İSTEK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İSTEK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Temmuz 2025 Perşembe

ÇÖZÜMÜ ZITTINDA GİZLİ


Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Bütün evi saran mis gibi sıcak bazlama kokusuyla gözünü açtı Aysel. Tıpkı çocukluk günlerinin yaz sabahlarında olduğu gibi... Aradan geçen yıllar pek çok şeyi eskitse de hafızalarda kokular hep taze kalıyor, diye düşündü üstünü giyinirken. Odasını havalandırmak için pencereyi açtığında içeriye güneşle birlikte kuş cıvıltıları da sızdı. Her sabah yeniden, bitmek bilmeyen bir tazelikle günü karşılamalarına hayran kaldı. Sonra ninesinin yumuşak sesiyle daldığı yerden çıktı:

“Ayselll, yavrumm gel, çayları koydum.”

Bahçeden toplanmış domates, salatalık, biber, köy peyniri ve yayık tereyağ... Hepsi bir siniye sığmıştı. Ne kadar mütevazı ve aynı zamanda ne kadar zengin bir kahvaltı sofrasıydı. Kuzinedeki közlenmiş patatesleri üfleyerek çıkartırken ninesi:

“Bilmem ki şu dünyada bizden mutlusu var mıdır?” dedi.

Dedesinin tebessümle onaylayan bakışları onunla hemfikir olduğunu gösteriyordu. 

Öğrencilik yılları ve sonrasında yoğun iş temposu derken yıllar su gibi akıp geçmişti. Aysel otuzuna yaklaşmıştı. Arkadaşlarının bir kısmı evlenip boşanmış, evli olanların ise az bir kısmı gerçek manada huzurluydu. Gözlemlerinden dolayı Aysel’in evlilikle ilgili düşünceleri pek iyimser değildi. Şimdi ise elli seneyi deviren ninesinin ve dedesinin evinde bambaşka bir muhabbete şahit oluyordu. Aradaki tatlı ufak atışmaları saymazsak gayet birbirlerinin dilinden anlıyorlardı. 

“Sırrı ne acaba?” diye sordu birden Aysel. Farkında olmadan iç sesini dışarı vermişti.

Biraz sessizlikten sonra ninesi gülümseyerek:

“Sırrı isteğinin zıddını yapmakta gizli.” 

Aysel anlamayan gözlerle ona bakınca biraz daha açtı:

“Aile olmak zordur ama bir o kadar da kolaydır aslında... Gitmek isterken kalabilirsen, uzaklaşmak isterken sarılabilirsen, kızgınken sözlerini yutabilirsen, yorgunken gülümseyebilirsen... Yani duygularının aktifleştiği  o anlarda ne hissediyorsan ancak onun zıddını yaparak huzurlu bir yuva kurabilirsin.”

Canının istediğini değil, istemediğini yapmakta gizliydi demek çözümü. Oysa yüreğinin götürdüğü yere gitmek o kadar benimsenen bir genel kabuldü ki olaya farklı bir açıdan bakmak Aysel’in aklına hiç gelmemişti. Bugüne kadar canı nasıl isterse öyle yaşamıştı... Daha geçen hafta iş yerinde haksızlığa uğradığını düşündüğü bir anda çileden çıkmış ve çatır çatır ağzına geleni söylemişti mesela. Diğer türlüsü eziklik olmaz mıydı? Kısa süren birkaç ilişkisini düşündü sonra. Onlarda da çıkan anlaşmazlıklarda alttan almayı kendine yedirememişti. Ne yani, bu kadar eğitim almış genç bir bayan olarak bir erkeğe mi ezdirecekti kendini?

“Belki de eziklik zannettiğim şey tam tersine güçlü olmaktır.” diye düşünmeye başladı. İsteğinin zıddında hareket edebilmek güçlü bir irade isterdi çünkü. Herkesin harcı değildi. Demek ilişkilerinde ve aile hayatlarında mutlu ve başarılı olan insanların sırrı buydu...

Bulaşıkları yeni toparlamıştı ki ninesi mutfağın kapısında belirdi:

“Bahçedeki reyhanları toplayıp, kurutacağım kızım. İstersen sen de gel, yardım edersin.”

Aysel “Hava çok sıcak, istemiyorum.” diyecekken bir an duraksadı, gülümseyerek “Hemen geliyorum.” dedi.

Yeni bir Aysel olma yolunda ilk adımı attığı için mutluydu...


  



 

Okumaya Devam Et

20 Mayıs 2025 Salı

GÖRÜNÜŞE ALDANMAK

Deneyimsel Tasarım Öğretisi






Emir’in elleri direksiyondaydı. Araba sessizce yol alıyordu. Camdan içeri süzülen güneş ışığı, gösterişli torpido üzerinde parlıyordu. Deri koltukların kokusu hâlâ yeniydi; direksiyonun yumuşak dokusu, elinin altındaki gücü hatırlatıyordu. Jantlar yolda kayar gibi ilerliyordu. Bu, uzun zamandır hayalini kurduğu arabaydı. Varlığıyla dikkat çeken, durduğu yerde bile bakışları üzerine çeken o son model… Emir artık onun sahibiydi. İçindeydi ama garip bir şey vardı. İçindeki sevinç eskisi kadar coşkulu değildi. Yan koltukta oturan arkadaşı Ömer, bir süredir sessizdi. Sonunda hafifçe döndü ve sesi yumuşak ama net bir ifadeyle sordu;

"Bu arabayı ilk gördüğünde ne hissetmiştin? Gerçekten buna ihtiyacın olduğunu mu düşündün, yoksa... sadece hayalini mi sevdin?"

