Çantadan anahtarını çıkardı, kapıyı açtı ve işte günün en sevdiği anına giriş yaptı. Eve gelmişti, içerisi sıcacık ve huzur doluydu. Evde olmayı çok seviyordu Selen. Çantasını komodine, elindeki poşetleri de mutfağa bıraktı. Her akşam eve gelir, televizyonu açar ve haberleri dinlerken yemek yapardı. Haberler biraz can sıkıcı olsa da, gündemden haberdar olmayı seviyordu Selen. Bu artık rutini olmuştu, yine aynısını yaptı. Patatesleri soyarken bir ses duydu, bu seste değişik bir şey vardı. Sevinç ile keder, özlem ile huzur el eleydi sanki. Patatesleri bıraktı, sesin sahibine döndü. O sesin nedenini sözlerini dinlerken anladı...
“Beni yaktığında ve küllerim üzerinde dans ettiğinde, kimliğimi yok ettiğini, tarihimi, inançlarımı sildiğini mi sanıyorsun? Boşuna uğraşıyorsun. Kıyamet gibiyim, bir gün mutlak geleceğim...”
Vatanından edilmiş bir mazlumun, yıllar sonra vatanına geri kavuştuğunda söylediği sözlerdi bunlar. Bu cümleleri haberleri izlerken duymuştu ve insan olan herkes gibi yüreğine işlemişti Selen’in. Haber bitmiş ama etkisinden çıkamamıştı. Kulağında yankılanmaya devam ediyordu bu cümleler. Vatansız bırakılmak ne demekti anlayamazdı. Çok sevdiği, huzur bulduğu evini ve o evden sürüldüğünü düşündü. Evsiz kalmak bu kadar zorken, vatansız kalmanın zulmünü düşünmek bile istemedi. Nedendi bu kadar zulüm, anlayamadı. O an, “Doğrusu insanoğlu çok nankör...” deyiverdi.
İnsanoğlu başına bir şey gelmediği için neler gelebileceğini bilmiyor ve şükretmiyordu çoğu zaman.
Oysa şükredecek ne çok şey vardı...
Sıcak bir ev, sağlıklı bir beden, aile, dostlar, meslek, yaşarken sıkılsa bile yaşadığı o belli rutinleri... Rutin nimetti ve insanoğlu bunu o rutini bozulmadan anlamıyordu. Asıl mucize olan biten her şeydi ama insanoğlu illa bir mucize bekliyordu. Esas mesele iyi olmaktı, oysa insanoğlu malı, mülkü, şöhreti esas yapmıştı. Herkes kral olmak istiyordu, halbuki şahların şahı olsa bir nefeslik saltanatı vardı.
İçinde büyüyen gerçeği anlatmak istedi o an Selen. Bütün dünya telaşı boşunaydı aslında. Çünkü bu hayatta her şey gelip geçer özellikteydi. Hiçbir şey sonsuza kadar sürmeyeceği koca bir gerçekti. Her gündüz geceye, her kış yaza, her ömür ölüme varırdı... Daha önce çok şahitliği olmuştu sonsuza kadar devam eden bir şey olmadığına. En büyük sevincini de en büyük acısını da düşündü, geçmişti hepsi. Üstelik yeni kaybetmişti çok sevdiği anneannesini. Anlamıştı her doğan ölüyor, en karanlık gecenin sabahı oluyor ve görünen oydu ki her zalimin sonu geliyordu. Çünkü hayatta heplik veya hiçlik yoktu. Bunun insanın içini ne kadar rahatlatan, sırtını sıvazlayan bir şey olduğunu düşündü...
Ya her doğan ölmeseydi de artık yaşlılıktan, hastalıktan çürüseydi olduğu yerde nefesini veremeden?
Ya her gecenin bir sabahı olmasaydı da karanlıkta kalsaydı insan bir ömür ?
Ya her sevinç sonsuza kadar sürseydi de sevinçten de tat alamaz hale gelseydi?
Ya her zalimin sonu gelmeseydi de sonsuza kadar devam etseydi zulüm?
Hayatta haz veren şey de acı veren de geçiyordu ve iyi ki geçiyordu. İnsansa sadece seçim yapıyordu;
Hafif yağmurlu ve parçalı bulutlu bir gökte, doğmak üzere olan güneşin ışınları, tek yaşadığı evinin mutfağına girsin diye perdeyi açtı Lale. Ocağa yaklaşıp demliğe bir çay suyu koydu. Fırını yaktı ve hazırladığı hamuru içine yerleştirdi. Usulca saçlarını at kuyruğu bağlayarak topladı. Evi havalandırmak için camı açtı. Bir anda dışardan gelen serin, berrak ve az nemli sabahın berrak havası yüzüne çarptı. Lale’nin modunu da yükseltti. Bu sonbahar sabahını aydınlatmak için masanın kenarında bulunan vanilya kokulu mumunu yaktı ve sandalyeye oturdu. Çay demlenirken masanın çekmecesinden aldığı not defterine mavi bir kalemle bir şeyler karalamaya niyet etti. Kelimeleri sıralıyordu, yazı yazmak ona her zaman iyi gelirdi. Ne çok durumlar yaşamıştı son zamanlarda. Yaşarken fark etmiyor insan diye düşündü. Oysa en çok da yaşarken farkında olmaya ihtiyacı vardı insanın.
