20 Ağustos 2024 Salı

YİNE Mİ BEN?

Ayla iyi bir üniversiteden başarı ile mezun olmuştu. İş yerinde güler yüzlü ve yumuşak yapısı ile arkadaşları tarafından sevilirdi. İyilik yapmayı pek sever, arkadaşlarına pek çok konuda yardımcı olurdu. Müdürü Ayla’nın iş bitiren yapısını fark edip, ona görevi dışında da işler vermeye başlamıştı. Ayla karşı çıkmaz ve kendisine verilen işleri yapardı, ancak görevi olmadığı halde yaptığı işler zamanla görevi haline gelmeye başladı. Kendi işi dışında yapması beklenenler karşısında bunalmıştı. Arkadaşlarına sürekli yardımcı olmaktan da yorulmuştu. Zamanla işleri yetiştirememeye, geciktirmeye başladı. Müdürü ile bu yüzden sürekli sorun yaşıyordu. Bu yaşananlar karşısında işten ayrılmaya karar verdi.

Bir süre sonra yeni bir işe girdi. Ancak kısa süre sonra burada da benzer problemler yaşamaya başladı. “Yine mi ben ya! Hep mi beni bulur bu müdürler! Kimse benim yardıma ihtiyacım olup olmadığını sormuyor, yoruldum artık!” diye kendi kendine söylenip duruyordu. Yaşadıkları karşısında çok üzgündü, ne yapacağını bilemiyordu. İnsanları kırmamaya, herkesle iyi geçinmeye çalışır; elinden geldiğince fedakârlık yapardı. Çoğu zaman haklı da olsa alttan alıp uyumlu davranırdı. Fakat arkadaşları aynı özeni ona göstermiyordu. Rahatlıkla Ayla’nın yaptığı işi eleştirebiliyorlardı. Bu onu çok üzüyor olsa da elinden bir şey gelmiyor, ne yapacağını bilemiyordu. Acaba yine işi bırakıp yeni bir iş mi arasaydı? Ama daha önce iş değiştirdiğinde gördü ki yeni bir işe girmek de çözüm olmamıştı, aynı şeyleri yaşayıp duruyordu. Ayla ne yapacağını bilmez bir halde düşünürken, aynı problemleri yaşayıp durması kafasına takıldı. 

"Acaba nerde yanlış yapıyorum?" diye düşündü. O, hep birilerine yardımcı olur; alttan alır, fedakârlık yapardı. Ayla geçmişte yaşadıklarını derin derin düşünüyor, gelecekle ilgili farklı sonuçlar yaşayabilmek için ne yapması gerektiğiyle ilgili sorular soruyordu kendine... Mutlu olabilmesinin ve başarılı olabilmesinin bir yolu olmalıydı. "Ve bu mutluluk sürekli olmalı! Belki de böyle yapmamalıyım, davranışlarımı değiştirmeliyim!" dedi kendi kendine… Düşünürken fark ettiği detaylardan biri başkalarının ona hak ettiği gibi davranmasını istemesiydi. Ama zaten herkes ona ödediği bedelin karşılığınca, hak ettiği gibi davranıyordu.  

 

İş yerini değil; kendisini, davranışlarını değiştirmesi gerektiğini fark etmesi zaman aldı. Bugüne kadar aynı şeyleri yapıp aynı sonuçları aldığını fark ederek, probleminin gerçeğini görmeye başlamıştı. Şimdiye kadar hiç böyle düşünmemişti, ama bunu düşünmek ona iyi geldi. Ayla tekrar aynı cümleyi kurdu;

"Yine mi ben:)" Ama bu sefer hayatın ona sunduğu problemlerde doğru cevabı vererek ilerleyecekti.

Aslında bu hayatta insanın yaşadığı her problem, geliştirmek için gelir. İnsan, probleminin çözümü yanı başında olduğu halde onu göremediğinde, aynı şeyleri yaşar durur. 

Mesele problemin gerçeğini görebilmekte… 

Problemlerinin gerçeğini görebilenlerden olabilmek dileğiyle… 

 

 





Okumaya Devam Et

17 Ağustos 2024 Cumartesi

İKİ SEÇENEK

Doğru ve yanlış,

Beyaz ve siyah,

Barış ve savaş,

İyi ve kötü…

Sürekli olarak karşımıza seçeneklerin çıktığı bir yaşam… Dünya üzerinde insana iki seçenek verilmiş. Çabalarımızın bir yönü var, bizi birine yaklaştıran. Yaklaştığımızda olanlar ayrı, uzaklaştığımızda olanlar ayrı. Yani her hareketimizin bir sonucu var. Üstelik bir de düşünmediğimiz kısmı, diğer insanlara da etkisi var. Dünyada barışı isteyen insanlar olduğu gibi savaşı tercih eden insanlar da var. Şimdi bir toprak uğruna toplu katliama öncülük edenler gibi.

