MERHAMET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MERHAMET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2025 Salı

SADECE GERÇEK

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

"Ama ben bunları toplamak zorunda mıyım anneeee…’’ diye şımarıklık yaptı Defne.

"Evet çünkü senin oyuncakların onlar ve kaybolmasın istiyorsan toplamalısın, tekrar oynayabilmek için. Zaten onlara sahip çıkmalısın çünkü bu kadar oyuncağın olduğu için çok şanslısın!’’ dedi Zeynep.

Bunu dedikten hemen sonra sosyal medyaya baktı. Ana sayfasına battaniyesine kardeşini koymuş hastanedeki çocukların şehitçilik oyunu düştü. Kafasını kaldırıp gözlerini oyuncaklarını topladığı için deviren kızına baktı, tüyleri diken diken oldu, kanı çekildi eli kolu kalkmadı. Gözünü tekrar telefona çevirdiğinde kapatamadı ve aynı video tekrar tekrar döndü… 

"Bir çocuk bırak oyuncakla oynamayı, biz askerlerimizin şehit olmasına dayanamazken küçük bir kız kardeşinin şehitliğini mi oynuyor? Bu nasıl bir anlayış, bu nasıl bir dünyaya bakış, bu yaşta ne yapmış olmalısın bunu normalleştirmek hatta övünebilmek için? Nasıl bir ailen var, nasıl bir toplumda büyüdün? Neler yüklenmiş olmalı ki sana bir yetişkinin yüreğinin kaldıramadığına sen şükür sebebi olarak bakarsın? Aklım almıyor!

Biz çocuğumuz bileğini burktu diye anne baba dakikalarca sarılıp telkin etmeye çalışıyoruz, bizim kız daha da zırlayarak ağlıyor. Sus kızım millet bir şey yaptık zannedecek. Oradaki ise benim kızımdan küçük yaşta ama kucağındaki kardeşinin gözlerini kapatıyor üç yaşındaki kardeşi görmesin bomba düştüğünü diye. Bir dakika aynı dünyada yaşıyor olamayız aslında aynı dünyayı yaşıyor olamayız… Arkasını toplayamayan kızım kendini kurtaramaz bir bomba düşse, değil ki yanındaki başka bir çocuğu korumaya çalışsın. Bu dünyada bir gariplik var, dünyayı herkes farklı yaşıyor olmalı. Bu nasıl bir kodlama ki sen sana söylenmeyeni o yaşta yapabiliyorsun, nasıl akıl ediyorsun. Bir insan başkasını ne zaman düşünmeye başlar ve nasıl düşünmeye başlar. Kim başkasının yükünü almaya gönüllü olur hem de bu kadar ölüm tehlikesi varken etrafında. Her an yanına düşen bir bomba ile hayatı bitebilir. Ama o ihtimaller içinde yüzün güler, yıkıntılar içinde oyun oynarsın..." 

Düşüncelerle beyni yoruldu Zeynep’in…

"Biz bir şeyleri ya kendimiz de bilmiyoruz ya da yanlış yapıyoruz. Çünkü dört tarafımızda savaş varken ve bize gelmesi de bu kadar muhtemelen ben ne kendime ne kızıma… Hatta dur ya güvenirim sandığım insanların bile arkasına bakmadan gideceğini biliyorum… Offff bir anda kıyaslayınca ne kadar sefil olduğumuzu hissettim. Güçlü görünen ama zayıf… Gerçek güç neydi peki?  Zorlukta ne olursa olsun sahnene devam edebilmekti, koşullar çok kötüye de gitse sen bu gücü nereden bulabilirsin? Tek başınayken, tanıdıkların ölmüşken, ailen kayıpken, eşin kampa kaçırılmışken. Teksin, her yer sen ve senden daha aciz insanlar dolu, her yer yıkık dökük virane ve sen yola devam edeceksin. Neye dayanırdın?" 

Hayal etti Zeynep kendini savaş meydanında... 

