21 Aralık 2024 Cumartesi

NEREDE O GÜZEL GÜNLER?

Nasıl da geçmişti onca zaman? Sık sık geçmişi hatırlıyordu Nesrin. Eski günleri hatırladıkça mutlu oluyor, özlem duyuyordu o günlere. Peki, neydi bu kadar geçmişe özlem uyandıran? Eski günler miydi gerçekten güzel olan? Yoksa şimdiki zamanın tadı kalmadığı için mi eski günleri daha çok anıyordu insan?

Aslında şimdi daha çok imkâna sahipti. Güzel bir mesleği, düzenli bir kazancı, evi, arabası her şeyi vardı dışardan bakılınca. Eşiyle ve çocuklarıyla birlikte rahatça geçinip gidiyorlardı. Ama şöyle bir hayatına baktığında sürekli bir koşturmaca, yetişmeye çalışma, bitmeyen işler… Ve yorgunluk. Kısır bir döngü oluşmuştu sanki. Ev, iş, çocuklar… Hayatı bu döngüden ibaret olmuştu. Nasıl kıracağını bilmiyordu bu döngüyü. Azıcık bir şeyler aksayacak olsa her şey birbirine giriyordu. Ne ilginçtir ki çevresindekilerden de benzer şeyler duyuyordu. Herkes yetişmeye çalışıyordu bir yerlere, bir şeylere… Herkes bir koşturmacanın içindeydi ve yorgundu…

Eski günleri düşündüğünde, çocukluğunda zaman geçmek bilmezdi sanki. Mahallede her yaştan çocuk akşam ezanına kadar sokakta oyunlar oynar, eve gelince tüm gün oyun oynamanın verdiği keyifli bir yorgunlukla rahatça uykuya dalardı. Onlar oyun oynarken anneler de sokakta oturur, sohbet eder keyifle demledikleri çayı içerlerdi. Acıkınca ekmek arası yedikleri peynir, zeytin nasılda lezzetli olurdu. Akşam babasının işten eve gelmesini dört gözle beklerdi. Babası eve gelince her şey tam olurdu sanki. Birlikte annesinin yaptığı lezzetli yemekleri yemek, aynı sofrada birlikte olmak paha biçilmezdi.

Ne çok şey vardı eskiye dair özlem duyduğu… Eski ramazanlar nasıl da güzeldi. Sahurda davulcunun sesiyle mahallede evlerin ışıkları bir bir yanardı. Ev halkı olarak birlikte uyanıp sahurlarını yaparlardı. İftara doğru evdeki yemek kokuları dayanılmaz bir hal alır, dakikaları sayarlardı. İftar saatine yakın komşudan gelecek bir kap yemek merakla beklenirdi, acaba ne gelecekti bu akşam komşudan? Gelen bir kap yemek sofrada yerini alır, akşam ezanıyla birlikte orucunu tamamlamanın verdiği huzur ile şükrederek açılırdı oruçlar. Ezanın yanı sıra top sesini duymaya çalışmanın keyfi de bir başkaydı.

Ya bayramlar… Tam bir bayramdı çocukluğunun bayramları. Günler sayılırdı ne zaman gelecek diye, bayram gibi bayram olurdu o gün geldiğinde. Evde hazırlıklar yapılır, bayramlıklar özenle hazırlanırdı. Bayram temizliği yapılır,  gelecek misafirlere özenle ikramlar hazırlanırdı. Mahallede kapı kapı dolaşıp büyüklerin elleri öpülür, şeker kolonya ikramıyla karşılanırlardı. Bayram harçlığı almak ise çok kıymetliydi. "Ah o eskinin bayramları, nasıl özlem duymaz ki insan o günlere?" diye iç geçirdi Nesrin.

Güzel günlerdi… Arkadaşlıklar, komşuluklar, akrabalık, kardeşlik, aile… hepsi bambaşkaydı. Güven vardı insanlar arasında, bilirdi insan sıkışınca yardımına koşacak birilerinin olduğunu. Yardımlaşmak, ihtiyaç görmek ve ihtiyacının görüleceğini bilmenin verdiği güven, huzur başka hiç bir şeyde yoktu. Büyüklere saygıyı, hürmeti öğretirdi aileler çocuklarına, kıymetliydi evin yaşlıları. Yaşlılar da eski günlerden bahsederdi o zamanlar, onlarda kendi özlemlerini paylaşırlardı. Dedesinden çokça duyardı “Ah o eski bayramlar nerde?” diye. Şimdilerde kendi söyler olmuştu Ah o eski bayramlar nerde?”

Aslında çok da değil yirmi beş, otuz yıl öncesiydi çocukluğu. Peki, bu kadar zamanda bunca şeyin değişimi nasıl olmuştu? İmkânlar artmıştı ve insanların daha rahat bir yaşamı vardı eskiye göre ama tat yoktu, keyif yoktu. İnsanlar keyif alabilmek için tüketimin peşinden koşup duruyordu. Alışveriş merkezleri insanlarla doluydu. İhtiyacım mı, değil mi? diye bakmadan alışverişler yapılıyor, mutlu olmaya çalışılıyordu. Sık sık eve yeni bir eşya giriyor, yeni çıkan ürünler evlerde yerini alıyordu hemen. Tatil planları, daha büyük bir ev, arabanın daha üst modeli, gidilen lüks mekânlar, son model telefonlar, teknolojik aletler… Lakin tüm bunlar anlık mutluluklardı.  İnsan sahtenin peşinde, tükettikçe tüketiyor mutlu olacağını sanıyordu. Sahte ile gerçek iyice birbirine karışmıştı…

İnsanların imkânları artmıştı ama gerçekten uzaklaşmışlardı. Sahtenin ardında bir tüketim toplumu haline gelinmişti. Tüketim toplumunun dayatması ile insanlar oradan oraya koşturuyor ama yetişemiyordu ve bu döngüden çıkmaya çalışmak gerçekten zorluyordu. Herkes yoğun, herkes yorgundu. Bunları düşünürken yaşadıklarını daha iyi anlamaya başladı Nesrin. “Basit yaşamalı” diye düşündü. Mutlu olmak için bunca kargaşaya, koşturmaya hiç gerek yoktu aslında. İnsan sürekli imkânlarını artırmaya çalışmadan, sürekli bir şeylere sahip olmak için çabalamadan, sahip olduklarıyla mutlu olabilirdi. Bu döngüyü kırmak mümkündü ama görebilene, yaşadıklarını irdeleyebilene...