Emir, bu soruya hemen yanıt veremedi. Sanki biri içindeki kilitli bir kapıyı açmıştı. Gözlerini yoldan ayırmadan sessizce düşündü. Aklı, zamanın gerisine gitti. Henüz bu arabaya sahip değilken, onunla ilgili düşlerini hatırladı. O gösterişli farlar, parlak jantlar, hayran bakışlar...

Aylarca çalışmıştı, gece vardiyalarına kalmış, hafta sonlarını bile işe ayırmıştı. Yeni kıyafet almamış, sosyal hayatını kısıtlamıştı. “Bir gün o arabayı süreceğim!” demişti kendine defalarca.

Ve sonunda o gün gelmişti.

İlk zamanlar her şey mükemmeldi. Hız, konfor, insanların dönüp bakışı ama zaman geçtikçe, heves yerini başka duygulara bırakmıştı.

Yakıt masrafları, vergiler, bakım ücretleri… Özel parçalar yüzünden her bakım cüzdanını eritiyordu.

Emir, Ömer’in sorusunu yeniden düşündü. Bu araba gerçekten onun hayatına ne katmıştı? Zihninde başka anılar da canlanmaya başladı.

Daha önce aldığı pahalı bir saat geldi aklına. Şık ve ünlü bir markanın saatiydi. Onu bileğinde gören herkes etkileniyordu. Ama zamanla fark etti ki, saatin ağırlığı onu rahatsız ediyordu. Camı çok hassastı, en ufak darbede çiziliyordu. Gösterişliydi ama kullanışsızdı.

Sonra ayakkabı geldi gözünün önüne. Vitrinde görüp özel bir davet için aldığı o lüks ayakkabı… Harika görünüyordu, ama giydiğinde ayaklarını sıkıyor, yürüdükçe acı veriyordu. Onunla yürümek değil, sadece vitrinde durmak mümkündü.

Hepsinin ortak bir yönü vardı. Parlak dış görünüşler ve şimdi aynı yanılgıyı arabada da yaşıyordu.

Emir fark etti ki yaptığı seçimler, çoğu zaman gösteriş içindi. Dikkat çekme arzusu, onaylanma isteği, dış görünüşe verilen önem... Ama gerçek ihtiyaçlar hep geri planda kalmıştı. Kendi kendine sordu;

“Gerçekten neye ihtiyacım vardı? Huzura mı? Konfora mı? Yoksa sadece görünmeye mi?”…

Emir’in hikâyesi, her insanın zaman zaman düştüğü bir hatayı anlatıyor aslında. Çoğu zaman sadece görünüşe aldanır insan. Oysa bir şeyin güzel olması yetmez; onu değerli kılan, hayatına kattığı faydadır. Faydalı olan bir şeye estetik de eklendiğinde, işte o zaman gerçekten kıymetli hale gelir. 

Ancak insan sadece görüntüsü güzel diye bir şeyi seçince, sonunda mutsuz olabilir. Çoğu zaman arzuladığı şeyin yalnızca parlak yüzeyine kapılır. Ama sahip olduktan sonra, o parlaklığın ardında gizlenen sorumlulukları ve zorlukları fark eder.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi



Bu yüzden, insan seçimlerinde neye öncelik verdiğini iyi bilmelidir. Sağlam bir temel üzerine kurulmayan hiçbir şey uzun ömürlü olmaz. Eğer seçimlerimiz bizi üzmeyecek kadar sağlam dayanaklara sahipse, pişmanlık da az olur. Ama yanlış temeller üzerine kurulu bir hayal, zamanla ağır bir yük haline gelir.

İnsanın bu hayatta sahip olduğu her şeyin hem avantajı hem de dezavantajı vardır. 

Çünkü mükemmellik, insanın ulaşabileceği bir gerçeklik değil; sadece bir yanılsamadır. Ne kadar çekici görünürse görünsün, her tercihin bir yükü vardır.

Bu yüzden bir şeyi isterken sadece cazibesine kapılmak yerine, hayatımıza neler katacağını ve bizden neler alacağını da göz önünde bulundurmak gerekir. Gerçek değer, yalnızca gösterişte değil; anlamda, işlevde ve katkıdadır.
Bir kararın değeri, anlık heyecandan çok, uzun vadede sunduğu fayda ile ortaya çıkar.

Ve insan avantajlar ile dezavantajları doğru tarttığında, kendisini gerçekten mutlu edecek seçimler yapar...

 



Okumaya Devam Et

18 Şubat 2025 Salı

İSTEK Mİ? İHTİYAÇ MI?