Peki yanlışı kim seçer? Gerçek, işine gelmeyenler! 

Mesela, bir durumdan çıkarı olanlar, vicdanını susturanlar… Çarpıtılması gereken bir gerçek var onlar için. Sadece kendilerinin reddetmesi yetmiyor, diğer insanların da kendileri gibi olmasını istiyorlar. Bunun için de hiç boş durmuyorlar. 

Evlilik, birleşmekken onu kötü gösteriyorlar mesela. 

Aslında erkek, kadının yükünü taşırken kadının estetik tarafını yok edip onu hamal ediyorlar. 

Kıymetli olan gizlenirken vücudunu açık ettiren bir düzen kurmak istiyorlar. Kurdular da… 

Müslümanı kaba, geri kafalı gösteren; Müslümanı terörist yapan bir düşünce düzeni kurdular ki topraklarını almak istediklerinde, insanları öldürdüklerinde tanık olanlar katile hak versin.

Ama düşünen insan zekidir. 

Zeki insansa fark eder oyunu. 

Tüm dünyadan gizlemeye çalıştıkları gerçekler tam da onu öldürürken yayıldı dünyaya.

Bir tuhaflık vardı olanlarda. 

Meşru müdafaa dedikleri olay bir soykırım, katliamdı aslında. 

Kimileri kördü ama kimileri de gördü. 

Hiç beklenmedik ülkelerde, en uzak sınırlardaki insanlar bile hak verdiler Müslüman olanlara.  

Merak ettiler, baktılar Müslümanın ne okuduğuna. 

Baktılar, onları bu kadar korkusuz yapanın ne olduğuna. 

Bir kitaptı onları ayakta tutan, dahası kitabı onlara yollayandı. 

Seçimi kötülük olandan, en ummadığı anda; en ummadığı şekilde oyunu alandı…  

Neyi seçeceksin şimdi sen? 

Hangi yoldan gideceksin, hangisi olacaksın? 


Her şey bittiğinde mazlumun yanında olduğun için razı olunup alkışlanan mı?

Zalim güçlü olduğu için onun yanında olup susan mı!?

Şimdi,

Gazze’de bir çocuğun gözüne yerleş; oradan dünyaya bak ve ver kararını, bir seçim daha yap,

Çünkü insan seçim yapar ve yaptığı seçimlerin sonuçlarını yaşar…





Okumaya Devam Et

15 Ağustos 2024 Perşembe

GERÇEKTEN Mİ?


“Gerçekten bunu yapmış olamazsın Mustafa! Bana nasıl yalan söylersin ya! Kaç yıllık karınım!” 

Bu sözlerinin arkasından hıçkırıklara boğulmuştu Nurcan. Ne olmuştu da bu adam, bu hale gelmişti? Başta her şey çok güzeldi. Onunla vakit geçirmeyi çok severdi Mustafa. Sadece biraz daha beraber uyumak için bazen işe geç kalır ve patronu arar, hanım hasta der, gitmezdi. Sonrasında kahveye arkadaşlarının yanına gitse de Nurcan için patronuna defalarca yalan söylemişti. Onu çok sevdiği belliydi, onlar iyi bir ekipti. Eltisi öyle miydi ya… Kocası kahveye gidiyor, kumar oynuyor diye eşiyle hep kavga ederdi.  

Mustafa abisi gibi değildi, kahveye kumar için değil, arkadaşlarıyla vakit geçirmek için giderdi. O kadar iyiydi ki arkadaşları ile arası, ihtiyaçları var diye onlara borç verirdi. Nereden mi biliyordu Nurcan? Altınlarını vermişti kaç kere. Kayınvalidesi, bileziklerini sorduğunda Mustafa ile ağız birliği yapmış ve “Aman anne, kolumda duracağına bankaya altın hesabına yatırdık. demişti. Eşi de, “Sağ elin verdiğini sol el duymasın annemlere söyleme canım.” derdi sürekli. Çünkü o kadar iyi biriydi ki yaptığı hayrı kimse bilmesin isterdi.

Ne oldu da iyi olan Mustafa, şimdi kötü oldu?

Eve icra memurları gelmişti. O ise ortada yoktu, kendisine ulaşılamıyordu. Alacaklılar kapıya geldiğinde “Borç verdiğim arkadaşlarım yüzünden.” demişti bir keresinde. “Kimse duymasın, ödeyecekler.” diye de sıkı sıkı tembihlemişti Nurcan’ı.