Her şey çok daha güzel olabilirdi, tıpkı eski günlerde olduğu gibi…

O zaman her yolun atılan o ilk adımla başladığı gibi, Nesrin’ de başlamaya karar verdi. Bu karar ile birlikte üzerinden ağır bir yük kalkmıştı sanki. Hafiflediğini hissetti. Bir kez daha anladı ki insan kendi yapıp ettiklerinin sonucunu yaşıyordu. İrdeleyerek doğru sebepler oluşturmaya çalışmaktı yapılması gereken… Doğru sebepler oluşturarak doğru sonuçlar yaşamak için çabalamak ne kıymetliydi. Dalıp durduğu o eski günleri düşünürken güzel çıkarımlar yapmıştı kendine. Geçmişe, o güzel günlere gülümsedi ve uzun zamandır hissetmediği umutla geleceğe, gelecek güzel günlere baktı. Doğru adımlar atmaya, doğru sebepler oluşturmaya hazırdı.

...

İnsanların çoğu, imkânlarını artırarak mutlu olacağını zanneder. İmkânlar arttıkça insanların mutlu olacağını sanması ne büyük yanılgıdır. Aslında herkes kendi yapıp ettiğinin sonuçlarını yaşar, sonrada niye bu benim başıma geldi der. İnsan yaşadıklarını irdeleyerek çıkarımlar yapabilir, sahteyi ve gerçeği ayırt ederek, doğru sebepler oluşturarak daha doğru sonuçlar yaşayabilir.



Okumaya Devam Et

19 Aralık 2024 Perşembe

ANI YAŞAMAK MI?

Hayat çok garipti çoğu zaman.  İnsanın anlamaya çalışsa anlamakta zorlanacağı ancak anlamaya da çalışmadığı bir gariplik… İnsan kaptırıp gidiyordu yaşamaya, düşünmeden irdelemeden. Bu dünyaya neden gelmişti insan? Büyümek, yemek, içmek, meslek sahibi olmak, para kazanmak zamanı geldiğinde evlenmek, çocuk yapmak, sıradaki gibi yaşamak mı? Eğlenmek, anı yaşayıp keyif yapmak, zevk içerisinde bir hayat yaşamak mı? Ne için gelmiş olabilirdi ki insan bu dünyaya?

İnsan bu dünyaya neden geldiğini ne kadar düşünüyordu? Kaç insanın bir yaşam amacı vardı?

Etrafımıza baktığımızda dağlar, denizler, uçsuz bucaksız gökyüzü, çeşit çeşit kuşlar, böcekler, çiçekler, ağaçlar… Saymakta zorlanacağımız pek çok şey görürken ve tüm bunlar hiç aksamayan bir düzen içerisinde devam edip dururken insan ne kadar düşünüyor, akıl etmeye çalışıyordu?

Ne kadar normalleştirmiştik etrafımızdaki pek çok mucizeyi…

Hiç aksamadan güneşin her gün doğup batması, sonbaharda kuruyan sararan yaprak döken ağacın ilkbaharda canlanması, topraktaki ağacın çeşit çeşit meyve vermesi. Üstelik her birinin tadı, kokusu, dokusu, rengi bambaşka lezzetli meyveler… Yağmurun yağması ardından güneşin çıkması. Rengârenk çiçekler ve hepsinin görünüşü farklı ihtiyacı farklı. Kimi güneşi seviyor kimi gölgeyi, kimi daha az su istiyor, kimi daha çok…

Hepsi birer mucizeyken ne kadar da normalleştirmiştik etrafımızdaki bunca şeyi…

Tıpkı ölüm gibi, ölüm gerçeğini normalleştirdiğimiz gibi…

Doğan her canlının bir sonu vardı. Hepimiz öleceğimizi bilirken, üstelik ölümle her an dip dibe yaşarken, bunun ne kadar farkındaydık? Ne kadar farkında gibi yaşıyorduk?

Oysa ne deniyordu? "Tadını çıkar, anı yaşa, düşünme kafana takma, ye iç eğlen…" Bunun için gelmiş olabilir mi insan dünyaya? Bu muhteşem dizayn, normalleştirdiğimiz mucizeler, hiç aksamayan bir düzen… İnsanın amacı keyifli bir hayat yaşayıp yiyip, sürekli eğlenerek bu dünyadan ayrılmak olamazdı. Ama düşünmüyordu ki insan.

Ve yine gariptir ki doğan her canlının öleceğini bilen insan, bir yakınını kaybettiğinde bir ölümle karşılaştığında büyük tepkiler veriyor ve durumu kabullenmekte zorlanıyordu. Hâlbuki her doğan canlı bir gün ölmeyecek miydi? Hepimizi bekleyen son belli değil miydi? Neden ölümle karşılaştığında beklenmedik bir şey ile karşılaşmış gibi davranıyordu insan?

Bu hayattaki en gerçek şey ne diye sorsalar, “Doğan her canlının öleceği!” en doğru cevap olurdu sanki.

İnsana baktığımızda her an ölebileceğini bu dünyadaki yaşamının sonlanacağını bilirken, ölüme bu kadar yakın yaşarken; dünyaya, hayata kendisini nasıl kaptırdığını görmek şaşırtıcı değil miydi?