İnsan zanneder ki hayatı hep bir istikrar da bir düzen içinde geçecek. Ama işler bazen bizim planladığımız gibi gitmez. Nermin de bir müddettir hayatında planlamadığı, belirsiz bir dönemin içindeydi. O gün erkenden kalkıp, yola koyuldu Nermin. Çalıştığı iş yeri ekonomik bir dar boğazdaydı. İşveren birkaç zamandır maaşları ödemekte zorlanıyordu. Birkaç kişiyi de işten çıkarmışlardı. O da tıpkı diğer çalışanlar gibi sıkıntıya düşmüştü. Üç aydır kirayı da ödeyememişti. Neyse ki ev sahibi anlayışlı bir insandı da o konuda çok bunalmamıştı. 

Bugün için işveren, işçilerine kısmi olarak birikmiş maaş ödemesi yapacağını söylediğinde çok heyecanlanmıştı Nermin. Sonun da borçlarını ödeyebilecekti. Evin de bir sürü eksik vardı. Daha önce canı ne çekiyor ne istiyorsa alır, paranın hesabını pek de yapmazdı. İlk defa bu kadar sıkıntıya düşmüştü. Heyecanla bankanın önüne geldi, para kartını çıkardı. Evet, sonunda bir miktar eksikte olsa birikmişlerle beraber maaşı yatmıştı. Omuzlarından büyük bir yük kalktığını hissetti. "Çok şükür, kirayı öder, temel ihtiyaçları alırım!" diye geçirdi içinden. Parasını itina ile çantasına koydu. "Şimdi alışverişe çıkabilirim..." dedi kendi kendine.

Güneşli bir bahar sabahıydı. Ilık rüzgâr keyfine keyif katmıştı. İçini huzur kapladı. Rahatlamıştı artık. Yolda yürürken ne alacağını planlıyordu. Tam ihtiyaçlarını düşünürken karşısına çok güzel deri çantalar satan bir mağaza çıktı.  Vitrine yaklaştı. "İnanmıyorum!, "Uzun zamandır hayalini kurduğum marka çanta indirime girmiş, bu harika! Bugün şanslı günümdeyim..." dedi, gülümseyerek.  Hem maaşı yatmış hem de istediği model bir çanta ile karşılaşmıştı…

Nermin, vitrinin önünde duraklayıp uzun bir süre baktı. İçinde bir yerlerde, evdeki eksiklerin, ödenmemiş faturaların ağırlığı vardı. Ancak o an, vitrin karşısında parlayan çanta bunları unutturuyordu. Ayakları onu mağazaya doğru çekiyordu. Adım adım içeri girdiğinde, raflarda dizili sayısız çanta arasından, hayalindeki modele doğru yürüdü. Satış görevlisi kendisini nazikçe selamlayıp, nasıl bir ürüne baktığını sordu. Nermin istediği çantayı göstererek "Şu çantaya bakabilir miyim?” dedi.

Fiyat etiketine baktığında, elindeki paranın tutmasıyla içi bir yandan sevinçle doldu, tam o sırada telefonuna bir mesaj geldi. Hızlıca ödemeyi yapmak istiyordu. Aman sonra bakarım derken gözü telefona ilişti ve mesajın ev sahibinden geldiğini fark etti.  Bir yanda sorular zihninde dolanmaya başladı; "Gerçekten bu çantaya ihtiyacım var mı?" Kafasında, zorunlu ihtiyaçlar, evin eksiklikleri, ödenmemiş faturaların resmi belirdi. Ama diğer taraftan da kalbi bu çanta için atıyordu. Nasıl da heveslenmişti. Satış görevlisinin "Bu model çok beğeniliyor, sadece bir aksesuar değil ayrıca çok kullanışlı bir model. Çok fazla indirime de girmiyor. Almayı düşünüyorsanız kaçırmayın derim.” demesiyle Nermin’in içinde bir savaş başlamıştı. 

Çantayı almayı çok istiyordu, çantayı aldığını hayal ettiğinde içinde beliren mutluluk tarifsizdi. Ama o an zihninde tam bir çatışma yaşıyordu. Almayı çok iste de geride bıraktığı günlerin etkisindeydi hala. Oldukça zor günler geçirmişti. Evde bir dolu eksik gün geçtikçe artıyor ama elinden bir şey gelmiyordu. Şimdi ise tam evin eksiklerini giderip rahatlayacağım derken nerden çıkmıştı bu çanta? Nermin’in mantığı ve duyguları savaşıyor, her ikisi de kazanmaya çalışıyordu… Nermin zihninde bir dolu soru ve çatışma ile çanta ile karşı karşıya kalmıştı…

"Hayır!" dedi kendi kendine… "Yine aynı hatayı yapıyorum… Her seferinde borçlarımı büyütüyorum. Neden vazgeçemiyorum ki şu tüketim isteğinden? Hayır bir de alıyorsun o anki hisse kapılıp… Sonra hiçbir şey kalmıyor elimde… Ne mutlu olabiliyorum ne işime yarıyor." Gözü kapıdaki kediye ilişti. Mama kabında fazlasıyla mama olmasına rağmen ihtiyacı olanı kadar yiyip oradan ayırılıyordu… "Şu anda bir dolu çantam varken, daha onların tadını çıkarmamışken bunu yapmamalıyım…"

