Aramamıştı anneler gününde annesini... Nedeni ise; annesinin isteklerine karşı şeyler söylemiş olmasıydı...
Gökçe, kırk yaşındaydı. Bir oğlu vardı on yaşında ve dünyalar güzeli üç yaşında bir kızı... Bir de kendisine düşkün bir eşi... Bugün anneler günüydü... Kutlandı tabi ki onunda günü. Eşi Kenan, Gökçe'nin uzun zamandır istediği pırlanta kolyeyi takmıştı boynuna, çocuklarının anneler günü hediyesi olarak. Mutluydu Gökçe, "İyi ki sizi doğurmuşum, iyi ki sizin annenizim, ben doğurdum çokta güzel doğurdum!" diyerek sarıldı çocuklarına...
Çocuklar söz konusu olunca akan sular dururdu Gökçe için. Evlendiğinde küçük bir hastalık geçirmişti. Hastalığının iyi yönde gidişatı için doktoru bir süre hamile kalmaması yönünde şart koşmuştu ona... Tedavisi biraz uzun sürmüştü ve sonunda yüzü gülmüştü. Tedavisi sonlandıktan bir kaç ay sonra anne olacağını öğrenmişti.Küçüklüğünden beri annesinin üzerine titrediği bir kızdı Gökçe. İki kız kardeşi vardı ama onlarla pek iyi geçinemezdi. Kendisine göre daha hareketli ve sosyal çevreleri geniş olması saçma geliyordu Gökçe'ye. Kardeşlerinin başarılarında mutlaka olumsuz bir taraf bulurdu. Ailedeki bu uyumsuzluğundan dolayı dışlanmasın diye annesi onu hep destekleyerek büyütmüştü. Düşkünleşmişti annesi ona ve Gökçe'de bu durumun farkındaydı. Rahatça insanların kalbini kırabiliyor ve annesi onu koruyordu.
Çalıştığı bir kurumda tanışmıştı Kenan'la Gökçe. İlk zamanlarda kendisine herkese davrandığı gibi katı davranmış, sonralarda Kenan'ın ısrarlarıyla ilişkileri başlamıştı... Evde kardeşlerine nasıl davranıyorsa Kenan'a da pek farklı değildi aslında. Durum böyle olunca Kenan kendini Gökçe'ye beğendirmek için elinden gelenin fazlasını yapar olmuştu. Zamanla Kenan'da Gökçe'ye düşkünleşti... Dokuz ay süren ilişkilerinden sonra gelen evlenme teklifine evet dedi Gökçe... Annesinin kızı yuvadan uçmuştu. Tabi evden gitmesi annesini Gökçe'ye daha düşkünleşmesine sebep oldu... Özlüyordu kızını ve hastalığa yakalanmış olması çokta tedirgin ediyordu onu. Uzunca bir dönem hastahaneler ilaçlar derken hep yanındaydı kızının. Gün geçtikçe daha da düşkünlüğü artmıştı... Gökçe hastalığını da bahane ederek daha geçimsiz bir hale gelmişti. Herkesin onun için bir şeyler yapmasını bekliyor, ancak yapılanları da beğenmiyordu. Ona göre hep o haklıydı. Annesine karşıda saygısız tavırları artmıştı...
Böyle böyle günler geçti ve iyileşti Gökçe. Hamile haberini annesine verdiğinde, yaşlı annesi çok sevinmişti... Doğumunda da koştu kızının yanına... Her gün yanındaydı, evdeki işlerini yapıyor, yemeklerini pişiriyor, bebeğe bakıyor, Gökçe'nin konforu için her şeyi sağlıyordu... Gökçe annesinden rahatsız olup onu evine gönderinceye kadar...
Gökçe kendi isteklerine destek olanlarla iyi geçinirdi. Eğer ki birisi aksi bir fikirdeyse onunla direk bağlantısını koparırdı. Annesine karşı da böyle davranırdı ve hiç özür dilemezdi... Annesi ona olan düşkünlüğünden dolayı dayanamaz onu arardı nasıl olsa... Buna çok alışmıştı Gökçe ve annesinin de kalbini kırıp kırıp hiç özür dilemedi senelerce...Yıllar böyle böyle geçmişti. Gökçe'nin ikinci doğumunda da yine annesi yanında olmuştu. Yaşlılığına rağmen kızı için uğraşıyordu... Ve yine Gökçe her zamanki gibi beğenmeyecek bir şey bulup kızardı annesine...
Öyle böyle derken çocukları büyüdü Gökçe'nin... Herkesten sakındığı çocuklarına düşkünleşmişti Gökçe'de... Oğlunun yaptığı saygısız hareketlere kızan birisi olursa onlarla kavga edip, oğlunu koruyordu. Özür dilemeyi öğretememişti oğluna, tıpkı kendisine öğretemediği gibi... Oğlu yaramazlıklar yapar insanların eşyalarına zarar verirdi. Gökçe özür diletmek yerine "Eşyalarınızı ortada bırakmasaydınız oğlum ellemezdi!" deyip, insanları suçlar ve oğlunu alıp orayı terk ederdi. Konu ne olursa olsun mutlaka kendini haklı çıkartırdı. Gökçe'nin bu hallerinden yaşlı annesi zamanla artık bıkmıştı. Davranışlarını değiştirsin diye bir şey söylemeye başlasa Gökçe onu hiç duymuyordu...