İnsan istekleri olan bir canlıydı. Ancak insanların büyük bir çoğunluğunun istekleri bu dünya ile ilgiliydi. Daha fazla kazanmak, evim olsun, arabam olsun, tatilde şuraya gideyim, daha çok arkadaşım olsun, daha güzel daha yakışıklı olmayım diye gösterilen çabalar…  İstekler, istekler…

Oysa insan sahip olmaya çalıştıklarının bir anda nasıl yitirilebildiğini görüyordu da, sahip olmaya çalışmasının ne kadar anlamsız olduğu gösteriliyordu ona. Görse de yine bildiği gibi yaşamaya devam ediyordu, gördüklerini bir kenara bırakıp kaldığı yerden yaşamaya…

Birkaç saniyelik bir sarsıntı, şiddetli bir deprem, yitirilen hayatlar, kaybedilen yakınlar, tüm sahip olduklarının bir anda kaybedilmesi… Onca sahip olunanın bir anda hiçbir anlamının kalmaması… Savaşlar, her şeyini yitiren onca insan, yapılan zulüm, evinden yurdundan olan insanlar, zulme seyirci kalan insanlık… Şiddet, cinayetler, kazalar, kaybedilenler…

İnsanın gördüğü pek çok şey varken, görmemişcesine yaşamaya devam etmesi… Düşünmemesi, irdelememesi… İsteklerinin peşinden koşmaya devam etmesi… Yaşananlardan, yaşadıklarından kendisine çıkarım yapmaması…

 

İnsanın bir yaşam amacı olmalıydı. Bu muhteşem dizayn içerisinde yaşarken, isteklerinin peşinden koşmak olmamalıydı amacı. Anlık zevkler ile geçmemeliydi ömür. Düşünmeliydi bu dünyaya neden gelmiş olabileceğini. Bir yön belirlemeliydi kendine, bir hedef koymalı ve o hedefe doğru ilerlemeliydi. Hedefi için çabalamalı, hayatının bir anlamı olmalıydı. 

Keyifte olmalıydı hayatının içinde ama tek amaç keyif olmamalıydı. Keyfin peşinden koşarak geçirmemeliydi hayatını. En önemlisi de her an kendisine tanınan sürenin bitebileceği gerçeğini unutmadan yaşamaya devam etmeliydi.

Düşünmeliydi insan, irdelemeli, görünenin arkasındakini de görmeye çalışmalıydı. Bunun içinde akletmeliydi…

 

 

 


 

 

Okumaya Devam Et

17 Aralık 2024 Salı

İHTİYACIM OLAN ŞEY, GERÇEK

Bir yaz sabahı gözlerinizi açtığınızda etrafın karla kaplı olduğunu görseniz ne yapardınız?

Sokağa çıktınız işe gideceksiniz, ilerleyemiyorsunuz, trafik kilit olmuş...

Sonra bir baktınız elma ağacı karpuz, armut ağacı ise çilek vermiş.

Şaşkınlık içinde ilerlerken kedinin havladığını, köpeğin ise havada uçtuğunu görüyorsunuz…

Yaz gününde kar, ağaçta karpuz, kedinin havlaması, köpeğin uçması…

Ben neredeyim? Kesin rüyadayım bunlar gerçek olamazzzzz!!! 

diye düşünür değil mi insan? Bu işin gerçeği ne diye merak eder. Hayatı boyunca gerçeği merak ettiği gibi...

Gerçek; zamana, olaylara ve kişilere göre değişkenlik göstermez. Tutarlılık sayesinde bir düzen oluşur.  Güneşin doğması, batması ve mevsimlerin oluşması hep bir düzen içindedir. Bir gün yaz, bir gün kışı yaşamaz insan. Ya da bir elma ağacı yalnızca elma verir. Kışın hava soğuk olur, kar yağar. Yazlar ise güneşli ve sıcak olur. Doğadaki bu tutarlılık sayesinde insan kaostan kurtulur. Neyi ne zaman yapacağını öngörebilir hale gelir. Bu durum onun hayatını kolaylaştırır.

Hangi tohum hangi toprakta yetişir, hangi mevsimde ne tür sebze, meyve olur? Bunların hepsini insan tutarlılık sayesinde öğrenir. Öğrendikçe gerçekliği içine aldığı için yaşam kalitesi her geçen gün artmaya başlar. Yaratılan şeyler her gün farklı bir biçimde insanın karşısına çıkmış olsaydı, insan nerede hangi davranışı sergileyeceğini öğrenemezdi. Gerçeklik ihtiyacı yalnızca yediğinde içtiklerinde değil aynı zamanda davranışları için de geçerlidir insanın. Gerçek, insanda güven oluşturur. Karşıdaki kişinin davranışlarına göre, olaylar ve kişilere göre, verdiği tepkilere göre onun ne kadar gerçekçi olduğunu da anlaşılır.

Bir kimse hastalandığında onu hasta eden şeyin ne olduğunu bilmek ne kadar kıymetlidir değil mi? Hastalığı bilindiğinde doğru tedavi uygulamak kolaylaşır. Hastalığının ne olduğu anlaşılamadığında ona uygulanacak tedavi kişiyi daha çok hasta etmekten öteye geçmeyecektir. İnsan gerçeği ne kadar iyi bilir ve onu hayatına alabilirse gerçeğe o kadar çok uyumlanabilir. Bu uyumdaki kişilerin aldığı kararlar ve yaptığı davranışlar daha isabetli ve hedefine uygun olur. Diğer türlü yanlış stratejiler uygulayarak yaşamını zora sokar. 

Kimi zaman olur ya hani... Kapalı bir mekana gider insan. Dışarıdaki hava soğuk olduğunda içeride ısıtma vardır diye düşünür. Mekana girdiğinde içerisinin tahmininden daha serin olması onu şaşırtır... Keşke daha kalın giyinseydim sitemleri olur... Bu soğuk havada neden ısıtmamış içerisini hasta olacağız gibi gibi bir çok söylem... İçerideki hava dışarıdaki gerçeklikle uyumsuz olduğunda,  belki de bir daha tercih edilmeyecek bir mekan haline geliverir orası... Ya da tekrar gideceğinde ne giyeceğimizi bilemiyoruz ki düşünceleri... Çok basit bir konuda dahi insanı karmakarışık eden bir durum...

İşte o armut ağacı, bazen armut, bazen çilek verseydi... İnsanın kafası pek karışık olurdu...  Bir gün yaz bir gün kış... Güneşin ne zaman doğacağı belli olmasaydı ya da ne zaman batacağı... Bir gün sevdiğini söyleseydi mesela biri, bir gün selam vermeseydi... Karışık olurdu elbette ilişkiler, insanlar... Hem de karmakarışık... Bu yüzden insanın ihtiyacı olan şey, gerçek!

Peki ne yapardı insan o karmaşada? 

Gerçeğini bilmediği bir şeye ne kadar uyumlanabilirdi? 

Gerçeğini bilmediği bir şeye nasıl sabır gösterebilirdi? 

Gerçeğini bilmediği problemi insan, nasıl çözebilirdi?





