23 Ocak 2025 Perşembe

BEREKET VERSİN

Ayşe ve eşi İbrahim yıllar önce evlenmişlerdi. Her işin başı zordur diyerek evliliğin başında zorluklara beraber sabrederek bugüne kadar gelmişlerdi… Ancak bir gariplik vardı… Zorluklar sonrasında her ikisi de işinde iyi bir kazanç elde etmelerine rağmen bir türlü kazançları yetmiyordu. Her aynı döngü devam ediyor, ayın sonunu zor getiriyorlardı. “Biz bu kadar kazanırken bize yetmiyor, fakir fukara nasıl geçiniyor, aklım almıyor.” derdi. Ayşe küçükken anneannesi yıllar önce bir hikâye anlatırdı. Onu hatırlardı ara ara… Halil ve İbrahim kardeşleri. Hani halk arasında “Halil İbrahim bereketi olsun" diye yemekten sonra dillerde dolaşan, dualara söz konusu olan, dillere destan; "buyurun dostlar buyurun Halil İbrahim Sofrasına" diye şarkıların söylendiği kardeşlerin hikayesini… 

İbrahim evli, Halil ise bekar iki kardeş... Bir tarlaları var ve buğdayların hasadını yapıp, depolarına koyuyorlar. Hasat akşamı evde Halil kendi kendine; “Ben bekarım ama abim evli, bakması gereken insanlar var. Şimdi ona versem almaz…” derdi. Aklına kendi buğdayının altına çuval koyup çok gözüksün diye kendisinden onunkisine karıştırmak geliyordu. İbrahim de ondan farklı değildi. O da; “Şimdi böyle paylaştırdık ama bu çocuk evlenecek, ben evlendim onun masrafı olacak. Ama Halil’e versem hayatta kabul etmez en iyisi ondan gizli ben karıştırayım.”  diye düşünür ve kendi buğdayının arasına çuval koyuyordu. Sabah kalkıp satılacak çuvallara bir bakıyorlar ki iki tarafta da çuvallar dengeli... O yıllarda içinde bulundukları coğrafyada bir kıtlık dönemi ki halk çok zorlanıyordu. Bu kıtlık Halil ve İbrahim kardeşlere hiç uğramıyor. Uğramadığı gibi tüm köylü onların evinde yiyip doyuyor, yine de bitmiyordu.  

Öyle bir bereket ki… Bitmek bilmeyen bir bereket.

Halil ve İbrahim bereketi... Öyle ki kıtlık olsa da onlara teması az…

Neydi onları kıtlıkta zorlanan insanlardan ayıran o farklılık? Cevabı sarp yokuşta gizli…

Hayatta kendisi aç iken aç olanı doyurabildikleri için… O zorlukta kendilerini zora soktukları için…

-“Ah be yavrum ne zamana geldik. Şimdi herkes kendini düşünüyor. İnsanların kardeşi, komşusu, yakınları önemli değil. Eskiden bereket vardı, herkes herkesi düşünürdü evladım…ALLAH da böyle kullarını düşünür. Onları aç ve açıkta bırakmaz…" derdi Ayşe’nin annesi…

Aklına gelen bu öyküyü eşi İbrahim ile paylaştı. Kim bilir belki de aradıkları cevapları beraber bulurlardı. İbrahim’in aklında bir çok soru belirdi bu öyküyle… Gerçekten bereket neydi? İnsanın bereketi nasıl artar? Neden azalır?

Bereket ile ilgili ne çok az şey biliyordu. Ve yıllardır ne çok kelime vardı bereket gibi… Duyduğumuz ama aslında gerçeğini çok az bildiğimiz onca kavram gibi. İnsan sadece parasının veya yediği yemeğin bereketli olacağını düşünür. Oysa gerçekte sahip olduğumuz her şeyin bir bereketi vardır. Zamanımızın, arkadaşlarımızın, kıyafetlerimizin, evimizin hatta ailemizin… Ayşe’nin o an aklına anneannesinin “hayrını gör” diye dua etmesi gelmişti… Demek böyle bir şeydi bereket, hayrını görebilmek… Var ama yokmuş gibi olması ne kadar kötüyse, varlığının insanın lehine olması da bir o kadar güzelmiş…

Yıllarca arkadaş sohbetlerinde en klasik cümlelerden biri geldi aklına Ayşe’nin… “Şanslı doğacaksın kızım bu hayatta…” Kelimelerin gerçeğini öğrenince gülümsedi Ayşe. İnsan yapıp ettiklerinde doğru, yanlış, gerçek ve sahte ayrıştırmadan aklına estiği gibi hareket edince… Şans gibi düşünüyordu başına gelenleri… Oysa gerçeğini öğrenince ne şans ne tesadüf kalıyordu geriye… Onlarca para kazanıp ay sonunu getiremezken kimileri… Kimileri onların yarı parasıyla hem ev geçindirip hem de evlat okutabilmişlerdi… Yıllarca anlayamamıştı İbrahim ve Ayşe… Ta ki bereketin ne olduğunu öğrenene kadar…

Onlar merak etmişlerdi… Her sorusunun cevabı var eğer ki hak edebilirse insan cevabını. Onlar da artık biliyordu bereketi. Bereketli bir yaşam için mutlaka yapması gerekenler vardı. Tıpkı toprağa gömülmüş tohumun filiz vermesi gibi… Bereketin de yasaları vardı. Aşırı ve ihtiyaç dışı tüketimden uzak durmak, insana sahip olduğun şeylerin temasını artırıyordu. İnsanın aza hürmet etmesi de bereketi getiriyordu. Her çok olan şey, az ile başlamamış mıydı? Damlaya damlaya göl olur derdi eskiler. Tıpkı o damlalar gibi… Bereket azda gizliydi… Hikmet miktarda değildi…

İnsan çok yedikçe doyacağını, çok kazanınca zengin olacağını zanneder…

Oysa gerçek öyle değildir…

İşin sırrı; yediklerinin insana teması, kazandıklarının temasında…

Ama insanların çoğu bilmez… Azın bereketini…

O yüzden de yanıldı yüzyıllardır insanoğlu…

Huzuru mutluluğu çoklarda aradı…

Oysa insanı insana daha yakın olan çözümü hep zıddına gizlemişti…

 


 

Okumaya Devam Et

21 Ocak 2025 Salı

NEYDİ SAHİ?