Annesinin bahçesindeki çiçeklere ve ürünlere zarar vermişti bir gün oğlu. Yaşlı kadın torununun bile isteye onları kopardığını, köklerinden çıkarıp attığını görünce kendini tutamayıp sesini yükseltmiş, kızmıştı. Günlerce onları yetiştirmek için uğraşmış, büyümelerini hevesle beklemişti bahçesindeki ürünlerin... Gökçe bahçede olanları görmemişti ama oğlu koşarak yanına gelip "Ananem beni dövdü, her yerim morardı!" diyerek yalan söylediğinde Gökçe hışımla dışarıya çıktı. Adeta gözü dönmüştü. Oğlunu korumak için annesine bağırmaya başladı. Yaşlı annesi bu sefer onu desteklemedi ve oğluna terbiye vermesi yönünde Gökçe'ye sert tepki gösterdi...
Ve Gökçe yine haksız olmasına rağmen haklı çıkmaya çalıştı... Başka yerlerde yaptığını yaptı... Annesine; "Sen benim oğlumdan çiçeklerini kıskandın, ne var yani bir çiçek kopardıysa... Zaten onu sevmiyorsun biliyorum. O benim oğlum onu ben doğurdum, sen dokunamazsın vuramazsın ona!" diyerek alıp oğlunu evden çıkıp gitti.
Aradan aylar geçmişti... Annesini ne aradı ne de ondan bir haber almak için uğraştı. Kardeşleri ona haksız olduğunu, özür dilemesi gerektiğini söylemeye çalıştı bir kaç kez ama Gökçe yine aynı şeyi yaptı ve onlarla da iletişimini kesti. Akrabaları sorduğunda da hep annesini suçladı... "Benim vicdanım rahat, ben bir şey yapmadım, o benim oğlumdan ve benden özür dilemeli..." diyordu sürekli.
Bahçedeki olayda annesi onun istediği gibi tepki vermedi, onu ve çocuğunu korumadı diye olmuştu bütün bunlar. Gerçeği göremeyecek kadar bilinci kapanmış, oğlunun verdiği zararı görmediği gibi yalan söylediğini de anlayamamıştı. Ve çocuğuna olan düşkünlüğü yüzünden bütün ailesini suçlayıp bağını koparmıştı...
O gün anneler günüydü ve aylardır arayıp özür dilemediği gibi, Gökçe yine annesini aramamış, onu doğuran annesine karşı zalimliğine bir gün daha eklemişti...
Gökçe ve annesinin de durumu buydu. Annesi yıllarca Gökçe için bedeller ödemiş ve her şey yasasına göre ilerlemiş, Gökçe annesine ve bedel ödeyen herkese zalim olmuştu... İsteklerine karşı çıkanları düşmanı biliyordu. Çocuklarına karşı sevecen, merhametli, iyilik meleği olan Gökçe, kendi annesinin lafı açıldığında bambaşka bir insan haline geliyordu. Adeta bir bedende iki kişi gibi davranıyordu. Gökçe'nin eşi Kenan'da kendi düşkünlüğüyle, kendi zalimini doğurduğundan habersiz, Gökçe'yi desteklemeye devam ediyordu...
Boykot, ilişki bağlarımızı kesmek istediğimiz, düşmanlık yaptığından emin olduğumuz bir topluluğun ürettiği ürünleri satın alıp yakmak, atmak, dökmek değildir.
Boykot bilinçsiz bir öfke değildir… Aksine bilinci açık, ne yaptığını bilen, strateji üretebilen, düşmanına karşı doğru konum almış bir aklın ve duygunun sahibi olan insanların yapabileceği bir eylemdir.
Boykot, bir ırk düşmanlığı değildir. Sorun insan veya topluluk değildir; sorun o insanın veya topluluğun amacındaki kötülük, davranış seçimlerindeki zarardır.
Boykot, zorbalık yapan bir grubun azgın isteklerine, şımarıklığına, kötülükte had geçmesine ket vurmaktır.
Boykot, diğer insanları zorla uymaya zorlayabileceğimiz bir eylem de değildir.
Boykot da bir seçimdir. Ve her insan kendi öyküsünde ilmi kadar, şahitliği kadar, idraki kadar seçimlerinden sorumludur. Ve tabi ki her seçimin nihayetinde bir sonucu vardır. İyi ile kötü, daha iyi ile daha kötü, kararsız ile net, cahil ile alim, düşünen ile ezberci bir değildir; sonuçları da aynı olmayacaktır.
Peki, Boykot Nedir?
Zulmü yapan zalimin beslendiği can damarlarına baskı uygulamaktır. Bu damarların besin kaynakları kesilirse zorba yavaş yavaş zayıflar ve güç kaybeder. Sürekli güç kaybeden her yapılanma gibi onun da bir süre sonra enerjisi tükenir, sağlığını kaybeder, hasta düşer. Ve zorbalığından vazgeçmek zorunda kalacağı bir konuma düşer.
Başkalarının yaşam hakkını, evini, ülkesini, ailesini gasp eden, hırsızlık yapan, tecavüz eden, ölmüş bedenlere bile saygısızlık eden, organlarını çalan, bebekleri ve çocukları öldürmekten çekinmeyen bir toplulukla savaşma konusunda boykot, şahit olan, anlayan, idrak eden, vicdanı uyanık olan her birey veya topluluk tarafından akıllara düşen yavaş, küçük ama süreklilik sağlanırsa etkili bir yöntemdir.
Onların şah damarını kesmeye henüz gücümüz yetmiyor!