 

 

 

 

Okumaya Devam Et

14 Aralık 2024 Cumartesi

HER ŞEY GEÇER...

Çantadan anahtarını çıkardı, kapıyı açtı ve işte günün en sevdiği anına giriş yaptı. Eve gelmişti, içerisi sıcacık ve huzur doluydu. Evde olmayı çok seviyordu Selen. Çantasını komodine, elindeki poşetleri de mutfağa bıraktı. Her akşam eve gelir, televizyonu açar ve haberleri dinlerken yemek yapardı. Haberler biraz can sıkıcı olsa da, gündemden haberdar olmayı seviyordu Selen. Bu artık rutini olmuştu, yine aynısını yaptı. Patatesleri soyarken bir ses duydu, bu seste değişik bir şey vardı. Sevinç ile keder, özlem ile huzur el eleydi sanki. Patatesleri bıraktı, sesin sahibine döndü. O sesin nedenini sözlerini dinlerken anladı...

“Beni yaktığında ve küllerim üzerinde dans ettiğinde, kimliğimi yok ettiğini, tarihimi, inançlarımı sildiğini mi sanıyorsun? Boşuna uğraşıyorsun. Kıyamet gibiyim, bir gün mutlak geleceğim...”

Vatanından edilmiş bir mazlumun, yıllar sonra vatanına geri kavuştuğunda söylediği sözlerdi bunlar. Bu cümleleri haberleri izlerken duymuştu ve insan olan herkes gibi yüreğine işlemişti Selen’in. Haber bitmiş ama etkisinden çıkamamıştı. Kulağında yankılanmaya devam ediyordu bu cümleler. Vatansız bırakılmak ne demekti anlayamazdı. Çok sevdiği, huzur bulduğu evini ve o evden sürüldüğünü düşündü. Evsiz kalmak bu kadar zorken, vatansız kalmanın zulmünü düşünmek bile istemedi.  Nedendi bu kadar zulüm, anlayamadı. O an, “Doğrusu insanoğlu çok nankör...” deyiverdi.

İnsanoğlu başına bir şey gelmediği için neler gelebileceğini bilmiyor ve şükretmiyordu çoğu zaman. 

Oysa şükredecek ne çok şey vardı... 

Sıcak bir ev, sağlıklı bir beden, aile, dostlar, meslek, yaşarken sıkılsa bile yaşadığı o belli rutinleri... Rutin nimetti ve insanoğlu bunu o rutini bozulmadan anlamıyordu. Asıl mucize olan biten her şeydi ama insanoğlu illa bir mucize bekliyordu. Esas mesele iyi olmaktı, oysa insanoğlu malı, mülkü, şöhreti esas yapmıştı. Herkes kral olmak istiyordu, halbuki şahların şahı olsa bir nefeslik saltanatı vardı.

İçinde büyüyen gerçeği anlatmak istedi o an Selen. Bütün dünya telaşı boşunaydı aslında. Çünkü bu hayatta her şey gelip geçer özellikteydi. Hiçbir şey sonsuza kadar sürmeyeceği koca bir gerçekti. Her gündüz geceye, her kış yaza, her ömür ölüme varırdı... Daha önce çok şahitliği olmuştu sonsuza kadar devam eden bir şey olmadığına. En büyük sevincini de en büyük acısını da düşündü, geçmişti hepsi. Üstelik yeni kaybetmişti çok sevdiği anneannesini. Anlamıştı her doğan ölüyor, en karanlık gecenin sabahı oluyor ve görünen oydu ki her zalimin sonu geliyordu. Çünkü hayatta heplik veya hiçlik yoktu. Bunun insanın içini ne kadar rahatlatan, sırtını sıvazlayan bir şey olduğunu düşündü...

Ya her doğan ölmeseydi de artık yaşlılıktan, hastalıktan çürüseydi olduğu yerde nefesini veremeden?

Ya her gecenin bir sabahı olmasaydı da karanlıkta kalsaydı insan bir ömür ?

Ya her sevinç sonsuza kadar sürseydi de sevinçten de tat alamaz hale gelseydi?

Ya her zalimin sonu gelmeseydi de sonsuza kadar devam etseydi zulüm?

Hayatta haz veren şey de acı veren de geçiyordu ve iyi ki geçiyordu. İnsansa sadece seçim yapıyordu; 

Adını iyiye mi yazdıracaktı?

Yoksa kötüye mi? 

 



Okumaya Devam Et

12 Aralık 2024 Perşembe

ÇAY DEMLENENE KADAR

Hafif yağmurlu ve parçalı bulutlu bir gökte, doğmak üzere olan güneşin ışınları, tek yaşadığı evinin mutfağına girsin diye perdeyi açtı Lale. Ocağa yaklaşıp demliğe bir çay suyu koydu. Fırını yaktı ve hazırladığı hamuru içine yerleştirdi. Usulca saçlarını at kuyruğu bağlayarak topladı. Evi havalandırmak için camı açtı. Bir anda dışardan gelen serin, berrak ve az nemli sabahın berrak havası yüzüne çarptı. Lale’nin modunu da yükseltti. Bu sonbahar sabahını aydınlatmak için masanın kenarında bulunan vanilya kokulu mumunu yaktı ve sandalyeye oturdu. Çay demlenirken masanın çekmecesinden aldığı not defterine mavi bir kalemle bir şeyler karalamaya niyet etti. Kelimeleri sıralıyordu, yazı yazmak ona her zaman iyi gelirdi. Ne çok durumlar yaşamıştı son zamanlarda. Yaşarken fark etmiyor insan diye düşündü. Oysa en çok da yaşarken farkında olmaya ihtiyacı vardı insanın.

Meğerse insan yaşarken ne kadar az düşünüyormuş… Sözcüklerini kağıda akıtırken farkındalığı artmıştı. İnsan, yazarken olaylara bilinç açıklığıyla bakabiliyordu. Aklına düşen o konu daha şeffaf, daha anlamlı bir hal alıyor ve netlik kazanıyordu. O yüzden, bu vakitlerde sessizleşirdi, bazen bir kenara çekilir ve kendini yoklardı. Özüne dönmek ona iyi geliyordu. Kalem elinde uzunca, sonsuz gibi görünen birkaç dakika uzaklara daldı. Sordu kendine, “Ne oluyor da insanlarla olan ilişkilerimde sorunlar yaşıyorum?”