Sadece bir kelimenin altında yatar insanın zenginliği,

Bilmediğinde miktarların çokluğu sanır bolluğu…

Daha çok parası olsun, marka kıyafetleri, varlıkları,

Lüks bir araba mesela,

Daha çok, daha, daha…

Varken niye tatmin değil o zaman, neden daha fazlasını arar?

Mutlu olacağım diye hep doyumsuz, hep sahteye kanar...

İlk önce hemen olmaz istediği,

Çok uğraşır, çok didinir ve karşılığında çok az gelir…

Ve farkına varmadan marifetlenir, yaptığı sonrasında haz verir.

İşte budur bereket, elinde olanın mutluluk vermesi,

Sahip olduklarının yeterli hissettirmesi,

O tokluk hissi…

Yağmur bir yerde felaket, bir yerde bereket,

Fırtınayla gelir, kasıp kavurur; muson olur hayat olur…

Hangisi hayır getirir görebildin mi şimdi?

Miktarlar değildir hayat getiren,

Öyle çokluklar vardır ki insanı mahveden,

Ne yaparsan yap tatmin olmazsın…

Öyle azlar vardır ki, hiç fazlasını aramazsın.

Bereketin çoğu, azın içinde gizli,

İşe er başlamakta, sabahın seherinde mesela,

Kimse yokken yardım için orada olmakta,

En basiti en güzel yapmakta,

Kendini övmeyi bırakmakta,

Hemen hareket başlatmakta…

Emeğin olduğu yerde gizlidir bereket,

Çalışanın elinde,

Hasat sonrası bir zeytin ağacının dibinde,

Neşeyle içilen kahvede,

Kapılarını açtığın yetimlerin gülüşünde…

Hiç zannedildiği gibi değil,

Çok yerde, çok yerde…





Okumaya Devam Et

18 Ocak 2025 Cumartesi

PAYLAŞMANIN BEREKETİ

Paylaşmanın Bereketi

Eylül ayının sonlarında bir Cumartesi günüydü. Yazın bunaltıcı sıcakları artık gitmiş, şehirde beton yığınları arasında hava daha nefes alınabilir hale gelmişti. Ağaçlarda sararan yapraklarıyla şehir sonbaharı yaşamaya başlamıştı. Mutfağın açık penceresinden yeni yağmurun o sakinleştirici sesi geliyordu. Bir yandan da yemek kokularının arasına karışan mis gibi yağmurda ıslanan toprak kokusu… 

Mutfakta evin gencecik hanımı Leyla, hummalı bir şekilde yemek yapıyordu. Önemli misafirleri vardı. Eşinin dayısı ve ailesi ilk defa evlerine geleceklerdi.  Leyla, Ömer ile evleneli henüz üç ay olmuştu. Yeni evli çifti tüm akrabalar ve arkadaşlar evlerinde ziyarete gelmeye başlamıştı. Yemek yapmakta usta sayılmazdı Leyla ama üniversitedeyken ve bekar yaşadığı zamanlar hep kendine ufak tefek yemekler yapardı. Evlendikten sonra da dışarıdan sipariş etmek yerine, evde kendisi yemek hazırlama gayret ediyordu. Her gün işten geldiğinde basit de olsa evde yiyecekleri ufak, lezzetli sofralar kurmaya çalışıyordu. Bugün de gayreti misafirleri içindi. Yaptığı yemekleri beğensinler istiyordu. Sabah kahvaltıdan sonra hemen hazırlıklarına başlamıştı. Tüm yemeklerini sırayla, özenle yapmış, ana yemek ve pilav soğumasın diye onları en sona bırakmış, ayrıntılı düşünmüştü. 

Ana yemeği fırına verdi, pilavı yapıp dinlenmeye bıraktı ve sofrayı özenle hazırlamaya başladı. Kayınvalidesinin yaptırdığı işlemeli masa örtüsünü serdi. Evlenirken çok beğenerek aldıkları porselen yemek takımlarını masanın üzerine yerleştirdi. Memnuniyetle baktı güzel sofrasına. “Biraz oturup dinlenmeyi hak ettim...” derken kapı çaldı. Eşi elinde tazecik mis kokulu ekmeklerle içeri girdi;

 - Aşkım benim, dışarıdayken dayımlar aradı.  Teyzemler de gelmek istemiş, beraber geliyorlarmış. 

Teyzeler de mi geliyormuş? Ne kadar da kolay söylemişti Ömer. Bir an hiçbir şey söyleyemeden kalakaldı Leyla. Ömer’e göre çok kolaydı her şey. Böyle son dakika planlara, son dakika organizasyonlar onun normaliydi zaten. 

- Hayatım, bütün hazırlıklarımı dört misafire göre yaptım. Şimdi yedi kişiyi nasıl ağırlayacağım? Yemekler yetmeyecek. Son dakika yemek de yapamam. Şimdi bu son dakika mı haber verilir? 

- Canım ne olacak? Üç kişi daha gelecek sadece. Senin yaptığın hazırlıklar yeter de artar bile. İstersen börek falan alırız dışarıdan? Sen telaş yapma hiç. Onlar anlayışlı insanlar. 

Ama Leyla insanların anlayış göstereceği bir duruma düşmek istemiyordu ki… 

- Keşke önceden haber verselerdi. Böyle son dakika plan değişikliklerinden hiç hoşlanmam biliyorsun. 

Yağmur hızlanmıştı. Damlaların cama vurma sesleri ile biraz dikkati dağıldı. 

- Ben en iyisi biraz hava alayım sakinleşeyim. 

Pencerenin yanına gitti. Dışarıyı izlemeye başladı. 

Bir buluşmayı güzel kılan neydi? Lezzetli yemekler yemek mi? Karnımızın tıka basa doyması mı? Çeşit çeşit ve süslü yemeklerin olması mı? Mükemmel düzende kurulmuş güzel bir sofra mı? Yoksa ev sahibinin güler yüzü ve samimiyeti mi? İçtenlikle misafirini ağırlaması mı?  

Gittiği misafirlikleri düşündü. Sofradaki yiyecekler az çeşit de olsa, basit de olsa çok keyifli yediği zamanlar olurdu. Küçükken anneannesine gittiklerinde yer sofrasında ortak tabakta yedikleri etli pilavlar, çorbalar, turşular, ayranlar…  Bir yaz tatilinde babasının eski arkadaşını ziyaret ettiklerinde, ev sahibinin yemek yemeden bırakmayıp hazırladığı öğleden sonra kahvaltısı... O sade sofra,  hızlıca hazırlanan lezzetli börekler, domatesler, biberler ve çaylar...

