20 Mayıs 2025 Salı

GÖRÜNÜŞE ALDANMAK

Deneyimsel Tasarım Öğretisi






Emir’in elleri direksiyondaydı. Araba sessizce yol alıyordu. Camdan içeri süzülen güneş ışığı, gösterişli torpido üzerinde parlıyordu. Deri koltukların kokusu hâlâ yeniydi; direksiyonun yumuşak dokusu, elinin altındaki gücü hatırlatıyordu. Jantlar yolda kayar gibi ilerliyordu. Bu, uzun zamandır hayalini kurduğu arabaydı. Varlığıyla dikkat çeken, durduğu yerde bile bakışları üzerine çeken o son model… Emir artık onun sahibiydi. İçindeydi ama garip bir şey vardı. İçindeki sevinç eskisi kadar coşkulu değildi. Yan koltukta oturan arkadaşı Ömer, bir süredir sessizdi. Sonunda hafifçe döndü ve sesi yumuşak ama net bir ifadeyle sordu;

"Bu arabayı ilk gördüğünde ne hissetmiştin? Gerçekten buna ihtiyacın olduğunu mu düşündün, yoksa... sadece hayalini mi sevdin?"

Emir, bu soruya hemen yanıt veremedi. Sanki biri içindeki kilitli bir kapıyı açmıştı. Gözlerini yoldan ayırmadan sessizce düşündü. Aklı, zamanın gerisine gitti. Henüz bu arabaya sahip değilken, onunla ilgili düşlerini hatırladı. O gösterişli farlar, parlak jantlar, hayran bakışlar...

Aylarca çalışmıştı, gece vardiyalarına kalmış, hafta sonlarını bile işe ayırmıştı. Yeni kıyafet almamış, sosyal hayatını kısıtlamıştı. “Bir gün o arabayı süreceğim!” demişti kendine defalarca.

Ve sonunda o gün gelmişti.

İlk zamanlar her şey mükemmeldi. Hız, konfor, insanların dönüp bakışı ama zaman geçtikçe, heves yerini başka duygulara bırakmıştı.

Yakıt masrafları, vergiler, bakım ücretleri… Özel parçalar yüzünden her bakım cüzdanını eritiyordu.

Emir, Ömer’in sorusunu yeniden düşündü. Bu araba gerçekten onun hayatına ne katmıştı? Zihninde başka anılar da canlanmaya başladı.

Daha önce aldığı pahalı bir saat geldi aklına. Şık ve ünlü bir markanın saatiydi. Onu bileğinde gören herkes etkileniyordu. Ama zamanla fark etti ki, saatin ağırlığı onu rahatsız ediyordu. Camı çok hassastı, en ufak darbede çiziliyordu. Gösterişliydi ama kullanışsızdı.

Sonra ayakkabı geldi gözünün önüne. Vitrinde görüp özel bir davet için aldığı o lüks ayakkabı… Harika görünüyordu, ama giydiğinde ayaklarını sıkıyor, yürüdükçe acı veriyordu. Onunla yürümek değil, sadece vitrinde durmak mümkündü.

Hepsinin ortak bir yönü vardı. Parlak dış görünüşler ve şimdi aynı yanılgıyı arabada da yaşıyordu.

Emir fark etti ki yaptığı seçimler, çoğu zaman gösteriş içindi. Dikkat çekme arzusu, onaylanma isteği, dış görünüşe verilen önem... Ama gerçek ihtiyaçlar hep geri planda kalmıştı. Kendi kendine sordu;

“Gerçekten neye ihtiyacım vardı? Huzura mı? Konfora mı? Yoksa sadece görünmeye mi?”…

Emir’in hikâyesi, her insanın zaman zaman düştüğü bir hatayı anlatıyor aslında. Çoğu zaman sadece görünüşe aldanır insan. Oysa bir şeyin güzel olması yetmez; onu değerli kılan, hayatına kattığı faydadır. Faydalı olan bir şeye estetik de eklendiğinde, işte o zaman gerçekten kıymetli hale gelir. 