Lale’nin bir iş arkadaşı "Sınırları olanın imtiyaz hakkı olur." demişti. Acaba ne demek istemişti ki? “Ne yani şimdi sevdiklerime sınır mı koyacağım? Belli bir mesafeden mi onları seveceğim?” Ama Lale ilişkilerinde mesafeler olursa, sevdiklerini kaybedecek gibi hissediyordu ve onlar olmadan hayatında büyük bir boşluğa düşecekmiş gibi geliyordu… Oysa ki hayatta öyle bir boşluk olmadığını da söylemişti arkadaşı..

Evet, öğrenmesi gerekiyordu Lale’nin… Belirli bir mesafede kalabilmeyi, sınırlarını çizebilmeyi…

İrdeledikçe mesafe kurmanın önemini zihninde daha iyi oturttu Lale. Zarar görmemesi ve zarar vermemesi içindi... Hem kendine hem de çevresindekilere fayda verebilmek için kendi hayat sahnesinde kalması gerekiyordu. Ablası Müge değildi ki o! Ya da kuzeni Eftelya değildi o! O Laleydi! Bu ancak kendisine verilen role sahip çıkarsa olurdu. Tıpkı, geçen akşam çocukluk arkadaşı ile izledikleri tiyatro oyunundaki gibi, herkes kendi rolünün hakkını vermeye çalışınca ortaya müthiş bir iş çıkıyordu.

Ocağın üstüne dökülen kaynayan suyun sesi Lale’nin düşüncelerini aniden böldü. Kalkıp çayı demledi. Kaynayan, fokurdayan suyu çayın üstüne birden döktü. Su o kadar kaynamıştı ki… Demlikten akarken sol eline sıçradı ve demliğin içinde çay yaprakları da yanmaya yakın bir hal aldı. Beklediği güzel çay kokusu, yerini etrafını kimsenin kolay hissedemeyeceği hafif ince yanık bir kokuya bıraktı. ”Off, yine mi dikkatimden çıktı? Yine mi acele ettim?” dedi kendisine. Oysa annesi onu kaç kere uyarmıştı. “Kaynayan suyu bir anda çayın üstüne boca etme!” diye. Çözümü biliyordu aslında Lale ama uygulamıyordu. “Önce kaynar suyu demliğe dökersin, harı çıkar. Sonra çayı üzerine eklersin ki yavaş yavaş demlensin” derdi annesi. 

İnsanlara da ısıları yüksekken sakince yaklaşmak gibi... 

İnsanlara karşı acele etmemek, onlara zaman vermek gibi...

Bazı şeylerin demlenmesini beklemek gibi...

İnsanların ihtiyaçlarını giderirken onlara zarar vermemek gibi...

Başkasının sahnesinden rol çalmamak, baş rol olmamak gibi...

Belirli mesafede kalmak gibi...

Daha kıvamlı, usulca su verirken, karşıdakini demlemek gibi...

Demlemek isterken çay yaprakları ve kendi tenini yakmak değil!

İhtiyacını gidermek isterken onun rolünü oynamak değil!

Hayatta her zaman bir dönüşüm oluyorsa bu başkalaşarak olurdu. Başkalaşmak birlikte olur. Ama karşıdakinin hayatına karışarak değil. Birlikte ortaya bir şeyler koyarak olur.

Kendi sahnende kalarak,

Kıvamda,

Mesafeyi koruyarak,

Haddini aşmadan ...

Ona vermek, tıpkı bir çay bardağı ikram etmek gibi...

Veya ondan almak, tıpkı başkasının ikram ettiği bir çay bardağını içmek gibi... 

On dakika geçti suyu demliğe döktükten sonra, artık çay olmuştu. Bir fincan kendine aldı. Önce demi, sonra suyu koydu ve az bir miktar bekledi. Çay içilecek kıvama gelmişti. Lale usulca çayından bir yudum aldı. Aldığı yudumun tadına vardı, beklediğine değmişti. Kalemi eline alıp yazmaya devam etti. Çay demlemenin bile bir yöntemi varsa, iyi ilişkilerin de bir yöntemi olmalıydı. Cümlesiyle metnine son noktayı koydu. 

Ve Lale haber programı sesinden kalktığını anladığı, onun gibi tek yaşayan yeni komşusu Necla’yı davet etti. Lale çay bardağı eşliğinde fırından yeni çıkmış sıcacık susamlı simitleri Necla’nın önüne nazikçe koydu. İki bayan tebessümlü yüz ifadeleriyle neşeli bir sohbetle beraber güne devam ettiler…

 

 


Okumaya Devam Et

10 Aralık 2024 Salı

İNSAN

Şeytan bilmiyordu insana verilen farkındalık ilmini...

ALLAH insanı tanımlama ilmiyle ikramladı ve üstün tuttu.

İnsanı başka bir nesle üstün tutan, RABbin verdiğiydi...

Sonra dünyada bir dönem başladı,

Şeytan nasıl alt olduğunu gördü,

Ve onunla insanı alt etmeye başladı...

Şeytan yanlış tanımladı,

Ve insan ona inandı...

Uzaklaştı RABbinden ve mahrum kaldı ilimden....

Sonra cahil oldu insan...

Ve vesveseler gerçek...

Vesveseler tanım...

Ne acayip...

O gün isimleri sayamayan,

Bugün yanlış sayıp kandıran,

O gün üstünlüğü elinde tutan,

Bugün yanlışa inanıp kanan...

Oysa insan şeytanı aldatmamıştı...

Ona da gerçeği aktarmıştı...

RABbimizin ilmiyle izniyle,

Ve o davete icabet etmedi...

Sonra işler nasıl bu noktaya geldi?

Aşağılanan şeytandı oysa...

Üstün tutulan insan.

İşte...

Aslında cevabı oradaydı,

Üstün kılana yakın olmadan üstün olmazdı insan...

Şeytan...

Yine yanlış tanımladı,

Boş vaad ile oyaladı,

Makamların üstün yaptığına inandırdı,

Bazıları buna inandı...

Bazıları pişman oldu...

Bazıları ise zaten RABlerine secdedeydi...