Biz de gücümüzün yettiği yere odaklanırız!
Çözümsüz değiliz!
Boykot, en büyük düşmanın kılcal damarlarına zarar veren,
Uygulayıcısına netlik, şeref ve güç katan,
Masuma ümit veren, yalnız olmadığını hissettiren,
Küçük ancak biriktiği zaman büyük yerlere varabilen etkili bir savaş stratejisidir!
Neden Boykot Etmeliyiz?
Kötüler kötülüklerini açıkça ve aşırı yapmaya başladılarsa, iyiler iyilikte aciz ve yetersiz durumdadır demektir…
İyiler yeniden sorumluluk almalı çünkü…
İyi olmak isteyenler ayağa kalkmalı çünkü…
Çünkü sana ihtiyaç var,
Çünkü biz duyarsız değiliz, zorbanın yaptığı zararı ve çirkinliği görüyoruz, duyuyoruz ve hissediyoruz!
Çünkü İsrail ve onun dostları yer yüzünü kötülüğe sevk ettiler ve bunda hadlerini geçtiler…
Çünkü biraz uzaktalar diye onların yaptıklarından gözümüzü çekemeyiz, görmezden gelemeyiz.
Çünkü iyiliği ayağa kaldırmak için bir pay almalıyız!
Çünkü sen YARATICININ yönetici sıfatıyla yer yüzüne gönderdiği en yüksek değersin…
Bazen güç kaybedebilirsin ama ayağa kalmaya niyet ettiğinde desteklenirsin…
Çünkü sen burada kan döküp bozgunculuk yapanlardan değilsin…
Seyirci olmak için de gönderilmedin…
Çünkü biz eğer boykotu küçük görmez ve vazgeçmez isek… daha büyük işler yapmayı da hak edebiliriz.
Çünkü bugün yapabildiklerimizi yaparsak, yarın yapmayı hayal ettiklerimiz için yeterli olmayı hak edebiliriz.
Çünkü zalimin yaptıklarına karşı sessiz ve duyarsız kalırsak kötülüğe onay verenlerden olmuş oluruz.
Çünkü bir damla suyun Nemrut’un kötülüğünü söndürdüğünü biliyoruz. Çünkü o damlanın da Nemrut’un da sahibini tanıyoruz.
Çünkü nice azların nice çoklara üstün geldiğini duyduk ve emin olduk…
Çünkü nice az olan doğru, nice çok olan yanlıştan üstündür, şahidiz…
Boykot ediyoruz!
Onların Mallarını,
ticaretlerini,
kötülüklerini,
zulümlerini,
boykot ediyoruz!
Nasıl Boykot Edebiliriz?
Boykot için hassas bir irdeleme, doğru bir seçim ve sakınmada netlik gerekiyor…
Boykot etmek istediğimiz ürünlerin çoğu, birçoğumuz için, kullanmadığımız veya az kullandığımız ürünler değildir. Aksine özellikle gıda, içecek, temizlik, ilaç ve kırtasiye konularında hayatımıza nüfus etmiş, alışkanlık olmuş hatta bazıları bağımlılık boyutuna gelmiş, vazgeçemediğimiz ürünlerdir. Bu sebeple boykota karar vermek ve uygulamak zordur. Bizi motive edebilecek üst sebepler olması gerekir ki zorluğuna rağmen bu mücadeleye cesaret edebilelim.
Peki neden boykot etmek konusunda geri dururuz? Nedir bizi kaygılandıran şey?
1-Tat Eksikliğinin Özlemini Sürekli Yaşayacağını Zannetmek
Tüketiciler için belirli bir süreden sonra yediği, içtiği ürünler, sürekli kullanıldığında, beğendiği bir tada dönüşmeye başlar. Kişi bu tadı “Güzel” olarak kodlar. Ve benzer ürünü farklı bir elden tükettiğinde yeni tadı yabancılar ve alışık olduğuna geri dönmek ister. Ancak adaletli olmamız gerekiyor; tabi ki uzun zamandır tükettiğimiz bir şeye verdiğimiz beğeni puanıyla, ilk defa tüketeceğimiz ürün, kısa vadede birbirine denk olamaz. İçerikte kullanılan malzemeler benzer olsa da kıvam miktarları farklı olabileceği için detayda tat farklılıklarının olması olası bir sonuçtur.
Ve bundan önce,
“Güzel” olarak tanımladığımız ürünün de yabancısıydık. Ondan lezzet almayı öğrendik. Alışkanlıklarımızın değişebilmesi ve yeni tatların beğendiğimiz seviyelere gelebilmesi için zamana, netliğe ve sürekliliğe ihtiyacımız var.
Bize düşen,
-Somut bir tüketimden neden vazgeçtiğimizi hatırda tutmak,
-Daha üst seviyede kazançlar için detayda somut kayıplar verebilmeyi göze alabilmektir.