Meğerse insan yaşarken ne kadar az düşünüyormuş… Sözcüklerini kağıda akıtırken farkındalığı artmıştı. İnsan, yazarken olaylara bilinç açıklığıyla bakabiliyordu. Aklına düşen o konu daha şeffaf, daha anlamlı bir hal alıyor ve netlik kazanıyordu. O yüzden, bu vakitlerde sessizleşirdi, bazen bir kenara çekilir ve kendini yoklardı. Özüne dönmek ona iyi geliyordu. Kalem elinde uzunca, sonsuz gibi görünen birkaç dakika uzaklara daldı. Sordu kendine, “Ne oluyor da insanlarla olan ilişkilerimde sorunlar yaşıyorum?”
Lale’nin bir iş arkadaşı "Sınırları olanın imtiyaz hakkı olur." demişti. Acaba ne demek istemişti ki? “Ne yani şimdi sevdiklerime sınır mı koyacağım? Belli bir mesafeden mi onları seveceğim?” Ama Lale ilişkilerinde mesafeler olursa, sevdiklerini kaybedecek gibi hissediyordu ve onlar olmadan hayatında büyük bir boşluğa düşecekmiş gibi geliyordu… Oysa ki hayatta öyle bir boşluk olmadığını da söylemişti arkadaşı..
Evet, öğrenmesi gerekiyordu Lale’nin… Belirli bir mesafede kalabilmeyi, sınırlarını çizebilmeyi…
İrdeledikçe mesafe kurmanın önemini zihninde daha iyi oturttu Lale. Zarar görmemesi ve zarar vermemesi içindi... Hem kendine hem de çevresindekilere fayda verebilmek için kendi hayat sahnesinde kalması gerekiyordu. Ablası Müge değildi ki o! Ya da kuzeni Eftelya değildi o! O Laleydi! Bu ancak kendisine verilen role sahip çıkarsa olurdu. Tıpkı, geçen akşam çocukluk arkadaşı ile izledikleri tiyatro oyunundaki gibi, herkes kendi rolünün hakkını vermeye çalışınca ortaya müthiş bir iş çıkıyordu.
Ocağın üstüne dökülen kaynayan suyun sesi Lale’nin düşüncelerini aniden böldü. Kalkıp çayı demledi. Kaynayan, fokurdayan suyu çayın üstüne birden döktü. Su o kadar kaynamıştı ki… Demlikten akarken sol eline sıçradı ve demliğin içinde çay yaprakları da yanmaya yakın bir hal aldı. Beklediği güzel çay kokusu, yerini etrafını kimsenin kolay hissedemeyeceği hafif ince yanık bir kokuya bıraktı. ”Off, yine mi dikkatimden çıktı? Yine mi acele ettim?” dedi kendisine. Oysa annesi onu kaç kere uyarmıştı. “Kaynayan suyu bir anda çayın üstüne boca etme!” diye. Çözümü biliyordu aslında Lale ama uygulamıyordu. “Önce kaynar suyu demliğe dökersin, harı çıkar. Sonra çayı üzerine eklersin ki yavaş yavaş demlensin” derdi annesi.
İnsanlara da ısıları yüksekken sakince yaklaşmak gibi...
İnsanlara karşı acele etmemek, onlara zaman vermek gibi...
Bazı şeylerin demlenmesini beklemek gibi...
İnsanların ihtiyaçlarını giderirken onlara zarar vermemek gibi...
Başkasının sahnesinden rol çalmamak, baş rol olmamak gibi...
Belirli mesafede kalmak gibi...
Daha kıvamlı, usulca su verirken, karşıdakini demlemek gibi...
Demlemek isterken çay yaprakları ve kendi tenini yakmak değil!
İhtiyacını gidermek isterken onun rolünü oynamak değil!
Hayatta her zaman bir dönüşüm oluyorsa bu başkalaşarak olurdu. Başkalaşmak birlikte olur. Ama karşıdakinin hayatına karışarak değil. Birlikte ortaya bir şeyler koyarak olur.
Kendi sahnende kalarak,
Kıvamda,
Mesafeyi koruyarak,
Haddini aşmadan ...
Ona vermek, tıpkı bir çay bardağı ikram etmek gibi...
Veya ondan almak, tıpkı başkasının ikram ettiği bir çay bardağını içmek gibi...
On dakika geçti suyu demliğe döktükten sonra, artık çay olmuştu. Bir fincan kendine aldı. Önce demi, sonra suyu koydu ve az bir miktar bekledi. Çay içilecek kıvama gelmişti. Lale usulca çayından bir yudum aldı. Aldığı yudumun tadına vardı, beklediğine değmişti. Kalemi eline alıp yazmaya devam etti. Çay demlemenin bile bir yöntemi varsa, iyi ilişkilerin de bir yöntemi olmalıydı. Cümlesiyle metnine son noktayı koydu.