                     


Okumaya Devam Et

7 Aralık 2024 Cumartesi

ANNEMİ DİNLESEYDİM

Gün bitmek üzereydi. Ayşe ve Halil üçüncü halı mağazasına girmişlerdi. Halil’in güne başlarken ki tebessümlü yüzü gitmiş, yerine bezmiş, bitse de gitsek diyen bir yüz gelmişti. Çok bile dayanmıştı bu duruma. Bunca iş yoğunluğu arasında Ayşe ile halı seçmeye gitmişti, hem de üçüncü mağazaya!  Arkadaşlarını biliyordu, anlatsa onlara,  “Ne işin var abi bırak Ayşe seçsin.” derlerdi. Biraz düşkün olduğu için yalnız bırakmak istemiyordu Ayşe’yi.

Ayşe ise yeni ev kurmanın heyecanından, hevesinden bir şey kaybetmemişti. İhtiyaçlarını düşünüyor fakat yeni modellerin cazibesine de kolayca kapılıyordu. Beyaz eşyalarını tanıdık birinin mağazasından almışlardı. Ayşe’nin seçimleri son model olsun, şu şu özelliği olsun, rengi güzel olsun, kızlarda şu model var diyerek uzuyordu.

Ayşe evde getir götür dışında pek iş yapmazdı. Yemek, bulaşık, çamaşır annesindeydi. Biraz Ayşe'ye bir şeyler öğretmeye çalışsa Ayşe; "işten geldim anne, çok yorgunum! der, uğraşmak istemezdi. Annesi onu "Yapacak bir şey yok, şimdi uğraşmıyorsun ama evlenince sen yapacaksın kendi evinin işlerini!" diyerek uyarırdı sürekli. Anlık olarak işleri annesine yıkmak Ayşe'yi rahatlatsa da  annesiyle birlikte işleri yapması, onun deneyimlerinden faydalanması Ayşe’yi güçlendirecek, ilişkilerini dengeleyecek, hayatına konfor katacaktı aslında. "Evet evlenince kendi kendime yapa yapa bir çok şeyi öğrenirim ben! diyerek uzaklaşıyordu annesinin yanından. 

Beyaz eşya, oturma odası, yatak odası, mutfak eşyaları falan derken son ayların nasıl geçtiği anlayamamıştı. Evlilik heyecanı, koşturması, yeni yeni deneyimlerle hayatı renkleniyordu Ayşe’ye göre. Alışveriş yapmayı severdi. Genelde kendi ihtiyaçları için yapardı. Kıyafet yada diğer ihtiyaçları için tavsiyelerde bulunabilecek kadar bilgisi vardı. Bir insanla hayatı paylaşmak, aynı evde yaşamak, evin sorumluluğunu almak konusundaysa çok acemiydi. “Yaşayıp göreceğiz ne olacak ki en fazla?” derdi. Hayatında birilerine danışmakla ilgili süreci olmazdı.

Sonunda o beklediği gün gelmiş ve düğün merasimini tatlı bir yorgunlukta geçirmişlerdi. Üç hafta süren balayı tatilinden sonra Ayşe gerçek dünyaya gözlerini açtı. "Yeni evliyim evime biraz alışayım..." diyerek işyerinden uzunca izin almıştı. İyi ki almıştı çünkü hiçte beklemediği şeylerle karşılaştı. Kahvaltıyı annesinin evinde de bazen hazırlardı. Bu sebeple kendi evinde kolayca hallettiği kısım oldu. Fakat sıra akşam yemeğindeydi. Ne yapabilir ki akşam yemeği için?  daha önce hiç düşünmemişti. "Çorba, salata…hımm yemek..."

Çokta aklına bir şey gelmedi çünkü kimse için yemek yapmamıştı. "Köfte patates... Halil’de seviyor zaten...Köfte... Annem nasıl yapardı?" diye düşündü. "Ev köftesi, biraz soğan, biraz maydanoz..." Annesinin on dakikada yaptığı köfte Ayşe’nin yarım gününü almıştı. Annesini aradı, "Anneee... Olmuyor... Nasıl yapıyordun?" Ayşe annesini sık sık aramaya başladı. "Sana ihtiyacım var. Deneyimlerine... Hatta beraber yapalım mı?"  Yıllardır ev hanımı olan annesinin deneyimleri, evlenmeden önce günlerce anlatmasına rağmen dinlemediği cümleler, şimdi çok kıymetli olmaya başlamıştı.

İnsanın hayatta her şeyi deneyerek başarıya ulaşması zordur. Deneme yanılmayla o başarıya ulaşmak için ne o kadar ömrü, ne de o kadar imkanı olur. Hayatı kolaylaştıran o konuyla ilgili başarılı olan insanlardan deneyim transferi yapmaktır. Deneyim transferi hayatı konforlu hale getirir, insanı maddi manevi birçok zarardan da korur.

Günler geçtikçe Ayşe hayatın zorluklarını fark ediyor, bilgisizce yaptığı seçimlerini nasıl yaptığını, nelere dikkat ettiğini, sonrasında özellikle annesinin tepkilerini düşünüp duruyordu. Eşyalarını eve yerleştirdikleri gün aklına geldi yine. Seçtiği halıları annesi görmüş, özellikle mutfaktaki için epey şaşırmıştı. Ayşe mutfak dekorasyonuna uygun diye, kırmızı siyah desenli, uzun saçakları olan bir halı almıştı. O kadar gezmiş ama buna değmişti. Çünkü renkleri, desenleri çok şık, tam istediği gibi farklı bir halıydı. Hatta annesine büyük hevesle göstermişti.

“Kızım mutfağa bu halı alınır mı? Ne dökülse temizleyemezsin, içerisinde kalır saçakların!” demişti annesi. Ayşe çokta önemsememişti. "Ne olacak ki halı işte!" demişti içinden. Fakat mutfağa girip yemek yapmaya başlayınca annesinin ne demek istediğini anlamıştı dökülen çorbayı halıdan temizlerken... Bu ilk ve son değildi. Çamaşır makinesini de büyük olsun, son model olsun, rengi diğer mobilyalarına uysun diye alan Ayşe, makinenin içini dolduramadığında, birçok özelliğinin kullanılmadığını o an fark etmişti. Fakat iş işten çoktan geçmişti. 

