9 Kasım 2024 Cumartesi

BİR ANDA

Sonbaharla birlikte gelmişti sanki bu hüzün onlara… Oysa çok değil birkaç hafta öncesine kadar ne kadarda mutluydular. Sevdiği adamla birlikte, aynı evde olmanın verdiği huzur, hayat yolunda ele ele birlikte yürümenin güzelliği… Aldıkları o güzel haberle mutlulukları katlandıkça katlanmıştı.  

Anne olacağı haberini alınca ne yapacağını bilemedi Ayşe. Hemen Mehmet’i aradı “Baba olacaksın hayatım!” deyi verdi bir çırpıda. Mehmet’in sesini duyunca kalp atışları daha da hızlandı. Anne baba olacaklarını düşününce içi içine sığmıyordu. Doktordan çıkıp eve doğru yürürken akşamı, Mehmet’in eve gelişini düşünüyordu, en sevdiği yemeği yapmalıydı ona. Mutfakta kafasındaki onca düşünceyle yemek hazırlarken, zilin sesiyle kapıya koştu. Mehmet, en sevdiği çiçek olan papatya ile karşısındaydı. Kocaman bir buket papatya elinde sevgiyle Ayşe’ye bakıyordu. Sarıldılar, hem güldüler hem ağladılar.

Daha önce anne olan arkadaşları ile görüşüp, kendine iyi bir doktor belirledi Ayşe. Heyecanla ilk muayenesine gitti, tabi ki Mehmet ile birlikte, el ele... Doktor üç haftalık hamile olduğunu, birkaç hafta sonra bebeğin kalp atışlarını dinleyebileceklerini söyledi. Mucize gibiydi her şey, “Kalp atışlarını dinlemek mi? çok güzel olmalı o minik kalbin pıt pıt atışını duymak!” dedi kendi kendine. Aklına geldikçe kocaman bir tebessüm yerleşiyordu yüzüne. Bir sonraki kontrole gittiğinde, işte o gün gelmişti. Bebeğinin kalp atışlarını dinledi, tabi ki Mehmet’le birlikte, el ele… Her şey çok güzeldi…

Ayşe’nin kontrolleri devam ederken,  Bir sonraki muayenede bebeğimizin sağlığını izlemek için rutin bazı testlerimiz olacak” dedi doktoru. Doktorunun mesleki bilgilerine, deneyimine oldukça güveniyordu Ayşe. Doktorunun yönlendirmeleriyle hamilelik sürecini sağlıklı bir şekilde geçireceğine inanıyordu. Kendisi de büyük bir heyecanla hamilelikle ilgili kitaplar okuyor, araştırmalar yapıyordu. Bebeğinin gelişimini gün gün, hafta hafta takip ediyordu.

Doktor kontrolünden çıkınca kitapçıya uğradı, en yakın arkadaşı Sema’nın hamilelik ile ilgili önerdiği kitabı aldı. Eve geçince kendine güzel bir salep yaptı, evi saran mis gibi tarçın kokusunu içine çekip, huzurla koltuğa oturdu, ayaklarını uzatıp yeni aldığı kitabı karıştırmaya başladı. Doktorunun bir sonraki kontrolde yapacağı testler aklına geldi, merakla o sayfaları açtı ve okumaya başladı. Bir sonraki kontrolde tarama testi yapılacaktı. Tarama testinin bebeğin gelişiminde gerilik olup olmadığının tespiti için yapılacağını okudu ama üzerinde çokta düşünmedi. Rutin bir kontrol diye düşünüp, anın tadını çıkarmaya devam etti. Bir sonraki muayenede testler yapıldı. Ayşe ve Mehmet birlikte, yavaş yavaş bebek için hazırlıklara başlamışlardı bile. Birlikte bebeklerine nasıl bir oda yapacaklarını konuşmak, çok mutlu ediyordu ikisini de.

O gün Ayşe Mehmet’i işe uğurladıktan sonra koltukta uyuyakalmıştı. Telefonun sesiyle irkildi. Arayan doktoruydu, test sonuçlarının çıktığını ve sonuçlar ile ilgili görüşmek istediğini söyledi. Ayşe ne olduğunu anlamak için sorular sorsa da, doktoru yüz yüze görüşmek istedi. Kalbinde ince bir sızı hissetti, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu hissetti ama ne yapacağını bilmiyordu. Mehmet’ aradı durumu anlattı ve hastanede buluşalım dedi. Bir solukta hastaneye, doktoruna koştu. Doktoru ile görüşmek için sırasını beklerken dakikalar geçmiyor uzadıkça uzuyordu sanki. İçinde beliren his doğru çıktı, doktoru test sonuçlarının istedikleri gibi olmadığını, bebeğin gelişiminde gerilik olduğunu söyledi. Ayşe duydukları karşısında ne yapacağını bilemiyordu, böyle bir şeyi hiç düşünmemiş, aklının ucundan bile geçirmemişti. Mehmet Ayşe’nin elinden tuttu, onu dışarı çıkardı. Eve doğru yürürken sesleri çıkmıyor, ikisi de ne diyeceğini bilemiyordu, düşüncelere daldılar.