2-Ekonomik Kaygılar
Tüketici alışkanlıklarından dolayı işletmeler çoğu zaman onların beğenilerine göre konum alır. Tedariğini, en çok ve sık tüketilen ürünlere göre yapar. Popüler olmuş ürünlerin satışından vazgeçebilmek de cesaret ister. İşletmeler eğer piyasaya hakim olmuş bu ürünleri kaldırırlarsa müşteri kaybedeceklerini düşünürler. Müşteri kaybı, gelir kaybı demektir. Bu sebeple boykota girmeye çekinirler. Oysa gerçekte müşteriler yok olmaz, sadece farklılaşırlar. O ürünlerin alıcısı olan kitle gider, yerine alternatif ürünleri tercih eden müşteri kitlesi gelir. Yani sadece bir yer değiştirme olur. İşletmeler, bu yer değişikliğinden kaynaklı, azalan müşterilere bakar ve bunun sürekli olacağını zanneder. Bu yüzden daha fazla kayıp yaşamamak için boykotu kırıp geriye dönebilirler. Ancak bu bir geçiş dönemidir. Bizler o ürünleri dükkanlarımızdan kaldırırken, o ürünleri ısrarla isteyenleri de kendimizden uzaklaştırmış oluruz. Masuma zorbalık yapanları, soykırım suçu işleyenleri destekleyen firmaları beslemekte ısrar eden bir müşteri kitlesini de kendimize yakıştırmayız. Aslında bizler boykot ile aynı tarafta durduğumuz, aynı yöne baktığımız müşterileri hak ederiz. Tabi ki bu dönüşümün bir bedeli vardır. O yüzden geçiş döneminde niyetimizde kararlı ve net olmalıyız. Anlık kayıplara veya geçici olarak tercih edilmemenin verdiği baskılara sabretmeliyiz.
3-Alternatif Bulamamak / Alternatifleri yetersiz bulmak
Boykot ürünlerini uzun süreden beri kullanıyor olabiliriz. Kalitesini beğeniyor olabilir yerine alternatif bulamadığımız için bırakmak istemiyor olabiliriz. Seçeneksiz kalacağımızı düşünmek bizi boykottan alıkoyuyor olabilir. Oysa, her sonucun gerçekleşmesi için önce bir seçim yapmış olmamız gerekir. Yani bizi tatmin edebilecek alternatif ürünlerle karşılaşmayı hak etmek için önce zıddından net bir şekilde vazgeçmiş olmamız gerekir. Hayat aynı anda iki zıt yönü bize vermez. Ürünleri kaliteli bile olsa ancak zalimlere sırtımızı döndüğümüzde, yüzümüzü de doğruya ve gerçeğe dönmüş oluruz. Ve bu sayede yüzümüzü döndüğümüz yerin imkanlarıyla karşılaşma hakkını hak etmeye başlarız. Sadece bir süreliğine netliğimiz sınanır. Bu evrede baskı yiyebilir geçici bir süre seçeneksiz kalabiliriz. İşte burada amacımızdan şüpheye düşmememiz, netliğimizden taviz vermememiz düğümü çözer. Ve bir süre sonra da seçeneksiz olmadığımızı görebileceğimiz süreçleri deneyimleriz.
4-Karşılıksız kalacağını zannetmek
Bazen çoğunluğun karşısında azınlık bir durumda kaldığımızda başarısız olacağımızı düşünebiliriz. Çoğunluğun üstün geleceğini, azınlığın yapıp ettiklerinin bir şeyleri değiştirmeyeceğini zannedebiliriz. Oysa hayatta sayıca çok olan değil, gerçeğin ve doğrunun yanında yer alan üstün gelir; sayıları az bile olsa… Yaptığımızın doğru olduğundan eminsek, yanlışın karşısında olduğumuzdan şüphemiz yoksa… O zaman kaybetmemiz de mümkün değildir.
5- Kınayıcıların kınaması
Satışlarını kestiğimiz boykot ürünlerinden dolayı bazı müşteriler bizi eleştirebilir, alay edebilir, bu yaptığımızı gereksiz bulabilir. Bu kadar büyük bir suça karşı insanların payına duyarsızlığın düşmesi ayrıca üzücü bir durumdur. Bu dehşetli kötülüğü hissedemeyenler ile bu kötülüğü durdurmak için gücü ölçüsünde sebepler ortaya koyanlar aynı yönde, aynı yerde değildir.
Bu öykünün rolleri vardı ve herkes kendine bir rol seçti. Bizim rolümüze mazluma destek olmak düştü. Kimilerine ilgisizlik… Kimine de boykota engel olmak… Onlar rolünün gereğini yapıyor…
Biz de…
Çözüm Nedir?
1-Tüketim alışkanlıklarımızı lehimize olacak şekilde değiştirmek
Yerli ve milli ürünlere yönelmek bir çözüm olabilir ancak bundan daha iyisi bedensel gücümüz için değerli ve güçlü besinler ve içecekleri tüketmektir. Asitli bir içeceği tercih etmek yerine içerisinde ne olduğunu bildiğimiz, koruyucu ve katkı maddesi olmayan ürünleri hayatımıza alabiliriz.
Boykot seçeneksizlik getirmez. Aksine seçenekleri görmemizi kolaylaştırır. Çünkü bundan önce hiç düşünmeden hayatımıza aldığımız tüketim alışkanlıklarımızı tekrar düşünmemize neden olur. Bunu fırsata çevirmek bizim elimizde, tekrar düşünürken zararlı olan tüketimlerimizi zararlı alternatiflerle değiştirmek yerine faydalı olanlarla değiştirebiliriz.
2- Netlik ve Süreklilik
Zalimin zulmü normalleşse de herkes tarafından kanıksansa da zulüm zulümdür. Devam ettiği sürece yanlıştır, zararlıdır, zorbalıktır. Kimse artık o zulmü dile getirmese de gündem edilmese de zulüm zulümdür. Hatta böylesi daha acıdır. O nedenle boykot bir süre değil sürekli yapılır.