Evlenince her şeyin güzel olacağını hayal ederken, deneme yanılmayla yapacağı hataları hayal etmemişti Ayşe. Evin içinde ne zaman bir işe koyulsa sürekli “Keşke annemi dinleseydim, ona zamanında sorsaydım, keşke deneme yanılma ile değil de deneyim transferi ile hayatıma yön verebilseydim" diye konuşurken buluyordu kendini...

 

 


Okumaya Devam Et

5 Aralık 2024 Perşembe

CEBİMDEKİ BOMBA

Eskiden evde tuşlarını döndürerek çevirdiğimiz telefonlarımız vardı, 

Altında tuttuğumuz altın sarısı fihristler, 

Evimizin en kıymetli köşesindeydi telefonlar,

Birisiyle saatlerce telefonda muhabbet edemediğin zamanlardı, 

Uzun sohbetler yüz yüze yapılırdı çünkü, 

Telefon acil bir konu hakkında iletişim kurduğun bir araçtı o zamanlarda... 

Konuşmayı az uzatsak Hadi çok yazdı diye bedeli de vardı, 

Derdimizi anlatır, ihtiyacımızı giderir kapatırdık telefonları...

Bilim kurgu filmlerinde cebimizde telefonlar olacağını görsek aklımız almazdı,

Hele ki saatlerce konuşmak…Daha neler der birbirimize gülerdik.

Çok uzun sürmeden vazgeçilmezimiz oluverdi, 

Evimizin baş köşesinden cebimize kadar giriverdi, 

Hem de cebimizdeki her şeyi de içine alarak...

Yediden yetmişe vazgeçilmezimiz oluverdi. Yedi aydan yetmiş yaşa…

Çocuklarımız onsuz yemek yiyemez, zaman geçiremez, oyun oynayamaz oldu,

Ellerinden bırakamaz, yanlarından ayıramaz oldu,

Tıpkı anne babalarımız gibi... 

Ne de olsa insanın değişmez gerçeğiydi algıladığını aktarması.

Kimi faydada kullandı, kiminin bağımlılığı oldu.

Nerden bilecekti ki insanoğlu vazgeçilmez kıldığı eşyanın silah niteliğinde kullanılabileceğini?

Çok masumane görünen elimdeki pimi çekilebilen bomba olabileceğini...

Hani dedik ya eskiden diye; çok eskidendi işte, 

Savaşın er meydanında kazanıldığı günler kadar eskiden, 

Siyahın azdığı, azarken de siber savaşları normalleştiği günlerdeyken, yakın geçmişimiz çok uzakta kaldı...

İnsanın siyahlaşmadaki, zalimleşmedeki alt eşiği bir kez daha ispatlandı.





Okumaya Devam Et

3 Aralık 2024 Salı

GERÇEKLİK

Baba Ahmet Bey memur olarak çalışıyordu. Annesi Hatice hanım ise ev hanımıydı. Babasının işleri nedeniyle birkaç il gezmişler sonrasında memlekete dönüp yerleşmeye karar vermişlerdi. Kısa saçlı, badem gözlü, hep insanların iyiliğini düşünen, maharetli bir kızdı Oya. Lojmanda oturdukları yıllarda yaşının küçük olmasına rağmen kimi zaman mahallenin çocuklarının kavgasına karışır, kimi zaman abisinin satamadığı simitleri ertesi sabah daha ucuza satar, kimi zaman da çevredeki inşaatların çevresine atılan çivileri toplayıp hurdacıya satıp para kazanırdı.

Oturdukları mahalle şehrin sonunda bulunuyordu. Sonrası tarla, ağaçlık ve devamında içerisinde kurbağaların ve minnacık yengeçlerin bulunduğu bir de dere bulunuyordu. Erkek çocukları derenin kenarına taş dizip kendilerine havuz yapar, orada yüzmeyi öğrenirlerdi.

Mahalleye zaman zaman seyyar satıcılar gelirdi. Bir gün sebzeci, bir gün pamuk şekerci, bir gün eskici... İnsanlar eskiciye evde bulunan, kullanılmayan eski eşyalarını verip, mandal, leğen gibi plastik eşyalar alırlardı. Bir ara ayı oynatan bir adam bile gelmişti mahalleye. Adam ayıya “Hadi kızım yandan yandan” deyip sopayla dürterek oynatıyordu. Oya anlam veremiyordu bu duruma, nasıl oluyordu da vahşi bildiğimiz ayı insanların arasında oynayabiliyordu. Vahşi hayvanların evcilleştirilebildiğini hiç duymamıştı. Zaten evde televizyonda yoktu o zamanlar.

Evin en küçük kızıydı Oya. İki abisi iki ablası vardı. Herkes onu evin en küçüğü diye çok seviyor, el üstünde tutuyordu. Oya sabah arkadaşlarının çağırmasıyla evden bir çıkar, akşama kadar sokakta oyun oynar, çocukluğunu doyasıya yaşadığını düşünürdü. Karnı acıkınca eve gidip, annesinin ekmeğe sürdüğü ev salçasını afiyetle midesine indirirdi. Ne kadarda tatlıydı o zamanın domatesleri. Annesi köylü insanıydı, kek poğaça yapmayı bilmezdi ama çok lezzetli ev salçası, tarhana, kol böreği, yan börek yapar, mis gibide helva kavururdu. Ara sıra komşusu Nazmiye teyzenin bir tanecik olan oğluna çok imrenirdi. Annesi ona kalıpta kekler, poğaçalar yapar, oğlana annesi işteyken anneannesi bakardı. Oya ise beş kardeşti. Annesi her şeye yetişmeye çalışıyor, yetişemediği yerde ise ablaları ve abilerinden yardım istiyordu. Evde her bireyin bir görevi vardı. Kızlar ev işlerine yardım ederken, erkekler ise hem okula gidiyor hem de büyük abi bakkalda, diğer abisi ise börekçide çıraklık yapıyordu.  

Eskiden evleri ısıtmak için soba yakılırdı. Bütün ev halkı aynı odada oturur ve aynı odada yatarlardı. Akşamları sobanın üstünde kestane pişirilir, portakal kabukları sobanın üzerine atılınca ev mis gibi kokardı. Oya abilerini ablalarını gözlemleyip onları örnek alırdı. Eve gelen her şey kardeşler arasında paylaşılır, erkek çocuklar birbirleriyle, kızlarda kendi aralarında kıyafetleri değiştirerek giyebiliyordu. Eskiden yokluk vardı ama küçücük odada kocaman hayalleri yaşarlardı. Birlikte olmanın tadına doyulmaz bir keyfi vardı.  