Eve gidince balkona attı kendini Ayşe, derin derin nefes aldı. Ağlamak istiyor ama ağlayamıyordu, sanki zaman durmuş, her şey donmuştu. Balkondan dışarı anlamsızca bakarken, evinin karşısındaki okulu izlemeye başladı. Çocuklarını almaya gelen anne babaları izledi, derin bir iç çekti. Bu durumun başına gelebileceğini hiç düşünmemişti ki… Sanki filmlerde olurdu böyle şeyler ya da başkalarının başına gelirdi. Ama şimdi bu gerçekle karşı karşıya kalakalmıştı. Düşünmediği, uzaklarda gördüğü o hayatlar gerçekti ve Ayşe’nin yanı başına kadar gelmişti işte. Hayatları çok güzel giderken, Ayşe ve Mehmet mucizelerini yaşarken, birkaç saat içinde her şey değişmişti, birdenbire nasıl bu kadar kötü olabilirdi ki her şey? Kafasındaki sorular, düşünceler bitmek bilmiyordu, susturamıyordu içindeki sesleri…

O sırada Mehmet yanına geldi, gözlerinin içine baktı, kitap sayfaları içinde kurutulmuş bir papatya uzattı Ayşe’ ye. Her zaman ki gibi sevgiyle bakıyordu gözlerine Her şey çok güzel olacak.” dedi Mehmet. Ayşe, her zaman sakinliği ile onu sarmalayan, hayattaki en büyük şansım dediği Mehmet’e çaresizlikle bakarken “her şey güzel mi olacak? nasıl olacak?” deyi verdi ama devamını getiremiyordu, kelimeler çıkmıyordu. Mehmet devam etti sözlerine Bu hayatta sıkıntılar mutlaka olacak, öyle ya da böyle. Ama hiçbir sıkıntı, problem sonsuza kadar devam etmiyor, aynı hep gece ya da hep gündüz olmadığı gibi. Her gecenin de, her gündüzün de bir sonu var. Her şey gelip geçici bu dünyada. Dertler de, tasalarda geçici. Bak bir haberle her şey bambaşka oldu. Ama bilmiyoruz ki bizim için neyin doğru neyin yanlış, neyin hayırlı olduğunu. Sende biliyorsun Âlim olan, en doğrusunu bilen var. Bizler göremiyoruz hayır görünendeki şerri, şer görünendeki hayrı… Haydi, toparlanmalıyız Ayşe, el ele… Her şey güzel giderken kabul ettik de şimdi kabul etmeyecek miyiz?”

Duydukları iyi gelmişti Ayşe’ye, ne kadar da doğru söylüyordu Mehmet. Her şey güzel giderken kabul etmişti neden dememişti de, şimdi neden deyip isyan mı edecekti? Dağılıp kalacak mıydı böyle? Mucizesi hala onunlaydı ve onu da üzmemeliydi o mucizeye ona vereni de. Mehmet’in sözleriyle kendine gelmişti. “Bize bu mucizeyi veren, bizim için bunu uygun gördüyse kabulümdür.” dedi, gözlerinden akmaya başlayan yaşlar ile rahatladı. RABbinin her an onunla olduğunu hatırladı ve birden utandı. Ama RABbinden gücünü aldı, toparlanmalıydı.

Kabulümdür senden gelen her şey, kabulümdür senin bana uygun gördüklerin.” dedi. O’na sığınmanın huzuru kapladı yüreğini. O’na sığınmak, nasıl güzel bir eminlikti. Şükretti… Mehmet’in elini tuttu, gerçeği hatırlattığı her zaman yanında olduğu için teşekkür etti. Kendisine böyle güzel bir yol arkadaşı verdiği için RABbine teşekkürü de unutmadı. Bu düşüncelerle birlikte hüzün dağıldı, her şey yine bir anda bambaşka olmuştu…






Okumaya Devam Et

7 Kasım 2024 Perşembe

VADEDİLMİŞ TOPRAKLAR

İnsanoğlu kendine verileni değil, verilmeyeni istiyor.

Verilenler insanın hayrınadır; ancak insan verilenlerin kıymetini bilmiyor.

İnsan yetinmiyor. Kendine verilmeyeni bekliyor, beklentisini yükselttikçe yükseltiyor...

İnsanın gönlü verilmeyende olunca, gözü hiçbir zaman verilenle doymuyor.

Gözü doymayanın gönlü doymuyor, kalbi tatmin olmuyor.

Tatmin olmayan kalp huzur arıyor.

Somutluklarla o huzuru bulacak zannediyor.

Bir beklenti ki alıp başını gidiyor...

İnsan aldanıyor, huzuru beklentiye kavuşmakta arıyor.

İnsan beklentisini gerçekleştirmek için harekete geçiyor.

Beklenti yükseldikçe ona çıkan her yol meşru olmaya başlıyor,

Medeniyetler yıkılıyor, her şeyden habersiz, yıkıntılar arasında dolaşan kuzular keskin nişancılarla vuruluyor, 

Açlıkla ölüm arasında sıkışan masumlara, konserve kutulu bombalar yağdırılıyor,

Soykırım yapılıyor...

İnsan gerçekten çok zalim! Ne yazık ki beklentisine kavuşmak için insan olmaktan çıkıyor...

O kadar inanıyor ki beklentisine kavuşacağına, 

Bunun kendisine vaat edildiğini dünyaya haykırıyor. 

Başkalarını inandırmak için söz veriyor ama sözünü tutmuyor, 

Emanet alıyor ama ona ihanet ediyor ve hep yalan söylüyor. 

O kadar çok yalan söylüyor ki, artık kendi bile sahte ile gerçeği ayırt edemez oluyor. 


Vadedilmiş topraklara kavuşmak için hayatı bir illüzyonda yaşamayı tercih ediyor…

Vadedilmiş topraklar varsa muhakkak onu vaat eden Bir’i de var. 

O, gerçekten insana toprak vadetti: "Her canlı ölümü tadıcıdır" dedi.

İnsan elbet vadedilmiş toprağına kavuşacaktır. 

O gün, bulduğunun umduğundan farkını gören nasıl bir travma yaşayacak?

