururlandırmıştı. Bu benzetme gibi kendisi de tilkiyi zalim bir halka benzetti. İnsanları kendi emekleri ile yaptıkları evlerden kovan bir halk. Bununla yetinmeyip canlarını da alan, oyun oynayarak yaşaması gereken çocukları dünyadan koparan bir halk. Öyle bir halk ki; masumları yaralamakla kalmayıp hastanelerini de yok eden, sınır ülkeleri tehdit edip yardım almasını engelleyen. İnsanlarla, kedinin fareyle oynaması gibi oynayan bir halk. Bazı çocuklar vardır, ağlar “ben bu oyuncağı istiyorummmm. Banane alın bana onuuu.” Ve oyuncağı alınca dilediği gibi oynar. Oyuncağı bozar, oyuncağı yıkar, onun saçlarını keser. Oyuncak çöpe atılası hale gelir… Bu halk de aynı böyleydi işte…
Ezgi daldığı yerden çıkıp devam etti hikâyeye.
“Sonunda bütün orman toplanmış, bir çözüm yolu düşünmüşler. İçlerinden biri çıkıp şöyle demiş;
- Yandaki köyün ormanında çok güçlü ve adaletli bir aslan kral var. Ona anlatalım her şeyi. O bize yardımcı olur.
Herkes bu fikre bayılmış ve aralarında oraya en hızlı ve görünmeden gidebilecek güvercini seçmişler. Ağzında barışı temsil eden zeytin dalı ile gidip, Aslan Krala her şeyi anlatmış. Aslan Kral hiddetlenmiş ve tilkiye patisinin damgası bulunan bir mektup göndermiş:
-Senin hakkın olmayan ormanda dilediğince yaşadığını duydum. Bizim ormana da gel de yaşa bakalım.
Ve tilki buna cesaret edememiş ama anlamış mesajı. Eğer devam ederse ve Aslan Kral bunu duyarsa, benim sonumu getirebilir diye düşünmüş. Ve tilki artık orman halkını rahatsız etmemiş…”
“Yaşasınnnn… Oh be mutlu son oldu annecim” dedi Meryem sevinçle. Ve neşeli bir şekilde uykuya daldı. Ezgi “Ah keşke o halk için de öyle olsa” diye düşündü. “Onlar da cezalarını alsa ve zulüm gören halk kurtulsa…”
Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki, bir olumsuz davranış karşılığındaki olumsuz sonuç, gecikerek gelir.
Ezgi bu gerçeği çok iyi biliyordu. Eğer bir şey gecikiyorsa o çok daha büyük bir şekilde gelecek. Onlar çok büyük azapla cezalandırılacak… Güveniyordu Ezgi, en büyük olana. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayana inanıyordu. Emindi… Bu öykü nasıl bittiyse, o orman halkı nasıl artık mutluysa zulme uğrayanlar da feraha erecekti… Emindi… Çünkü hiçbir zaman hiçbir şey zalimin yanına kalmadı. Mazlumun, masumun hakkını almadan tamamlanmadı öykü… Bu öyküde de mazlumlar, masumların gönlü alınacak… Emindi…
Annesinin sürekli söylediği bir söz vardı hatırında;
-“Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” Herhangi bir sıkıntıda annesi tekrarlardı bu cümleyi. Ve sonunda sıkıntı çözüldüğünde de, “Her güçlünün üstünde bir güç vardır” deyip şükrederdi o güce. Ezgi’de annesi gibi yapıyordu. Bu yüzden çok emindi, mazlumun acısının zalimin yanında kâr kalmayacağına…
Vazgeçmeye en yakın olduğun yerde ne için yola çıkmıştın hatırla… doğru bir amaç için yoldaysan engellerle karşılaştığında geri dönmeyi değil, engelleri nasıl aşabileceğini düşün… Mutlaka bir çıkış yolu vardır; Umudunu diri tut…