O lezzet, herkesin karnını mutlulukla doyuran o bereket nereden geliyordu? Paylaşmaktan diye düşündü. Paylaşmaktı sofraları bereketli kılan.   O lezzet, o bereket cömertçe paylaşmaktan geliyordu. Elindeki çok olsa da, az olsa da paylaşmak...

Paylaşmanın bereketi

Küçükken komşularının kızı evine gelir ve oynarlardı. Yemek saati geldiğinde de annesi babası arkadaşını evine gönderirlerdi. Bir şey diyemez ama bunda bir yanlışlık olduğunu hissederdi ve üzülürdü Leyla.  Belki evdeki yemek azdı, ya da anca yeter diye düşünüyorlardı. Tıpkı şu an Leyla’nın düşündüğü gibi. Kendinden utandı. Oysa ki dört kişinin doyacağı yemekle beş kişi de doyamaz mıydı? O zaman altı kişiye hazırlanan yemekle de dokuz kişi doyardı. Boşuna suratını asmıştı.  Boşuna eşine söylenmişti. Önemli olan samimiyetti… Güler yüzle elinde olanı paylaşmaktı. 

Birden kapının sesiyle irkildi Leyla, misafirleri gelmişti bile. Hızlıca saçını başını düzeltip kocaman bir gülümsemeyle kapıyı açtı... Yeni evine ve yuvasına misafirleri bereketiyle gelmişti...

 



Okumaya Devam Et

16 Ocak 2025 Perşembe

İSTEMEK YETERLİ Mİ?

Sabah yatağından korkarak uyanmıştı Selen. Yediyi beş geçeye kurduğu alarm o kadar gürültülüydü ki; o derin uykusundan ancak bu şekilde uyanabiliyordu. Daha dün gece erkenden uyanmaya karar vermişti. Bu sabah erken kalkacak bu sefer gerçekten başka bir Selen olacaktı.

Geçen hafta sonu lise arkadaşlarıyla buluştuğunda büyük bir travma yaşamıştı. Arkadaşları sosyal medyadan onu bulmuş, görüşmek istemişlerdi. Bu da Selen’in çok hoşuna gitmişti. Çünkü epeydir dışarı çıkmak istemiyordu. Eski arkadaşlarını görmenin ona iyi geleceğini düşünerek, buluşma teklifini kabul etti. Arkadaşlarında görünüşte çok büyük bir değişme yoktu. Belki biraz kilo alan ya da biraz kilo veren vardı. Hatta bazıları güzel yol almış çok iyi işlerde çalışıyorlardı. Yaptıkları işleri, aldıkları arabaları ya da bu yaz nereye tatile gideceklerinden bahsettiler. Aralarında bazıları evlenmiş, bazıları ise bekar kalmayı tercih etmişti. Güzel bir hafta sonu geçirmişti Selen arkadaşlarıyla. Eve döndüğünde ise kendinde biraz burukluk hissetti. Arkadaşları çok neşeli ve hep başarı öykülerini anlatıyorlardı. Selen de aslında bir şeyler anlatmak istedi ama anlatacağı pek bir şey bulamadı. Eve geldiğinde bununla ilgili düşünmeye başladı. Keşke lisedeki gibi olsam diye geçirdi aklından. Ne kadar da şen şakrak, hayat dolu bir kızdı o zamanlar ama şu anda pek de öyle değildi. Arkadaşları ondan daha neşeli, daha başarılı ve daha mutluydular.

İşte o zaman fark etti kendisindeki değişimi. Gerçekten de bir süredir Selen eskisi kadar gülmüyor, hayattan keyif alamıyordu. Her geçen gün bir kuyunun dibine sürükleniyor gibiydi. Geçen ay çok sevdiği amcasının vefatı da bunun üzerine tuz biber olmuştu. Bundan sonra hayatı böyle devam edecek sanıyordu… Ta ki arkadaşlarıyla buluşana kadar… Evet dedi Selen ben de böyleydim ve yine böyle olabilirim. Peki buna nereden başlamalıyım diye geçirdi içinden. 

Bunu sadece istemesi yeterli miydi? Yani bir insanın “Ben daha iyi olmak istiyorum” ya da “Sınavımı kazanmak istiyorum” ya da “Evlenmek istiyorum” demesi; sınavı kazanması, evlenmesi ya da daha iyi olması için yeterli miydi?  Aslında pek çoğumuzun yaptığı da buydu. 

İnsanlar bir şeyi istemenin, yeterli olduğunu, bir şey yapmadan o isteklerine ulaşabileceklerini zannederler. Oysaki bir insanın isteklerine ulaşabilmesi için, istediği şeyle ilgili harekete geçmesi, hayatında bazı değişiklikler yapması gerekir.  Bir insanın kendisine bir hedef koyup o hedefine ulaşması önemlidir. Bu insanın hayatında dönüşümü meydana getirir.

Selen de hayatında bir dönüşüm olsun istiyordu. Eskiden ne yapıyorsa şimdi de benzerlerini yapmalıydı. Çünkü insanın hayatındaki bir şeyleri yani sonucu değiştirmek için sebepleri değiştirmesi gerekiyordu… Önce “Sabah erken kalk kalkmalıyım” dedi. Tıpkı eskiden yaptığı gibi. Ve artık alışveriş mekanlarına gidip alışveriş yapmaktan da vazgeçmeliydi. Artık işine de dört kolla sarılmalı, kendisine verilen projelere zaman ayırmalıydı. Tabi bunu yaparken de en çok görüştüğü insanlar iş arkadaşları olmalıydı. Oysaki bir süredir işe gidip; sadece kendi masasında bir şeyler yapıp çok da fazla kimseyle görüşmeden hemen işten çıkmayı tercih ediyordu. Okuldan beri görüştüğü iki arkadaşı vardı. Onlarla haberleşip hemen bir plan yaparlardı. Dışarıda geç saatlere kadar takılıp; yer içer, alışveriş yaparlardı.

“Bir insan değişecekse, o zaman görüştüğü kişiler de değişmeli.” diye geçirdi aklından. Bir gününün içinde neler yapacağını ve kimlerle görüşeceğini ayarlamıştı. Peki ya satın aldıkları? Onlar da değişmeli miydi? İhtiyacı dışında bir şeyi satın almamaya karar vermişti. Artık kendisini daha geliştirecek mesleğinde iyi yapacak kitaplar dergiler almalıydı. Bir şeyler okuyup daha iyi olmanın yollarını bulmalıydı. Hatta belki mesleği ile ilgili kurslara katılabilir, sertifikalar alabilirdi. 