Ancak insan sadece görüntüsü güzel diye bir şeyi seçince, sonunda mutsuz olabilir. Çoğu zaman arzuladığı şeyin yalnızca parlak yüzeyine kapılır. Ama sahip olduktan sonra, o parlaklığın ardında gizlenen sorumlulukları ve zorlukları fark eder.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi



Bu yüzden, insan seçimlerinde neye öncelik verdiğini iyi bilmelidir. Sağlam bir temel üzerine kurulmayan hiçbir şey uzun ömürlü olmaz. Eğer seçimlerimiz bizi üzmeyecek kadar sağlam dayanaklara sahipse, pişmanlık da az olur. Ama yanlış temeller üzerine kurulu bir hayal, zamanla ağır bir yük haline gelir.

İnsanın bu hayatta sahip olduğu her şeyin hem avantajı hem de dezavantajı vardır. 

Çünkü mükemmellik, insanın ulaşabileceği bir gerçeklik değil; sadece bir yanılsamadır. Ne kadar çekici görünürse görünsün, her tercihin bir yükü vardır.

Bu yüzden bir şeyi isterken sadece cazibesine kapılmak yerine, hayatımıza neler katacağını ve bizden neler alacağını da göz önünde bulundurmak gerekir. Gerçek değer, yalnızca gösterişte değil; anlamda, işlevde ve katkıdadır.
Bir kararın değeri, anlık heyecandan çok, uzun vadede sunduğu fayda ile ortaya çıkar.

Ve insan avantajlar ile dezavantajları doğru tarttığında, kendisini gerçekten mutlu edecek seçimler yapar...

 



Okumaya Devam Et

17 Mayıs 2025 Cumartesi

OYUNCAK ASKER

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Bazen her şey gözünüzün önündedir.

Herkes rolünü oynar:

İyiler ordadır,

Kötüler de...

Açık seçiktir tüm roller.

İşte mağdur edilenler,

İşte mağdur edenler...

Kim yazıyor bu senaryoyu ?

Biraz uzaklaşınca gösterilmek istenenden,

Anlıyorsun ki aynı bedendeki iki el.

Hani bir çocuk,

İki el;

Ellerden biri düşmanı canlandırır,

Diğeri dostu.

O misal...

Kuralları çocuk belirler,

Hiçbir mantıklı açıklaması olmasa da...

Açıklaması olmak da zorunda değildir hani,

O öyle olsun istiyordur,

Ve öyle olacaktır.

Sorgulanamaz kanunlar koyar.

Tıpkı bir kanun koyucu gibi...

Kendince cezalar verir,

Bir elindeki asker ölür,

Diğer elindeki asker öldürmüştür.

Oysa ikisi de çocuğun oyuncağıdır,

Ama neticede suçlular cezasını bulmuştur.

Çocuğu izleyenler onun senaryosundan habersiz,

Ne olacağını bilmeden,

Kendilerine sunulan oyunu izlerler.

Kimin öldüğünden habersiz,

Kimin düşman olduğunu bilmeden.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi
Ama çocuk biliyordur.

Bir savaş oyunu kuracaksa,

Bir oyuncak askerinin öteki oyuncak askerine vurması gerekir,

Sonra diğerinin kendini savunmak için karşılık vermesi...

İşte...

Savaş oyunu başlamıştır.

Peki sonra ne mi olur?

Oyun bitince tüm oyuncak askerler aynı sepete girer.








Okumaya Devam Et

15 Mayıs 2025 Perşembe

GAZZE

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

İnsan hep en iyiyi arar hayatında,

Hep en güzelini,

Mükemmeli arar,

Mutlu olmak için,

İnsan tam olmak ister

Peki insan ne zaman tam olur?

Vitrinde gördüğü elbiseyi dolabına koyduğunda mı?

Sevdiği kişiyle evlendiğinde mi?

Başını sokacak bir evi olduğunda mı?

Lüks semte yerleştiğinde mi?

Eşyaları dört dörtlük olduğunda mı?

Konforlu arabaya eriştiğinde mi?

Beklediği terfi nihayet geldiğinde mi?

Hayalini kurduğu çocuğu kucağına aldığında mı?

Ne zaman yarım kalır insan?

Takma tırnağı kırıldığında mı?

En sevdiğini kaybettiğinde mi?

Dostu tarafından ihanete uğradığında mı?

Günlük cirosunun altında iş yaptığında mı?

Yarım kalmanın adıydı Gazze...

Biz sıcak evimizde daha genişine oturamadığımız için kadere hayıflanırken, evsizliğin ne demek olduğuydu Gazze...

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Biz kardeşimiz kalemi habersiz aldı diye kızarken, 

Tüm kardeşlerini bombayla kaybeden Ahmet'in yalnızlığıydı Gazze...