“Gerçekten mi? Bize bunu nasıl yaparsın Mustafa! Bunlar gerçek olamaz!” Tekrar ediyordu ağlayarak.

Aslında her şey o kadar göz önündeyken Mustafa gözünün içine baka baka ona defalarca yalan söylemişti. Söylemişti de Nurcan niye bu kadar inanmıştı!

“Bunlar gerçek olamaz!” diyerek ağlarken kime, neye ağlıyordu Nurcan?

Gerçek neydi?

Kime, niye kızacaktı?

Bir söylediği bir söylediğini tutmayan, çevresindeki herkesi kandıran, kendi menfaatleri doğrultusunda hareket etmiş yalancı bir adama mı?

Gerçeği bilmesine rağmen onunla yüzleşmek istemeyen kendine mi?

Zamana, mekâna, kişiye göre değişmeyen gerçek; bu kadar göz önündeyken, avaz avaz bağırırken, kendisini iliklerine kadar hissettirirken kime kızacaktı!

Peki neden insan gerçeğe bu kadar kör, sağır ve hissizdi?


Nurcan’ı teselliye gelen arkadaşı, yaşantılarını biliyordu. Okul yıllarından beri Nurcan’ın en yakın arkadaşıydı. Daha evlenmeden önce Mustafa’nın bir kaç konuyu geçiştirmesini fark etmiş, Nurcan’ı dikkatli olması için uyarmıştı. Ancak insan istekleri doğrultusunda duyguları aktifleştikçe gerçeği göremediği için; Nurcan’da önemsemediği bu gerçeğin yıllar sonra büyüyerek başına dert açacağının farkında olmamıştı.

Gerçek yıllar öncesinde gözünün ucunda olsa bile,  isteklerine göre davrandığı sürece, Nurcan gibi hıçkırıklara boğulmak herkes için kaçınılmaz bir sondu.  Oysa ki bu hayatta insana kazandıran şey, olaylar daha olmadan gerçeği görebilmekti. Sonunda değil, başında “Gerçekten mi?” sorusunu sorup irdeleyebilmekti.





Okumaya Devam Et

13 Ağustos 2024 Salı

KİM KİMDİR?

İnsan problemsiz bir hayat yaşamak ister. Ama hayat problem fabrikası gibidir. Sabah kalktığı andan itibaren cevaplanacak sorular verir.

Bugün ne giyeceğim?

Kahvaltı yapayım mı?

Kahve mi yoksa çay mı?

Bugün ne kadarlık satış yaparım?

Sınavda başarılı olur muyum?

Toplantı çok uzar mı?

Böyle devam eder ve bu soruları yanıtlamakla geçer insanın ömrü. Öyle sorular olur ki bazen, cevapları barışa yada savaşa götürür.

İnsan cevabında evet der; yeni bir işe ve iş yerinde hiç anlaşamadığı bir çalışan ile diyalog kurmaya... Bir evliliğe evet der mesela veya evliyken boşanmaya...

Bazen cevabıyla hayır der; alışkanlıklarından vazgeçmeye, yeni düzenlere, sınırları aşan meselelere, bir davete veya bir insana...

Yani hayat boyunca hep seçim yapar insanoğlu; evetle, hayırla... Hatta fark etmez demek bile bir seçimdir... Tabi bir de cevapların avantajları ve dezavantajlarıyla bu hayat şekillenir. Cevaplar, içinde yeni sorular hazırlar ve beraberinde dizayn olanı getirir. Emek sarf etmekten zevk aldığımız bir iş kapısına evet derken, meslek arkadaşları da seçimimizin yanında gelir. Her şey çok iyi de şu Mehmet olmasa…  diye düşünülen günler meydana geliverir. Veya evlendiğimiz kişi çok iyiyken, ah annesi olmasa...

İnsan iletişim kurduğu her insanı seçemez ki. Peki, o zaman neden karşısına çıkar bu problemin önde gidenleri? Hep beni buluyor bu insanlar dediği, burnunun dibinde bitenler... Mıknatıs gibi çektikleri...

Pekiii...Hiç dönüp baktı mı insan kendine?

Ben nasılım diye sordu mu?

Hayattaki eksikliklerini veya marifetsiz olduğu yerleri gördü mü?

Aslında neye ihtiyacım var diye düşündü mü?

Hayatta her şeyin bir sebebi var. O insanların beni bulmasının da, aynı problemleri yaşıyor oluşumun da, zorlandığım veya tahammül edemediğim her şeyin ve her kişinin bir sebebi var. İnsanları değiştirmeye çalıştıkça, bataklığa sürüklenir gibi çıkılmaz bir hal almasının bir sebebi var... Aslında insan ancak kendini değiştirdiğinde çevresi değişir ve problemine göre marifeti gelişir.