İnsanın hamlesine süreklilik getirebilmesi için motivasyonunu kaybetmemeye ihtiyacı vardır. Yani popüler kültür, anlık acı bizi boykot için motive edebilir. Ancak konunun gündemden düşmesiyle motivasyonumuz da düşerse hamlemize devam edemeyiz.
O nedenledir ki yazımızın başında bir insan neden boykot eder, detaylıca açıklandı. Çünkü detayda sebepleri olan insanlar, motivasyonlarını koruyabilirler.
Boykot bir yaşam stili değişikliği getirdiği için bu motivasyona ihtiyaç duyarız. Çünkü sevdiğimiz şeylerden vazgeçerken o motivasyon bize güç verir.
İstedikleri sonuç için net davrananlar, sebeplerini iyi bilenlerdir.
Bu kadar olmamalıydı diye düşündü Zeynep. Yaptıklarımın karşılığı bu olmamalıydı. Neyi eksik yaptım ki başıma bunlar geldi diye kendi kendini suçluyordu. Hayatı boyunca hep veren taraf olmuştu; onca yılın sonunda duyduğu cümle canını çok yaktı: ”Yapmasaydın, senden bu kadar fedakarlık yapmanı isteyen mi oldu!!!”
Bu duyduğu neydi şimdi, nasıl bir cümleydi. Kalbinin derinliklerine bıçak saplanmış gibi hisseti, hem de çok derin bir yere… Onca yılın sonunda bir iyi ki varsın diye beklerken gelen cevap; “Yapmasaydın!” oldu. Ferhat bunu dedi ve arkasına bakmadan çekti gitti.
Elleri bomboştu artık. "Sıfıra sıfır elde var sıfır!" dedi. Verdiklerinin karşılığını en azından saygı olarak alabilmeyi ummuştu ama nafile. Aldığı tek şey; yapmasaydın kelimesi oldu. Sadece “Nasıl yaa!” diyebildi. Kaybettiklerine mi, emeklerine mi, geçen zamana mı, aşağılanmalarına mı, hissettiği değersizlik hissine mi üzülmesi gerektiğini bilemedi. Gözünden aşağıya yaşlar boşaldı. Niye böyle olmuştu ki; bir türlü anlam veremiyordu. "Nerede hata yaptım ki?" diye düşündü. İstediği tek şey sevilmekti. Bunu için de elinde ki avucunda ki her şeyi vermişti. Parasını, sabrını, anlayışını…
Ferhat’ı hiç ikiletmemişti; bir şey mi istedi tamam derdi hep. “Yaparım, hallederim, olur” derdi. Tartışma çıkmasın diye susmayı doğru zannetmişti. Şimdi ise nankörlük gördüğü için canı yanıyordu. Yaşadıklarını kabullenemiyordu.
Şimdi yaşadıklarını nasıl telafi edecekti? Bu acıyı ne unutturabilirdi ki? Nasıl yeniden birilerine güvenecekti? Yapayalnızdı artık.“Bu zalimliği hak edecek ne yaptım?” diye düşünüp kaldı.
Aslında bu hayatta her mazlum, kendi zalimini kendi oluşturur. Her şeyin bir ölçüsü, bir kıvamı vardır. Hayat insanı kıvamı kaçırdığı her yer ve konuda zorlar. İnsanın başına yapıp ettiklerinden başkası gelmez ama bunu kabul edip, kendini fark etmek insanın canını acıtır. Kabul dönüşümün ilk aşamasıdır. Ve bu kabulden sonra insanoğlu yavaş yavaş doğru olan ve dengeye getiren davranışları yaptıkça zaliminden kurtulmaya başlar... Peki nedir bu doğru ve dengeye getiren davranışlar?
Sürekli olarak karşımıza seçeneklerin çıktığı bir yaşam… Dünya üzerinde insana iki seçenek verilmiş. Çabalarımızın bir yönü var, bizi birine yaklaştıran. Yaklaştığımızda olanlar ayrı, uzaklaştığımızda olanlar ayrı. Yani her hareketimizin bir sonucu var. Üstelik bir de düşünmediğimiz kısmı, diğer insanlara da etkisi var. Dünyada barışı isteyen insanlar olduğu gibi savaşı tercih eden insanlar da var. Şimdi bir toprak uğruna toplu katliama öncülük edenler gibi.
Peki yanlışı kim seçer? Gerçek, işine gelmeyenler!
Mesela, bir durumdan çıkarı olanlar, vicdanını susturanlar… Çarpıtılması gereken bir gerçek var onlar için. Sadece kendilerinin reddetmesi yetmiyor, diğer insanların da kendileri gibi olmasını istiyorlar. Bunun için de hiç boş durmuyorlar.
Evlilik, birleşmekken onu kötü gösteriyorlar mesela.
Aslında erkek, kadının yükünü taşırken kadının estetik tarafını yok edip onu hamal ediyorlar.
Kıymetli olan gizlenirken vücudunu açık ettiren bir düzen kurmak istiyorlar. Kurdular da…
Müslümanı kaba, geri kafalı gösteren; Müslümanı terörist yapan bir düşünce düzeni kurdular ki topraklarını almak istediklerinde, insanları öldürdüklerinde tanık olanlar katile hak versin.
Ama düşünen insan zekidir.
Zeki insansa fark eder oyunu.
Tüm dünyadan gizlemeye çalıştıkları gerçekler tam da onu öldürürken yayıldı dünyaya.
Bir tuhaflık vardı olanlarda.
Meşru müdafaa dedikleri olay bir soykırım, katliamdı aslında.