Ne mutlu verilene şükredenlere!

Ne mutlu verenden razı olanlara!

 




Okumaya Devam Et

5 Kasım 2024 Salı

MUTLULUĞUN BEREKETİ

Deneyimsel Tasarım Öğretisi

Çınaraltına herkesten önce gelmiş ve kendisine açık bir çay söylemişti. Arkadaşlarıyla hep burada buluşurdu Aysel. Dünden beri içi içine sığmıyordu. Ekibe acil toplanma alarmı verip  harika bir havadisinin olduğunun ip uçlarını vermişti. Detayları ise yüz yüze aktaracaktı. Kim bilir duyduklarında nasıl şaşıracaklar ve onun ne kadar şanslı olduğunu düşüneceklerdi... O anı hayal edince yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı. Öyle ya böyle bir evlenme teklifi almak kaç genç kıza nasip olurdu ki…

Çayından bir yudum daha alarak telefonunu çıkardı çantasından. Dün çekildikleri bir milyon fotoğraf arasından en güzellerini seçmeye başladı. O sırada güneşin son ışıkları çınarın yapraklarını kızıla boyuyordu. Gün tüm ihtişamıyla biterken çınar altındakiler bu gerçek resimle değil ama ekranlarındaki filtrelenmiş resimlerle meşguldü. O evlilik teklifi gelene kadar kaç kez takılmıştı Aysel sevgilisine. “Bak karatı öyle seç ki, fotoğrafımı paylaştığımda göz alsın pırlantam.” Nasıl evlilik teklifi yapması gerektiğini sevgilisine en ince detaylarıyla anlatmıştı. Elbette o anlarını çekecek bir kamera da doğru açıda konumlanmalıydı. Evet en önemli detay buydu aslında. Sevgilisi de Aysel'in taleplerine harfiyen uymuş ve tam da onun beklediği gibi bir evlilik teklifi yapmıştı. Her şey Aysel'in planladığı gibi olmuştu. Şimdi sıra bu mutluluğunu paylaşmaya gelmişti. 

Bu arada arkadaşları da birer ikişer gelmiş ve ekip toplanmıştı. Meraklı gözlerle Aysel’e bakıyorlardı. Tam o sırada içlerinden biri heyecanla “Bir saniye” dedi. “Az önce Hande’nin sosyal medya hesabında yaptığı paylaşımı gördünüz mü? Ne adamlar var ya! Kız için boğazın en güzel restoranını kapatmış resmen. Hele tek taşına bayıldım. Kraliçe Elizabeth’te yoktur böylesi.” Hande’nin paylaştığı evlilik teklifi fotoğrafları elden ele dolaştı. Herkes farklı bir detaya dikkat çekiyordu. Aysel de kızın pırlantasının karatına takılmıştı. Kendisininkinden daha büyük ve parlak gözüküyordu. Bir anda tüm hevesi kaçtı. Yanındaki arkadaşı:

 -Ee anlatsana, senin için toplandık. Neyin şerefine içiyoruz bu çayları?

Aysel daldığı yerden çıktı. Kucağında sıkı sıkıya tuttuğu çantasının kopçasıyla oynuyordu. Başını bile kaldırmadan:

-Önemli bir şey yok, sizi görmek istemiştim.

Sonra gözlerini kaçırarak:

-Yapmam gereken bir işi hatırladım, bana müsaade kızlar.

Karanlık çökünce kapanan akşam sefası gibi bütün neşesi solmuştu. Arkadaşlarının şaşkın bakışlarına aldırmadan toparlanıp kalktı. Peki neydi insana kendisini mutsuz veya başarısız hissettiren şey? Somut şeylere soyuttan daha fazla anlam yüklemesi... Bir insanın başka bir insanla birlikte yaşamayı, yaşlanmayı istemiş olması ve bu dile getirmesi zaten yeterince önemli bir olay değil miydi? Neden bir de bu teklifin türlü şovlarla süslenmesi gerekiyordu ki? Ve de insanın kıyasları... Başkalarının sonuçlarıyla ilgilenmesi. Oysa her zaman, her olanağın daha iyisi ve kötüsü var.

Somut şeylerde bereketi arttıran davranışlar olduğu gibi mutluluğun da bereketini arttıran ve azaltan hamleler vardır. Bu hayatta birinin yokluğunu çektiği bir şey, bir başkasına imkan olarak verilir. Her insan farklı farklı yerlerden ikramlanır. Bazı kişilere hayırlı eşler, evlatlar verilir, bazılarına ilim, bazılarına sağlık, bazılarına maddi olanaklar... 

Dünyada da her şey her yerde bulunmaz. Mesela denizin dibinde inci, madenlerde elmas, anne rahminde bir can gizlenir. İnci sokaktan geçerken bulunmaz, elmasa ulaşması da öyle kolay olmaz... 

Kıymetli olan her şey gizlenir ve gizlendikçe de kıymeti artar. İnsan da kendi öyküsünde verilen imkanları göstermeyi değil gizlemeyi seçtiğinde mutluluğun bereketi artar. 






 

Okumaya Devam Et

2 Kasım 2024 Cumartesi

EViNiN ÖNÜNE SEN DE BiR ÇiT ÇEK

İşten eve gelirken “Arabayı park etmekte zorlanacağım şimdi!” diye düşündü. Nalan, her seferinde araba park etmekte bir sorunla karşılaşırdı. Evleri cadde üzerinde ve evlerinin önünde araç park yeri olmasına rağmen yer bulamazdı. O yerin bu apartmanlara ait olduğuna dair bir işaret yoktu, boş olduğunu gören herkes oraya park edebiliyordu.