O nedenle insan önce kendini tanımalı. Tanımalı ki, karşına çıkan işaretleri fark edebilsin. Seçimiyle gelene razı olabilsin. Hayatta problem çözmekten keyif alabilsin. O zaman devamlı çalışan bu fabrika külfet olmaktan çıkar. Mutlu ve başarılı olmaya giden yol olmaya başlar.

Bunun yolu ise ilk kendini tanımaktan geçer...

Kim kimdir gerçekten?

Zaaflarım, güçlü yanlarım neler?

Katmam gerekenler şeyler veya törpülemem gereken sivrilikler?

Çevremdeki insanları anlayamıyor, tahammül edemiyorsam bunun cevabı kendimde gizli...

Kendini tanıma bir yolculuk, hem çok keyifli hem bir çok problemi aydınlatan; azıcıkta kabul gerektiren bu yolculuğa ömür boyu çıkmamak kendimize haksızlık değil mi?






Okumaya Devam Et

10 Ağustos 2024 Cumartesi

GÜLÜMSE HAYATA

Hastaneye doğru giderken, otobüsün camından dışarı bakakalmıştı Gülizar. Bakıyordu ama görmüyordu aslında. Kafası o kadar doluydu ki, bir dolu şey geçiyordu aklından… 

Ya sonuçlar iyi çıkmazsa...

Ya uzun bir tedavi süreci başlarsa...

Onlarca ilaç, ağrılar, dökülen saçlar… 

Buna hazır mıydı? 

Hiç aklından geçmemişti, bir gün kanser hastası olabileceği! Oysa ki zaman zaman bir yakını, bir arkadaşı, televizyonda gördüğü biri… Pek çok kanser tanısı koyulan kişinin haberini almıştı, bazılarının tedavi sürecine şahit olmuştu. Ama kendisiyle ilgili böyle bir şey aklının ucundan bile geçmemişti. 

İnsan yanı başında yaşayanı görüyordu, şahitti ama neden kendisiyle ilgili böyle bir ihtimali bile düşünmüyordu? 

Neden kendisine uzak hissediyordu? 

Yakıştıramıyor muydu kendisine? 

Hep başkalarının başına geleceğini mi zannediyordu? 

Bir dolu düşünceyle camdan dışarı bakarken gözleri doldu, ne yapacağını hiç bilmiyordu. Birkaç ay önce kolunun altında küçük bir kabarıklık hissetti, pek önemsemedi. Bu gün yarın doktora giderim derken, üzerinden iki ay geçmişti. Hastaneye gittiğinde, doktor bir dolu tetkik isteyince şaşırdı, önemli olabileceğini hiç düşünmemişti. Doktor ihtimalleri sıralayınca, film şeridi gibi gözünün önüne geldi, çocukluğunda anneannesinin uzun tedavi süreci, gözünün önünde çektiği acılar…

Günlerdir dalgın dalgın dolaşıyor, ne hissettiğini, ne düşündüğünü bile bilmiyordu. Kimseye de bir şey anlatamıyordu üstelik. Ne diyecekti ki? Daha kendisi hazır değildi ki, böyle bir ihtimale. Anneannesi gözünün önünden gitmiyordu. Çok severdi onu, çok güzel ve çok asil bir kadındı. Uzun bir tedavi süreci olmuştu. Kemoterapi, ilaçlar, dökülen saçlar, çektiği acılar… Annesi ve teyzeleri elinden geleni yapıyor, rahat ettirmeye çalışıyorlardı, ama engel olunmuyordu ki bu hastalığa, vücudunu iyice sarmıştı, çaresizce bekliyorlardı. Bunca yaşanan karşısında ise anneannesi, of bile demiyordu. Evet, acı çekiyordu ama belli etmemeye çalışıyor, kimsenin üzülmesini istemiyordu.

Çok iyi hatırlıyordu, bir gün ona yaklaştı ve “Anneanne çok acı çekiyor musun? Nasıl dayanıyorsun? Nasıl bu kadar sakin olabiliyorsun?” demişti. Anneannesi ise her zaman ki sakinliği ile gülümseyerek; “Gülizar'ım, yavrum, hepsi geçecek. Bu hastalık bana RABbimden geldi, hastalıklar sağlığın zekâtıdır. ALLAH her şeyi gören bilen yavrum, her şey onun izni ile gerçekleşir. Hüküm O’nundur. O bize neyi veriyor veya neyi vermiyorsa bizim için dengede olanı odur. Bu bedeni bana veren de alacak olan da O, ben bu bedende misafirim. ALLAH’tan geldik, O’na döneceğiz. Sakinliğim RABbimdendir. Of bile demem, RABbimi incitmekten korkarım, bilirim ki O beni benden daha çok düşünür, benim için hayırlı olanı benden daha iyi bilir, sen merak etme. Ve ne olursa olsun, ALLAH'a karşı şükrün çok olsun. Bu hayatta RABbine sarıl olur mu yavrum? O hep seninle unutma sakın.” demişti.