Bir insan bir konuda kendisini hedef belirleyip, hareketlerini yani yapıp ettiklerini değiştirdiğinde o hedefine gidebilirdi. Böylelikle mesleğinde iyi olacağı gibi daha mutlu ve daha başarılı bir Selen olacaktı. "Keşke..." dedi, "Bunu her insan yapabilse... Üniversite sınavına hazırlanırken, evlenmek ya da ev almak istediğinde istemenin yeterli olmadığını bir bilse… İnsanlar daha da başarılı ve mutlu olurlardı…"

 




Okumaya Devam Et

14 Ocak 2025 Salı

ANLAYAMIYORUM

"İkinizi de ben doğurdum, insan biraz ablasına benzer! Ablan ülkedeki en önemli devlet üniversitesini kazandı, senin yaptıklarına bak. Liselere giriş sınavında yeterli puanı alamamak ne demek? Nasıl bir çocuk oldun sen anlamıyorum!!!"

O gün hem üzgün hem çok gergindi Ayşen. Oğlunun sınav sonucunu umutla beklerken, aldığı haber fazlasıyla canını sıkmıştı. Ablası gibi çalışkan olup iyi bir okul kazanacağını umduğu oğlu, maalesef iyi bir puanla çıkamamıştı o sınavdan. "Milletin çocuklarına bak bir de bizimkine bak!" demekten kendini alıkoyamıyordu.

Zamanında kızıyla bu kadar uğraşmamıştı. Kızı Sude, kendi kendine odasında ders çalışan, dışarıya gezmelere çok çıkmayan bir kızdı.  Annesi misafir geldiğinde yanlarına çağırmasına rağmen, onlarla tüketimde çok vakit geçirmezdi. Annesini ve babasını yormadan büyüyüvermişti Sude. Tabi ki Ayşen bu durumla çok övünürdü. "Ben doğurdum, huyu suyu bana benziyor, akıllı uslu, çalışkan kızım benim." der dururdu. Arkadaşları da hayran kalırdı Ayşen ve kızına. Girdikleri ortamlarda yaramazlık yapmayan, çok konuşmayan, çok ağlamayan sessiz sedasız bir kız ve mutlu annesi görüntüsü olurdu. Ayşen'in bu konforu ikinci çocuğu Selim doğana kadar sürdü. Ayşen "Ben doğurdum bu da ablası gibi uysal olur." diyordu. Selim büyüdükçe, ne ağlaması, ne yaramazlığı ne de isteklerinin Sude ile aynı olmadığını görse de; "Sonuçta benim çocuğum ablası gibi akıllı olacak... diye ümitleniyordu.  

Selim yerinde durmayan, sürekli oyun peşinde koşan, sevimli ama haylaz bir çocuktu. Ablasının sakinliğinin tam zıttında davranışları ile annesini ve babasını oldukça fazla yoruyordu. Okula gitmeyi çok seviyordu Selim, ancak ders için değil arkadaşlarıyla vakit geçirmek için gidiyordu. Eve geldiğinde okul nasıl geçti sorusuna cevabı, ders aralarında yaptıkları maçları anlatmak oluyordu. Selim büyürken ablası, önce şehirdeki iyi bir liseyi tam burslu okumuş, sonra da şehir dışındaki bir üniversiteyi yüksek bir puanla kazanmıştı. Ayşen, Selim’inde bu yolda ilerlemesi için kızına nasıl destek olduysa oğluna da aynılarını yapmak için karar vermişti.

Sude’nin evden çıkıp yurda yerleşmesiyle, Selim’le baş başa kalınca dahada zor günler başlamış oldu Ayşen ve eşi için. Kızına hangi yöntemleri uyguladıysa aynısını yapıyordu Ayşen. Yemeğinden hediyesine kadar başarıya götüreceğine inandığı aynı yöntemlerle davranıyordu Selim’e. Selim “Boşver anne yaaa bu kadar önemseme, tabi ki bende sınavımı kazanırım!” diyerek, ders çalışmaktan kaçıp arkadaş buluşmalarına gidiyordu. Ablası Sude’nin keyif aldığı her şey ona çok sıkıcı geliyordu. Bu yüzden annesinin ve babasının tüm uğraşlarına cevabı “Ben ablam gibi değilim, çalışmasam da hallederim.” oluyordu. Çok uğraştı Ayşen Selim’in derslere konsantre olması için. Bir süre sonra da ne yapsa olmadığını fark edip peki demişti oğluna... Sınav gününde gerçekten halledecek herhalde diye umuda kapılmıştı... 

Ve sonuç geldiğinde Ayşen gözyaşlarını tutamadı. Şimdi elinden sadece; "İkinizi de ben doğurdum, insan biraz ablasına benzer! Ablan ülkedeki en önemli devlet üniversitesini kazandı, senin yaptıklarına bak. Liselere giriş sınavında yeterli puanı alamamak ne demek? Nasıl bir çocuk oldun sen anlayamıyorum!!!" demek geliyordu.

İnsanların doğuştan gelen özellikleri vardır. Birinin doğurması değil, o kişinin doğarken cebine koyulan özelliklerdir önemli olan. Ve her tepkisini insan, o özelliklere göre yapar. Eğer çevresindekiler bu taşıdığı doğuştan gelen özelliklerin farkına varmazsa yaşam çok zorlaşır. Hoşuna giden kısımlarda bana benziyor der, hoşuna gitmeyen kısımlarda kime çekti bu diye söylenir durur. Kardeşte olsalar davranışlarındaki farklılığın ana sebebi bilinmediğinde, tıpkı Ayşen gibi anlayamadığı bir çıkmazın içine giriverir insan...

İnsanların dününe göre daha başarılı ve mutlu ilerleyebilmesi için bu özelliklerin ne olduğunu baştan bilmesi gerekir. Böylelikle ilişkilerini yönetebilmenin gücünü elde eder. Herhangi bir konuda başarıya ulaşmak için yöntemleri bu özelliklere göre oluşturduğunda, kaçınılmaz son mutlaka mutluluk ve başarı olur. İnsan bu özellikleri bildiğinde, ihtiyacı algılayıp ona göre davranır. Her insanın aynı şeyden motive olmadığını fark ettiğinde kime nasıl davranması gerektiğini bilir ve yaşam kolaylaşır. İşte o zaman  "Nasıl bir çocuk oldun sen anlayamıyorum!" sözleri yerine, işin gerçeğini bildiği ve anladığı, bulmaca çözmek gibi keyifli anlar geriye kalır.