İnsanoğlu bin bir çeşit isteği olan bir canlı ki bu istekleri, insanı harekete geçiren sebeptir. Susamayan insan, suya ulaşmak için hiç hareket eder mi? İsteği olmayan insanda hareket etmez. Bu yüzden insanın isteklerinin olması iyi bir şeydir, eğer insan isteklerini yönetebilirse... Ne zaman istekleri insanı yönetmeye başlarsa o zaman sıkıntılar meydana gelmeye başlar. Çünkü insan ister; hayrı da şerri de faydayı da zararı da, hazzı da acıyı da... Mesele insanın neyi istediğidir...

Nermin de herkes gibi aldıkça doyuma erişeceğini zannediyordu ama gerçek şuydu ki; hiçbir istek insanı doyuma eriştiremezdi. Keşke insanoğlu bunu ilk başta anlayabilseydi. İsteklerinin kölesi olurken bir yanda çoğalan ve ertelenen gerçek ihtiyaçlarının farkına varabilseydi… Keşke her şey ilk atıldığında anlaşılabilseydi. İnsan, gerçek ihtiyacının gerçeği bilmek olduğunu keşke bilebilseydi…

 

 


 

 

 

 

 

 

Okumaya Devam Et

10 Ekim 2024 Perşembe

NASIL MUTLU OLACAKTIK?

Murat ile Nurcan nişanlanalı üç ay olmuştu.  Nurcan varlıklı bir ailenin bir tanecik güzel kızıydı. Ailesi Nurcan’ı prensesler gibi yetiştirmiş, bir dediğini iki etmemişlerdi. Nişandan hemen sonra düğün hazırlıkları başladı. Murat güzel nişanlısı Nurcan’a ve varlıklı ailesine yakışır bir düğün yapmalıydı. Nurcan’ın istediği semtte ev kiralandı, kirası yüksek bir evdi ama olsun Nurcan istiyordu. Düğün hazırlıkları zorlamaya başlayınca Murat krediye başvurdu, banka faizleri yüksekti ama paraya ihtiyacı vardı. Herşey Nurcan’ın mutlu olması için” diyerek bankadan kredi çekti. Nurcan’ın istediği gibi mobilyalar, eşyalar alındı. Nurcan baharda kır düğünü istiyordu, düğün için istediği yer seçildi. Nurcan’ın beğeni ve istekleri kolay değildi. Ama Murat elinden geleni, hatta fazlasını yapmaya hazırdı. 

Bir süre sonra her şeyi Nurcan olmuştu. Onun isteklerini yerine getirmeyi görev edinmişti.  Düğün zamanı geldi ve Nurcan ile ailesine yakışır, görkemli bir düğün yapıldı. Düğünün ardından Murat Artık hazırlık telaşı bitti, bundan sonrası daha rahat olacak; bunca koşturmayı, telaşı, yorgunluğu geride bıraktık” diye düşündü. Murat’ın isteği artık evinde sevdiği kadınla huzurla vakit geçirmekti. Ancak düşündüğü gibi olmadı…

Nurcan akşamları, Murat’ın işten yorgun geldiğini göz ardı edip, her akşama planlar yapıyordu. Pahalı mekanlarda yemekler, arkadaş buluşmaları hoşuna giderdi Nurcan’ın. Özel günlerde de maddi değeri yüksek hediyeler beklentisiydi. Nurcan’ın isteklerini karşılamaya, onu mutlu etmeye çalışırken yorulduğunu hissetti Murat. Üstelik bunca yorgunluğa değiyor muydu, bilmiyordu. Bu kadar çabalamasına rağmen Nurcan’dan bir gün bile takdir görmediğini düşünüp üzülürdü. Oysa Nurcan çabasını görebilse, ona destek olsaydı ne güzel olurdu.  

Murat bir gece uykusundan uyandı. Kafasında bir dolu ses, durmak bilmiyordu. Birden son bir yılı gözünün önünden geçti. Oysa hiç böyle hayal etmemişti. Aslında istediği evlenip, huzurlu bir yuvaya sahip olmaktı. Her şeyinin Nurcan’ı mutlu etmek olduğunu fark etti. Ama Nurcan’ın bitmeyen istekleri onu tüketmişti adeta. Ne olmuştu, nasıl bu hale gelmişti? Tek isteği mutlu olmakken üstelik… İyi gününü de kötü gününü de paylaşabileceği bir eş istemişti. Bunun için çok çabalamıştı. “Ne yapsam da olmuyor...” dedi içinden... Çok mu zordu mutlu olmak?