Uzun yıllar olmuştu anneannesi vefat edeli. Onun bu cümlelerini hatırlayınca karmakarışık, karanlık olan zihni birden aydınlandı, yüreği ferahladı. “Rabbim beni affet! Senden gelene razıyım. Benim için iyi olanı bilen sensin, senden gelen kabulümdür. Sen bizi verdiklerinde de vermediklerinle de sınava tabi tutuyorsun. Ve ben bu sınavı geçenler olmayı istiyorum. dedi. Gülümsedi, gözünün önünde anneannesinin yeşil gözleri parlıyor ve ona gülümsüyordu. "Bu hayatta insan, beklentisini doğru yere yerleştirdiği ve amacına uygun bedeller ödediği sürece hayata gülümseyen gözlerle bakabilirdi ancak." diye düşündü içinden. Hastane koridorunda emin adımlarla ilerledi, kendini güçlü hissetti, gücünü RABbinden alıyordu. Artık ne olursa olsun gülümseyecekti, tıpkı anneannesi gibi…

 

 

 


Okumaya Devam Et

8 Ağustos 2024 Perşembe

ÖLÜMÜN ANLATTIKLARI

 

Yıllarca emek verdiği, sevdiği, canı,

Nasıl bir anda terk etti bu hayatı…

Halbuki çocuklarından önce giderdi anneler,

Biliyordu elbette bu acıyı tadan bazılarını…

Ama kendine konduramamıştı.

Öyle donuk ve bir yandan düşünceli,

Dikti gökyüzüne gözlerini,

Evladı gitti, yüreğinde bir kor ateş,

Ama çok şükretti…

Hayat ona bir evlat,

Ve beraberinde çok mutlu günler vermişti.

Sonra düşündü;

Acaba neye “hep” sahip olabiliyorduk ki?

Her şey ama her şey,

Geliyordu ve gidiyordu.

Dünya var olduğundan beri,

Aksini ispat edebilen yoktu…

Güneş geliyor ve akşamına terk ediyordu tüm memleketleri,


Mevsimler geliyordu,

Kimi çiçeğiyle, yağmuruyla,

Kimi karıyla, soğuğuyla,

Ve yine gidiyorlardı.

Hiç kalan olmamıştı bu dünya üstünde…

Varlığıyla nam salan Karun’un da,

Ateşiyle korkular saçan Nemrut’un da,

Örtmüştü üstlerini bir avuç kara toprak.

Sadece kötüler mi gidiyordu?

İyiler de gidiyordu onlar gibi…

Hayvanlara bile söz geçiren Süleyman,

Alemi güzelleştiren Muhammed'de,

Ardında bırakıp bu dünyayı gitmişlerdi.

Çok sevdiğimiz sakladığımız,

Annemizin, çocukluğumuzun yadigarı,

Kazağımızı bile güveler yiyordu.  

En sevdiğimiz fotoğrafların rengi soluyordu.

Aslında ne çok işaret vardı,

Hayatta bir şeye bel bağlanmayacağına dair…

Bu hayattaki, dünya üzerindeki,

Her şey ama her şey geçiciydi.

Bir “an” vardı insana, yaratılana verilen,

O “an” bitince hepimiz gidiyorduk.

Madem gidiyorduk,

Ve madem götürebildiğimiz hiçbir şey yoktu.

İnsan ne diye yaşardı bu hayatı?

 

Aslında duymuştu bazı kadim bilgiler,

Büyüklerinden anlatılagelmişti hep,

Ama bu sefer kendisi gerçekten idrak ediyordu.

İnsana bir hayat verilmişti,

O hayatla beraber süre verilmişti,

Bu sürenin içinde birçok problem verilmişti,

İnsanın bu hayatta kazanabileceği tüm varlıklar,

Onu bir bir terk ediyordu;

Malı, mülkü, çocuğu, makamı…

Bu hayatta kazanabileceği ancak ve ancak iyiliklerdi,

Bu somut diyardan, o soyut diyara götürebileceği…

Sonra yine evladını düşündü…

Çok şükür, sonsuz şükür ki

Onu da iyi bir ruh, iyi bir ahlakla yetiştirebilmişti.

Bu geçicilikler aleminde bu kadarını,

Yaşayamayanlar da vardı...








Okumaya Devam Et

6 Ağustos 2024 Salı

HANGİ TARAFTASIN?