Okumaya Devam Et

11 Ocak 2025 Cumartesi

YENİ YIL HEDEFLERİ

Kapalı olan perdesini açtı ve dağınık olan odasını toparlamaya başladı Gözde. Kitaplığı, masası, dolabı… Artık her yer tertemizdi. O temiz kokuyu içine çekti. 

“Ohh… Tertemiz! Hazırım.” dedi. “Artık hazırım.” Peki, ama neye hazırdı?

Masaya oturup çiçekli defterini açtı. Hemen güzel bir kalem seçti. Kalem önemliydi sonuçta… Ve o meşhur başlığını attı; "Yeni Yıl Hedeflerim."

"Eveeet, nerden başlasam acaba?" Heyecanla yazmaya başladı.

1. On kilo vermeliyim. Artık sağlıklı beslenmem lazım. Şeker yokkk!

2. Spora başlamalıyım. Her gün on bin adım!

3. Para biriktirmeliyim!

Koca bir yıl nasıl geçti? Ne için uğraştı? Ne ile meşguldü? Ne için debelendi? Anı mı kurtarmaya çalıştı ya da neyi neden yaptığının gerçekten farkında mıydı? Bir insanın hedefi olduğu sürece hayatının anlamı vardı aslında. Onu gerçekten mutlu edecek, başarılı kılacak hayalleri…

Her yıl aynı şeyi tekrarlamasına rağmen, iş yerinde de evde de değişen pek bir şey olmamıştı. Tekrar bir düşünce sardı... "Bugün yapamadığımı, yarın yeni bir yıl başladığı için yapabilir mi oluyorum?"

Bugünden yarına çok büyük bir değişiklik olmuyordu ama bir sene farklılıkları görmek için yeterli bir süreydi. İnsanlarda bir şeylere başlamak için hep yılbaşını, pazartesi gününü, sabah olmasını bekleme eğiliminde oluyordu. Pazartesi gelince de başlayamıyordu, sabah olunca da… Oysa insanın hedefine ulaşması, karar almanın akabinde hemen harekete geçmesiyle mümkündü. İnsan, her sene başında hedeflerini yazıp dururdu ama sene sonunda sonuç değerlendirmesi yapmak, hiç aklına gelmezdi. Bunu yapmayınca da her sene hedef listesi aynı kalırdı. Halbuki önemli olan mutlaka bir önceki yaşadıklarından olumlu veya olumsuz çıkarımlar yapabilmesiydi.

Yeni bir yıl geldi… İsmi 2025… Yeni olmasının verdiği heyecan ve motivasyonla yakalanan modu ne kadar koruyabilirdi insan? Mesela daha şubat gelmeden eskiyor muydu hedefleri?

Peki, nasıl sadık kalınır hedefe? Bu modu korumanın bir yolu yok mu?

Evet elbette vardı, gerçeğin yöntemleri! Uyguladıkça herkes için olumlu sonuç veren, emin ve güvenilir yöntemler. Peki insanın hedefleri ne kadar gerçekçi? Ve tabii ki de hedefleri için ne kadar fazla sebepleri var? İnsanın ne kadar sebebi çoksa o kadar modu yüksek olur ve kolay vazgeçemez hedeflerinden…

Doğru ya, hedef koyuyorsa, nedenleriyle örmesi lazım onları. Nasıl ile de süslemesi… 

Yeniden yazmaya başladı hedeflerini Gözde,

Ve devam etti… 

Nedenlerini, nasıllarını ekleyerek…

 




Okumaya Devam Et

9 Ocak 2025 Perşembe

GERÇEK HAYAT

Her biri ayı şehirlerde yaşayan kardeşler nihayet baba evinde buluşmuştu. Demini almış, kızılca çaylarını da alıp özenle hazırladıkları kahvaltı sofrasına geçtiler. Çocuklar ise herkesten önce bu geniş masadaki yerini almıştı. Kahvaltı sefası bir lokmaya bin muhabbet ekleyerek devam etti. Geniş ailenin yedi yaşındaki küçük torunu "Bak bu gerçek bal!" diye getirdikleri balı neşeyle dedesine uzattı.  Gerçek bal, gerçek zeytin yağı, gerçek tereyağı... Hayatımıza öylesine yerleşmişti ki bu "gerçek" ifadesi, sofradaki kimse şaşırmadı. Sadece inanmadıklarını ima eden bakışlarla tebessüm ettiler. 

Öyle ya gerçeğin bu denli pazarlandığı bir dönemde hemen herkes elindekinin gerçek olduğunu iddia ediyordu. Peki nedendir insanın bu gerçek arayışı? Her geçen gün yeni sahteliklere şahit oluyor insan. Bu kadarı da olmaz denilen ne varsa oluyor. Elli sene önce  organik yani gerçek yumurta, organik salça gibi kavramlar var mıydı? Sahtesinin olabileceği düşünülmemişti ki... İnsan yediğine benzediği için gıdalarda başlayan sahtelikler, suretlere ve kişiliklere oradan da ilişkilere yansıdı. Sahte güzellik anlayışıyla bütün simalar birbirine benzedi. Aynı yanaklar, dudaklar, kaşlar... Sonra duygular boyut değiştirdi. Herkes kendince gerçek aşkın ve gerçek mutluluğun tanımını yapar oldu. Dahası formülünü de verdiler. Bir sen, bir ben, bir de bebek miydi gerçekten mutluluğun formülü :) 

Aşk ile kastedilen neydi peki? 

Şairlerin dediği gibi bir kavuşamama hali, ebedi bir hicran mıydı ya da insanın ruh eşini bulması mı? 

Yoksa insanı zevale götüren bir taşkınlık hali mi? 

Sahte tanımlar denizdeki kum taneleri kadar çoğaldıkça gerçeklik de inci tanesi gibi derinlerde kaldı. Dalıp, bulup çıkarmak ise gerçeği arayanlara düştü.

Gerçeğe temas edemeyince gelişigüzel yaşamaya başlar insan. “Nasılsın?” diye her görüşmede sorar. Peki içtenlikle kimin iyi, kimin bir ihtiyacı olup olmadığını merak eder mi? Sahtelikleri bırakıpta saatlerce karşılıklı muhabbet edemeyen o kadar çok insan var ki... Gözler birbirinden ziyade ekranlardaki akışa değiyor. Aileden, dostlardan, komşu Aysel teyzeden, fırıncı Ümit abiden esirgenen tebessümleri fotoğraf çekilirken dağıtmakta ne kadar da cömert insanoğlu. Yanı başındaki hayatları değil de çok uzaktaki hikayeleri merak ediyor. Peki sevgiler, gülücükler, öpücükler havada uçuşurken gerçek sevginin ne olduğunu biliyor mu insan? Dost dediğin bir diğerini destekleyen, neşesiyle, derdiyle hemhal olandı. Şimdilerde biraz hüzünlü görülenleri bir uzmana yönlendirmek moda oldu.