Ve Lale haber programı sesinden kalktığını anladığı, onun gibi tek yaşayan yeni komşusu Necla’yı davet etti. Lale çay bardağı eşliğinde fırından yeni çıkmış sıcacık susamlı simitleri Necla’nın önüne nazikçe koydu. İki bayan tebessümlü yüz ifadeleriyle neşeli bir sohbetle beraber güne devam ettiler…
Gün bitmek üzereydi. Ayşe ve Halil üçüncü halı mağazasına girmişlerdi. Halil’in güne başlarken ki tebessümlü yüzü gitmiş, yerine bezmiş, bitse de gitsek diyen bir yüz gelmişti. Çok bile dayanmıştı bu duruma. Bunca iş yoğunluğu arasında Ayşe ile halı seçmeye gitmişti, hem de üçüncü mağazaya! Arkadaşlarını biliyordu, anlatsa onlara, “Ne işin var abi bırak Ayşe seçsin.” derlerdi. Biraz düşkün olduğu için yalnız bırakmak istemiyordu Ayşe’yi.
Ayşe ise yeni ev kurmanın heyecanından, hevesinden bir şey kaybetmemişti. İhtiyaçlarını düşünüyor fakat yeni modellerin cazibesine de kolayca kapılıyordu. Beyaz eşyalarını tanıdık birinin mağazasından almışlardı. Ayşe’nin seçimleri son model olsun, şu şu özelliği olsun, rengi güzel olsun, kızlarda şu model var diyerek uzuyordu.
Ayşe evde getir götür dışında pek iş yapmazdı. Yemek, bulaşık, çamaşır annesindeydi. Biraz Ayşe'ye bir şeyler öğretmeye çalışsa Ayşe; "işten geldim anne, çok yorgunum! der, uğraşmak istemezdi. Annesi onu "Yapacak bir şey yok, şimdi uğraşmıyorsun ama evlenince sen yapacaksın kendi evinin işlerini!" diyerek uyarırdı sürekli. Anlık olarak işleri annesine yıkmak Ayşe'yi rahatlatsa da annesiyle birlikte işleri yapması, onun deneyimlerinden faydalanması Ayşe’yi güçlendirecek, ilişkilerini dengeleyecek, hayatına konfor katacaktı aslında. "Evet evlenince kendi kendime yapa yapa bir çok şeyi öğrenirim ben! diyerek uzaklaşıyordu annesinin yanından.
Beyaz eşya, oturma odası, yatak odası, mutfak eşyaları falan derken son ayların nasıl geçtiği anlayamamıştı. Evlilik heyecanı, koşturması, yeni yeni deneyimlerle hayatı renkleniyordu Ayşe’ye göre. Alışveriş yapmayı severdi. Genelde kendi ihtiyaçları için yapardı. Kıyafet yada diğer ihtiyaçları için tavsiyelerde bulunabilecek kadar bilgisi vardı. Bir insanla hayatı paylaşmak, aynı evde yaşamak, evin sorumluluğunu almak konusundaysa çok acemiydi. “Yaşayıp göreceğiz ne olacak ki en fazla?” derdi. Hayatında birilerine danışmakla ilgili süreci olmazdı.
Sonunda o beklediği gün gelmiş ve düğün merasimini tatlı bir yorgunlukta geçirmişlerdi. Üç hafta süren balayı tatilinden sonra Ayşe gerçek dünyaya gözlerini açtı. "Yeni evliyim evime biraz alışayım..." diyerek işyerinden uzunca izin almıştı. İyi ki almıştı çünkü hiçte beklemediği şeylerle karşılaştı. Kahvaltıyı annesinin evinde de bazen hazırlardı. Bu sebeple kendi evinde kolayca hallettiği kısım oldu. Fakat sıra akşam yemeğindeydi. Ne yapabilir ki akşam yemeği için? daha önce hiç düşünmemişti. "Çorba, salata…hımm yemek..."
Çokta aklına bir şey gelmedi çünkü kimse için yemek yapmamıştı. "Köfte patates... Halil’de seviyor zaten...Köfte... Annem nasıl yapardı?" diye düşündü. "Ev köftesi, biraz soğan, biraz maydanoz..." Annesinin on dakikada yaptığı köfte Ayşe’nin yarım gününü almıştı. Annesini aradı, "Anneee... Olmuyor... Nasıl yapıyordun?" Ayşe annesini sık sık aramaya başladı. "Sana ihtiyacım var. Deneyimlerine... Hatta beraber yapalım mı?" Yıllardır ev hanımı olan annesinin deneyimleri, evlenmeden önce günlerce anlatmasına rağmen dinlemediği cümleler, şimdi çok kıymetli olmaya başlamıştı.
İnsanın hayatta her şeyi deneyerek başarıya ulaşması zordur. Deneme yanılmayla o başarıya ulaşmak için ne o kadar ömrü, ne de o kadar imkanı olur. Hayatı kolaylaştıran o konuyla ilgili başarılı olan insanlardan deneyim transferi yapmaktır. Deneyim transferi hayatı konforlu hale getirir, insanı maddi manevi birçok zarardan da korur.