Biz malımızı almayan müşteriye kızarken,

Tüm dükkanları yıkılmış semtin işsizliğiydi Gazze...

Sırf ağrıyor diye koluma kızarken, 

Uzuvlarını kaybetmiş Fatıma'nın hareketsizliğiydi Gazze...

Yardım beklerken tüm dünyanın da Gazza gibi bombalandığını,

Ve tüm insanların öldüğü için onlara yardıma gitmediğini düşünen,

Küçük Üzeyr’in ümitsizliğiydi Gazze...

Sahi insan neyle yarım kalır? Neyle tam olur?





Okumaya Devam Et

13 Mayıs 2025 Salı

GÖKÇE...

Deneyimsel Tasarım Öğretisi


Aramamıştı anneler gününde annesini... Nedeni ise; annesinin isteklerine karşı şeyler söylemiş olmasıydı... 

Gökçe, kırk yaşındaydı. Bir oğlu vardı on yaşında ve dünyalar güzeli üç yaşında bir kızı... Bir de kendisine düşkün bir eşi... Bugün anneler günüydü... Kutlandı tabi ki onunda günü. Eşi Kenan, Gökçe'nin uzun zamandır istediği pırlanta kolyeyi takmıştı boynuna, çocuklarının anneler günü hediyesi olarak. Mutluydu Gökçe, "İyi ki sizi doğurmuşum, iyi ki sizin annenizim, ben doğurdum çokta güzel doğurdum!" diyerek sarıldı çocuklarına...

Çocuklar söz konusu olunca akan sular dururdu Gökçe için. Evlendiğinde küçük bir hastalık geçirmişti. Hastalığının iyi yönde gidişatı için doktoru bir süre hamile kalmaması yönünde şart koşmuştu ona... Tedavisi biraz uzun sürmüştü ve sonunda yüzü gülmüştü. Tedavisi sonlandıktan bir kaç ay sonra anne olacağını öğrenmişti. Küçüklüğünden beri annesinin üzerine titrediği bir kızdı Gökçe. İki kız kardeşi vardı ama onlarla pek iyi geçinemezdi. Kendisine göre daha hareketli ve sosyal çevreleri geniş olması saçma geliyordu Gökçe'ye. Kardeşlerinin başarılarında mutlaka olumsuz bir taraf bulurdu. Ailedeki bu uyumsuzluğundan dolayı dışlanmasın diye annesi onu hep destekleyerek büyütmüştü. Düşkünleşmişti annesi ona ve Gökçe'de bu durumun farkındaydı. Rahatça insanların kalbini kırabiliyor ve annesi onu koruyordu.

Çalıştığı bir kurumda tanışmıştı Kenan'la Gökçe. İlk zamanlarda kendisine herkese davrandığı gibi katı davranmış, sonralarda Kenan'ın ısrarlarıyla ilişkileri başlamıştı... Evde kardeşlerine nasıl davranıyorsa Kenan'a da pek farklı değildi aslında. Durum böyle olunca Kenan kendini Gökçe'ye beğendirmek için elinden gelenin fazlasını yapar olmuştu. Zamanla Kenan'da Gökçe'ye düşkünleşti... Dokuz ay süren ilişkilerinden sonra gelen evlenme teklifine evet dedi Gökçe... Annesinin kızı yuvadan uçmuştu. Tabi evden gitmesi annesini Gökçe'ye daha düşkünleşmesine sebep oldu... Özlüyordu kızını ve hastalığa yakalanmış olması çokta tedirgin ediyordu onu. Uzunca bir dönem hastahaneler ilaçlar derken hep yanındaydı kızının. Gün geçtikçe daha da düşkünlüğü artmıştı... Gökçe hastalığını da bahane ederek daha geçimsiz bir hale gelmişti. Herkesin onun için bir şeyler yapmasını bekliyor, ancak yapılanları da beğenmiyordu. Ona göre hep o haklıydı. Annesine karşıda saygısız tavırları artmıştı... 

Böyle böyle günler geçti ve iyileşti Gökçe. Hamile haberini annesine verdiğinde, yaşlı annesi çok sevinmişti... Doğumunda da koştu kızının yanına... Her gün yanındaydı, evdeki işlerini yapıyor, yemeklerini pişiriyor, bebeğe bakıyor, Gökçe'nin konforu için her şeyi sağlıyordu... Gökçe annesinden rahatsız olup onu evine gönderinceye kadar...