"Bugün bunlar olana kadar bir hayatım vardı ve ben bu dünyaya getirildim, hayatıma insanlar verildi, hiç var olmayacağını düşündüğüm, imkanlar, insanlar, olaylar geldi hayatıma. Ve şimdi yoklar. Ben gelirken de bunların var olacağını bilmiyordum, bunları bir yaradan var, benim için ve bu dünyada yaşayan, yaşamış diğer herkes için. Tekrar tekrar dünyaya gelen insanlar, tekrar şekilde yaratılıp yenilenen bir doğa.. Tarih boyunca bu gördüğüm gibi savaşlar oldu, insanlar doğdu ve öldüler, tahrip olan doğa tekrar yeşerdi, hayvanlar tekrar çoğaldı ve şehirler tekrar kuruldu. Benim gibi milyarlarca insan yaşadı bu dünyada gelip geçtiler. Ve benim gibi bu zorluklara da şahitlik eden oldu. Onların da ömürleri bitti, mutlulukla, üzüntüyle ama tüm hediyeleriyle verilen bir ödül yaşam. O ana ömrüm eğer her an bitebilecekse yanlış yaptığım yapamadığım neler var daha neler yapabilirdim bu hayatı doğru yaşamak için..." diye bir kaygı düştü içine. 

"Hayatımın çoğunu neyle geçirdim ben… İnsanlara takıldım, kızdım, üzüldüm onların tepkileriyle iş değiştirdim, ilişki bitirdim. Seçimler yaptım. Ve o insanlar yoklar, gelip geçtiler ve ben yaşamaya devam ettim. Ev alacağım araba alacağım ve toplamaya bile üşeneceği oyuncakları almak için ne kadar emek verildiğini bilmeyen ve bu gidişatı belki de hiç bilmeyecek kızıma o oyuncakları alabilmek için beyaz yaka bir iş için yedi yaşından yirmi dört yaşına kadar okudum, o günden beri de hep daha fazla kazanmak için çalışıyorum. Peki ne için, bir bomba düşse elimden alınabilecek veya bir deprem olsa hiçbirisi bana kalmayabilir ihtimali olan insanlar ve imkanlar için! 

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Bunları bana veren var, bana ve hepimize ayrı ayrı öykülerinde bunları veren bunları bir dizayn eden var. Bana bu yaşamı veren var, verme gücü O’nda olduğu gibi alma kudreti de olan… Ben kime oynadım bugüne kadar, bana bunları veren varken neleri kimleri takıp neyi önemsedim kime yaranmaya çalıştım? Kaynağın sahibinden başka herkese vaktimi ayırdım, arada bir şükrettim bir şeyi çok istediğim şeyler olduğunda dua ettim ne olur ALLAH’ım diye... ama gerçekten her şeyim kimden geldiğine kafa yormadım, bana verilen, gelmiş geçmiş her şey Yaradan’ın… 

Anlıyorum sizi Filistin'liler, her şey O’nunsa eğer, başıma ne gelirse  gelsin kurtaracak olan da O, beni almak istiyorsa alacak olan da O, yani teksin ama yalnız değilsin… Gücün kaynağı kimdeyse ve sen samimiyetle her şeyin O’nun olduğuna inandığında teslim olman ve o gücü içinden bulman mümkün.

Delilik değil, şaşılası değil… 

Sadece gerçekliğin ta kendisi…"






Okumaya Devam Et

31 Aralık 2024 Salı

KIŞ GÜNEŞİ

Elif, liseye yeni geçmiş, boyu yeni uzamış, yüzünde yeni yeni sivilceler çıkmış bir genç kızdı. Derslerine çalışır, görevlerini yerine getirirdi. Okulda arkadaşlarına evde annesine yardım ederdi. Kitap okumayı çok severdi. "Hobilerin nelerdir?" diye sorulunca; "Kitap okumak..." diyen cinsten değil, hakikaten severdi. Okur, düşünür, hayal eder, tekrar düşünür ve tekrar tekrar okurdu. Öğrenmeyi de çok severdi. Çünkü öğrenmek onun için sanki bir yolculuğa çıkmak gibiydi.

Kendi hayatından da öğrenmeyi önemserdi. Bunun için geçmişi ile bugününü kıyaslar, “Bir önceki yılla aynı mı düşünüyorum?” diye bakardı. Daha küçükken, bir önceki yıl yaptığı şeylerin, verdiği kararların, üzüldüğü konuların bir sonraki yılda o kadar da doğru gelmediğini fark etmişti. Fark ettiği bu durum karşısında ufak ufak utanıyordu bile! İlk başta buna üzülse de sonra düşündü ve dedi ki "İyi ki doğru gelmiyor! Bu demek oluyor ki bir önceki yıldan daha olgunum, daha mantıklıyım, daha çok büyümüşüm. Yani dünümden daha iyiyim!’’ Böyle olduğunda da çok seviniyordu. Bu farkındalık onda başka bir farkındalığa da kapı açmıştı. Demek ki şu an çok doğru diye savunduğu kararlar, ölesiye istediği şeyler de seneye anlamsız gelebilirdi... Eee ne yapsın, herhalde büyümek de böyle bir şeydi.