Günler geçtikçe Ayşe hayatın zorluklarını fark ediyor, bilgisizce yaptığı seçimlerini nasıl yaptığını, nelere dikkat ettiğini, sonrasında özellikle annesinin tepkilerini düşünüp duruyordu. Eşyalarını eve yerleştirdikleri gün aklına geldi yine. Seçtiği halıları annesi görmüş, özellikle mutfaktaki için epey şaşırmıştı. Ayşe mutfak dekorasyonuna uygun diye, kırmızı siyah desenli, uzun saçakları olan bir halı almıştı. O kadar gezmiş ama buna değmişti. Çünkü renkleri, desenleri çok şık, tam istediği gibi farklı bir halıydı. Hatta annesine büyük hevesle göstermişti.
“Kızım mutfağa bu halı alınır mı? Ne dökülse temizleyemezsin, içerisinde kalır saçakların!” demişti annesi. Ayşe çokta önemsememişti. "Ne olacak ki halı işte!" demişti içinden. Fakat mutfağa girip yemek yapmaya başlayınca annesinin ne demek istediğini anlamıştı dökülen çorbayı halıdan temizlerken... Bu ilk ve son değildi. Çamaşır makinesini de büyük olsun, son model olsun, rengi diğer mobilyalarına uysun diye alan Ayşe, makinenin içini dolduramadığında, birçok özelliğinin kullanılmadığını o an fark etmişti. Fakat iş işten çoktan geçmişti.
Evlenince her şeyin güzel olacağını hayal ederken, deneme yanılmayla yapacağı hataları hayal etmemişti Ayşe. Evin içinde ne zaman bir işe koyulsa sürekli “Keşke annemi dinleseydim, ona zamanında sorsaydım, keşke deneme yanılma ile değil de deneyim transferi ile hayatıma yön verebilseydim" diye konuşurken buluyordu kendini...
Baba Ahmet Bey memur olarak çalışıyordu. Annesi Hatice hanım ise ev hanımıydı. Babasının işleri nedeniyle birkaç il gezmişler sonrasında memlekete dönüp yerleşmeye karar vermişlerdi. Kısa saçlı, badem gözlü, hep insanların iyiliğini düşünen, maharetli bir kızdı Oya. Lojmanda oturdukları yıllarda yaşının küçük olmasına rağmen kimi zaman mahallenin çocuklarının kavgasına karışır, kimi zaman abisinin satamadığı simitleri ertesi sabah daha ucuza satar, kimi zaman da çevredeki inşaatların çevresine atılan çivileri toplayıp hurdacıya satıp para kazanırdı.
Oturdukları mahalle şehrin sonunda bulunuyordu. Sonrası tarla, ağaçlık ve devamında içerisinde kurbağaların ve minnacık yengeçlerin bulunduğu bir de dere bulunuyordu. Erkek çocukları derenin kenarına taş dizip kendilerine havuz yapar, orada yüzmeyi öğrenirlerdi.
Mahalleye zaman zaman seyyar satıcılar gelirdi. Bir gün sebzeci, bir gün pamuk şekerci, bir gün eskici... İnsanlar eskiciye evde bulunan, kullanılmayan eski eşyalarını verip, mandal, leğen gibi plastik eşyalar alırlardı. Bir ara ayı oynatan bir adam bile gelmişti mahalleye. Adam ayıya “Hadi kızım yandan yandan” deyip sopayla dürterek oynatıyordu. Oya anlam veremiyordu bu duruma, nasıl oluyordu da vahşi bildiğimiz ayı insanların arasında oynayabiliyordu. Vahşi hayvanların evcilleştirilebildiğini hiç duymamıştı. Zaten evde televizyonda yoktu o zamanlar.
Evin en küçük kızıydı Oya. İki abisi iki ablası vardı. Herkes onu evin en küçüğü diye çok seviyor, el üstünde tutuyordu. Oya sabah arkadaşlarının çağırmasıyla evden bir çıkar, akşama kadar sokakta oyun oynar, çocukluğunu doyasıya yaşadığını düşünürdü. Karnı acıkınca eve gidip, annesinin ekmeğe sürdüğü ev salçasını afiyetle midesine indirirdi. Ne kadarda tatlıydı o zamanın domatesleri. Annesi köylü insanıydı, kek poğaça yapmayı bilmezdi ama çok lezzetli ev salçası, tarhana, kol böreği, yan börek yapar, mis gibide helva kavururdu. Ara sıra komşusu Nazmiye teyzenin bir tanecik olan oğluna çok imrenirdi. Annesi ona kalıpta kekler, poğaçalar yapar, oğlana annesi işteyken anneannesi bakardı. Oya ise beş kardeşti. Annesi her şeye yetişmeye çalışıyor, yetişemediği yerde ise ablaları ve abilerinden yardım istiyordu. Evde her bireyin bir görevi vardı. Kızlar ev işlerine yardım ederken, erkekler ise hem okula gidiyor hem de büyük abi bakkalda, diğer abisi ise börekçide çıraklık yapıyordu.
Eskiden evleri ısıtmak için soba yakılırdı. Bütün ev halkı aynı odada oturur ve aynı odada yatarlardı. Akşamları sobanın üstünde kestane pişirilir, portakal kabukları sobanın üzerine atılınca ev mis gibi kokardı. Oya abilerini ablalarını gözlemleyip onları örnek alırdı. Eve gelen her şey kardeşler arasında paylaşılır, erkek çocuklar birbirleriyle, kızlarda kendi aralarında kıyafetleri değiştirerek giyebiliyordu. Eskiden yokluk vardı ama küçücük odada kocaman hayalleri yaşarlardı. Birlikte olmanın tadına doyulmaz bir keyfi vardı.