“Yine yer kalmamış ben şimdi nereye park edeceğim, iki saat park yeri aramak için diğer sokakları dolaşacağım. Bir sınır koysalar olmaz mıydı?” Yan sokakta arkadaşının evi vardı. “Onun bahçesi var ona sorayım,  bu akşam eşi il dışında olacaktı, oraya park edeyim.” diye düşündü. “Evin küçük bir bahçesi var ve bahçesinin etrafına çit çekmiş kimse oraya park edemiyor çünkü bir sınır var.”

Arkadaşını aradı, o da hemen “Tabi ki, sorun yok bizde bu akşam araç yok, aracını park edebilirsin.” deyince oraya yöneldi. “Bizim evin önünde de şu kadar bir çit olsa oranın bize ait olduğu anlaşılır aslında.” diye düşündü. Sonra arkadaşına teşekkür etti ve hızlıca evine doğru ilerledi.

Bir araba park etmek bu kadar zor olmamalıydı, neden bu kadar zor oldu ki? Sınırlar yoksa herkes orayı işgal eder, bir sınır çizildiyse diğer insanlar izin ister ve sonrasında da teşekkür eder. Sınırlar... İnsanın ilişkilerinde çoğu yerde problem yaşadığı sınırlar....

Nalan işten çıkmış yoğun bir gün atlatmıştı. Şirkette toplantılar, iş görüşmeleri uzun bir gün geçirmişti. Akşam eve gidip daha yemek yapacak, çocukların ödevlerine yardımcı olacak, ütü yapıp çamaşırları katlayacak, bulaşıkları halledecek yapacağı bir sürü daha iş vardı. "Gece uzun olacak." diye düşündü. Hep çok yorulduğundan işinin hiç bitmemesinden bahseder ve kıymetinin de bilinmediğini anlatır dururdu. ”Kızım, hayatta bu kadar marifetli olmayacaksın yoksa her işi sana yaptırırlar!” Aslında içten içe bu kadar iş halledebildiğine de sevinirdi ama kıymetinin bilinmediğinden de şikayet ederdi. İyi bir şirkette yönetici, çocukların ödev arkadaşı, evin hanımı, mutfağın aşçısı, alışverişin sultanı, çocuklarının annesi olmaktan memnun olduğunu zannediyordu. Bu rollerin her birinin üstesinden geliyor çalışıyor, çalışıyor, çalışıyordu. İşte çok yoğun çalışıyor, evde hiç bir iş bitmiyor, hiç dinlenmeden ev iş arasında gidip geliyordu. Etrafı nankörlerle dolmuştu. Çocuklar annesinden memnun değil, eşi karısından memnun değildi aslında. Çok yoruluyor ama herkesi memnun etmeye çalıştıkça onların mutsuzluğuna şahit oluyordu.

Evdeki bütün işlerini halledip, eline bir çay alıp balkonda saatlerdir elinde telefona bakan kocasının yanına oturdu. Uzunca bir süre kocasını izledi. Sosyal medya videolarının içerisinde kendini kaybetmiş gülen adamı dakikalarca izledi.  “Hayat bu kadar zor olmamalıydı, ben bu kadar yorulurken etrafımdaki insanlar neden tüketim çılgınlığındalar? Aslında ben olmam gereken yerde değil miyim? Aslında eşimin çocuğumun işyerindeki arkadaşlarımın alanlarını sınırlarına mı geçtim? Bizim evin önündeki park yeri gibi...

Belli ki ben olmam gereken yerde değilim. Hayatta boşluk yok, bir yerdeysen başka bir yerde de değilsin Nalan! Neden bu kadar çok yoruluyorum? Kendi kendime iş çıkarmış olabilir miyim? Yoksa bu adam niye bu kadar rahat saatlerce sosyal medya videosu izleyerek mutlu olabiliyor. Onun yapması gereken birçok şeyi ben yaptığım için haliyle ona da iş kalmıyor. Sonra da oluşturduğum bu adamdan şikayet ediyorum. Aslında mesele tam olarak da bu! Etrafımda bulunan insanların sınırlarını işgal etmişim. Aynen evin önündeki boş alan diye park eden araçlar gibi. Her akşam kızıyorum ya aslında ben eşimin, çocuğumun sınırlarını aşmış onların hayatlarına da müdahale etmiş olabilir miyim? Belki adam çocukları ile ilgilenecek, evin alışverişini yapacak, evin geçimini  sağlayacak ve güçlenecek. Ben oradaysam oraya kimse giremez. Önce orayı terk etmek lazım.”

Nalan bir aydınlanma yaşadı, aylardır kafasında deli sorular. Bu çocuklar, bu adam neden beni hiç görmüyorlardı? İşin gerçeğini bildiğinde ve uyguladığında her şey çok kolay, bilmediğinde ise hayat çok zor ve yorucu olabiliyordu. Gerçek neydi o halde?

Gerçek kişiye göre zamana göre mekana göre değişmeyen şeylerdir. Tartışma götürmez, yalındır, üzerine çok konuşulmaz, kolayca uygulanır.  Uyguladığında güçlenir, uygulayamadığında zorlanır insan. Ateşin eli yakması gibi... Bunun üzerine insanlar tartışmaz, ateşin eli yaktığını bilen insanlar tedbir alırlar ve eline ateşi yaklaştırmazlar. Bilmeyen bebek elini ateşe değdirdiğinde yanar. Çok basit değil mi? Ateşin gerçeğini bilen onunla kaynak yapar, ısınır, üzerinde yemek yapar. Onu kullanır hayatında başarılı ve mutlu olur.

Peki ilişkilerin gerçeği neydi? Nalan ne yapmalıydı? Etrafındaki insanlar aslında bu hayatta yorgunluk sebebi miydi? 