Evlenmeden önce gayet mutluydu aslında. İş yerinde başarılıydı, hazırladığı projeler takdir görürdü. Ailesine, işine, arkadaşlarına zaman ayırırdı. Hafta sonları dahil olduğu ekip ile doğa yürüyüşlerine katılır, zaman zaman kamp yaparlardı. Ailesinden başka bir şehirde tek yaşadığı için, yalnızlığını paylaşmak, evde keyifle zaman geçirebileceği, hayatı paylaşabileceği birini istemişti. Mutlu evliliklere imrenirdi hep... Sevmek, sevilmek, birbirini düşünüp destek olmak çok kıymetliydi Murat için.  En yakın arkadaşı Ali’nin evliliği de onu heveslendirmişti aslında. Murat ve Ali üniversitede aynı sınıfta okumuştu. Ali dürüst, güvenebileceği bir dosttu. Ali’nin Esra ile evlendikten sonra ne kadar mutlu olduğunu gördü. Ali ve Esra çok iyi anlaşıyor, birbirlerine destek oluyor, keyifli zaman geçiriyorlardı. Onların yanındayken mutluluklarını hissediyordu. Hayatı paylaşmak bu olmalıydı. Oysa Nurcan’ı mutlu etmek çok zordu, aynı evdelerdi, karı kocaydılar ama sanki tek taraflı bir yaşam gibiydi. Varsa yoksa Nurcan’ın istekleri, üstelik bitmeyen istekler…

Ben bu evliliğin neresindeyim?” diye düşündü, evlilik bu muydu? Bir süre sonra Nurcan’ı mutlu etmek için aldığı hediyeler, gittikleri mekanlar, tatiller derken kazandığı da yetmez oldu. Kredi kartı son limitinde, her ay nasıl yaparım, nasıl öderim diye düşünerek geçmeye başlamıştı. Hiç böyle hayal etmemiş, bu duruma geleceği aklının ucundan bile geçmemişti. Küçük, sıcacık, eşiyle huzurla birlikte olacağı bir evdi istediği… İşten gelince eşinin yaptığı güzel yemeklerle karşılanacak, salatayı beraber hazırlayacaklardı… Çok şey istememişti ki!  Peki ya şimdi? Lüks bir semtte büyük bir ev, gösterişli mobilyalar, pahalı eşyalar ile dolu bir ev… Devam edip duran istekler… Somut olarak imkanların fazla olduğu ama gözünde o tebessümün olmadığı bir yaşam...

Daha ne yapsaydım ki ben? Böyle olmadıysa biz nasıl mutlu olacaktık?

Düşündükçe sorularının cevabını bulmaya başladı Murat. Mutluluk sahip olunan koşulların yüksek olmasıyla, maddi koşullar ile ilgili değildi. Anladı, ama acı oldu bu gerçeği anlamak. Yüreğinin ortasında ince bir sızı belirdi. İnce bir sızıydı, ama derin bir hüzündü hissettiği. Son bir yılını düşündü. Mutlu etmeye çalışırken nasıl mutsuz olduğunu gördü. Murat çabaladıkça, Nurcan kıymet bilmez olmuştu. Murat kendi zalimini, kendi doğurmuştu aslında. Sert bir tokat gibi yüzüne vurdu gerçekler. Canı yandı, ne yapacağını bilemedi… Karşı tarafı mutlu etmeye çalışırken hem kendini hem onu mutsuzluğa sürüklemişti aslında...

Bedel, bir insandan çıkan maddi ve manevi her şey… Kıymetli olan doğru yere doğru bedeller ödemek. İnsan doğru yere, doğru bedeller ödemediğinde hüsrana uğrar. Kolay değildir, insanın kendi zalimini kendi doğurduğu gerçeğini kabullenmesi. “Ama ben böyle olmasını istemedim, iyi niyetle çabaladım.” der durur insan, bu acı gerçekle karşılaştığında. Ne yapacağını bilemez…

Murat için de  öyle olmuştu. Sevdiği eşi için her şeyi yaparken, kendisinden çıkan maddi manevi her şeyi çoğaltırken, farkında olmadan yanlış hamleler yapmıştı. İlişkisi bozulmuştu ve kendini artık yorgun ve güçsüz hissetmeye başlamıştı.  Oysa ki bedel, insanın şifasıdır.  Doğru yere, doğru bedeller ödeyebilenlerden olduğu taktirde insan hem mutlu, hem de hayata karşı daha güçlü olur.





Okumaya Devam Et

5 Eylül 2024 Perşembe

YAPMASAYDIN!

Bu kadar olmamalıydı diye düşündü Zeynep. Yaptıklarımın karşılığı bu olmamalıydı. Neyi eksik yaptım ki başıma bunlar geldi diye kendi kendini suçluyordu. Hayatı boyunca hep veren taraf olmuştu; onca yılın sonunda duyduğu cümle canını çok yaktı: ”Yapmasaydın, senden bu kadar fedakarlık yapmanı isteyen mi oldu!!!”

Bu duyduğu neydi şimdi, nasıl bir cümleydi. Kalbinin derinliklerine bıçak saplanmış gibi hisseti, hem de çok derin bir yere… Onca yılın sonunda bir iyi ki varsın diye beklerken gelen cevap; “Yapmasaydın!” oldu. Ferhat bunu dedi ve arkasına bakmadan çekti gitti.