Kimileri kördü ama kimileri de gördü.
Hiç beklenmedik ülkelerde, en uzak sınırlardaki insanlar bile hak verdiler Müslüman olanlara.
Merak ettiler, baktılar Müslümanın ne okuduğuna.
Baktılar, onları bu kadar korkusuz yapanın ne olduğuna.
Bir kitaptı onları ayakta tutan, dahası kitabı onlara yollayandı.
Seçimi kötülük olandan, en ummadığı anda; en ummadığı şekilde oyunu alandı…
Neyi seçeceksin şimdi sen?
Hangi yoldan gideceksin, hangisi olacaksın?
Her şey bittiğinde mazlumun yanında olduğun için razı olunup alkışlanan mı?
Zalim güçlü olduğu için onun yanında olup susan mı!?
Şimdi,
Gazze’de bir çocuğun gözüne yerleş; oradan dünyaya bak ve ver kararını, bir seçim daha yap,
Çünkü insan seçim yapar ve yaptığı seçimlerin sonuçlarını yaşar…
Merhaba sevgili, canım günlüğüm. Hayatın
gerçeklerini öğrenme maceramda yanımda olan yoldaşım, güzel günlüğüm.
Nasılsın?
Beni soracak olursan çok daha iyiyim.
Bu son yaşanan acı olaylara rağmen, hüznümün yerini bir ümit aldı. Hüznümü,
kederimi bir nebze kenara koydum ve “Ben ne yapabilirim?” diyerek onu düşünmeye
başladım. Eee, durduğum yerde üzülerek bir katkı sağlayamam oradaki
kardeşlerime değil mi? Artık harekete geçme vakti…
Neler mi yapıyorum?
Öncelikle tarafımı belli ediyorum.
Gittiğim yerlerde, sosyal medyada hep GAZZE hakkında konuşuyorum.
Arkadaşlarımla buluşmalarımda, akraba ziyaretlerinde hep GAZZE konusunu
açıyorum. Konu başka yere çevrilse bile bir şekilde tekrar GAZZE konusuna
getiriyorum. Gündemimi olabildiğince onun üzerinde yoğunlaştırıyorum. En
azından insanlara hatırlatıcı görevi üstlendim.
Sonrasında tabi ki tarafımı belli
ederken zalimi destekleyecek herhangi durumlara girmedim. Mesela karşı tarafı
destekleyenlere de tepkimi belli ederek gündem yaptım. Zulmeden tarafı tutan
taraftarların kim olduklarını da bilmek önemli… Düşmanımın dostu benim de
düşmanım neticede. Dolayısıyla zalime destek veren firmalardan alışveriş
yapmıyorum. “Kim düşmanımın dostu?” Bunu iyice araştırdım. “Kim dostumun dostu?”
onu da iyice araştırdım. Zalimi destekleyenleri BOYKOT etmek çok önemli.
“Benim almamamla ne olur?” diye
düşünen insanlar var. Olur mu öyle şey! Çok şey olur. Benim nerede payım var,
bu çok önemli bir konu. Nasıl ki düğünler olduğunda yeni evlenenlere katkı
sağlamak için, onların mutluluklarını desteklemek için, o kurulan yuvada bir
payın olması için takı takarlar. Aynı şekilde zalime maddi- manevi anlamda
destek sağlayanlardan alışveriş yaparak, zalimin zulmünde bir payımızın
olmaması çok önemli. Ben mesela adımın güzel yerlerde geçmesini isterim. “Ne
güzel şeyler yaptı Zehra. İnsanlara faydası olan bir kızdı.” olarak anılmak
isterim. Bunun için de doğru ve güzel eylemlerde bulunmam gerekir. İşte boykot
etmek de böyle bir şey. Ben, hangi çorbaya tuz katıyorum, onu seçiyorum. Şifa
olan çorbaya mı, yoksa zehir olan bir çorbaya mı?
“Duyarlılık insana yakışan bir
takıdır” sevgili
günlük. Biz kendimizi güzelleştirmek için takılar takarız. Küpe, kolye,
bileklik, saat… Ama insanı en çok da güzelleştiren şey davranışlarının
güzelliğidir. Ve duyarlı olmak, sadece kendi ihtiyacı olan; lekeleri çıkartan
deterjanı almak yerine ”‘O deterjanı alırsam bundan dolayı canından olan
insanlar olur.” diye düşünerek temiz çamaşırlardan vazgeçmek bir duyarlılıktır,
bir hassasiyettir. “Bir boykot binlerce hayat kurtarır” sevgili günlük.
Benim vazgeçtiğim tek bir ürün (kola, deterjan, cips, diş macunu, kıyafet,
kahve markaları) binlerce insana gidecek bomba, füze gibi silahlara yatırım
olmamasını sağlayacak.
Yani demem o ki; biz elimizde silahla
zalimle savaşamayız ama onların silahlarını finanse eden kaynakla ilişiğimizi
keserek o firmaları iflas olma eşiğine getirebiliriz. Kim bilir belki bizim bu
küçük görülen boykot o firmaların sonunu getirir ve nihayetinde batarlar ve
zalimin de destek görecek dayanağı kalmaz.
Eeee, ne de olsa “Bize boykot
yakışır.”