Oya artık büyümüştü, beşincisınıfa giden ablasıyla aynı okula başlamıştı. O zamanlarda okul kitaplarını devlet ücretsiz dağıtıyordu. Kitapları yetişebilen alıyordu. Oya küçük olunca ilk yıldan kitapsız kalmıştı. Ödevlerini kimi zaman arkadaşlarından fotokopi çekerek yapıyor, kimi zaman yapamayabiliyordu. Bazen kütüphaneye gidip oradaki kitapların kokusunu içine çekiyor, sanki kitapların kendisini içine çağırdığını düşünüyordu. Kitabı alır almaz önce kokluyor ondan sonra arkasını önünü çevirip iyice inceliyor, ondan sonra heyecanla okumaya başlıyordu. Eskiden ne kadarda kıymetliydi kitaplar.
Böylece yıllar geçmiş, Oya okulu bitirmişti. Kendisine küçük bir ofis açmış, sonrasında ofisi büyütüp işlerini genişletmişti. Hayatına evli ve iki çocuk sahibi başarılı bir iş kadını olarak sürdürüyordu. Bir yandan işleriyle ilgilenirken diğer yandan ailesiyle vakit geçirmeyi çok seviyordu. Çocukları okula başlamıştı bile. Evler kaloriferli doğalgazla ısınıyor, çeşmelerden istenildiği zaman sıcak su akıyordu. Çamaşır makineleri çamaşırları, bulaşık makineleri bulaşıkları, elektrikli süpürgeler evleri süpürüyordu. Çocuklardan biri ortaokula, diğeri ise ilkokula gidiyordu. Okuldan bir sürü liste verilmişti. Klasikler serisi, hikayeler, haftalık, aylık testler, konu anlatımları, kaynak kitaplar, yardımcılar derken çocuklar çok küçük yaşlarda aileler bir sürü kitaplar alıyor, verilen ödevler bu kitaplardan yapılıyordu. Her dersin ayrı defteri vardı. Bir sürü kalem çeşidi, silgiler, boyalar, cetveller…
Oya şöyle bir geçmişini düşündü. Neredeyse hiç kitabı yoktu. Bir kareli defter, iki çizgili defter, bir tanede resim defteri vardı. Ailesi boya kalemi alamamıştı, silgisi de yoktu. Sıra arkadaşının kimseye vermediği, kaybolur diye delik açıp boynuna astığı kokulu silgisi çok dikkatini çekerdi. Bir gün gelecek bende aynı kokulu silgiden alacağım diye iç geçirdiğini hatırladı. Araştırma yapması gerektiğinde kütüphaneye giderdi. Varlıklı olan aileler on ciltlik ansiklopedileri gazeteden kupon biriktirerek alıp vitrinlerine koyardı. Çocuklar öğretmenlerden çok şey öğrenir, teneffüslerde sosyalleşir, okul sonrasında ise mahallede evcilik, yedi kiremit, ip atlama, ortada vurmaca, saklambaç oynanır, böylece hayata daha çabuk adapte olunurdu. Kimi yetenekli çocuklar ise çırak olarak genç yaşlarda sanayide yada bir ustanın yanında işe başlar, hayata erkenden atılırlardı.
Şimdiki zamanda ise şehirleşme nedeniyle köydeki çocuklarda şehirlerdeki okullara gönderilir oldu. “Her şey doğallığından uzaklaşmaya başladı. Sahte bir yaşama doğru gidiyoruz.” diye düşündü Oya.
İnsan harıl harıl ders çalışan çocukları görünce aklına gerçek ve sahte ile ilgili bir sürü soru düşüyor...
Çocuklarımız gerçekten hayata iyi hazırlanıyorlar mı?
Bu kadar hazırlık gerçek bir hedef için mi?
Bizim yokluk zamanımızın çocukluğu ile şimdinin varlıklı ve bilgili ailelerinin çocuklarına bakınca hangisi gerçek?
Peki gerçek nedir?
İnsanın imkân arttıkça marifeti de artıyor mu?
Gerçek tutarlı içerik demekti. Bir bilginin ilk söylendiği andan itibaren tüm zamanlar, tüm mekanlar, tüm insanlar için geçerli olması gerekiyor. Gerçek deyince sana göre bana göre değişmemesi gerekiyor. Sana göre bana göre değişen şey gerçek olarak kabul edilemez. Çünkü gerçek herkes, her şey ve her zaman için tutarlı olması gerekir.
Peki insan hayatta ne ister?
İnsan hayatta hep bir arayış içerisindedir. Bu arayışını kimi zaman kendi içerisinde, kimi zaman başka insanlarda, kimi zamanda doğadan bakarak gerçekleştirir. Amacı hep mutlu ve başarılı olmak, ilişkilerinde huzurlu olmak. Ama hayatta problemler var. İnsan kimi zaman bu problemleri çözebiliyor ancak kimi zamanda çözemiyor.
Gerçeklik ihtiyacı insan hayatının neresinde?