Elleri bomboştu artık. "Sıfıra sıfır elde var sıfır!" dedi. Verdiklerinin karşılığını en azından saygı olarak alabilmeyi ummuştu ama nafile. Aldığı tek şey; yapmasaydın kelimesi oldu. Sadece “Nasıl yaa!” diyebildi. Kaybettiklerine mi, emeklerine mi, geçen zamana mı, aşağılanmalarına mı, hissettiği değersizlik hissine mi üzülmesi gerektiğini bilemedi. Gözünden aşağıya yaşlar boşaldı. Niye böyle olmuştu ki; bir türlü anlam veremiyordu. "Nerede hata yaptım ki?" diye düşündü. İstediği tek şey sevilmekti. Bunu için de elinde ki avucunda ki her şeyi vermişti. Parasını, sabrını, anlayışını…

Ferhat’ı hiç ikiletmemişti; bir şey mi istedi tamam derdi hep. “Yaparım, hallederim, olur” derdi. Tartışma çıkmasın diye susmayı doğru zannetmişti. Şimdi ise nankörlük gördüğü için canı yanıyordu. Yaşadıklarını kabullenemiyordu.  

Şimdi yaşadıklarını nasıl telafi edecekti? Bu acıyı ne unutturabilirdi ki? Nasıl yeniden birilerine güvenecekti? Yapayalnızdı artık.  “Bu zalimliği hak edecek ne yaptım?” diye düşünüp kaldı.

Aslında bu hayatta her mazlum, kendi zalimini kendi oluşturur.  Her şeyin bir ölçüsü, bir kıvamı vardır. Hayat insanı kıvamı kaçırdığı her yer ve konuda zorlar. İnsanın başına yapıp ettiklerinden başkası gelmez ama bunu kabul edip, kendini fark etmek insanın canını acıtır. Kabul dönüşümün ilk aşamasıdır. Ve bu kabulden sonra insanoğlu yavaş yavaş doğru olan ve dengeye getiren davranışları yaptıkça zaliminden kurtulmaya başlar... Peki nedir bu doğru ve dengeye getiren davranışlar?




Okumaya Devam Et

3 Eylül 2024 Salı

GERÇEK MUTLULUK


Akşam yemeği için mutfaktan güzel kokular geliyordu. “Mis gibi koku acaba annem ne pişirdi?” diye geçirdi içinden... “Umarım o sebze yemeklerinden yapmamıştır, köfte tavuk olsa ne güzel olurdu.”

Okuldan gelmiş günün yorgunluğunu atıyordu Kağan. Yatağına uzanmış internetten alacağı ayakkabının modellerine bakıyordu. “Haftaya kulüp maçları başlayacak. Güzel bir kramponla sahaya çıkmam lazım.” diye düşündü. “Bu akşam ailemi yemekte krampon almaya ikna etmeliyim.”  Annesinin sesi ile o kaybolduğu dünyadan çıktı. “Kağan, hadi yavrum yemek hazır.”

"Tam da güzel bir video izliyordum ya şimdi sırası mı?" diyerek yerinden kalktı. Mutfağa geldi yemekler hiç de hayalini kurduğu gibi değildi. “Ben yemek yemeyeceğim, bu yemeklerin hayalini kurmamıştım. Dışarıdan yemek istiyorum. Hep aynı şeyleri yapıyorsun zaten anne!”

“Hayır! Oturmalısın ve bizimle birlikte masada ne varsa onu yemelisin.” cevabını aldı annesinden. Zoraki oturdu, kaşığın ucuyla yemeklerden bir iki tane yiyormuş gibi yaptı. Sonrasında "dışarıdan çiğ köfte yerim ne olacak, annemi ikna ederim.”  diye düşündü. Bu arada da alacağı kramponun muhabbetini açtı.

“Baba, biliyorsun haftaya bizim maçlar başlıyor. Yeni bir tane krampon beğendim onu alabilir miyiz?”

“Olmaz oğlum, bir tane kramponun var, ayak numaran da sürekli büyüyor. İkinciye falan gerek yok o küçüldüğünde alırız. Hem o kadar israf etmeyelim, başka yerlerde Müslüman çocukların ayaklarında hiç ayakkabı yok onları bir düşün istersen.”

“Ama Ahmet’in üç tane kramponu var baba.”

“Olabilir, güzel günlerde kullansın ama bizim ölçümüz Ahmet değil.”

Kağan, oflaya oflaya odaya gitti. Çok mutsuzdu, hiçbir şey istediği gibi gitmiyordu. Hayattan keyif alamadığını düşündü. Odasında mutsuzluğun içine gömülürken babası içeriden seslendi.

“Saat sekizde herkesi salonda bekliyorum!”

Artık salonda oturabilmek için haber vermek gerekiyordu. Çünkü herkes tek kişilik dünyalarında, başka dünyaları izliyor ve mutsuzluğunu kat kat artırıyordu. Saatinde herkes salonda toplandı. Bu da nereden çıktı şimdi? Babamın türlü türlü adetleri var der gibi herkes birbirine bakıyordu.