Nalan küçük bir taşı oynatmış olsa işler yoluna girecekti. Hayat ona sürekli “Nalan yerine geç! Nalan yerine geç!” diye uyarı veriyordu aslında. Şimdi artık yerine geçme zamanı! “Başkasının sınırları işgal edersen senin de sınırlarını işgal ederler.” diyordu hayat Nalan’a. “Yerine geç ve evinin önüne bir çit çek Nalan! Emin ol hayat yolculuğun daha kolay olacak...”





Okumaya Devam Et

31 Ekim 2024 Perşembe

GERÇEĞE KAVUŞMAK

Sallanan koltuğunda bir öne bir arkaya hareket ederken bir yandan etrafını saran güzel odaya bakıyor, bir yandan da düşüncelere dalıp gidiyordu. Duvarda pembe mavi minik kalplerle bezeli duvar kağıdı. Pembe bulut şeklinde raf ve üzerinde fotoğraf çerçeveleri, atlı karıncadan müzik kutusu…  Ve iki tane beyaz bebek karyolası… Mine uzun süredir beklediği o güzel günlere kavuşmuştu. Bin bir emekle uğraşıp dekore ettiği o güzel odanın içindeydi… Sanki bebekler kendilerine oda istermiş gibi. Minik bebeklerinden biri kucağındaydı. Hayalini kurduğu günler gelmişti.  Ama o hayalini kurduğu gibi mutlu muydu? Pek sayılmaz

Bebekleri ile hastaneden çıkıp eve geldikleri andan itibaren anne olmanın zorlukları ile yüz yüze gelmişti.  Keşke birileri bu zorluklardan ona bahsetseydi. Herkes en güzel yönlerini anlatmıştı. Geceleri bebekler uyanacağı için kalkacağını biliyordu ama, uykusuz kalmanın onu bu kadar yorabileceğini hiç tahmin etmemişti. “Karınları aç mı, acaba yeterince emebildiler mi? Acaba mama mı vermeliyim?” Konuşamıyorlar, dertlerini anlatamıyorlar diye evham yapacağı hiç aklına gelmezdi. Doğum sonrası depresyon diye bir şey duymuştu ama, “Ne olacak canım abartıyorlar! Hem ben anne olmayı çok istiyorum depresyona falan girmem!” diye düşünmüştü. Ama ilk haftalardaki o sürekli duygusallaşıp en ufak şeyde gözleri dolup ağladığı zamanlarda, yaşayarak görmüştü. Ben adeta pembe bulutlar içinde bir hayal kurmuşum.” diye düşündü…

Gözleri kapıya daldı. Kapıda hastane odası için yaptırdığı o güzel el emeği keçe kapı süsü, prensli ve prensesli. Aynı prens ve prenses figürlerinin küçük boyutlarından hastaneye ziyarete gelenlere hediye etmek için de yaptırmıştı. Detay detay bunları düşünmüştü. Hastane ziyaretine gelenlere sarmalar, börekler, çikolatalar. Bebeklerini ilk kucağına aldığı anları hep hatırlamak için hastaneye gelen doğum fotoğrafçısı… Ve tabii ki o fotoğraflarda güzel çıkabilmek için hastanede saçlarına fön çektirmesi. Evlerine geldiklerinde bebeklerinin o mini mini hallerini unutmamak için çektirdiği yeni doğan fotoğrafları. Bebeklerin sepetin içinde fotoğrafları, sandığın içinde uyurken fotoğrafları. Ne kadar da abartmıştı, ne kadar da kendini yormuştu. Şu an bunlar çok komik gelmeye başlamıştı. 

Yakın geçmişe bakıp tüm bunları düşündüğünde kendine şaşırdı Mine. “Kendime sahte bir dünya oluşturmuşum. Gerçeklikten uzak… Anneliğe gerçek bir hazırlık böyle mi olmalıydı? Sanki ayakları şu an yere basıyordu. Gerçeklerle yeni yeni yüzleşiyordu… Bebeği kucağında uykuya daldı.  Onları bu halleriyle saatlerce seyredebilirdi ama kendisinin de uyuması gerekiyordu.  “Balkona çıkıp bir hava alayım, yoksa sanırım düşüncelerden uyuyamayacağım.” diyerek dışarı çıktı, hava mis gibi tertemizdi. Gördüğü manzara adeta onu tazeleyecek güzellikteydi. Gökyüzüne asılı, pırıl pırıl, bembeyaz, kocaman bir dolunay ve onun etrafına serpiştirilmiş pamuk gibi minik bulutlarla bezeli lacivert gökyüzü. Ne kadar da muhteşemdi… Yükselen çirkin binaların üzerinde tezat oluşturabilecek kadar güzel.  Henüz şafak vaktine bir süre daha vardı.  Birkaç saat sonra ufukta ince bir aydınlık belirecek, sonra gökyüzü bin bir güzel renge boyanacaktı…

Doğadaki görüntülerin insana bu kadar iyi gelmesinin bir anlamı olabilir miydi? Gökyüzüne bakmak, bulutların oluşturduğu muhteşem desenlere odaklanmak… Bir ağaca bakmak, yapraklarının hışırtısını dinlemek… Denize bakmak, dalgaların sesini duymak, mis gibi deniz havasını içine çekmek…  Öğleden sonra güneşin kocaman denizin üzerinde oluşturduğu turuncu pırıltılara bakmak… Neden çok iyi geliyordu insana? Çünkü gerçekti. Üzerinde yaşadığımız dünyanın gerçeği buydu. O gerçeğin üzerinde bir de insanoğlunun yaptığı yapılar vardı. Koca koca beton binalar, şehirler, bir ağaca bile yer verilmeyen sokaklar. Spor salonunda yürümekle deniz kenarında veya bir ormanda yürümek aynı şey değildi.  İnsanoğlu gölge için şemsiye yapıyordu ama hiçbir şemsiyenin gölgesi ağaç gölgesi gibi serin olmuyordu. Gerçek ve temiz bir hava insana şifa veriyor.” diye düşündü Mine. 