Son yıllarda başkalarınca adına tasarlanmış hayatlar yaşıyor insanlar. Birilerinin belirlediği standartlara ulaşmaya çalışırken en çok kendinden uzaklaştığının farkında olmadan... İnsanı oyalamak için kurgu içinde kurgu yapılıyorken sanki tüm bunlara ikna olmuş gibi herkes. Oysa her insan yaradılışı gereği gerçeği arar. Bir hastane odasında, hararetli bir tartışmanın ortasında, bir muhabbet arasında ne çok sorulmuştur “gerçekten mi?” diye. Çünkü zihin ancak gerçekle buluşunca rahatlar. Sahteliğin olduğu her alanda ise bulanır. İnsanın bütün bu huzursuzluğu ve dahi mutsuzluğu bundan dolayıdır.

Hadi, kaldır gözlerini, oyalanmayı bırak, 

Dünyadasın ve bir kereliğine geldin bu hayata,

Tekrarı yok bu sahnenin, 

Neyi aradığını biliyorsun, 

Yaratılmış her ruh, gerçeğini  arar ve Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; gerçek kimdeyse onu üstün kılar.






Okumaya Devam Et

7 Ocak 2025 Salı

GEÇEN YILLAR

Üniversitenin gazetecilik bölümünü bitirmişti Kenan. Hatta üzerinden on yıl geçmişti. Geçen zaman olmuş,  kendi bölümüyle ilgili iş bulamamıştı. İhtiyaçlarını karşılamak için çalışması gerekiyordu. On yılın iki yılı yüksek lisansla geçmişti. Bu iki yılda öğrenci sıfatıyla babasından destek almıştı, fakat artık kendi ayakları üzerinde bir şekilde durması gerekiyordu.

On yıl sonunda formasyon alıp öğretmenlik yapmaya karar vermişti. Fizik ve matematikte iyiydi. Özel ders veriyordu fakat düzenli bir gelir ve düzenli bir iş hayatı istiyordu. Beş yıldır nişanlısı olan Neşe’de bunu istiyordu. Bu sayede bir kurumda öğretmen olarak çalışabilirdi belki. Eğitim hayatı öğretmenlik yolunda devam ediyordu öğrenci olarak Kenan'ın. Ödevleri de vardı tabi... "Otuzlu yaşlara geldik hala ödev yapıyoruz..." diye sızlandı. Ertelenen her şey büyüdüğü için Kenan'ın zamanında yapmadığı ödevleri şimdi yapması gerekiyordu.

Türkçe dersi için verilen ödevi atasözleri üzerineydi. Konusu öğütle ilgili atasözleriydi. "Atasözleri geçmiş deneyimlerden bizlere aktarılan öğütler değil miydi zaten?" diye düşündü. Zamanında çok öğüt verilmişti kendisine…

"Bir musibet bin nasihatten iyidir.” sözü gelmişti Kenan'a incelemesi için. Araştırmalarında bulduğu açıklama “Bir musibet bin nasihatten iyidir atasözü, zorlukların veya kötü durumların insanlara önemli dersler ve öğütler verdiğini ifade eden bir sözdür.” diye yazıyordu. Okuduktan sonra hayatını düşündü. Aslında hayatı bu atasözünün içeriği gibiydi.

Kenan iki kardeşli bir ailenin küçük çocuğuydu. Babaanne ve dedeyle beraber yaşıyorlardı. Hem evin küçüğü hem dedesinin kıymetlisiydi. Dedesi Kenan'ı  çok sever fakat otoritesini de korurdu. Haylazlığa meyilli Kenan, ders çalışmadığı için ilkokulu çift dikiş bitirmiş, ortaokulda zorlanmıştı. Dedesi sık sık nasihat ederdi. "Biz okumadık oğlum, elimizde bir sanatımızda olmadı. Bak bu yaşta babanlara yük oluyoruz. Sen çalış, bir mesleğin olsun, altın bileziğin olsun." diye…

Kenan okul döneminde henüz farkında değildi hayatın. Annesi de onun kaçış limanıydı. "Biz yaşamadık onlar eksik kalmasın." diye şımartırdı. Liseye geldiğinde Kenan'ın başında kavak yelleri esiyordu. Söylenenler bir kulağından girip diğer kulağından çıkıyordu. Gazeteci olmayı koymuştu aklına. Neden istiyorsun sorusuna cevap olarak, “Eğlenceli olması” diyordu. “Bu dünyaya bir defa geldik, eğlenelim, gülelim. Hem bu benim hayatım, zorluk yaşarsam ben yaşarım. Siz niye bu kadar dert ediyorsunuz? Bir şekilde geçinirim” diyordu. "Baktım olmadı başka şey yaparım..."

Kenan atasözünün açıklamasıyla bir anda okul dönemini düşünürken buldu kendini... Derin bir iç çekti... Evet bu onun hayatıydı fakat deneyip yanılmış ve bu ona pahalıya mal olmuştu. Geçen otuz küsur yıl...

İnsan öğrencilik dönemi son nefese kadar bitmez aslında. Hayatta her an bir şeyler öğrenir.  Bu öğrenme döneminde  egosuna uyumlu gelen deneme yanılma yöntemini tercih eder daha çok. Deneme yanılma yöntemi etkili fakat sonuçları da maliyetli olan yöntemdir. İnsan ise sınırlı ömrü, imkanları olan bir canlı... Her şeyi denemeye ömrü yeterli değildir ki...

Kenan denemiş ve yanılmıştı. Dedesinin, babasının, hatta arkadaşlarının ne demek istediğini çok iyi anlamıştı. Şimdi çalışma zamanıydı...

 



Okumaya Devam Et

4 Ocak 2025 Cumartesi

ERTELEDİKLERİMİZ...