Okuldaki diğer arkadaşlarını düşündü. Onun gibi düşünen pek kimse yoktu. Onların sohbetleri ve ilgi alanları farklıydı. Onlar daha çok popüler olmayı önemsiyorlardı. En güzel giyinen, en marka ayakkabıya sahip olan, en komik şakaları yapan... Onlar için böyle şeyler daha önemliydi.  "İnsanlar görünür olmayı, beğenilmeyi, ön planda olmayı seviyor herhalde.’’ diye düşündü Elif. Ondan mıydı bütün bu gösterişler? Sonra çalışkan diğer arkadaşlarını düşündü. Birçoğu öğretmene kendini ispatlama peşindeydi. "Bugün ödev vardı öğretmeniiiiim!’’ diye muhakkak hatırlatırlardı çünkü kendileri yapmış olurdu.

Sanki herkes var olma, görülme, fark edilme yarışındaydı... 

Peki gerçekten öyle mi olmalıydı? 

O da mı katılmalıydı bu yarışa? 

İlginç yanı ise bu yarış bitmiyordu. Mutlu da etmiyordu ve Elif arkadaşlarını gördükçe tereddüt ediyordu. Acaba gerçek olan onların yaptığı mıydı?

Elif düşündü, düşündü, bir de yazarak düşündü; işin içinden pek çıkamamıştı. Sonra aklına Yasemin ablası geldi. Yasemin ablası hiç öyle var olma peşinde koşan biri değildi. Hızır gibi yetişti derler ya, Yasemin ablası işte öyle biriydi. Onun varlığı da yokluğu da anlam ifade ederdi. Görünür olma gibi bir kaygısı yoktu. O ortamda kimin ne ihtiyacı varsa sanki zihinlerini okuyormuş gibi hemen giderirdi. Öyle çoğunlukta gördüğümüz gibi bir iyilik yaptığında da eline mikrofonu alıp "Ben yaptım!" diye bağırmazdı. Bunu yapmamasına rağmen etrafındakiler onu çok sever ve çok güvenirlerdi. Kıymetli olduğunu bilirlerdi. Yani artık anlamışlardı onu; ihtiyaç karşılayacağını, ince detayları gördüğünü... Sadece kendisini değil başkalarını da düşündüğüne defalarca şahit olmuşlardı. Onu sevmeleri, ilgi göstermeleri için ön plana çıkıp popüler olmasına gerek yoktu. Ne kadar da iyiydi Yasemin ablası! Onun için içinden gelen kelime bu oluyordu "İyi..."

Birden aklına Yasemin ablasının ona verdiği kitap geldi. Ne zamandır okumak isteyip fırsatını bulamamıştı. Kitabın ilk sayfasını açıp okumaya başladığında çok şaşırdı. Kitapta tam da ihtiyaç karşılamaktan bahsediyordu. Diyordu ki:

“İhtiyaç karşılayanın ihtiyacı karşılanır.”

Nasılda ilginç bir cümleydi böyle... Demek ki Yasemin ablasının bir bildiği vardı. Elif’in aklına düşen soruları kendi burada değilken bile cevaplıyor, ihtiyacını gideriyordu. Sessizce, usulca, ortalıkta bile yokken ihtiyaç karşılıyordu...

Satırları okumaya devam etti; mesele ihtiyaç karşılamaktı. Asıl var olmak; dikkatleri üzerine çekerek değil, yaptığı iyi şeyleri insanların gözlerine sokarak değil, ihtiyaç karşılayarak oluyordu. Bir ilişkide, bir mekanda, bir zamanda var olmak için şart buydu...

Bu ona kış güneşini anımsattı. Kar sonrası ortaya çıkan ve buz gibi havayı yumuşacık yapan kış güneşi insanın da içini ısıtırdı. Çok yakmaz, çok ortalıkta görünmezdi. İhtiyaç duyduğun kadardı...