Gerçek bir kaynak suyu insana şifa veriyor… Ama gerçekliğinden uzaklaştığında, içine kirli, yabancı maddeler karıştığında insanın hastalık kaynağı oluyor. Meyve ve sebzeler hormonlu değilse tarım ilaçlarıyla zehirlenmediyse şifa veriyor. Demek ki gerçeğine ne kadar yakınsa insana o kadar şifa veriyor, vücudun ihtiyacını karşılıyor. Fakat insanoğlu onu zehirlediyse, şifa bir yana, hastalanma nedeni oluyor. Gerçeğinden uzak olan her besin bize zarar veriyor.

Zihin de öyle… Onun da gerçeğe ihtiyacı var. Gerçek bilgiye ihtiyacı var. Sahte olan bilgi insana fayda vermiyor. Bir anne babanın çocuğunu yetiştirmek için gerçek bilgiye ihtiyacı var. Bir doktorun şifa verebilmesi için gerçek tedavi yöntemini bilmeye ihtiyacı var. İnsanın hayatındaki süreçlerinde de gerçek ihtiyacına odaklanmaya ihtiyacı var. Yoksa istekleri onu bir yaprak gibi savurup gerçek dünyadan uzaklaştırıyor.  Tıpkı Mine’de olduğu gibi. Gerçek insanın ihtiyacı. İnsan gerçekliği hayatına ne kadar alırsa, o kadar fayda görüyor ve kendisini gerçekten uzaklaştıran oyalayıcılardan etkilenmiyor.

İçeriden bir ses duydu Mine… Bebek ağlıyordu. O düşüncelere dalmışken diğer bebeğin uyanma vakti gelmişti bile. Dün olsa kendine çok kızardı. ”Boş boş oturdun uyuman gereken vakitte, aferin sana!” derdi ama kızmadı.  Çünkü uykusundan olsa da bu güzel seher vaktinde gerçeğine kavuşmuştu

 



Okumaya Devam Et

29 Ekim 2024 Salı

MİGREN ATAĞI

Gece uykusundan uyanan Ebru, başucundaki bardaktan bir yudum su aldıktan sonra çekmecede ağrı kesiciye uzandı hemen. Yine ağrıları artmış, uykusundan uyandırmıştı onu. Geceleri dinlenmek yerine daha çok yoruluyordu bu ilaçları içmese. Bir an ilacı bulamayınca panik yapmıştı. Perdeler, panjurlar sıkı sıkı kapalıydı. O zifiri karanlıkta tamamen el alışkanlığıyla uzandığı yerde olurdu oysa. Gece lambasını açmak istedi ama bu defa gözlerini kapattı sıkı sıkı. Sanki o ışık gözünden içeri süzülse ağrıları iyice dayanılmaz olacaktı. Derken ilacının sesini duydu ve rahatladı. O ilacı yutmadan geçmeyeceğine o kadar emindi ki artık başka bir çare düşünmez olmuştu.

İnsan düşüncelerini nasıl inanç boyutuna getiriyordu?  “Kahve içmeden ayılamam, kahvaltı yapmadan evden çıkamam, çay içmeden yaşayamam.” ve daha nicesi. Ebrunun bu ilaçla bağı da bu şekildeydi. Senelerce başka başka doktorlara gitmişti ama bu son gittiği doktorun verdiği ilaç onu rahatlatıyordu. İçiyorsun ve geçiyor. Ne büyük rahatlık diye düşündü. Evet anda rahatlatıyor ama toplamda o rahatlık devam ediyor mu? Ebru’nun o gününü ağrısız geçirmesine sebep oluyordu belki ama iç organlarına uzun vadede nasıl bir zarar verdiğiyle ilgilenen yoktu. Oysa sebebini bulsa, asıl kaynağını çözse belki artık ilaçlara olan mecburiyeti de ortadan kalkacaktı.

İnsan hayatın birçok alanında olduğu gibi hastalıklarında da gerçekle sahteyi ayırt edemez olduğu zamanları vardır. Sahte çözümlerle anlık olarak rahatlasa da o problem devam eder. Aksini yapmak, gerçek çözümü bulmaya çalışmak sabır isteyen, emek isteyen bir süreçtir. Aslında gerçek hep bilinir ama insan sonucu çabuk görmek istediği için o yolu seçmez. Ve anda rahatlatan her şey, işin toplamında yoğun zarar verici hale gelir.

Ebru da bunu biliyordu. Daha önce gittiği bir doktor migren ataklarının azalması için yediklerine dikkat etmen gerek dediğinde anlam verememişti. Şekerle benim baş ağrımın nasıl bir ilişkisi olabilir ki?” demişti. Ama arkadaşının ısrarı üzerine bir süre gerçek gıdayla, gerçek bir beslenme diyeti uygulamıştı. Ve evet, sonucu uzun zaman sonra görmesine rağmen, ataklarının arasının en uzun olduğu dönemin o zaman olması bir tesadüf değildi. Gerçek gıda ve gerçek bilgi Ebru'nun hayatına girdikçe, Ebru dününe göre daha iyi olmuştu. Ancak Ebru o gerçekliğe sahip çıkıp süreci uzun vadeye yayamamıştı. Bir kaç kez yaptıktan sonra sıkılıp, tekrar anlık rahatlatıcılara dönmeyi tercih etmişti. 