İçinde derin sıkıntıyla kendini arabanın koltuğuna attı. Her zamanki günlerden herhangi birindeydi. Mesaisini bitirmiş, arabasına gelmişti işte. Gelmişti gelmesine ama bırak arabayı çalıştırmayı kolunu dahi kaldırmak istemiyordu Elif, koltuğa çökmüştü adeta. Ne yapacağını bilemez bir haldeydi. Derken radyoda çalan bir şarkı çekti dikkatini: ''Kim anlar derdimi? Biz olduk hem dost hem düşman... Ağlama ben ağlarım, sen benim diğer yarım...'' 

Ve usul usul akmaya başladı gözyaşları, tutamıyordu kendini. Günlerdir takip ediyordu Filistin'de ki katliamları. Her yaştan, her konumdan olan insanları ve hayvanları... Kadınları, çocukları, yaşlıları, esir alınmış erkekleri...  Bütün duygular arasında sıkışıp kalmıştı. Orada zulme uğrayan insanlar için hem üzülüyor, hem bu zulmü durduramamanın utancını yaşıyordu. Hem asıl kazananın onlar olduğunu biliyor, teselli oluyor, hem bu sınav da kendisinin kaybeden olmasından korkuyordu. Hem bir gün bu zulmün biteceğinin ümidi vardı içinde, hem de bu zulüm olurken insanların sessizliğinin kahrı. 

Öyle ki bu zulmü engellemek isteyen, yapamadı,

Yapabilen ise, engellemek istemedi.

Gerçekleri bilenler konuşmadı,

Konuşan ise bilmedi.

Ve böylece bu dünya; Masumlar için yaşanamaz oldu…

Ya biz bu dünya da hangi tarafta olmuştuk? Onların acısını acımız bilebilmiş miydik dostları gibi? Ya da tükettiğimiz her bir ürünle mali destek mi olmuştuk atılan bombalara, düşmanları gibi?  Sahi hem dost, hem düşman olmak mümkün müydü? Yoksa arada kalmak zaten kötülüğe taraf olmak mıydı? O anda anladı Elif tüm mesele taraf belli etmekteydi. Hiçbir şey yapamasan bile tarafını belli etmek yapılacak her şeydi...

İnsan sadece kendini kandırır net olamayıp ''Tamam ama...'' dediğinde. Ve ne kadar net olursa o kadar bozulur kurulan oyunlar tek tek... Ve o netlikle; ''Tamam, peki ben ne yapabilirim?'' dediğinde, doğru sebepler oluşturmaya başlar. Ne kadar doğru adımlar atıp, doğru sebepler oluşturabilirse, o kadar da hayırlı sonuçlar almaya hak kazanır. Çünkü bu hayatta insan oluşturduğu sebeplerin sonucunu yaşar. Ve insan arada kalmışlıklardan çok yorulur. Sudaki iki kayığa basıp, onunla yol almaya çalışan kişinin hali gibidir hayat onun için. Ne tarafta olduğu belli olmayan, hız yapmak istese bir taraf gitmediği için o hızı  yapamayan, durmak istese bir taraf giderken duramayan... O yüzden netlik ister hayat insandan.


Hangi yöndesin?

Hangi taraftasın?

Hayırda mı şerde mi olanlardasın?

Elini yüzüne götürdü Elif. Gözyaşlarını sildi, derin bir nefes aldı. Ve kendine sordu; ''Peki ben ne yapabilirim?'' Ve ilk doğru cevabını verdi. Tarafını belli etmekle başlayacaktı... Onun tarafı zalimler değil, masumlardan yana olmaktı...





Okumaya Devam Et

3 Ağustos 2024 Cumartesi

EVET




Necmi, Reyhan’a şiirini yazalı ve yollayalı üzerinden iki hafta geçmişti. Reyhan’la ara ara haftada iki üç kez karşılaşır, selamlaşırdı. O hafta nedense yolları da kesişmemişti. Acaba hayat onların evlilik yolunda yollarını kesiştirecek miydi?

Reyhan nasıl tepki verecekti? 

Reyhan’da aynı yola çıkacak mıydı onunla? 

Aynı yolda, aynı yöne, yan yana… Birbirine bakmadan, gözler hep karşıda…Aynı yönde olabilecekler miydi?

İş yerinde bu konuları aklına getirmemeye çalışsa da Reyhan’ın cevabını çok merak ediyordu. Annesi farklı bir tebessümle açtı kapıyı o gün Necmi’ye. Necmi’nin annesi Perihan Teyze çok sever, çok da beğenirdi Reyhan’ı. Haberi de yoktu Necmi’nin mektubundan aslında. 