İnsan tercihini ya gerçek yada sahte yönünde yapabiliyor. Gerçek yönünde yaptığında doğru kapıdan girmiş olduğu için hayatın olağan akışı devam ederken, sahte kapısından girdiğinde ise hayat ona vura vura yonta yonta doğruyu bulması için problemler çıkartıyor.
İnsan gerçeği tercih ettiğinde rahatlıkla amacına ulaşırken, sahteyi seçtiğinde ise amacı değiştiği için seçtiği seçenek elinde patlıyor, sonuçsuz kalıyor. Böylece insan ortada kalakalıyor.
Bu nedenle insanın gerçeği öğrenmeye ve gerçeği bulmaya, gerçeği yaşamaya ihtiyacı vardır. Gerçek faydalıdır. Gerçek insanı dününden daha iyi yapan ve geriye dönüp baktığında “Yaşadıklarımdan pişman değilim. Bugün olsa yine aynı şeyleri yapardım.” diyebileceği bir hayat yaşamasına olanak sağlayan şeylerdir.
Gerçeklik ihtiyacı insanın yaşam amacına uygun yaşamasına olanak sağlayan bir tercihtir…
“Bir ömrü tüketiyoruz inişli çıkışlı, düşe kalka debelenmelerle. Günler birbiri ardını kovalarken yaşadım diyoruz, yaşadım... Ama hakkını verebiliyor muyuz yaşamın? Yaşam, sebeplerle döşenmiş bir yoldur. Attığımız her bir adım bir başka adımı doğurur. Yaptığımız her bir seçim yeni bir yola giriş ve bir başka yoldan vazgeçiştir. Bu yüzden insan seçimlerini doğru ve güzel olanlardan yana yapmalıdır. Bir çiçeğin toprağa kök salıp tomurcuklanması gibi... Doğru zamanda, doğru yerde ve doğru hamlelerde bulunmalıdır insan. Önce doğru toprağı bulup kök salmalı, sonra ise çiçeklenip bulunduğu yeri güzelleştirebilmelidir. Bunun içinse bilmelidir insan, hangi çiçeğin hangi toprağa ekileceğini. Her çiçek, her toprakta açmaz ki...”
Eline aldığı kitapta bu yazıyı okuyunca içinde bir sızı hissetti Melis. Ne kadar doğru bir söz; “Her çiçek, her toprakta açmaz.” Yıllardır olduramadıkları, boşa giden çabaları, takdir görme isteği, birilerinin onun fedakarlıklarını anlaması için beyhude geçen bir ömürdü onunki. Geçmişinde yaşadıklarından ders almadan, sadece daha fazla ne yapabilirime odaklandığı, o toprağa hiç bir zaman tutunamayacak olanı zorla yeşertmeye çalıştığı bir hayat... Ve sonunda yalnızlığı ile baş başa kaldı. Artık bu böyle gitmez dediği anda başladı Melis’ in değişim süreci. Bir çıkış yolu olmalıydı. “Bu hayat böyle gitmeyecek artık!” dedi. İlk defa kendi ile ilgili bir konuda bu kadar net davranabilmişti. Hayatında bir şeylerin doğru gitmediğinin farkındaydı. Ama ne yapacağını bilemiyordu. “Buna bir çözüm bulmalıyım. Bir yolu olmalı. Benim yaşadığım şeyleri yaşayan başka insanlar da olmalı...” dedi Melis. Artık emindi, değişecek dönüşecekti, ama nasıl? “Ne yapmalıyım?” diye düşündü ve araştırmaya başladı.
Bir gün bir arkadaşının seminerlere katıldığını duyunca kendisi de katılsa nasıl olur diye düşünmeye başladı. Aslında Melis hemen her şeye atılan biriydi, girişkendi. Ama bu seminere katılma kararını öyle hemen veremedi. Maddi ve manevi zorluklar içinde olması buna etkendi. Arkadaşı sorunca ne zaman katılacağını, biraz mahcup cevap verdi. “Maddi olarak beni zorlayacak gibi...” Arkadaşı yardımcı olabileceğini söyleyince mutlu oldu Melis. “Hayatında bugüne kadar sürekli başkaları için bir şeyler yaptın. Şimdi ilk defa kendin için bir şey yapacaksın. Ve ben gerçekten bu konuda sana sonuna kadar destek olmaya razıyım...” Bu cümleler Melis’in karar vermesini hızlandırmış oldu, sonunda karar verdi ve gitti…
O gün seminerde duyduklarından çok etkilenmişti. İnsanlara karşı neden hayır diyemediğinin, fedakârlık zannettiği şeylerin taviz olduğunu duyunca kafası rahatlamıştı sanki. “Biliyordum sadece ben değilim böyle” diyordu içinden. Tamam bunları duymak iyiydi ama peki nasıl toparlanacaktı? Seminer devam ettikçe bunlara ait stratejileri de duymaya başladı. “Şimdi oldu!” dedi içinden. “Aradığımı buldum!” Bazı anlarda canı yansa da sebebini ve bunun nereye varacağını bilmek rahatlatmıştı onu…
Günler günleri kovaladı…
Melis hayatını yeniden dizayn ediyordu. Geçmişteki yaşadıklarını hatırladıkça yarınlarıyla ilgili başarıya ulaşacağı noktaları da görüyordu. Alışkanlıklarından vazgeçmek kolay değildi, canı acıyor olsa da bir taraftan da dönüşümünü hissettikçe mutlu oluyordu. “Dur demeyi bilmek de çok büyük bir konformuş.” diye düşündü. Artık olur olmadık kişiler hayatına karışamıyordu ama değişim kolay olmamıştı.