İnsan gerçekliğe uygun yaşadığında her şey daha kolay, daha yolunda olur. Aksi takdirde hep treni karada götürmeye çalışarak yorulduğu bir hayat olur. Bu arkadaşlığında da böyle, yediğinde de böyle, işinde de böyle, evinde de böyledir. Aslında insan hayatının geneline baktığında her yerde bir migren atağı gibi acılı süreçleri olduğunu görür.

***

Sahte de yorulmak yerine, gerçeğin peşinde koşmaktan yorulmak ümidiyle…  






Okumaya Devam Et

26 Ekim 2024 Cumartesi

GERÇEKLİK, HER CANLININ İHTİYACI


Hiç düşündük mü, insan neden olayların gerçeğini merak eder?

Televizyon programlarında görülür, adam elli iki yaşına gelmiş ama gerçek anne babasını arıyor. Bu yaştan sonra ne yapacağım demiyor. Onları bulduğunda seviniyor.

Ölen birinin neden öldüğünü merak ediyor. Nedenini  bilse ölen için  değişiklik mi olacak? 

Tarihi merak ediyor mesela; "Kanuni, oğlu Mustafa öldürülürken odada mıydı, değil miydi?" 

Şöyle bir dönüp dünyaya baksa, görecek ki insanlar her zaman gerçekleri merak etmiş, gerçeği bilmek istemiş, gerçeği sevmiş ama sahtenin peşinden gitmiş…

Merak etmiş, aramış ama uzaklaşmış sonra…

Gerçek sevgiyi aramış, "Beni gerçekten sevecek, gerçekten seveceğim birini arıyorum." demiş. Bulduğunu sandığında bile ya sıkılmış, ya terkedilmiş ya da aldatılmış. Para kazanmak istemiş ama yönteminde şaşırmış. Güçlü olmakla güçlü görünmeyi karıştırmış. Güzelliği hep kendinde kalacak sanmış. Davranışlarını güzelleştirmeye, marifetlenmeye ihtiyaç duymamış. Ortaklık yapacak marifetli ve güvenilir kişiler aramamış, somut sermayeyle ilgilenip başarısız olunca kaderine küsmüş. Ya vazgeçmiş ya kurnazlaşmış... Ama başarısızlığına sebep olan davranışlarını düzeltmeye çalışmamış. Suçu başkalarında bulmuş.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki; İnandığın şey gerçek değildir ama neye inanırsan o senin gerçeğin olur.

İnsan sahteye inandıkça, sahtelikler kendi gerçeği oluyor. Aynı cümleler dönüp duruyor; "Bu zamanda kredisiz iş yapılmaz, mal sahibi olunmaz… Belli bir yaşa geldiğinde mutlaka estetik müdahaleler yaptırmak gerekir… Dershane ve özel ders olmadan kimse başarılı olamaz."

İnsanın hayatı inandığı sahtelikleri gerçek sanarak geçer gider… Sahteye yapılan yatırımlar, sahteye duyulan beklentiler insanı bir yere getirmez. İnsanın hayatta yücelmesinin ve başarılı olmasının tek yolu gerçeğe uygun hareket etmesidir… Peki ne oluyordu bu kadar gerçeğin peşinden koşan bir insan sahteyi seçer hale gelir?

İnsanoğlu yaratılmış olduğu günden itibaren istekleri ile sınanan bir canlı. Tüm olay ihtiyaçları ile isteklerini ayırt edemediği yerde başlar. İnsanın bütün problemleri buradan kaynaklanır. Neyi kendisine ihtiyacı olmadığı halde ihtiyaç yaptıysa onunla ilgili birçok sorunlar çıkmaya başlar. İşte burada yanılmaya başlar insan ve bunların peşinden gider, yoldan çıkar sapar, uzaklaşır ve aldatılır...

Oysa ki insanoğluna verilmiş birçok kılavuz oldu bu hayatta ama insan duysa da görse de anlasa da bilse de gerçeği, her zaman istekleri doğrultusunda hareket etmeyi seçti ve bu da onu hep sahteye yönlendirdi.

İnsan için zor olandı halbuki sahte. Çünkü gerçek her zaman basit ve kolay olandır. Ama insan zoru kendisine kolay yaptı, sahteyi kendi gerçeği yaptı, ve yanıldı, oyalandı. Dostlarını düşman, düşmanlarını dost görmeye başladığında, gerçekten uzaklaştı. İşte bu kadar istekleri peşinde koşan insanoğlu yaratılışını da Yaratanı da terk etti. O kadar sahteliklere saptı ki erkekler erkek gibi olmaktan, kadınlar kadın gibi olmaktan, çocuklar çocuk gibi olmaktan, yaşlılar yaşlı gibi olmaktan uzaklaştı...

Ekosistem tümüyle sahte bir hal aldı. Tüketilen gıdalar, kullanılan kozmetikler, yapılan işler, giyilen kıyafetler, yaşanılan ilişkiler, kurulan iletişimler her şey gerçekten uzaklaştı. Gerçek insanı üstün kılardı oysa... İnsan sahte ile aciz kalmayı seçti...


 





Okumaya Devam Et

24 Ekim 2024 Perşembe

NASIL BEREKETLENİR?

Nasıl Bereketlenir

“İstifa etme düşüncesi çık aklımdan. Faturalar var, ödemeler var...” 