Perihan Teyze,o gün mahallede komşulardan yeni taşınan birine hayırlı olsuna gittiğinde Reyhan’ın geçen hafta bir kermes organizasyonuna katılıp, Gazze için uzun süredir birşeyler yapmaya niyetini gerçekleştirdiğini duyduğunda tekrar takdir etti Reyhan’ı. Eve geldiğinde de Necmi’ye anlattı bu takdirini. O gün Necmi adına gelmiş bir zarf bırakmıştı postacı. Zarfı annesinden alır almaz koştu odasına Necmi bir heyecanla. Perihan Teyze de şaşırdı bu duruma.

Reyhan dan beklediği cevap vardı içinde aslında. Nasıl durabilirdi ki o anda?

Reyhan da cevabını dökmüştü dizelere;

“Merhaba…

Seninle evlenir miyim diye sormuşsun bana,

İnsanların normallerine anormal bir yaşam stili vaad etmişsin.

İnsanların, daha doğrusu evlenmek isteyen genç kızların tercihleri pek bu yönde değil. Neredeyse hemen hemen hepsi maddiyatı güç, çok şaaşayı güzellik olarak değerlendiriyor benim aksime.

Peki ya yolumuz birse sen razımısın eksiklerime?

Arada sırada, hatta biraz fazla sırada katıldığım hayır işlerinden dolayı ev işlerindeki oluşacak aksaklıklara…

Yemek yapmaya zamanım olmadığında benimle yumurtaya ekmek banmaya razı mısın?

Hastalandığımda kapıyı sana pijamalarımla açmama, o halde bile tebessüm etmeye çalışmama…

Her ayın bazı günleri malum sebeplerle oluşturacağım gereksiz alınganlıklara razı mısın?

Senin kazandığını çoğunlukla ihtiyaca yönelik, arada sırada bazen miktarı kaçırarak gereksiz harcamalara savurma ihtimalime razı mısın?

Gücüm yetmediği için açamadığım salça kavanozundan dolayı salçasız yemek yemeye…

Sık sık bozulma ihtimali olan ev eşyalarımızı tamir etmeye çalıştığında, artan parçadan dolayı yapabilme ihtimalimin yüksek olduğu dırdıra razı mısın?

Soframızı olmayanla paylaşmaya, yeri geldiğinde aç kalmaya razı mısın?

Çoluk çocuğa karıştığımızda geceleri yetemediğimde bana destek olmaya…

Defalarca söylememe rağmen ders çalışmadıklarında tek işaretle onlara ders çalıştırmaya…

İşim uzadığında çocukları okuldan sen almaya…

Hatta onlara nadiren de olsa yemek yapmaya razı mısın?







“Elde edebileceğimiz somutluklardan vazgeçip, Tüm soyutluklarımızı ve farklılıklarımızı severek, birbirimize sevgimizi sözlerle değil de davranışlarımızla belli ederek, birbirimize destek vererek, aynı yöne birlikte yürüyerek, benimle evlenir misin?” demişsin yaaaaaaa:)

Aynı yönde, yan yana

Ortak hedefe doğru, aynı yolda…

Sen de razıysan yazdıklarıma,

EVET!

Seninle Evlenirim Necmi...




Okumaya Devam Et

NEYDEN EMİNSİN?

Neyden Eminsin


Toz duman içinde kalmış şehrin tam ortasında hala o bayrak dalgalandığında,

Bir hafta önce sohbetler edilen masanın etrafında kimse kalmadığında, 

Kırık dökük mobilyaların, kullanılamayacak hale gelmiş araçların çokta önemi kalmadığında

O çok sevdiği oyuncağını kaybeden çocuk kaybettiği oyuncağına hiçte takılmadığında

Neyden emindi?

Kaygılı askerler yaptığından habersiz dört bir yana koştuğunda

Kadınların, çocukların amaçsızca bir bir canına kıyıldığında

Elinde kelepçe takılı gençlerin tebessümlü bakışında 

Küçücük bir çocuğun yıkık dökük harabede kendine bir umut ışığı yakaladığında

Neyden emindi?

Bombalar atılırken hala rızkını çıkarmak için çabalayanlar

Güç kendinde sananlara cevabını bakışıyla anlatanlar

O kaosta kaçışan masum kedileri kucağında ısıtanlar

Acıyla yoğrulması beklenirken neşeyle doğrulanlar

Neyden emindi?

Her şeye rağmen ocağın tütmesi için var gücüyle çalışanlar

El ele verip, neyin ne olduğunu konuşmadan anlatanlar

Tutunduğu dala sımsıkı sarılanlar

İmkanı yokkende hayırda birbiriyle yarışanlar

Neyden emindi?