İnsan ihtiyaç karşıladıkça başkalarının hayatında tıkanıklıkları açan, kolaylaştıran, yol gösteren, aydınlatan oluyordu. Tıpkı güneşin bizim dünyamızı aydınlattığı gibi…

İnsan ihtiyaç karşıladıkça başkaları için varlığının bir anlamı oluyor, yokluğu hissediliyor, yeri doldurulamayan, aranan  oluyordu. Tıpkı kışın, güneşin o sıcaklığını aradığımız gibi… 

Kar sonrası ortaya çıkan ve buz gibi havayı yumuşacık yapan kış güneşi insanın da içini ısıtırdı. Çok yakmaz, çok ortalıkta görünmezdi. İhtiyaç duyduğun kadardı... İnsan da kış güneşi olunca o kadar ön planda olmuyordu ama ihtiyaç karşılıyordu. Hem de o ihtiyacı kimsenin karşılayamayacağı bir şekilde yapıyordu bunu. O soğukta ısıtan, karanlık havada ışığıyla içlere ferahlık veren güneş gibi…

Ne ilginç bir tabirdi! Kış güneşi olmak... İnsanların çoğu kışın değil; yazın güneş olmak isterdi. Pek azı ise yazın gölge, kışın güneş olmayı tercih ederdi.

Oysa şu an herkes elindekini kendine saklamayı, sadece kendini önemsemeyi normal sayıyordu. Kışın ısıtan olmak nasıl güçse bu zamanda da ihtiyaç gideren olmak o kadar güçtü. İnsanların çoğu kendi ihtiyacına odaklanmayı seçerken, sadece kendisini düşünürken başkasının ihtiyacına odaklanabilmek... Bu dönemde ne kadar da kıymetliydi. Kimsenin olmadığı yerde var olan gerçek anlamda vardı.

Asıl ihtiyaç karşılayan ön planda olan değildi; kıymetli olan yazın gölge, kışın ise güneşti... İhtiyacı kimsenin karşılamaya gönüllü olmadığı yerde, kimsenin karşılamaya istekli olmadığı zamanda karşılayan olabilmekti… Bu bambaşka bir seviye, bambaşka bir kıymetti…

Elif hayatında böyle bir insan tanımıştı ve bunun için çok mutluydu. Şimdi ise sıra öyle bir insan olmak için çabalama zamanıydı...







Okumaya Devam Et

1 Haziran 2024 Cumartesi

MERHAMET



Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Yeni bir gün daha başlıyordu…

Yağmur sonrası güneş tüm ışıltısıyla parlıyor, kuşlar cıvıltılarıyla, rengarenk çiçekler mis kokularıyla ona eşlik ediyordu bahçelerinde. Perdeyi aralayıp, pencereyi açınca bunların farkına varmıştı. Şükretti…Uzun zamandır hayat telaşı, iş stresi derken bu güzellikleri kaçırdığını da anlamıştı.

 

Yine o koşuşturmanın içine girecekti fakat bugün farklı hissediyordu kendini. Hazırlıklarını tamamladıktan sonra camlı dış kapının önüne geldi. Kedicikler yine hem günaydın demek için hem acıktık demek için beklemedeydiler. Ne güzel rutinlerdi bunlar, insanın içini ısıtan...

Tam kapıyı açmış ki birden ayağı kaydı. Yere baktığında bir adım ötesindeki salyangozu gördü. O kadar yakındı ki ezebilirdi. O an birden irkildi. İyi ki kaymıştı ayağı... Yoksa istemeden, bilmeden bir canlıya zarar verecekti. Salyangoz ise sanki yükünün verdiği ağırlıkla yavaş yavaş ilerliyormuş gibi gidiyordu. 

 

O salyangoz, birden karşısında, bir adım atsa ezebilecek, kendisinden kaç yüz kat büyük devasa canlıyı görünce kendisini nasıl hissetmişti acaba? Zayıf ve de çaresiz

Ama haksızlık bu, ben daha küçük ve zayıfım diye düşünmüş müydü?

 

İstemeden de olsa bir canlıya zarar vermenin düşüncesi bile kö hissettirdi. Panikledi birden. Ya insanlara da böyle hissettirdiyse, ya onları ezdiği durumlar olduysa…

Kendisinden selam bekleyen kediciklerin arasından geçerek arabasına bindi… Yol boyunca düşünmeye devam etti.


Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; güç insanı zalimleştirir.

 

Hayat zıtlıkları içerisinde barındırır. İnsan kimi yerde güçlü ve zalim kimi yerde mazlum olur. Yanlış yaptığında patronu karşısında ezilirken, çocuğu yanlış yaptığında o ezildiği anı unutup çocuğuna karşı zalimleşebilir. 