Son zamanlarda, neredeyse her iş gününü böyle geçirmeye başlamıştı Ayşe. Bir yandan gelecek kaygısı, bir yandan masraflar, bir yandan işin stresi onu iyice bunaltıyordu. Nefes almak için sahilde dolaşıyor, ağır adımlarla güneşin batışını izleyerek eve doğru yol alıyordu. Yolun karşısında el arabasında patates, soğan satan yaşlı bir amcayı fark etti; gelene geçene sesleniyor, akşam tezgahını bitirmeye çalışıyordu. 

Ayşe’nin aklından bir sürü şey geçmeye başladı. “Acaba gerçekten kâr ediyor mu? Kâr etse bile patates, soğan satmakla geçinebilir mi bir insan?” Kendini ve çevresindekileri düşündü. Eşi de kendisi de ortalamanın oldukça üzerinde bir kazanca sahiplerdi ama iki maaşla ancak geçinebiliyorlardı. Hatta bazı aylar kredi kartını ödemekte zorlanıyorlardı. Moda kıyafetler, trend mekanlar, yurtiçi ve yurtdışı tatilleri derken elde avuçta bir şey kalmıyordu. Bir an daldığı düşüncelerden çıkıp satıcıyla göz göze geldi.  “Buyur, hanım kızım” dedi amca. Ayşe’nin aklına evde de patates olmadığı geldi. Fiyatlar da gayet makuldü. İki kilo patates için parayı uzattı. Amca parayı alırken güler yüzüyle, “ALLAH bereket versin kızım” dedi.

Sahi bereket neydi? 

Bereket olunca ne olur? 

Bir şey nasıl bereketlenir? 

Aklında bu sorularla eve varmıştı Ayşe... İş yoğunluğu, akşam buluşmaları derken uzun zamandır mutfağı kullanmadığını fark etti. Aldığı malzemelerle annesinin meşhur patates köftesini yapabilirdi. Patatesleri soyarken tekrar düşünüyordu. “Acaba amca emekli mi? Hem emekli hem çalışıyor mu? Güler yüzünden belli ki mutlu biri. Acaba onu memnun eden ne? Nasıl bir hayat sürüyor?” Çevresindeki birçok insan, toplumun üzerinde bir yaşam sürmelerine rağmen şikâyet ediyor, en ufak bir olumsuzlukta yüzlerini asıyor, bu ülkede yaşanmaz diyorlardı. Peki, o amca nasıl yaşıyor, nasıl geçiniyor, yüzündeki samimi tebessümünü neye borçluydu? Bunun cevabı berekette miydi? Zaman bereketlenebilir miydi? 

Ayşe’nin işleri hep çok yoğundu ama zamanı yetmiyordu. İyi para kazanıyordu ama hala borçluydu. Ayşe bir yandan patatesleri doğruyor diğer yandan hayatını düşünüyordu. “Benden çok daha az kazananın yüzü gülüyor ama ben çok fazla imkana sahip olmama rağmen mutlu olamıyorum. Bana neden hiçbir şey yetmiyor, zaman da para da. İmkanın fazlalığıyla, daha çok elde ettiklerimle mutlu olmam gerekmiyor muydu? Mesela bir sürü kıyafetim var, hala almam gerekiyormuş gibi hissediyorum.” 

Aslında mesele kaynaklarını ne için ve nasıl kullandığınla alakalıdır. İnsan kendi için faydalı bir iş yaptığında bunun faydası başka alanlara da yansır. Üretmekle güne başlamak, günün devamında da üretim isteğini tetikler ama tüketerek başlayan üretmekte zorlanır. Üretimin verdiği keyif insanlarda sürekli bir mutluluk oluşturur. Üretim sabır, istikrar ve emek istiyor ve devamında da bir bereket getirir. Ama her şeyin kolayı varken insan neden üretimle uğraşsın? 

 Nasıl Bereketlenir?

Ayşe eve gelirken girdiği fırındaki adamın nasıl yorulduğunu düşündü. Bütün gün ekmek üreten bir fırın. Kaç kere “Hadi versene kardeşim ekmeğimi geç kaldım” diyen aceleci müşterilere rastlamıştı o fırında. Halbuki fırıncı sabah beşte dükkanı açıyor, hamuru mayalıyor, fırını yakıyor ve bunu insanlara fayda sağlamak için yapıyordu. Ama hiçbir fırıncıyı bundan şikayet ederken görmemişti. Rahmetli babaannesi söylerdi; 

“Bir günün bereketi erken kalkıp yol almakta saklıdır. Bir paranın bereketi isteklerine göre değil, ihtiyaçlarına göre alışveriş yapmaktan geçer. Eşyanın ne kadar çok olduğunun kıymeti yok, önemli olan insana ne kadar temas ettiğidir. Bir şey çok olduğunda etkisi artmaz, tam tersine onun için sarf edilen nimetin, imkanın, kafa yormanın, harcanan vaktin, emeğini ve kıymetini fark edememesine sebep olur. O yüzden insanın bereketini kaçıran şey israflarıdır. İnsan ne kadar tüketirse o konuda teması azalır, ne kadar üretirse de bereketi o konuda artar. Bereket insanın hayatına yayılan bir nimet. Bir saniyelik zaman diliminde imkanlarının çokluğunu gösteren, o anda kalbini tarifsiz bir huzurla, şükürle dolduran bir his. Bereket çokluk değil; bereket sahip olduklarımızın temas etmesidir. Kime nasıl temas edeceği ise kişinin yapıp ettikleri ile ilgili.” 

Ayşe’nin patates köfteleri fırında pişmişti. Hemen sofrayı kurmuş eşiyle güzelce karınlarını doyurmuşlardı. Acaba yeter mi dediği yemeğin yarına arttığını görünce kendini “Bereketli oldu” diye düşünürken buldu...

 



Okumaya Devam Et