Gökçe kendi isteklerine destek olanlarla iyi geçinirdi. Eğer ki birisi aksi bir fikirdeyse onunla direk bağlantısını koparırdı. Annesine karşı da böyle davranırdı ve hiç özür dilemezdi... Annesi ona olan düşkünlüğünden dolayı dayanamaz onu arardı nasıl olsa... Buna çok alışmıştı Gökçe ve annesinin de kalbini kırıp kırıp hiç özür dilemedi senelerce...Yıllar böyle böyle geçmişti. Gökçe'nin ikinci doğumunda da yine annesi yanında olmuştu. Yaşlılığına rağmen kızı için uğraşıyordu... Ve yine Gökçe her zamanki gibi beğenmeyecek bir şey bulup kızardı annesine... 

Öyle böyle derken çocukları büyüdü Gökçe'nin... Herkesten sakındığı çocuklarına düşkünleşmişti Gökçe'de... Oğlunun yaptığı saygısız hareketlere kızan birisi olursa onlarla kavga edip, oğlunu koruyordu. Özür dilemeyi öğretememişti oğluna, tıpkı kendisine öğretemediği gibi... Oğlu yaramazlıklar yapar insanların eşyalarına zarar verirdi. Gökçe özür diletmek yerine "Eşyalarınızı ortada bırakmasaydınız oğlum ellemezdi!" deyip, insanları suçlar ve oğlunu alıp orayı terk ederdi. Konu ne olursa olsun mutlaka kendini haklı çıkartırdı. Gökçe'nin bu hallerinden yaşlı annesi zamanla artık bıkmıştı. Davranışlarını değiştirsin diye bir şey söylemeye başlasa Gökçe onu hiç duymuyordu...

Annesinin bahçesindeki çiçeklere ve ürünlere zarar vermişti bir gün oğlu. Yaşlı kadın torununun bile isteye onları kopardığını, köklerinden çıkarıp attığını görünce kendini tutamayıp sesini yükseltmiş, kızmıştı. Günlerce onları yetiştirmek için uğraşmış, büyümelerini hevesle beklemişti bahçesindeki ürünlerin... Gökçe bahçede olanları görmemişti ama oğlu koşarak yanına gelip "Ananem beni dövdü, her yerim morardı!" diyerek yalan söylediğinde Gökçe hışımla dışarıya çıktı. Adeta gözü dönmüştü. Oğlunu korumak için annesine bağırmaya başladı. Yaşlı annesi bu sefer onu desteklemedi ve oğluna terbiye vermesi yönünde Gökçe'ye sert tepki gösterdi...

Ve Gökçe yine haksız olmasına rağmen haklı çıkmaya çalıştı... Başka yerlerde yaptığını yaptı... Annesine; "Sen benim oğlumdan çiçeklerini kıskandın, ne var yani bir çiçek kopardıysa... Zaten onu sevmiyorsun biliyorum. O benim oğlum onu ben doğurdum, sen dokunamazsın vuramazsın ona!" diyerek alıp oğlunu evden çıkıp gitti.

Aradan aylar geçmişti... Annesini ne aradı ne de ondan bir haber almak için uğraştı. Kardeşleri ona haksız olduğunu, özür dilemesi gerektiğini söylemeye çalıştı bir kaç kez ama Gökçe yine aynı şeyi yaptı ve onlarla da iletişimini kesti. Akrabaları sorduğunda da hep annesini suçladı... "Benim vicdanım rahat, ben bir şey yapmadım, o benim oğlumdan ve benden özür dilemeli..." diyordu sürekli.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Bahçedeki olayda annesi onun istediği gibi tepki vermedi, onu ve çocuğunu korumadı diye olmuştu bütün bunlar. Gerçeği göremeyecek kadar bilinci kapanmış, oğlunun verdiği zararı görmediği gibi yalan söylediğini de anlayamamıştı. Ve çocuğuna olan düşkünlüğü yüzünden bütün ailesini suçlayıp bağını koparmıştı...

O gün anneler günüydü ve aylardır arayıp özür dilemediği gibi, Gökçe yine annesini aramamış, onu doğuran annesine karşı zalimliğine bir gün daha eklemişti... 

Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; bedel alan, bedel ödeyenlere karşı zalim olur.