Bu günlüğü okuyan güzel insanlar size
bir mesajım var;
Bu acı olayın kaçıncı yüzüncü günündeydik? Elif artık sayamıyordu… Zulüm gören masumların resimlerini görmek, haberlerini okumak onu derinden üzüyordu… İlk zamanlarda bütün dünya zulme karşı sesini çıkarırken, simdi çoğu normal hayatına geri dönmüştü sanki… Başlarda herkes destek paylaşımları yaparken, artık pek azı duyarlıydı… Normalleşmişti sanki… "Ama bu adil değil, nereye kadar böyle devam edecek?" diye söyleniyordu Elif. Az da olsa unutulmuştu sanki…
Bir yandan insanlar sosyal medyada tekrar tatildeki yenilen yemekleri, gezmeleri, manzaralarını paylaşırken, diğer yandan üç günlük bebeklerin anneleri can verirken, o masum yavrular kimseye seslerini duyuramıyorlardı…
Bir yandan şaşaalı yemek sofraları devam ederken, diğer yandan mazlumlar uzun zamandır kuru bir ekmeği ıslatıp beslenmeye çalışıyordu…
Bir yandan evcil kediye özel mama alınıp, bakımına özen gösterilip, evde özel yaşam alanı oluşturulurken, diğer yandan masum bir kopek zulüm görüyor. Gördüğü şiddet sonrası gözünden yaş akarak bacaklarını sürükleyerek ilerlemeye çalışıyor…
Bir yandan suyun kıymeti bilinmezken, diğer yandan bir yudum su alamadıkları için can verenler…
Elif her gün kendine “Birilerinin bunları engellemesi lazım… Birilerinin konuşması lazım…” diyordu. Gündemi sıkı takip ediyor, evdekilerle bunun acısını paylaşıyordu. Zulmün bitmesini istiyordu.
Ama iş yerinde tarafını belli etmeye çekiniyordu.
Ya sahip olduğu statüsünü kaybederse?
Ya işine son verirlerse?
Ya bir yerde tarafını belli ettiğinde onunla tartışmaya girenler olursa?
Ya arkadaşlarla buluştuğunda konuyu açtığında onunla alay ederlerse?
Ya “Bu durumda eğlenceye katılmak istemiyorum, yasımız var.” dediğinde arkasından kötü konuşsalar?
Cesareti yoktu Elif'in...
Oysa kimse cesaret göstermediğinde, zalim zalimliğine devam eder…
Harekete geçmek için ateşin benim evime düşmesini mi bekleyeceğim?
Tarihe nasıl geçmek istiyorum?
Elimden geleni yapmış olarak mi? Seyirci olarak mı?
İnsanoğlu muhakkak bir taraf seçer. Taraf seçmediğini söylese bile, duruma göre bir tarafı desteklemiş olur. Davranışlarıyla düşüncelerini ortaya koyar.
İşte bu yüzden sormalı insan kendine;
Ben zalimlerden mi yanayım, mazlumlardan mı?
Ve aynı zulüm benim başıma gelirse eğer, dünya bana seyirci kalsın mı?
İnsan az olanı, aslında en başlangıç adımı hep küçümsedi…
Koşmak için bile önce adım atmak gerektiğini aklına getiremedi…
Gelin şimdi bir hesap yapalım.
Bu gün boykot bir kahve markasının fiyatı on - on beş ekmek bedeline denk geliyor. Biz en düşük fiyatı baz alalım. Günlük iki yüz kişi sadece kahve alırsa bu para ayda ortalama, Anadolu’nun bir şehrinde, iki artı bir ev kirasına denk geliyor.
Bir ilde şubesi bulunan bu yerin (hatta bazı şehirlerde birden fazla şubesi bulunmakta) günlük kazançlarını düşünerek aylık kazançlarını hesapladığımızda ve bunu yıllık karlara vurduğumuzda, aslında bize sundukları hizmetten çok daha fazlasını aldıkları ortaya çıkıyor.
Bir kahve ile bir günde şöyle güzel manzaralı bir, ev parası çıkıyor. Biz iki yüz kişiyi baz aldık bu hesapta. Küçümsenen bir bardak kahvenin yaptıkları ne kadar büyük etkiler oluşturuyor değil mi?
Küçücük bir adımdı oysa…
Günlük kişi başı hizmeti bunun kat ve kat üstünde satış yapan şubeler var. Biz örneği kahve üzerinden verdik. Boykot olan daha temizlik ürünleri, deterjanlar, giyim, çeşitli gıdaları da var…
Burada zalimin cirosunu bir düşünelim. Peki, bizim aldıklarımızla kar elde edip, zalimlik yapan bir topluluğa karşı biz ne yapacağız?
Şimdi bir kahveye mi kaldı bu iş?
Bir kahve ki arka planda içilen aslında; kan, gözyaşı, acı, çaresizlik, açlık ve beddua…
Bir kahve değil içilen; tarafını belli etmek.
Mazlumdan yana mısın, zalimden yana mı?
Dost musun, düşman mısın?
Siyah mısın, beyaz mısın?
Eğri misin, doğru mu?
Sadece bir kahveyse içilen, bir karınca, Hz. İbrahim’in ateşini söndürmeye giderken “Ufacık damla sudan ne olur?” mu demeliydi?
Karınca ne suyu, ne de kendini neden küçümsemedi?
Mesele kahve meselesi değil;
Ateşe su mu, odun mu taşıyacaksın? Kendini küçümseyecek misin?
Karınca gibi yürekli mi olacaksın?
Aslında insan bunun kararını verir boykot ederek.
Aslında bir kahve değildi mesele ama insan unuttu.
En çok da insanlığı ile olan bağını unuttu.