"Eyvah!!! Saat yine çok geç olmuş. Nasıl da geçiyor zaman”

Ahmet bilgisayar başında çok uzun süredir oturuyordu. Mesai çoktan bitmiş, herkes evine gitmişti.  O ise hala ofisteydi…

Ahmet evli, eşini seven üç çocuklu bir baba ve aynı zamanda bir firmanın da üst düzey yöneticisiydi. Bu şirkette terfi aldığından beri işleri hep yoğundu. Günleri toplantılar, bitmeyen projeler ve sunumlar ile geçiyordu. Akşamları ise kalan işlerini toparlamaya çalışırken zaman akıp gidiyordu. İş onun için hayatının bir parçası olmaktan çıkmış hayatının tamamını ele geçirmişti sanki. Çocuklarına daha iyi bir gelecek ve ailesine daha konforlu bir yaşam sunma isteğiyle başlamıştı her şey. Nasıl da buralara gelmişti? Uzun mesailer yüzünden kaç zamandır ailesiyle vakit geçiremiyordu. Eşi başlarda bu durumdan rahatsız olduğunu söylemeye çalışmış ancak Ahmet “Şu ara işler çok yoğun biraz sabret, sonra bunları oturup konuşuruz.” diyor eşini duymazdan geliyordu. Ailesini erteledikçe işlerin çıkmaza sürüklendiğini çok sonra anlayacaktı…

O gün yine işten eve geç gelmişti. Uyuyorlardır diye kapıyı anahtarı ile açtı. Her zaman ki gibi sessizce içeri girdi. Elini yüzünü yıkadı ve mutfağa doğru yöneldi. Nasıl da acıkmıştı... Ocağın başına geldiğinde duraksadı. Normalde geç bile gelse eşi onun için tencereyi ocağın üzerinde bırakırdı. Yoksa buzdolabına mı koydu diye düşündü. Dolabı açınca beklediği tencere yemeğini göremedi. Eşi hiç böyle yapmaz, yemek yapmayı hiç aksatmazdı. Kesin hasta oldu diye düşünüp yatak odasına yöneldi. Gardırobun kapağı açıktı ve eşinin kıyafetlerinin olduğu taraf bomboştu. Ne olduğunu algılamaya çalışırken çocukların odasına yöneldi. Aynı manzara ile karşılaştı. Anlam veremedi, dondu kaldı. Bu ne demekti şimdi… Karma karışık duygular içerisinde eşine telefon açmak aklına geldi. Telefonu eli titreyerek eline aldı ve aradı. Ve karşıdan gelen ses ile irkildi ”Aradığınız numaraya şu an ulaşılamıyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.” Anlamıştı başına ne geldiğini ama iş işten çoktan geçmişti…

Kendini toparlamaya çalıştı ama ne yapacağını bilmiyordu. Nasıl yani ev bomboş, eşi yok, çocuklar yok? Hiç düşünmemiş, aklının ucundan bile geçirmemişti böyle bir şeyi. Ahmet yoğun çalışıyordu ama eve gelince hep aynı düzenle karşılaşmaya alışmıştı, evde hiç aksamayan bir düzen vardı. Çoğu zaman mesaiye kalıp geç gelse bile eşi yemeğini hazır eder önüne koyar, sonra da çocuklarla ilgilendirdi. Ahmet yorgun geliyor diye onu rahat ettirmeye çalışırdı. Evet, eşinin ve çocuklarının arada istekleri oluyor, onlara zaman ayırmasını istiyorlardı ama işler yoğun daha sonra diyerek onlardan anlayış bekliyordu. "Neden böyle oldu?" diye düşünürken kafasında bir soru belirdi “Haklı olabilirler mi?” Evet haklılardı, çok beklemişlerdi onu ve aslında istedikleri biraz birlikte zaman geçirmekti. Oysa Ahmet işe o kadar kaptırmıştı ki üstelik kendini büyük bir şey yapıyor gibi hissediyordu işlere bu kadar yoğunlaşarak... Oysa eşini, çocuklarını, sevdiklerini erteliyordu. Hayatı ve kendini erteliyordu da hiç farkında değildi. Oysa hayat yarını garanti olmayan bir süreçken, insan sevdiklerini nasıl erteler, bekletilirdi ki..? 

Erteleye erteleye, işte karşılaştığı sonuç hüsrandı. İşin içinden nasıl çıkacağını bilmiyordu artık. Ertelemek o kadar büyütmüştü ki her şeyi... Oysa ki zamanında onlara da hak verip, ara ara onlara vakit ayırsa şimdi böyle olmayacaktı. Ama o zamanlar hiç bunu düşünememiş, görememişti. "Ah keşke zamanı geri alabilsem!" diye iç çekti, ama faydası yoktu bu düşüncenin. "Şimdiki aklım olsa..." dedi durdu kendi kendine. Peki geçen geçmişti de bundan sonra ne yapabilirdi? Aynı hatayı yapamazdı artık, bunu yaşamışken. Hem de çok acı bir sonla yaşamışken.. İyi bir ders vermişti aslında hayat ona...

“Pişman mıyım?” diye sormaya çekindi kendine. Günlerce o evde tek başına kaldığında aslında hesaplaşmasını içinde halletmişti. Şimdi ise artık ayağa kalkma vaktiydi… Elbette ki geçen bunca yılın dönüşü birden bire olmayacaktı. Ahmet tüm bunları göze alarak, ödeyeceği bedellerden kaçmadan eşini, çocuklarını tekrar kazanabilirdi. İşte bu ümitti onu canlandıran.

Eşinin tekrar ona inanıp gelmesini ümit ediyordu ama güvendiği tek şey artık farkındalık kazandığı hayatıydı, kuralları değiştirince oyunun seyrinin de değişeceğine inandı ve nitekim de öyle oldu. Eşiyle çocuklarıyla tekrardan birleşip aile olmanın tadını çıkardılar. Her birinin birbirini kıymetlendirdiği, o huzurun evin içinde hissedildiği dört duvar arasında…

İnsan ya hayatında yaşadıklarından bir deneyim transferi çıkararak, kendisine artı katarak ilerler ya da yaşadıkları sadece birer anıdan ibaret kalır. Yaşanmışlık olarak anlatır ama dününden bir farkı olmaz. İnsan hayatının her anında hata yapmaya meyillidir. Doğru yaptığını zannederken, erteleye erteleye hatalar kesesini doldurur. Önemli olan hatalarını gerçekten fark edip, yönünü doğru olana çevirmektir.