Gökçe ve annesinin de durumu buydu. Annesi yıllarca Gökçe için bedeller ödemiş ve her şey yasasına göre ilerlemiş, Gökçe annesine ve bedel ödeyen herkese zalim olmuştu... İsteklerine karşı çıkanları düşmanı biliyordu. Çocuklarına karşı sevecen, merhametli, iyilik meleği olan Gökçe, kendi annesinin lafı açıldığında bambaşka bir insan haline geliyordu. Adeta bir bedende iki kişi gibi davranıyordu. Gökçe'nin eşi Kenan'da kendi düşkünlüğüyle, kendi zalimini doğurduğundan habersiz, Gökçe'yi desteklemeye devam ediyordu...

 


 

 

Okumaya Devam Et

10 Mayıs 2025 Cumartesi

MİNİCİK BİR ADIM

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Ah insan…

Gözünü nasıl da bürüyor büyük olan…

Aslında küçük olanın büyük olduğunu göremiyor…

Nasıl da güzel geliyor, her şeyin büyük olanı.

Nasıl küçüldü gözümüzde o koskoca bombalar…

Nasıl da alışıyor insan sürekli olana…

Normal geldi artık insana, o minicik bedenlerin taşıdığı büyük bombalar…

Normal geldi insana anaların kucağındaki kanlı torbalar…

Yine unuttu…

Daldı o boyalı süslere…

Onların da vardı boyalı evleri…

Ahmad’ın de vardı… Sabah gözünü açtığında mutfaktan annesinin hazırladığı kahvaltı kokusu…

Kardeşleriyle televizyonda hangi kanalı izleyeceğiz kavgası…

Akşam babasının eve geldiğindeki sessizliği…

Maryam’ın da okulu vardı, çocuk bayramı…

Saçlarını bayram için ören anası…

Fatıma’da anneydi,

Onun da anneler gününde öpülürdü gül kokan elleri...

Yasir’in de kapısının önü vardı… 

Oturup arkadaşlarıyla oynadığı…

Ahmad’a Ahmet denilmediği için sustu birileri…

Birileri o marka çantaya sustu…

Birileri ise bebek bezinden vazgeçmedi sustu…

Neydi seni susturan? 

Neyden korktun bu kadar? 

Göz görüyorken, görmez oldu bir anda merceği,

İsteklerine uygun olanlar oldu insanın gerçeği,

Neydi görmez eden seni?

Neyden korktun bu kadar da indirdin göz perdeni?

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Haydi uyan! 

Uyan o su görünen ateşin olmadan…

Korktuğun o ateşe atla… Sana su olması için…

Ne var ki benim sesimde boykotumda…

Çok şey var o minicik bir adımında…



Okumaya Devam Et

8 Mayıs 2025 Perşembe

GAZLI BEZ

 Deneyimsel Tasarım Öğretisi


Ali eline kalemi almış her zaman ki gibi bir şeyler yazmakla meşguldü. Duygularını yazarak ifade etmek oldum olası hoşuna giderdi. Efe de okuldan şimdi gelmişti. Heyecanla babasının yanına koştu. 

-Babacığım, bugün öğretmen bize ne sordu biliyor musun? 

-Ne sordu ki yavrum, bu kadar heyecanlandın? 

-Öğretmen çocuklar, gazlı bezi hepimiz biliriz. Peki, içinde gaz olmamasına rağmen gazlı beze neden gazlı bez diyoruz? diye sordu baba...

Babası da bu soru karşısında şaşırmıştı. 

-Bu hiç aklıma gelmemişti. Harbi neden gazlı bez diyormuşuz? 

Efe cevap verdi;

-Çünkü asıl adı, Gazze Bezi! Babacığım; Gazze şehri Ortaçağda dokumacılık alanında çok gelişmiş. Gazlı bez aslında, Gazze’ye has ince ipek ve seyrek dokuma bir bezmiş ve geçirgen havası ve hafifliği nedeniyle yaraları sarmakta kullanılırmış. Buradan tüm dünyaya yayılmış. Zamanla telaffuzda ki değişiklikten dolayı adı gazlı bez olarak kalmış. O Gazze ki tüm Dünya’nın yarasını sarmış ama tüm Dünya birleşip bir Gazze’nin yarasını saramamış...

Babası durdu. Derin bir iç çekti. Diyecek hiçbir şey bulamadı. Oturduğu yerde kalakaldı. Sustu… O da tüm Dünya gibi sustu ve düşüncelere daldı.