Peki kendisini böyle hissettiği durumlar var mıydı? Vardı elbette, her insan gibi…hem de çokça…

“Evet hata yaptım, farkındayım, keşke karşı taraf daha merhametli olsaydı, düzeltebilirim” seçeneği de vardı oysa ki. Bazen ezilmiş, bazen de ezebilecek gücü varken ezmeyenlerle karşılaşmıştı. 


Yani merhametli olanlarla

Hatta gücüne rağmen şefkatini gösterenlerle...

Affeden...

Destekleyen...

Motive eden...

İşte o zaman yüreği ısınıyordu insanın…

İşyerine çoktan gelmişti. Saatler ilerlerken, bir taraftan kendisine teslim edilmesi gereken işi beklerken bir taraftan da zihninde hala o kelimeler dolaşıyordu. 

 

"Merhamet neydi? Zarar verme gücü varken yapmıyor olmak." 


Düşünürken bile tebessüm ettirip yüreğini ısıtmıştı. Telefonu çaldı, beklediği iş tamamlanamamış, eksikleri var fakat telefondaki ses mahcup…Şimdi tamda merhametli olma zamanıydı. O işi hemen teslim ettirme hakkı vardı eksikleriyle, fakat bir saat daha vermişti tamamlamaları için. Karşı taraf buna çok sevindi, teşekkür etti. “Hemen tamamlıyoruz, düzeltiyoruz” dediler. 


Deneyimsel Tasarım Öğretisi 


Telefonu kapattı neşeyle, kendisi de şevklenmişti. Pencereden dışarı bakarak sabahı hatırladı, işine keyifle devam etti. Mutluydu ve mutlu da etmişti.

İnsan anlıyor ki,

İşler böyle de yürüyebiliyordu...

Kırmadan ve dökmeden de…

 

Gün bitmişti. Tüm strese, koşuşturmaya rağmen huzurla eve dönüyordu. Kulağında kalan son cümle ise onu daha da mutlu etmişti. 

Yine sizinle çalışmak isteriz…”

 

Güç ve gücü olan çekici gelse de daha çekici olan gücüne rağmen merhametli olmak…

Kalıcı olanlar ise gücüne rağmen işte o merhamete sahip olanlar…

 




Okumaya Devam Et

16 Nisan 2024 Salı

TANIMAK YETER Mİ?

Tanımak Yeter mi?


İnsan, yirmi bir yıldır aynı yastığa baş koyduğu insanı tanımıyor olabilir mi?

Hadi diyelim ki tanıyor, problemleri nerede başlıyor?

Farklılıklarını kabul etmediğinde neler oluyor?

Fark ettiniz mi?

Dile kolay yirmi bir sene...

Bıkmadan usanmadan şikâyet etmeler…

  • Adam; “İnsan nasıl olur da bu kadar dağınık olabilir?!”
  • Kadın; Ne olur hayatı bu kadar planlı yaşamaya çalışmasa?!
  • Adam; Bunca senedir bu kadar renkli giymesinden hoşlanmadığımı söyledim, inadına gidip yine portakal turuncusu bir elbise giymiş?!
  • Kadın; Yine giyinmiş cenazeye gider gibi, simsiyah…”
  • Adam; Yine hayallerde yaşıyor bu kadın?!
  • Kadın; “Şimdi başlar sekiz sene önceki mevzulardan?!”
  • Adam; Bak yine tutmuş birini kolundan, eve getirmiş.
  • Kadın; Bir gün de girdiğimiz bir ortama, buzdolabı modunda girmese…”

Bu liste daha böyle uzar gider…

Birbirlerini tanıdığını zannederken, farklılıklarını kabul etmemektir aslında ana problem. İnsanın problemlerle karşılaştığı yer hep burası olur. Kaç senelik ilişkileri olursa olsun, çoğu bu yüzden mahkeme salonuna varan evlilikler olur.

Peki ama ne yapmak gerekir?

Tanımak Yeter mi?

Her şey kendini tanımakla, karşıdakini tanımakla başlar. 
Peki ya yeterli mi?  

Tanıyıp, gerçeği bildikten sonra kabul etmekle devam eder. İnsan o farklılığı kabul etmediği sürece ilişki de sahte çözüm arayışına girer. Farklılığı kabul ettiğinde ise artık süreç tartışmaya varmadan, sabır gösterilebilecek kıvama gelir. İnsan karşısındakine adaletli olmaya başlar. Neyi, ne amaçla yaptığını anlar. Ve insanın kendi hayatındaki yönetim becerisi artar. 