“Sevgili ailem; şimdi izleyeceğiniz videolar biraz önce izlediğiniz videolara benzemiyor. Bu videoları izledikten sonra biraz düşünelim derim.” 

Televizyondan Filistin videoları akmaya başladı. Çocuklar sağa sola bakmaya başladılar. “Şimdi sırası mıydı neden rahatımızı bozuyorsun baba? Biz bu şekilde videolar görünce rahatsız oluyoruz, bir şey de yapamıyoruz.” Baba onları duymuyordu, videoları izlemeye başlamıştı bile. 

Evin içinde oyun oynarken evi başına yıkılan çocuklar...

Yemek kuyruğunda elinde bir tas ile ayakları çıplak çocuklar...

Kaldıkları çadırın içerisine su girmiş uyumaya çalışan çocuklar...

Her şeye rağmen kaldığı kamplarda oyun oynamayı unutmamış çocuklar....

Annesini babasını evini kaybetmesine rağmen yanındaki arkadaşını teselli edecek güce sahip olan çocuklar...

Mahallesi yıkılmış evinin önünde gülümseyerek dans eden çocuklar...

Ayakları çıplak çocuklar...

Bir tane ekmek alabilmek için bir kilometre kuyruğa girmiş çocuklar...

Yağmur yağdığında su bulduğu için sevinen çocuklar...

Ölüme gülümseyerek giden babalar...

Evladını cennete gülümseyerek gönderen anneler...

Videolar bitti ve evde uzun bir sessizlik oldu. Uzunca bir süre hiç kimse konuşmadı... “Eğer gerçek mutluluğu bulmak istiyorsanız, gidin isteklerinizi ve ihtiyaçlarınızı yeniden gözden geçirin. İmkanlar insana zannettiği mutluluğu vermez." dedi Kağan’ın babası ve devam etti.

“Kardeşlerimiz bu kadar sıkıntıdayken biz bolluk içerisinde olmamalıyız. Onlar için bir şeyler yapmanın yollarını aramalıyız. Belki o zaman Filistin’deki her şeyini kaybetmesine rağmen tebessümünü kaybetmemiş anneler babalar çocukların mutluluğuna yetişebiliriz. Onlar mutluluk ne demek biliyorlar ama biz mutluluk kavramının dahaca gerçeğini de bilmiyoruz. O yüzden imkanlarımızı daha arttırmanın peşinde kalpler kırıyoruz.  Onlar ise bu kadar imkansızlık içerisinde bize örnek olacak davranışlar sergiliyorlar. O Filistin halkı bize böyle güzel örnek olurken, haydi düşünün bakalım biz onlar için neler yapabiliriz?”





 

Okumaya Devam Et

20 Ağustos 2024 Salı

YİNE Mİ BEN?

Ayla iyi bir üniversiteden başarı ile mezun olmuştu. İş yerinde güler yüzlü ve yumuşak yapısı ile arkadaşları tarafından sevilirdi. İyilik yapmayı pek sever, arkadaşlarına pek çok konuda yardımcı olurdu. Müdürü Ayla’nın iş bitiren yapısını fark edip, ona görevi dışında da işler vermeye başlamıştı. Ayla karşı çıkmaz ve kendisine verilen işleri yapardı, ancak görevi olmadığı halde yaptığı işler zamanla görevi haline gelmeye başladı. Kendi işi dışında yapması beklenenler karşısında bunalmıştı. Arkadaşlarına sürekli yardımcı olmaktan da yorulmuştu. Zamanla işleri yetiştirememeye, geciktirmeye başladı. Müdürü ile bu yüzden sürekli sorun yaşıyordu. Bu yaşananlar karşısında işten ayrılmaya karar verdi.

Bir süre sonra yeni bir işe girdi. Ancak kısa süre sonra burada da benzer problemler yaşamaya başladı. “Yine mi ben ya! Hep mi beni bulur bu müdürler! Kimse benim yardıma ihtiyacım olup olmadığını sormuyor, yoruldum artık!” diye kendi kendine söylenip duruyordu. Yaşadıkları karşısında çok üzgündü, ne yapacağını bilemiyordu. İnsanları kırmamaya, herkesle iyi geçinmeye çalışır; elinden geldiğince fedakârlık yapardı. Çoğu zaman haklı da olsa alttan alıp uyumlu davranırdı. Fakat arkadaşları aynı özeni ona göstermiyordu. Rahatlıkla Ayla’nın yaptığı işi eleştirebiliyorlardı. Bu onu çok üzüyor olsa da elinden bir şey gelmiyor, ne yapacağını bilemiyordu. Acaba yine işi bırakıp yeni bir iş mi arasaydı? Ama daha önce iş değiştirdiğinde gördü ki yeni bir işe girmek de çözüm olmamıştı, aynı şeyleri yaşayıp duruyordu. Ayla ne yapacağını bilmez bir halde düşünürken, aynı problemleri yaşayıp durması kafasına takıldı. 