"İnsan olmak bu kadar zor olmamalıydı." diye geçirdi içinden. "Bir yalanın peşinden koşan ve sahteyi gerçekliği yapan, sahte tanrıya tapan insanlar; taş üzerinde taş, omuz üzerinde baş bırakmamaya yemin etmiş azgın bir topluluk oldu. İnsan gerçeği kaybedince ne kadar zalim olabileceğinin canlı örneğidir siyonizm. Kendilerine hiç sormazlar mı ki özel insanlar olsak bile aşağıladığımız insanları da aynı tanrı yarattı. Neden bizi özel yaratsın ki? Bu ayrıcalığın ne gibi mantıklı sebebi olabilir? O nasıl bir tanrı ki kadın, çoluk çocuk, yaşlı, genç, masum ayrımı yapmadan öldürme hakkını Yahudilere versin? Nasıl aciz bir tanrı ki özel yarattığı insanlara özel bir dünya yaratamayıp herkesi bir arada tutsun ve istediğinizi alamazsanız öldürebilirsiniz desin?  Nereden baksan tutarsız bir tanrı anlayışı..." diye düşündü. Eline kalemini aldı ve yazmaya başladı.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi




AHH GAZZE;

GAZZE söyle bize nasıl bakacağız yüzüne,

Sen yanarken, yıkılırken, zulme uğrarken, ölürken biz sadece baktık

Senin çığlıklarına kulak tıkadık.

Senin yüreğinde ki acıya çare olamadık.

Elimiz kolumuz bağlı ne yapabiliriz ki diye söylendik.

Boykotta bile ayrıştık.

Kahvemizden vazgeçemedik,

Sadece izledik.

Bize ağır bir yük bıraktın GAZZE,

Sen bir bezle Dünya’yı sardın, Dünya seni saramadı GAZZE…

   


 

 

Okumaya Devam Et

6 Mayıs 2025 Salı

SADECE GERÇEK

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

"Ama ben bunları toplamak zorunda mıyım anneeee…’’ diye şımarıklık yaptı Defne.

"Evet çünkü senin oyuncakların onlar ve kaybolmasın istiyorsan toplamalısın, tekrar oynayabilmek için. Zaten onlara sahip çıkmalısın çünkü bu kadar oyuncağın olduğu için çok şanslısın!’’ dedi Zeynep.

Bunu dedikten hemen sonra sosyal medyaya baktı. Ana sayfasına battaniyesine kardeşini koymuş hastanedeki çocukların şehitçilik oyunu düştü. Kafasını kaldırıp gözlerini oyuncaklarını topladığı için deviren kızına baktı, tüyleri diken diken oldu, kanı çekildi eli kolu kalkmadı. Gözünü tekrar telefona çevirdiğinde kapatamadı ve aynı video tekrar tekrar döndü… 

"Bir çocuk bırak oyuncakla oynamayı, biz askerlerimizin şehit olmasına dayanamazken küçük bir kız kardeşinin şehitliğini mi oynuyor? Bu nasıl bir anlayış, bu nasıl bir dünyaya bakış, bu yaşta ne yapmış olmalısın bunu normalleştirmek hatta övünebilmek için? Nasıl bir ailen var, nasıl bir toplumda büyüdün? Neler yüklenmiş olmalı ki sana bir yetişkinin yüreğinin kaldıramadığına sen şükür sebebi olarak bakarsın? Aklım almıyor!

Biz çocuğumuz bileğini burktu diye anne baba dakikalarca sarılıp telkin etmeye çalışıyoruz, bizim kız daha da zırlayarak ağlıyor. Sus kızım millet bir şey yaptık zannedecek. Oradaki ise benim kızımdan küçük yaşta ama kucağındaki kardeşinin gözlerini kapatıyor üç yaşındaki kardeşi görmesin bomba düştüğünü diye. Bir dakika aynı dünyada yaşıyor olamayız aslında aynı dünyayı yaşıyor olamayız… Arkasını toplayamayan kızım kendini kurtaramaz bir bomba düşse, değil ki yanındaki başka bir çocuğu korumaya çalışsın. Bu dünyada bir gariplik var, dünyayı herkes farklı yaşıyor olmalı. Bu nasıl bir kodlama ki sen sana söylenmeyeni o yaşta yapabiliyorsun, nasıl akıl ediyorsun. Bir insan başkasını ne zaman düşünmeye başlar ve nasıl düşünmeye başlar. Kim başkasının yükünü almaya gönüllü olur hem de bu kadar ölüm tehlikesi varken etrafında. Her an yanına düşen bir bomba ile hayatı bitebilir. Ama o ihtimaller içinde yüzün güler, yıkıntılar içinde oyun oynarsın..." 