İşte burada hayat sana o golü atmadan önce, topu yumuşatarak kalede yakalayan bir sen oluşmaya başlar... İnsanın bir nevi frenleme sistemidir. Tam yükselme anında Ama bu onun doğuştan getirdiği huyu” diye kendi kendine sakinleşmeye başladığı yer. O anda mutlaka insanın öğreneceği çok şey var.  Yeter ki insan yanındakine sinir olmayı bırakıp bilinçli bir şekilde bakmaya yönelsin. O zaman fark eder hayatın ona verdiği mesajı...

"Belki de içinde bulunduğu bu dağınıklığa bir çözüm bulmalıdır insan...

Belki de hayatta bu kadar çok katı kuralla yaşamaya çalışmamalıdır...

Belki de çevredekileri değiştirmek yerine , uyumlanan olmalıdır...

Belki de söyledikleri olmuyor diye gerilmek yerine,  hayata karşı biraz tebessüm etmeyi öğrenen olmalıdır..."

Ve bunun gibi daha bir sürü mesaj...

Bu mesajları algılamak insanı güçlendirir. Zıddı olan insanlardan kendine katacaklarıyla dengeyi sağlayabilir. İnsan hayatta o dengeyi ne kadar kurabilirse o kadar iyi ilerleyebilir. Bir kuşun kanat çırpması gibi. Nasıl ki o kuş iki kanadı dengedeyse uçabiliyor, insanda öyle... O dengeyi sağlamadan ilişkide başarıya ulaşamıyor. Zıddında olanı, kendine katarak karakter sahibi olmadan, aynı yerde dönüp duruyor. Karakteri kendine kattığında, iki kanadını birden kullanmayı öğrenmiş oluyor. İki kanadını birden güçlendirdiğinde daha iyi yol alıp, ilişkide başarıya ulaşabiliyor.

Ve sonunda söylediği cümlelerde değişiyor; 

"Evet çok kurallıyım ama yeri geldiğinde esnekte olabiliyorum."

"Evet düzenliyim ama bazen hayatımda asimetriye izin veriyorum."

"Evet çok arkadaşım var ama kiminle hangi sınırlar içerisinde ilişki kurabileceğimi biliyorum. İşte bu bana güç kazandıran, dengede durmamı sağlayan şey oluyor. Çünkü artık biliyorum ki hayat, tek kanatla olacak iş değil… "





Okumaya Devam Et

11 Mart 2024 Pazartesi

KORKTUN MU?

Korktun mu?


Her insan korkar,
Bazısı zamanının çoğunda korkar,
Bazısı korkusuz görünür, içinden korkar.
Bazısı korktuğu için korkutur,
Korktuğu anlaşılmayacak sanır.
 
Neden korkar insan?
Terk edilmekten,
Fakirlikten,
Açlıktan,
Ölmekten,
Kaybetmekten,
Kaybolmaktan,
Yalnızlıktan,
Hasta olmaktan, yaralanmaktan,
Acıdan,
İnsandan…
 
Korku insana ne yapar?
Kalbi çarpar,
İçini darlar,
Bazen sinir yapar,
Etrafına çatar.
Bazen uyku yapar,
Hissetmemek için…
Bazen etrafındakiler daha çok korkar,
O korkusunu saklar.
Bazen ellerini açar,
Rabbinden yardım umar.
 
Her insan korkar.
İnsanların çoğu, korktuğunda Rabbini hatırlar,
Korku geçtiğinde hayatına dalar.
 
Her insan korkar.
Ama bazı insanlar vardır,
Kendi korkusundan çıkar,
Başkasının korkusuna çare arar.
O korkmasın diye,
Kendi korkularını bir kenara atar.
 
Her insan korkar.
Bu korku nihayetinde iki yere varır,
Ya korka korka, korkakça yaşar,
Ya da korkmasına rağmen
Cesaretle  yaşar.
 
Eğer korkusu doğru yerdeyse…
Bu dünyada korkusuz yaşar.

                                                                          


Okumaya Devam Et

22 Şubat 2024 Perşembe

"AZ"IN BEREKETİ

                   

Azın Bereketi

Okulun duvarlarına şöyle bir göz gezdirdi. Okulda geçirdiği zamanlar geldi aklına. Arkadaşlarıyla bahçesinde koşturduğu, çok sevdiği öğretmenini hayranlıkla dinlediği günler... Şimdi aynı okulda, ailesiyle birlikte sığınmacı olarak kalıyorlardı. Okulun koridorunun bir köşesinde dört kardeşi ve annesiyle birlikteydi Meryem. O şen kahkahaların atıldığı oyunların oynandığı okul, şimdi uzuvlarını veya annesini, babasını, evladını kaybetmiş insanlara yuva olmuştu. Okul keyifsiz, duvarlar soğuk, elektrikler yok, yemekleri de çok az geliyordu. Eskiden yemek beğenmediği günleri hatırladı. En son yemeğini bir gün önce yemişti Meryem. Çok açlık hissetmiyordu.