Aslında değişimin kolay olacağını düşünmek miydi insanı yanıltan?
Öyle ya bir tırtıl kelebeğe dönüşmeden önce sabırla ilmek ilmek örmüyor muydu kozasını?
Sabırla beklemiyor muydu kozasında? Onca çabadan bekleyişten sonra geliyordu değişim ve muhteşem bir kelebeğe dönüşüyordu.
İnsanın değişimi de kolay değildi, lakin insan aceleciydi, bir an önce olsun istiyordu. Melis'inde sancılı bir sürecin sonunda olmuştu değişimi. Küçük küçük adımlarla başlamış ama belli bir yol alabilmişti. Dikiz aynasından arkaya bakmadan, yolunda ilerlemesi gerektiğini biliyordu artık. Sadece, yarınlarında aynı hataları yapmamak için ders çıkarması gerektiğinde bakacaktı geriye, zaman zaman...
Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; deneyim transferi insanın hayatında konfor sağlayan bir yöntemdir. İnsanın kendi yaşadıklarından, başkalarından ve doğadan deneyim transferi yapması gerekir. Geçmişte yapılanlar ancak bir deneyime döndüğü zaman hayatına olumlu bir katkı sağlar. Yoksa sadece yaşanmışlıklar, acılar, pişmanlıklar olarak kalır… İşte bu yüzden yeni bir adım atarken elbette arkaya bakacak insan ama “Ne yaptım da ne oldu? Ne yapmadım da ne oldu?” diyerek, yaşadıklarından yarınını daha iyi bir güne dönüştürecek dersler çıkararak bakacak. O zaman o deneyimlerin her biri gidilen yola ışık tutan birer fener olmaya başlar. Diğer türlü insan çok şey yaşamış olsa da, o yaşananlar insanı dününden daha iyi yapacak stratejiyi vermedikçe, birer yük olur omuzlarında.
Melis’inkiler yaşanmışlık değildi artık, yük olmaktan çıkmış deneyime dönmüştü. Bugüne kadar yaşadığı hemen hemen her olaydan çıkardığı dersler olmuştu bu seminerden sonra. Ve hem kendi yaşantısından, hem başkalarının yaşantısından, hem de dünya üzerindeki varlıklardan deneyim transferi alarak hayatını sürdürmek, onun yaşam stili oldu. O günlerde okuduğu kitaptaki paragraf geliyordu sürekli aklına. “Yaptığımız her bir seçim yeni bir yola giriş ve bir başka yoldan vazgeçiştir. Bu yüzden insan seçimlerini doğru ve güzel olanlardan yana yapmalıdır.”
O seminerde bulduğu çıkış yoluyla yaptığı seçimlere şükrederken, “keşke herkes doğru ve güzel seçimleri yapmanın stratejilerini öğrense...” diye dua etmeyi ihmal etmiyordu.
Lavabo yine tıkanmıştı, ne yaptıysa açılmadı. Esra’nın canı iyice sıkılmıştı. Akşama yemeğe misafir gelecekti. Aksilikler üst üste geliyordu. Neye elini atsa, elinde patlıyordu.
Tıpkı işteki sorun gibi. Bir önceki işinden de bu sebepten ayrılmıştı. Müdürü Ayşin ile frekansları tutmamıştı. Müdür olmuş ama iyi bir yönetici olamamıştı. Çalışana baskı, baskı nereye kadar. Basbayağı mobing vardı iş yerinde. İşi iyiydi aslında. Ayşin hanımın baskısı olmasaydı, ayrılmasına da gerek kalmazdı. Arkadaşlarını, ortamı seviyordu. Herkese kendini sevindirmişti. Bir müdiresine sevdirememişti kendini. Ne olabilirdi ki? Rapor geç hazırlansa, satışın kontrolünü geç yapsa, ne kadar etkilenebilirdi ki diğer departmanlar? Yani kıyamet mi kopardı sanki, hep bir abartıyordu Ayşin hanım. Kim bilecekti ki? Patrona kim söyleyecekti? Ayşin Hanımdan başkası söylemeyeceğine göre. O da söylemese ne olurdu diye düşündü Esra.
Ayşin Hanım çalışma düzeni konusunda da uyarıyordu. “Neymiş fazla molaya çıkıyormuşum. Tabii kendisi sigara içmediği için sigara içen halinden anlamıyor. Başıma vurdu mu çıkmam lazım, bir nefes çekmem lazım. Ay ben kural, kural… düzen, düzen… Bu kadar sıkıya gelemem yani. Askeri kamp mübarek. Amaannn iyi ki de işi bıraktım,” diye kendi kendine konuşuyordu. Bir yandan da pompayla tıkanmış olan lavaboyu açmaya çalışıyordu Esra.