Düşüncelerle beyni yoruldu Zeynep’in…

"Biz bir şeyleri ya kendimiz de bilmiyoruz ya da yanlış yapıyoruz. Çünkü dört tarafımızda savaş varken ve bize gelmesi de bu kadar muhtemelen ben ne kendime ne kızıma… Hatta dur ya güvenirim sandığım insanların bile arkasına bakmadan gideceğini biliyorum… Offff bir anda kıyaslayınca ne kadar sefil olduğumuzu hissettim. Güçlü görünen ama zayıf… Gerçek güç neydi peki?  Zorlukta ne olursa olsun sahnene devam edebilmekti, koşullar çok kötüye de gitse sen bu gücü nereden bulabilirsin? Tek başınayken, tanıdıkların ölmüşken, ailen kayıpken, eşin kampa kaçırılmışken. Teksin, her yer sen ve senden daha aciz insanlar dolu, her yer yıkık dökük virane ve sen yola devam edeceksin. Neye dayanırdın?" 

Hayal etti Zeynep kendini savaş meydanında... 

"Bugün bunlar olana kadar bir hayatım vardı ve ben bu dünyaya getirildim, hayatıma insanlar verildi, hiç var olmayacağını düşündüğüm, imkanlar, insanlar, olaylar geldi hayatıma. Ve şimdi yoklar. Ben gelirken de bunların var olacağını bilmiyordum, bunları bir yaradan var, benim için ve bu dünyada yaşayan, yaşamış diğer herkes için. Tekrar tekrar dünyaya gelen insanlar, tekrar şekilde yaratılıp yenilenen bir doğa.. Tarih boyunca bu gördüğüm gibi savaşlar oldu, insanlar doğdu ve öldüler, tahrip olan doğa tekrar yeşerdi, hayvanlar tekrar çoğaldı ve şehirler tekrar kuruldu. Benim gibi milyarlarca insan yaşadı bu dünyada gelip geçtiler. Ve benim gibi bu zorluklara da şahitlik eden oldu. Onların da ömürleri bitti, mutlulukla, üzüntüyle ama tüm hediyeleriyle verilen bir ödül yaşam. O ana ömrüm eğer her an bitebilecekse yanlış yaptığım yapamadığım neler var daha neler yapabilirdim bu hayatı doğru yaşamak için..." diye bir kaygı düştü içine. 

"Hayatımın çoğunu neyle geçirdim ben… İnsanlara takıldım, kızdım, üzüldüm onların tepkileriyle iş değiştirdim, ilişki bitirdim. Seçimler yaptım. Ve o insanlar yoklar, gelip geçtiler ve ben yaşamaya devam ettim. Ev alacağım araba alacağım ve toplamaya bile üşeneceği oyuncakları almak için ne kadar emek verildiğini bilmeyen ve bu gidişatı belki de hiç bilmeyecek kızıma o oyuncakları alabilmek için beyaz yaka bir iş için yedi yaşından yirmi dört yaşına kadar okudum, o günden beri de hep daha fazla kazanmak için çalışıyorum. Peki ne için, bir bomba düşse elimden alınabilecek veya bir deprem olsa hiçbirisi bana kalmayabilir ihtimali olan insanlar ve imkanlar için! 

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Bunları bana veren var, bana ve hepimize ayrı ayrı öykülerinde bunları veren bunları bir dizayn eden var. Bana bu yaşamı veren var, verme gücü O’nda olduğu gibi alma kudreti de olan… Ben kime oynadım bugüne kadar, bana bunları veren varken neleri kimleri takıp neyi önemsedim kime yaranmaya çalıştım? Kaynağın sahibinden başka herkese vaktimi ayırdım, arada bir şükrettim bir şeyi çok istediğim şeyler olduğunda dua ettim ne olur ALLAH’ım diye... ama gerçekten her şeyim kimden geldiğine kafa yormadım, bana verilen, gelmiş geçmiş her şey Yaradan’ın… 

Anlıyorum sizi Filistin'liler, her şey O’nunsa eğer, başıma ne gelirse  gelsin kurtaracak olan da O, beni almak istiyorsa alacak olan da O, yani teksin ama yalnız değilsin… Gücün kaynağı kimdeyse ve sen samimiyetle her şeyin O’nun olduğuna inandığında teslim olman ve o gücü içinden bulman mümkün.