"Acaba nerde yanlış yapıyorum?" diye düşündü. O, hep birilerine yardımcı olur; alttan alır, fedakârlık yapardı. Ayla geçmişte yaşadıklarını derin derin düşünüyor, gelecekle ilgili farklı sonuçlar yaşayabilmek için ne yapması gerektiğiyle ilgili sorular soruyordu kendine... Mutlu olabilmesinin ve başarılı olabilmesinin bir yolu olmalıydı. "Ve bu mutluluk sürekli olmalı! Belki de böyle yapmamalıyım, davranışlarımı değiştirmeliyim!" dedi kendi kendine… Düşünürken fark ettiği detaylardan biri başkalarının ona hak ettiği gibi davranmasını istemesiydi. Ama zaten herkes ona ödediği bedelin karşılığınca, hak ettiği gibi davranıyordu.  

 

İş yerini değil; kendisini, davranışlarını değiştirmesi gerektiğini fark etmesi zaman aldı. Bugüne kadar aynı şeyleri yapıp aynı sonuçları aldığını fark ederek, probleminin gerçeğini görmeye başlamıştı. Şimdiye kadar hiç böyle düşünmemişti, ama bunu düşünmek ona iyi geldi. Ayla tekrar aynı cümleyi kurdu;

"Yine mi ben:)" Ama bu sefer hayatın ona sunduğu problemlerde doğru cevabı vererek ilerleyecekti.

Aslında bu hayatta insanın yaşadığı her problem, geliştirmek için gelir. İnsan, probleminin çözümü yanı başında olduğu halde onu göremediğinde, aynı şeyleri yaşar durur. 

Mesele problemin gerçeğini görebilmekte… 

Problemlerinin gerçeğini görebilenlerden olabilmek dileğiyle… 

 

 





Okumaya Devam Et

18 Haziran 2024 Salı

İSTİYORUM, ÖYLEYSE HAKKIM!

İstiyorum Öyleyse Hakkım


"İstiyorum, öyleyse hakkım!" diye düşünüp,

Tüketim derdinde koşarken, 

Üretimde hedefler bu kadar az iken, 

Bugün önümüze bir şeyler konuluyor,

Bunları sünger gibi emiyoruz irdelemeden,

Ve yaşıyoruz ne olduğunu bilmeden,

Önüme konulduğu sürece yevmiyem.

"İstiyorum, öyleyse hakkım!" diye düşünürken,

Algımıza aldıklarımızın ne kadarı seçili?

Ne kadarı benim, ne kadarı gerçekçi?

Bu gün pazara gittiğimde bile iyilerinden seçmeye çalışırken,

Gerçek bilgiye karşı nedir bu umursamazlık, zamanım biterken?

"İstiyorum, öyleyse hakkım!" diyorum,

Özgür olmayı istiyorum!

Ne anlama geldiğini bilmeden.

Olsun ne fark eder yine de istiyorum!

Neden özgür olmam gerektiğini bile bilmezken,

Neyden özgür olmam gerektiğini bile farkında değilken…

Ne demek ki özgürlük?

Gerçeğini hiç merak etmeden... 

Bana gösterilene inanıyorum,

Bana söyleneni yapıyorum,

Bana sunulanı giyiyorum.

Kendimle mi çatışıyorum ki ben?

Nerede burada özgürlük madem?

Yoksa önüme konulan yeterliyse yaşamam için,

Bana dokunmayan yılan bin yaşasın…

Yaşasın, konfor sınırıma kadar yaşasın!

Sınırıma öldürülen insanlar dayanmışken,

Bakmamak için çaba sarf ediyorum,

Adeta direnirken…

Gökyüzündeki ferahlığa ulaşmak için, 

Ölen insanların üzerine basarken,

Özgürüm çünkü diyorum...

Böyle anlatılmıştı bana televizyonumda,

Böyle gösteriliyor medyada,

Beyaz ekranımın arkasında, nasıl da gerçekler varmış simsiyah.

Neyse görmesem yeterli bana...

Herkesin aydınlık dediği dünyada,

Gerçeklik olmadıktan sonra,

"İstiyorum, öyleyse hakkım!" diyen zalimler artmış,

İnsanları yerinden bir bir ayırmış,

Yetmeyince savaş adı altında soykırım yapmış, 

Yanlışlar olmuş doğru, doğrular olmuş yanlış...

İstiyorum Öyleyse Hakkım

"İstiyorum, öyleyse hakkım!" derken, 

Bu kadar gerçekliğe algı kapanmış,

İstekle, hak ediş arasında ki farklardan habersizken,

Kahvenin üstünde isim yazması için o sıraya girerken,

İnsanlar sığındıkları çadırlarda bombalanmış,

Vazgeçemediğimiz her şey bizi esir almışken, 

Biz o eşyalar için çırpınırken,

İnsanlar vatan için canlarından vazgeçmiş...

Şimdi boykot, öyle mi gereksiz olan?

Tırmandığım merdivenin başındayken,

O ilk basamak değil miydi beni götüren başarıya?

Şimdi boykot, öyle mi gereksiz olan?

Tarafsızım en azından, taraf ne gereksiz…

Popüler olanı istiyorum, 

Zalimlik de olsa; niteliksiz...








Okumaya Devam Et