Meryem ve ailesi için yaşadıkları bu zorluklar sorun değildi. Annesi babasının getirdiği bulgurdan pilav yapar etrafındaki herkese dağıtır ve bir tencere pilavdan bir sürü insan doyardı. Akşamları kardeşler birbirlerine sarılarak uyurlar, eski günlerindeki oyunları anlatırlardı. Birbirlerine sarılarak uyumak, onların ısınmasına da sebep olurdu. Bomba seslerinden korktuklarında birbirlerinden güç alırlardı. Meryem’in babası hastanede çalışıyor, eve üç dört günde bir gelebiliyordu. Her geldiğinde de bir miktar erzak getiriyor, annesi de onu etrafındaki insanlara yemek yapıp dağıtıyordu. “Bugünlerimizde birbirimize yardım etmeyeceğiz de ne zaman edeceğiz?” diyorlardı. Yine gecenin karanlığında, uzak mahallelerden bomba patlamalarını gördü Meryem. Derin bir iç geçirdi. Onlar da evlerini, babaannesini, dedesini bir bombalama sırasında kaybetmişlerdi. O zaman yaşadıkları sıkıntıyı düşündü ve “Aynı şeyleri yine birileri yaşıyor.” dedi. “Şu anda yine birilerinin annesi, babası, çocuğu, kardeşi ölüyor. Belki de bir uzvunu kaybedecek ve hayatta bu şekilde yaşayacak.” diye geçirdi. Onlara dua etti, kardeşlerine sarılıp uyumaya devam etti Meryem.

Birkaç gün sonra babası kucağında bir çocukla geldi. Dokuz on yaşlarında bir çocuğu içeriye getirdi ve yatağa yatırdı. "Artık Ahmet bizim ailenin bir ferdi... Bundan sonra bizimle birlikte kalacak."  dedi. Birkaç gün önce bir hava saldırısında bütün ailesini kaybetmişti Ahmet. Aynı zamanda iki ayağını da kesmişlerdi.  Meryem’in babası, hastanede yer olmadığı için yanlarına getirmişti ve onunla ilgilenmelerini istedi. Hepsi çok sevindiler, “ALLAH, Ahmet için bizi seçti diye düşündüler. Onun için ne yapabilirlerdi?

Meryem’in babası Ahmet’e bir tekerlekli sandalye getirdi. Kardeşlerinden hepsinin birer görevi vardı. Kimisi onu bahçede gezdiriyor, kimi mutlu olması için ona eski günlerdeki oyunlardan oynuyor. Annesi de ona güzel güzel yemekler yapıyordu. Evimiz dedikleri okulun havası değişti Ahmet’le birlikte. Tatlı bir meşguliyetleri vardı ve onun yürüyemeyen ayakları, olmayan ailesi olmaya çalışıyorlardı. Babası yine bir şeyler getiriyor; annesi yine onlara güzel yemekler yapıyor, bu sefer daha çok kişiye yemek dağıtıyorlardı. Eski günlerine döndüklerini hissettiler. Birbirlerine güzel anıları anlatıp Ahmet’i güldürmeye çalışıyorlardı. Eskiden olduğu gibi şen kahkahaları atmaya devam ediyorlardı. Bir anda o kasvetli okul, Ahmet’le birlikte, bir gül bahçesine dönüşmüştü. Aynen İbrahim’in ateş çemberinin gül bahçesine dönmesi gibi...

Az bir yemekle doydukları, uzun süre acıkmadıkları gibi sayıca az olarak kalmalarına rağmen onlar çok güçlüydüler. ALLAH’a teslim olmuş kişiler azdı ve azın bereketi vardı. Bunu yemeklerde, rızık kazanmada görüyor ve şahit oluyorlardı. Savaşta ve zulümde de az insanların, çok kalabalıklara galip geleceğine inanıyorlardı artık...

“Bizim evlerimiz yok ama kalplerimiz çok sağlam. Bir gün o yıkılan kalpleri ve binaları onaracağız. Tıpkı Ahmet’in kırılan kalbini onardığımız gibi...” diye geçirdi Meryem içinden...