İstifasını verdiği gün geldi aklına. “Nasıl da şaşırmıştı Ayşin Hanım? İstifa etmemi hiç beklemiyordu sanki.Bir, bir buçuk ay işsiz kaldım ama çok da sıkıntı olmadı. Aman canım o kadar da olacak. Ne işe yarıyor kocam? Evine de bakıversin artık.” diye düşündü. Gerçi adamın hakkını da yememek lazım. Bir günden bir güne çalış dememişti Esra’ya. “Allah bereketini verir” derdi hep. Ama Esra, kayınvalidesi ve eltisiyle bir türlü yıldızı barışmadığı için çalışmayı çözüm olarak görmüştü. Ama insan hangi problemden kaçarsa, onun artı biriyle karşılaşıyor. Ayşin Hanım, kayınvalidesinden beter çıkmıştı. Otoriterdi. İş yerinde uyulması gereken kuralları vardı. Esra o kuralları uygulamakta zorlanıyordu. Onun da kendince bir düzeni, bir çalışma sistemi vardı yani. O dağınıklığın içinde o her şeyin yerini bilirdi. Ayşin Hanım bunu anlamıyordu.
Kayınvalidesi de öyleydi. Esra’nın ev düzenini, evi temizleme, iş yapma şeklini anlamıyordu bir türlü. “Aman geldi geçti” dedi içinden.
Lavabo epey uğraştırmıştı Esra’yı. Açılacak gibi görünüyor ama biraz daha uğraşmak lazımdı. Esra bir lavabo için bu kadar uğraşırken, neden işteki problemlerini çözmek için uğraşmıyordu? Yeni girdiği işte de sıkıntısı vardı. Gerçi deneme süresindeydi. Müdürü iyi bir adama benziyordu, pek etliye sütlüye karışmayan cinsten. Ama patronu Meri Hanım, Ayşin Hanım’dan da beter çıkmıştı. İşe yeni girmişti. Eski iş yerindeki arkadaşlarına, ailesine, tanıdığı herkese haber vermişti. O yüzden hemen işten ayrılamazdı. Sonra ne derlerdi? “Her yerde mi problem olur? Herkes kötü de, bir tek sen mi iyisin Esra, demezler miydi? Yok, yok işin ucunda rezil olmak var. Esra yapamadı dedirtmem, mecburen işime odaklanmam gerekiyor.”
Aklına Ayşin Hanımın söyledikleri geldi. “İşinizi iyi yapın, işinize odaklanın, vaktinde yapın." Şimdi yeni işinde Ayşin Hanım’ın söylediklerini yapmaya çalışıyordu. Zamanında Ayşin Hanım’ı dinlememişti ama şimdi söylediklerini iş yerinde uygulamaya çalışıyordu. Yani “Bugün işim yetişmedi yarın yaparım,” diyerek ötelediği birçok işten çok sıkıntı yaşamıştı eski işinde. Şimdi sıkıntı yaşamamak için işlerini günü gününe yapmaya çalışıyordu. Her ne kadar “Kimse bana işimi öğretemez” diyerek istifasını bassa da, bu kadar sık iş değiştirmek de iyi değildi. Sabretmesi gerekiyordu.
Bunları düşünürken bir yandan da lavaboyu açmaya devam ediyordu. “Hay Allah! Ne yapsam acaba? Usta mı çağırsam, yoksa lavabo açıcı mı döksem?” Yine aynı şeyi yaptığını fark etti. Çözümü dış dünyadan arayıp kolaya kaçıyordu. Bütün problemlerin en büyük sebebi bu galiba diye düşündü. Giderdeki tıkanıklığı nasıl açarım, diye dert edinirken, hayatındaki tıkanıklıkları nasıl açacağını hiç düşünmemişti.
Kendisiyle yüzleşince canını yakmıştı Esra’nın. Acaba Ayşin Hanım'a haksızlık mı etmişti? Kayınvalidesi de aslında kötü bir insan değildi. Eltisini düşündü… Onun da bir yanlışı olmamıştı aslında. Biraz durgun, soğuk mizaçlı biri sadece. Böyle, evine çat kapı misafir gelinmesinden hoşlanmıyordu ve bunu da dile getirmişti. Esra bu durumdan rahatsız oluyordu.“Amaannn, soğuk nevale, ne görüşeceğim,” diyerek, aile toplantıları dışında bir araya gelmezdi.
Ne yapmalıyım acaba? diye kendine sorarken, tıkanık olan lavabo birden açıldı. Sevinçle “Oleyy, bu lavaboyu nasıl açtıysam, ilişkilerimdeki tıkanıklıkları da açabilirim,” dedi kendi kedine. Evet, şimdi problemlerini çözmek için doğru sebepler oluşturmanın vakti gelmişti. Heyecanla, “Samet! Telefonumu getirir misin?” diye oğluna seslendi. Kayınvalidesini ve eltisini arayarak akşam yemeğine davet etti. Keyifli geçen konuşmanın ardından, kendini epeydir hissetmediği kadar rahat hissetmişti.
Vazgeçmeye en yakın olduğun yerde ne için yola çıkmıştın hatırla… doğru bir amaç için yoldaysan engellerle karşılaştığında geri dönmeyi değil, engelleri nasıl aşabileceğini düşün… Mutlaka bir çıkış yolu vardır; Umudunu diri tut…