Oya artık büyümüştü, beşinci sınıfa giden ablasıyla aynı okula başlamıştı. O zamanlarda okul kitaplarını devlet ücretsiz dağıtıyordu. Kitapları yetişebilen alıyordu. Oya küçük olunca ilk yıldan kitapsız kalmıştı. Ödevlerini kimi zaman arkadaşlarından fotokopi çekerek yapıyor, kimi zaman yapamayabiliyordu. Bazen kütüphaneye gidip oradaki kitapların kokusunu içine çekiyor, sanki kitapların kendisini içine çağırdığını düşünüyordu. Kitabı alır almaz önce kokluyor ondan sonra arkasını önünü çevirip iyice inceliyor, ondan sonra heyecanla okumaya başlıyordu. Eskiden ne kadarda kıymetliydi kitaplar.

Böylece yıllar geçmiş, Oya okulu bitirmişti. Kendisine küçük bir ofis açmış, sonrasında ofisi büyütüp işlerini genişletmişti. Hayatına evli ve iki çocuk sahibi başarılı bir iş kadını olarak sürdürüyordu. Bir yandan işleriyle ilgilenirken diğer yandan ailesiyle vakit geçirmeyi çok seviyordu. Çocukları okula başlamıştı bile. Evler kaloriferli doğalgazla ısınıyor, çeşmelerden istenildiği zaman sıcak su akıyordu. Çamaşır makineleri çamaşırları, bulaşık makineleri bulaşıkları, elektrikli süpürgeler evleri süpürüyordu. Çocuklardan biri ortaokula, diğeri ise ilkokula gidiyordu. Okuldan bir sürü liste verilmişti. Klasikler serisi, hikayeler, haftalık, aylık testler, konu anlatımları, kaynak kitaplar, yardımcılar derken çocuklar çok küçük yaşlarda aileler bir sürü kitaplar alıyor, verilen ödevler bu kitaplardan yapılıyordu. Her dersin ayrı defteri vardı. Bir sürü kalem çeşidi, silgiler, boyalar, cetveller…

Oya şöyle bir geçmişini düşündü. Neredeyse hiç kitabı yoktu. Bir kareli defter, iki çizgili defter, bir tanede resim defteri vardı. Ailesi boya kalemi alamamıştı, silgisi de yoktu. Sıra arkadaşının kimseye vermediği, kaybolur diye delik açıp boynuna astığı kokulu silgisi çok dikkatini çekerdi. Bir gün gelecek bende aynı kokulu silgiden alacağım diye iç geçirdiğini hatırladı. Araştırma yapması gerektiğinde kütüphaneye giderdi. Varlıklı olan aileler on ciltlik ansiklopedileri gazeteden kupon biriktirerek alıp vitrinlerine koyardı. Çocuklar öğretmenlerden çok şey öğrenir, teneffüslerde sosyalleşir, okul sonrasında ise mahallede evcilik, yedi kiremit, ip atlama, ortada vurmaca, saklambaç oynanır, böylece hayata daha çabuk adapte olunurdu. Kimi yetenekli çocuklar ise çırak olarak genç yaşlarda sanayide yada bir ustanın yanında işe başlar, hayata erkenden atılırlardı.  

Şimdiki zamanda ise şehirleşme nedeniyle köydeki çocuklarda şehirlerdeki okullara gönderilir oldu. “Her şey doğallığından uzaklaşmaya başladı. Sahte bir yaşama doğru gidiyoruz.” diye düşündü Oya.  

İnsan harıl harıl ders çalışan çocukları görünce aklına gerçek ve sahte ile ilgili bir sürü soru düşüyor...

Çocuklarımız gerçekten hayata iyi hazırlanıyorlar mı?

Bu kadar hazırlık gerçek bir hedef için mi?

Bizim yokluk zamanımızın çocukluğu ile şimdinin varlıklı ve bilgili ailelerinin çocuklarına bakınca hangisi gerçek?

Peki gerçek nedir?

İnsanın imkân arttıkça marifeti de artıyor mu?

Gerçek tutarlı içerik demekti. Bir bilginin ilk söylendiği andan itibaren tüm zamanlar, tüm mekanlar, tüm insanlar için geçerli olması gerekiyor. Gerçek deyince sana göre bana göre değişmemesi gerekiyor. Sana göre bana göre değişen şey gerçek olarak kabul edilemez. Çünkü gerçek herkes, her şey ve her zaman için tutarlı olması gerekir.

Peki insan hayatta ne ister?

İnsan hayatta hep bir arayış içerisindedir. Bu arayışını kimi zaman kendi içerisinde, kimi zaman başka insanlarda, kimi zamanda doğadan bakarak gerçekleştirir. Amacı hep mutlu ve başarılı olmak, ilişkilerinde huzurlu olmak. Ama hayatta problemler var. İnsan kimi zaman bu problemleri çözebiliyor ancak kimi zamanda çözemiyor.

Gerçeklik ihtiyacı insan hayatının neresinde?

İnsan tercihini ya gerçek yada sahte yönünde yapabiliyor. Gerçek yönünde yaptığında doğru kapıdan girmiş olduğu için hayatın olağan akışı devam ederken, sahte kapısından girdiğinde ise hayat ona vura vura yonta yonta doğruyu bulması için problemler çıkartıyor.

İnsan gerçeği tercih ettiğinde rahatlıkla amacına ulaşırken, sahteyi seçtiğinde ise amacı değiştiği için seçtiği seçenek elinde patlıyor, sonuçsuz kalıyor. Böylece insan ortada kalakalıyor.

Bu nedenle insanın gerçeği öğrenmeye ve gerçeği bulmaya, gerçeği yaşamaya ihtiyacı vardır. Gerçek faydalıdır. Gerçek insanı dününden daha iyi yapan ve geriye dönüp baktığında “Yaşadıklarımdan pişman değilim. Bugün olsa yine aynı şeyleri yapardım.” diyebileceği bir hayat yaşamasına olanak sağlayan şeylerdir.

Gerçeklik ihtiyacı insanın yaşam amacına uygun yaşamasına olanak sağlayan bir tercihtir…

 



Okumaya Devam Et