Delilik değil, şaşılası değil… 

Sadece gerçekliğin ta kendisi…"






Okumaya Devam Et

3 Mayıs 2025 Cumartesi

KİM BİLİR?

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

İnsanın iyi olmak kadar kötü olmakta da sınırı zorlayabildiği bir zaman,

Ya o tarafta kucağında koklamaya kıyamadığın bebeğinle,

Düşmesin diye elini sıkı sıkı tuttuğun evladınla,

RAB'bin üflediği annelik merhametiyle,

Düşman karşısındaki tertemiz cesaretiyle,

“Yalnızca RAB'bimden korkarım” diye dile getirmese de her halinden belli olan analar.

Hangi silahla vurabilirsin, hangi işkenceyle korkutabilirsin o yüreği?

“Ben ölsem şehidim” gururu var üstünde buram buram...

Ya da küçücük çocuğun elindeki taştan bile korkan,  

Kötülükte sınır tanımayan, daha fazla nasıl eziyet edebileceğinin hesabını yapan…

O kadınla bir an göz göze gelmeye cesareti olmayan,

Gücü elindeki silahta, arkasındaki isimlerde bulmaya çalışan,

Adına asker dedikleri zalimler topluluğu…

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Gerçek cesaretin karşısında durabilir mi hiç sahtesi?

Korkutabilir mi “ALLAH” diye atan o kalbi?

Oraya varmak nasıldır kim bilir...

Orada kalmak nasıldır kim bilir...

Öldü sandığımız o şehitler bize nasıl bakıyor kim bilir…

Acıyarak baktığımız fotoğrafta hangimiz daha acınacak haldeyiz,

Kim bilir… 





Okumaya Devam Et

1 Mayıs 2025 Perşembe

İNSANIN ARAYIŞI

Deneyimsel Tasarım Öğretisi


Sahi neydi insanın arayıp durduğu?

Herkesin bir şeylerin peşinden koştuğu,

Ne yapsa da dolduramadığı içindeki boşluğu,

Çabalasa da eksik olduğu...

İnsan gerçekten uzaklaştıkça eksik olmaya başlamıştı,

Göremedikçe gerçeği, kendine yabancılaşmıştı.

Gerçeğin yerini doldurmaya çalışan sahtelikler ise bir türlü olmamıştı

Oldurmaya çalışsa da insan sahteliği, özü biliyordu gerçeği,

İşte tam da bu yüzden ne kadar oldurmaya çalışsa da olmuyordu,

Olamıyordu tüm çabalar, onca arayışlar...

Böyle böyle insan eksildikçe eksiliyor, gerçekten uzaklaşıyor, tam olamıyordu.

Ancak insanın özü, ruhu, zihni, tüm parçaları gerçeği görüp tam olmak istiyordu,

Bu yüzden insan arıyordu da arıyordu, kaybettiğini bulmaya çalışıyordu.

Ne kadar çabalasa da kimse aradığını bulamıyor, hep eksik kalıyordu

Ta ki gerçeği duyuncaya kadar...

İnsan tanışınca bir kez gerçekle, artık gerçeği duymak istemekte,

“İşte aradığımı buldum!” dercesine tamamlandığını hissetmekte.

Peki, neydi gerçeği böyle üstün kılan?

Kendisine sahip olanı böylesine yüce yapan.

Aslında her şeyin özü değil miydi gerçek?

İnsanın zihnini rahatlatan, tüm parçaları tastamam yerine oturtan,

Bak aradığım işte bu dedirten “Gerçek!”

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Gerçektir her zaman üstün olan, üstün olacak olan,

Kendisine sahip olanı güçlendiren, özüne döndürecek olan.

İnsan gerçeği arar da arar, ta ki buluncaya kadar,

Bulup tamamlanıncaya kadar.

Gerçeği bulan insan artık vazgeçemez ondan,

Artık arayışlar biter, boşluklar dolar, eksiklik hissi gider,

Tam olma hali kaplar her yeri, her şeyi,

Çünkü gerçektir tüm arayışların ta kendisi...






Okumaya Devam Et