Doğru kapıdan girebilenlerden olmak ümidiyle…


  


Okumaya Devam Et

2 Ocak 2025 Perşembe

GERÇEĞE TEPKİ

Yeni yıla girilecekti bir kaç saat sonra...Dünyadaki saatler sırayla yeni yıla hoş geldin çanları çalacaktı... Herkes bekliyordu bir şeyleri... Kimisi saat on iki olunca gösterileri izlemeyi bekliyordu... Kimisi heyecanla on, dokuz, sekiz, diye saymayı... Kimisi hoş gel yeni yıl diyerek, yeni yılda huzur bekliyordu, mutluluk bekliyordu... Kimisi hastane odasında sevdiğinin başında nefesinin normale dönmesini bekliyordu... Kimisi kırılan ayağının alçıya alınmasını... Kimisi kazara çarptığı kişinin iyi haberinin gelmesini bekliyordu... Kimisi hastasının kalp masajıyla geri dönmesini...

Herkes için saatler on ikiyi gösterecekti az sonra... Ancak kimse için yeni yıl, aynı yıl olmayacaktı...

Gonca'da hastaneydi o gece... Arkadaşı bir kaç gün tedavi görmesi için hastaneye yatırılmıştı ve kendisine refakatçi gerekiyordu. Gonca gönüllü oldu ve gitti hastaneye... O, sadece arkadaşına refakat edeceğini zannediyordu... “Ne kadarda kalabalık bir hastane, hem de yeni yıl gecesi.” diye düşünmekten kendini alamadı. Arkadaşının yanında onun iyi olması için dualar ediyordu. Onu keyiflendirip, ihtiyaçlarına yardımcı oluyordu. O gece mesaide olan çok hemşire vardı. “Yeni yıla onlarla gireceğiz, bütün bir yılı hastanede geçirmem değil mi?” diye şakasını da yapmadan geçemedi Gonca... Takdir ediyordu onları, insan hayatı için canla başla çalışıyorlardı... Odaya gelen hemşire hastanın biraz hareket etmesi gerektiğini söyleyince koridora çıkmışlardı. 

Gonca küçük adımlarla arkadaşına eşlik ediyordu. O sırada koridorun başındaki odadan bir kadın çıktı koşarak... “Hemşireee hemşiree yetişin kocama bir şey oldu!” Gonca bir an irkildi. Hemşirelerin ardınca koşması onu daha da ürpertti. Odadan gelen çığlıklar koridorda yankılanıyordu... Kadının, uyuduğunu zannettiği kocası oracıkta son nefesini vermişti. Çok tuhaf bir andı Gonca için... Daha önce bu kadar yakından bir kayıp anına denk gelmemişti. Kendini bir anda arkadaşı ile beraber, o kadını teselli ederken buldu.

Kadının ihtiyaçlarını almak için eve giden oğlu da yanlarına geldi o sırada. O an kadın oğluna sarılıp daha çok ağlamaya başladı. “Baban... Baban... Uykusundayken, son kez konuşamadan gitti oğlum... Konuşacak çok şey vardı daha...Ben ona iyi bakamadım...” Gonca arkadaşını tekrar odaya götürmek için ayaklanmıştı. İkisi de bu duruma çok üzülmüşlerdi. Gözleri yaşlı yaşlı bu aile nasıl dayanacak bu acıya diye düşünürken; kadının oğlu “O’ndan geldik, tekrar O’na döneceğiz anne!” dedi yüksek bir sesle. Gonca yüzündeki şaşkın ifadeyi gizleyemedi. “Bu kadar yoğun acının olduğu bir anda, babasını kaybetmişken, ne kadar emin bir  şekilde Rabbini andı! Ne kadar emin! Bu durumda demek ki böyle oluyor...” diye düşünerek arkadaşını odaya bıraktı. 

O uykuya dalınca biraz hava almak istedi ve hastanenin bahçesine indi Gonca. Az sonra yeni bir yıla girilecekti... Acısıyla tatlısıyla geçen üç yüz altmış beş gün yerini, yenisine bırakacaktı. Hastanede ki kalabalık git gide artıyor gibiydi... Gonca bahçedeki insanları izledi bir süre... Kimse onun gibi refakatçi olmaya gönüllü olmadıysa, bu geceyi hastane de geçirmek istemezdi...Tekrar arkadaşının yanına odaya çıkarken, acilin önünden gelen seslere doğru yöneldi... “Babamı geri getirin!” diye bağırıyordu biri. Yanındakiler onu tutmaya çalışsa da zorlanıyordu. Genç adam hem ağlıyor hem tekrarlıyordu sözlerini, “Babamı geri getirin! Benim babam ölemez!” Doktorların; “Tüm müdahaleleri yaptık, ancak sonuç bizim elimizde değil!” cümlelerini bile duymuyordu.

Gonca kapıdan bakakalmıştı bu duruma. Aynı gecede iki farklı insanın kaybına şahit olmuştu. Çok değil kısa bir süre önce, “Bu durumda demek ki böyle oluyor...” diye düşündüğü aklına geldi. "Demek ki öyle olmuyormuş,  demek ki herkes o an Rabbini anamıyormuş" diye geçirdi içinden... Şu an ki gencin tepkisi az öncekinden çok değişikti. Olay aynıydı, bir kayıp yaşanmıştı ama verilen tepkiler çok farklıydı...

***

Gerçeklik vardır bu dünyada ve insanların gerçeğe verdiği tepkiler. Duyguları aktifleştiğinde bilinci daralır insanların ve gerçeğe farklı tepkiler verirler. Tıpkı Gonca’nın karşılaştığı iki kayıp anında olduğu gibi. Bir taraftaki üzüntüsü de olsa duyguları kontrolünde olup gerçeği kabul ederken, diğer tarafta duyguları aktifleşip karşısına çıkan gerçekliğe yanlış tepki veren...

Hayatı boyunca karşılaştığı her olayda böyledir insanoğlu. Gerçek varken kabul eder veya gerçeği ret eder. Ve böylelikle bu dünyada birileri sınavını kazanırken, birileri sınavını kaybeder. İnsan ancak duygularını kontrol edip bilinci açık oldukça, sınavına kazanacağı sebepleri oluşturur.

***

Gonca, arkadaşı uyurken onu izliyordu hastane odasında... Hem karşılaştığı olayları hem verilen tepkileri düşünüyordu... Yeni yıl Gonca için çok başka başlamıştı... Sadece arkadaşına refakat için geldiğini zannederken o hastaneye, ne çok şeye şahitte edilmişti oysa... Sonra Rabbini andı o da... “Rabbim sen tüm hastalara şifalar ver, sınavlarımızı kolaylaştır... Senden geldik ve sana döneceğiz... Ne kadar duygularımız aktifleşse de, sen bizim gerçeği kabul edip, doğru tepkiler verebilmemize destek ol...”

 

 


 

 

Okumaya Devam Et