Vaadedilen topraklarda yaşananlara rağmen insanların duruşuna bakınca

Atılan kurşunlara ufacık bir çocuk kafa tutarken sen şahit tutulunca

Mutlak hakim kim, her an sayısız delil sunulduğu bilincine varınca

Anda acılar toplamda faydaya taşıdıkça 

Her kara gece bembeyaz gün ile ışıyınca 

Neyden eminsin?

Onlar uzak ülke diye düşünüp, olanlar oldu diye baktıkça, 

Biz ne yapabiliriz ki deyip, üstünü örtüp anlık hazlara daldıkça, 

Gerçeği fark etmiş ve  boykot ürünü almamaya karar vermiş çocuğu bile yadırgadıkça, 

Dünya geçiş asansörüyken, orada kalıcı olmaya çalıştıkça,

Bolluğun olduğu gibi kıtlığında başına gelebileceğini unuttukça, 

Masuma gülüp geçip, zalime olan dolaylı desteğe devam ettikçe,

Akıbetinle ilgili eksiler arttıkça,

Neyden eminsin? 





Okumaya Devam Et

1 Ağustos 2024 Perşembe

WHICH WAS HAPPINESS?

“Yes, welcome, young people!

The name of this morning's workshop is called

"What is happiness?", said lecturer Alper and he talked about five different stories;

- One is Aysel, twenty-three years old, cashier, works twenty hours a week.

She is divorced and lives with her three-year-old son. She is preparing for nursing exams.

She spends her holidays either with her family or camping.

- Another one is Mehmet, twenty-nine years old, single.

He worked for a large brand company selling electronic devices for five years.

He has been actively playing in the basketball club for twenty-two years and he’s training children. The only thing that takes up his life is basketball.

He has neither the time nor the situation to go on holiday.

- The other one is Emre, he is thirty-five years old. He is married to Merve. They have three children aged nine, five and two. He is a long distance driver. He took paternity leave from work for the birth of his third child. They are barely making ends meet.

He loves fishing. They spend their holidays in places where they can fish, such as streams and lakes. 

- There is also Ufuk; forty-four years old. He lives alone. He is the general manager of a small company that produces computer programs, sixty kilometers away from his home. He manages a team of computer programmers.

He monthly earns seven times the minimum wage. He works almost sixty hours a week. Sometimes he returns home late. He has three children and is in the process of divorcing his wife. Every year, he goes on holiday abroad for three weeks.

He spends one week with his family and one week skiing.

- Selçuk has a great inheritance from his parents. He devoted himself to stamp collecting.

- Now, tell me; Who do you think is the happiest person among these five stories, including the reasons?

Filiz raised her hand and spoke up;

- Of course Mehmet, she said.

- He doesn't have the opportunity to go on holiday, but at least he has a hobby that will give him pleasure in life and this has turned into his profession.

He probably wakes up happy every day.

When Filiz finished her speech, lecturer Alper asked:

- So, does every pleasure last forever?

There was a commotion in the classroom. Ali wanted to speak;

- It can't last, sir, one day something will happen that will upset him.

- Sir, I think Ufuk is the happiest, said Serdar.

- He doesn't consider money as money and goes on holiday as he wishes.

Tuna asked for permission to reply on Serdar;

- I think Emre is the happiest, sir. It's hard to make ends meet, but at least he has a family to spend good time with

Anıl, on the other hand, thought that Selçuk is happy because he became rich without making any effort.

- Okay, said lecturer Alper,

What happens if all these things that you think are the reason for happiness are taken away from them one day?

- They will be unhappy, sir.

- In this case, can we say that their happiness depends on concrete things?

So they enjoy the tangible things they have, but they are unhappy when they get what they want and can't achieve more, right?

Alright, can a person be happy all the time?

What will make us always happy?

Experiential Design Teaching says; A person becomes happy as long as he owns the truth.

Reality is abstract, and abstract things are superior to concrete things.

I may lose my job today, but if I know the real strategies of starting a business, I can get back on my feet.

In happiness, there are momentary pains, but the pleasures are permanent. Despite the pain, there is a constant happiness that keeps me going.

Or I would be buying permanent pain in exchange for momentary pleasures.

When you look at it from the outside, it seems like there is a life that seems full of fun, pleasure and brightness at the moment... However, when you get inside, there is a constant feeling of restlessness, emptiness and meaninglessness...

Whereas, when you see happy people from the outside, their lives are simple, calm, temporary effort but overall peaceful...

If you look at the moments of both lives, you will be wrong. In the moment, pleasure trumps happiness. However, if we do not live in this world for a short term, we need a lifetime of satisfaction.

"That's why in the long run, no pleasure can compete with happiness, kids!"








Okumaya Devam Et