Biz de unutmayanları, benim karıncadan ne eksiğim var diyenleri boykota davetediyoruz…
Bembeyaz bulutlar
atılan bombalarla griye dönmüştü. Rengarenk çiçekler tozlar içinde kalmış,
masum hayvanlar ölmüştü. Pencereler kapılar kırılmış, içeriye süzülen güneş her
şeye rağmen umut vadediyordu. İnsanlar sağa sola koşturuyor ve herkes birinin
yarasına merhem olmak için var gücüyle çalışıyordu. Masum çocuklar bunca
karışıklığın içinde olana bitene anlam veremiyor, birbirine iyi gelmek için
çabalıyordu. Kimi yıkılmış evlerin yanında bulduğu bir topla oynuyor, kimi
elindeki ekmeği yanındakiyle paylaşıyordu. Kimi annesinden kimi babasından bir
haber bekliyordu. Belki de bir daha göremeyecek olsalar bile umutları vardı, o umuda
tutunuyorlardı…
Kimi, kanadı
kırılmış kuşa avucundan su içiriyor, kimi ayağı kırılmış köpeği tedavi ediyordu.
Kimi, toz duman olmuş caddelerde bebeğiyle oynuyordu. Kimi, yoldan geçen
askerlere tebessümle bakıyordu. Kimi, elinde bayrağı minicik yüreğiyle
toprağına sahip çıkıyordu. Hepsi küçücük, ama hepsi çok güçlüydü. Her an başka
bir yıkıma gebe olsa da kimi, eylemi hiç durdurmadan sokağın ortasında kalan
son unuyla bir şeyler pişiriyordu. Orada bir şeyleri üretme isteği nasıl da
güzelleştiriyordu. Bunca imkansızlığın içinde kendi imkanını oluşturmak, bir
çözüm bulmak için çabalamak nasıl iyileştiriyordu.
Kimdi bu insanlar? Kimdi bu umuda tutunanlar?
…
Diğer tarafa
bakınca operasyonların ardı arkası kesilmiyor, türlü planlarla nasıl can
yakılır yöntemleri türetiliyordu. Her hamle bir öncekini aratıyor, aldıkları
her can onlara haz veriyordu. Kurşunlar çoktan dost edinilmiş, gözleri hırs
bürümüş haince planlar devam ediyordu. Kadınlar ve çocuklar ilk hedef olarak belirlenmişti.
Peki amaç neydi? İnsan nasıl böyle bir hedefle yola çıkabilirdi?İnsan nasıl böyle bir yoldan haz alabilirdi? İnsan
neden bulunduğu alana sığamıyordu? Daha fazla toprak, daha mı mutlu edecekti? Yıkmak,
yok etmek daha mı iyi gelecekti? Masumun canını almak daha mı iyi
hissettirecekti?
Madem böyle,
insan neden hep istedi ve sahip olduğu ile hiç mutlu olmadı? Neden umduğu değil
bulduğuna tutunmadı? Neden yarınların kaygısıyla bugünlerin hakkını veren hiç olamadı?
Neden her canlı diğer bir canlıya daha büyük bir imtihan olmak için çabaladı? Bir
avuçken ve kısacık bir öyküyle var olabilecekken, bu dünyada elindekiyle
yetinmeyi neden bilemedi? Göçüp gidecekken ve girecekken bir avuç toprağa, niye
insan böyle davranıyordu? Ne yetmiyor, neden doymuyordu?
Kimdi bu insanlar? Kimdi böylesine zalim ve zorba olanlar?
Bir taraf yoklukta bile tebessüm ederken, Diğer taraf kendini üstün görürken, Asıl üstünlük neydi? Bir taraf ihtiyacını gidermeye çalışırken, Diğer taraf isteklerinin peşinde giderken, Asıl ihtiyaç neydi? “Sen benim kim olduğumu biliyor musun” diye haykıran insan, gerçekten kimdi? Hak ararken, haksızlık yaparak hakkını
kaybetti insan… Ve şunu unuttu; Toprağın üstü olduğu kadar altı da vardı… Vaat edilen ne ise elbet oraya varacaktı. İnsan
burada yapıp ettiği ile orada muamele görecekti.Ve herkes oluşturduğu sebeplerin sonuçlarını
yaşayacaktı. İşte o zaman kimin kim olduğu ortaya çıkacak,
insan kendisini tanıyacaktı…
…
Umuda
tutunanlarla, zalimler dalga
geçerken, O devlet ki
güçsüzlüğünden “Bizim kim olduğumuzu herkes bilecek!” diyerek yaygara
yaparken, Verilen süre
dolmaya yaklaşırken…
Süre bitmeden
tanımalı insan kendini ve çevresindekileri. Gerçek fark edilirse eğer
yaşananların bir anlamı var. Öyle ki insanın kendi yaşadığından fazla şahitliği
var. Bu yüzden kim hangi davranışı neden yapıyor sorusunun cevabına ihtiyacı var. İnsan
kimin kim olduğunu anladığında, “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” sorusuna
gerçek bir cevap var.
İnsan gerçeği bildiğinde, asıl gücü fark edip kabul
ettiğinde, işte o zaman tutunacak bir umudu var…
Vazgeçmeye en yakın olduğun yerde ne için yola çıkmıştın hatırla… doğru bir amaç için yoldaysan engellerle karşılaştığında geri dönmeyi değil, engelleri nasıl aşabileceğini düşün… Mutlaka bir çıkış yolu vardır; Umudunu diri tut…