 

 



Okumaya Devam Et

15 Şubat 2024 Perşembe

İYİLERLE AYNI SAFTA OLMAK

 İyilerle Aynı Safta Olmak

Geceden bütün hazırlığını yapmıştı Burcu. Giyeceklerini, çantasını, gerekli olabilecek her şeyi tekrar tekrar kontrol etti ve tabi günlerdir uğraştıkları pankartları da… Masumlar için, anneleri için, babaları için ses olmaya gideceklerdi. İyilerle aynı safta buluşacaklardı…

Her şey tamam gözüküyordu. İçinde doğru bir şeyler yapacak olmanın verdiği heyecan vardı. Uyumakta zorlandı. Mutfağa gidip bir bardak su içmek istedi. Tam elini uzatmışken kayıverdi bardak. “Ah ne sakarım!" diye söylendi, kırılan camları toplarken. Sesi duyan köpeği Barni koşarak yanına geldi. Burcu’yu yerde eğilmiş görünce hemen gidip baktı. Adeta bir insan gibi yardım etmeye çalıştı. “Benim tatlı Barni’m. Merak etme iyiyim ben.” derken sarıldı ona. Hayvanlara karşı yüreğinde büyük bir sevgi, merhamet hissediyordu. Kendini anlatamıyor, konuşamıyor diye hayvanlara zulmedenlere karşı durmak, kendini iyi hissettiriyordu. Hayatını hayvanları korumaya, doyurmaya, haklarını savunmaya adamıştı.

İnsanın bu hayatta bir amacı olmalıydı. Burcu’nun da niyeti, düşüncesi, bilinci hep o amaç yönündeydi. Sosyal medyasında yaralı hayvanları paylaşıp onlar için yardım topluyordu. Sokak hayvanları için bağış topluyor ve hafta sonları onları doyurmak için mahalle mahalle geziyordu. İnsan bir amaç uğruna yaptığı işlerde yorulmaz. Ama etrafındakiler bir türlü bunu anlamıyordu. Ona hiç zor gelmiyordu tüm bunlar.

Burcu günlerini böyle geçirirken, bir gün haberlerde küçücük masumların hastanelerde korkudan titrediklerini görmüştü. Babaların ellerinde beyaz kumaşlara sarılmış bedenler vardı. O masumların, annelerinin gözü önünde öldürüldüğünü ve o annelerin gözbebeklerinde hüzün varken dudaklarından isyan değil şükür çıktığını gördü. İnsanın nasıl da sessizce çığlık atabileceğini anladı. Burcu bunu on beş saniyelik bir haber videosunda görmüş, anlamıştı. Peki ya dünya?

Sahi görenlerle görmeyenler hepsi aynı mıydı bu dünyada?

O haberi izleyip de teğet geçen kaç göz vardı aynı anda?

“Sıkıldık artık bunları görmekten, içim şişti!” diyen kaç ağız vardı?

O sessiz çığlık sadece duyabilenleri ayağa kaldırdı. Burcu’nun artık bu dünyada bir amacı daha vardı: gerçeğe hizmet etmek... Belki aynı dil, aynı ırk, aynı renkte değillerdi ama aynı safta birleşmişlerdi. Dünyanın farklı yerlerinden, farklı dinlerden insanlar aynı anda ayağa kalkmışlardı. İnsanın içinde küçücük bir merhamet kırıntısı olması yeterli değil miydi tüm bunlara ses çıkarmak için? Merhamet insana verilmiş yüce bir duyguydu.

Peki, insan onu nerede ve kime karşı kullanıyordu?  

Kim olduğunun, nereden olduğunun bir önemi var mıydı ölen küçücük bir masumsa?

"Bunu görebilen güzel gönüllerle, şimdi onların sesi olma zamanı. O sessiz çığlıkları kelimeye dökmek için yazmaya, konuşmaya, anlatmaya başlama zamanı. Kötüye karşı birlik olma zamanı.'' diyerek harekete geçti Burcu. Çünkü biliyordu ki bu hayatta iyiler ve kötüler vardı. Tarafını belli etmediğin sürece hep arada kalansın. Artık insanın net olduğunda gözünün gördüğünün, kulağının duyduğunun başka olduğunu biliyordu. O yüzden yüreğindeki merhamet duygusunu doğru yerde kullanmayı seçti. Artık tek isteği iyilerle aynı safta olmaktı.

 






Okumaya Devam Et